Showing posts with label Death Metal. Show all posts
Showing posts with label Death Metal. Show all posts

Saturday, May 03, 2014

Slaughter Of The Soul



Soruyu anlamak için İsveççe bilmeye gerek yok gibi...Bizim ülkemizdeki bilgi yarışmalarında da mesela Cenotaph ile alakalı soru çıkar mı acaba?

Wednesday, December 04, 2013

Edge Of Sanity - Sacrificed



Parçayı ilk dinlememin ardından şaşkınlığa kapılmış ve "Cover mı değil mi?" diye üzerinde detaylı bir araştırma yapma gereği duymuştum..Bu, bir The Sisters Of Mercy, The Mission, ya da Billy Idol parçası olabilirdi ama İsveç death metali denince aklıma ilk gelen gruplardan biri olan Edge Of Sanity'nin işi olduğuna inanması zordu..Ancak o zamanlar (1993) hangi ruh hali içinde olduklarını kestirmenin pek mümkün olmadığı da Dan Swanö ve saz arkadaşları "Bir metal grubundan duymaya alışık olmadığımız parçalar" kategorisine unutulmaz bir isim eklemişlerdi..Albümün geri kalanının (The Spectral Sorrows) Swedish Death Metal tarihinin en nefis örneklerinden biri olarak hafızama kazındığını ayrıca belirtmeliyim...

Monday, November 05, 2012

Paradise Lost


Uyarı:

Forever: Shades Of God, Icon, Draconian Times;
Failure: One Second, Host, Believe In Nothing


...ve benzeri zihniyetlere sahip olanlar bu yazıdan uzak dursunlar lütfen. Çünkü ne kadar haddime düşmese de Britanya tarihinin en çok risk almış müzik grubunu olabildiğince tarafsız biçimde değerlendirmeye çalışacağım. Özellikle “Metal grubu” ifadesini kullanmadım çünkü Paradise Lost’u müzikal açıdan kalıplara sokmaya çalışmanın yanlış olacağını düşünüyorum. Grup, doom/death metal ile başladığı yolculuğuna sıkı bir evrim süreci geçirdikten sonra bugünlerde oldukça popüler olan “köklerine dönüş” mantalitesi ile devam ediyor. Ama değişmeyen tek bir gerçek var ki onlar her zaman müziğin karanlık tarafında yer aldılar ve bundan sonra da öyle olacaklarından kimsenin şüphesi yok. Paradise Lost, adını 17.yüzyılda İngiliz şair John Milton’ın yazdığı epik şiirden almıştır. Şiir, düşmüş melek Lucifer’ın Adem ile Havva’yı saptırmasını ve Adem ile Havva’nın cennetten çıkarılışını konu edinen, ilk kez 1667 yılında on kitap halinde basılmış olan bir eserdir. Grup, 1988 yılında gitarlarda Gregor Mackintosh ve Aaron Aedy, bas gitarda Stephen Edmondson, davulda Matthew Archer ve vokalde Nick Holmes’dan oluşan kadrosuyla İngiltere’nin Halifax şehrinde kurulmuştur. Günümüzde bu orijinal kadrodan yalnızca davulcu Matthew Archer grup ile birlikte değildir, diğer 4 müzisyen kuruluşundan bu yana kadrodadır. Paradise Lost’un 1990 debutu Lost Paradise, 91 çıkışlı Gothic ve 1992 yılına ait Shades Of God albümlerinin zamanına göre oldukça farklı çalışmalar olduğu inkar edilemez. Özellikle Death Metal’in oldukça popüler olduğu bu dönemde bu üç albüm gerçekten biraz sıra dışıdır. Lost Paradise ve Gothic, Paradise Lost’un Doom/Death Metal türünü başarı ile icra ettiği ilk iki albümüdür. Lost Paradise, Paradise Lost tarihinin en sert ve agresif uzunçaları olmasının yanı sıra çok kötü bir albüm kaydına sahiptir. Grup elemanları, bu albüm için bir stüdyoya kapanmış, stüdyoyu dağıtana kadar birçok parça kaydetmiş ve içlerinden iyi olduklarını düşündüklerini seçip geriye kalan parçaları bir daha asla yayınlamamışlardır. Yıllar sonra Gregor Mackintosh Lost Paradise için şu yorumu yapmıştır: “A first album is a first album, you don't really know who you are or what you’re doing”…1991 çıkışlı Gothic albümünün ismi ise albümdeki havayı tamamen yansıtmaktadır. Karanlık, kasvetli, uğursuz bir atmosfere sahip albüm, Gothic Metal türünün ortaya çıkmasına katkı sağlamış, hatta söz konusu türün standartlarını belirleyen önemli bir eser olmuştur. 1992 yılında yayımlanan Shades of God albümünde ise grup Death/Doom metalden uzaklaşarak Gothic/Doom/Heavy metal arası bir tarz ortaya koymuştur. Grubun eski albümlerindeki sertliği ve Nick Holmes’un brutal vokalleri tamamen ortadan kaybolmamış ise de sound biraz daha melodiktir ve vokaller biraz daha temiz tonlardadır. Albümde yer alan Mortals Watch The Day, Daylight Torn, Pity The Sadness ve As I Die, Paradise Lost tarihinin en sağlam parçalarından birkaçıdır. 1993 yılında çıkan Icon, grubun tarihinde o zamana kadar eşi görülmemiş yoğunlukta bir melankoli ve hüzün içerir. Albümdeki gitar melodileri insanın tüylerini diken diken edecek kadar acı dolu ve etkileyicidir. Vokaller aynı şekilde akılda kalıcı, insanın ruhuna dokunacak kadar hüzün doludur.(Gothic/Doom metal, herhalde bundan daha başarılı icra edilemez) Daha önce hiç yapılmamış olan bir şeye imza atarlar ve o dönemde kendilerine tarz olarak benzeyen pek grup bulunmamaktadır. Icon, Embers Fire, Joys Of The Emptiness, Dying Freedom, Colossal Rains, True Belief gibi yıllar yılı hatırlanası şarkılar içerir. Hele True Belief’deki gitar tınıları Greg Machintosh için “Bunu çalarsa anca Mackintosh çalabilir” diye bir yorumun ortaya çıkmasını sağlamıştır. Kendi adıma Paradise Lost tarihinde birinci sıraya koyduğum bu albümü anlatacak fazla kelime bulamıyorum ve geçiyorum bir başka şahesere… 1995 yılında çıkan Draconian Times, evet bir metal albümüydü ama aslında bundan daha fazlasıydı. Anlaşılması mümkün olmayan şarkı sözleri, parçalardaki keskin iniş-çıkışlar ve insanı etkisi altına alan inanılmaz Nick Holmes vokali ile Draconian Times’ı anlamak oldukça zor; anladıktan sonra (Bunun için albümü en az üç-dört kere dinlemek gerekiyordu) ise kendini albümün etkisinden kurtarabilmek daha zordu. Bu albümde yer alan Hallowed Land, The Last Time, Forever Failure, Elusive Cure, Yearn For Change, I See Your Face gibi kalplere sakat parçalarla Draconian Times, metal müzik tarihinin en çok acı veren albümlerinden biri olmayı hak etmektedir. Paradise Lost, 1997 yılında hislerini artık sert gitar tonları ve kirli vokaller ile değil de psychodelic etkileşimler ve tertemiz vokaller ile ifade etmeye karar verdiğinde ortaya One Second çıktı. Grubun eski bir çok fanı albümü yeterince "metal" olmadığı için eleştirdi.”Nerede eski Paradise Lost?”soruları sorulmaya başlandı. Ama albüm gitar tonları yerine karanlık konsept ve müzikaliteye odaklanan az sayıda Paradise Lost fanı için hazine değerindeydi. Bu anlamda yıllar sonra Nick Holmes ile bir dergide yapılan röpörtajda ”Neden bir One Second daha yapmıyorsunuz?”sorusuna grubun vokalisti: ”Çünkü bir kez yaptık” şeklinde cevap vermiştir. One Second albümünde klavyelere o zamana kadar görülmemiş şekilde fazla yer verilmiştir. Parçaların nakarat kısımları da aynı şekilde daha önce olmadığı kadar melodik ve akılda kalıcıdır. Elektronik sample'lar şarkıların içine bolca yerleştirilmiştir. One Second, Say Just Words, Lydia, The Sufferer, This Cold Life, Disappear albümde en çok öne çıkan parçalardır. 1999 yılı Paradise Lost’un müzikal evriminin zirve noktasıdır. Yayınladıkları Host albümünde neredeyse hiç gitar kullanmayan ve tamamen elektronik öğelere yer veren Paradise Lost, nasıl oluyorsa hala kendini dinletebilmektedir. Grubun Depeche Mode’a benzetilmesi, tarzının artık "dark-pop" şeklini aldığı yönünde yorumlar yapılması bu döneme denk gelir. Ancak yine sadece müziğe odaklanabilen dinleyiciler, Nothing Sacred, In All Honesty, Behind The Grey, Year Of Summer gibi nefis parçaların tadını çıkaracaklardır. Grup, yine sadece yapmak istediği müziği yapmış, ama bunun sonucunda birçok metal müzik dinleyicisinin nefretini kazanmıştır. Grubun birçok fanı, One Second ile farklı bir yöne sapmış olan grubun Host ile kendi kendini bitirdiğine inanmıştır. Ancak Paradise Lost’un müzikal evrimi hiç durmadan devam edecektir. Grup, Host'dan sonra bu albüm ayarında bir albüm daha üretmek yerine cılız gitarlarla ve bol efektli vokallerle Believe In Nothing'i kaydetmiştir. 2001 senesinde çıkan bu albüm kanımca Paradise Lost tarihinin en vasat albümü olmakla beraber giriş parçası I Am Nothing ve enteresan bir video klibi olan Fader”ın hatrına CD arşivimin bir köşesinde durmaktadır. Albüm, Alternatif Rock tarzına yakın bir çizgidedir ancak içindeki şarkılar genel olarak yaratıcılıktan ve dinleyiciyi etkilemekten uzaktır. Believe In Nothing’den bir sene sonra yayınlanan Symbol Of Life albümünde grup elektro gitarları tekrar etkin biçimde kullanmaya başlamıştır. Birkaç parçada solo gitarlara yer verilmiştir. Grubun eski "metal" günlerine dönüş sinyallerini bu albümle birlikte vermeye başladığı söylenebilir. Buna rağmen elektronik müzik etkileşiminden vazgeçilmemiş, sample’lar hemen hemen her parçada kullanılmıştır. Symbol of Life, lirikleri açısından Paradise Lost’un en depresif albümlerinden biridir. Şarkı sözlerinde doğrudan ve yoğun biçimde intihar teması işlenmiştir. Erased, Perfect Mask, No Celebration ve albümle aynı adı taşıyan şarkı albümün öne çıkan parçalarıdır. 2003 yılında ülkemizi Lacrimas Profundere ile birlikte ziyaret ederek Kemancı Bar’da bir konser vermişlerdir. Türk seyircisinin eski albümlerine olan düşkünlüğünün farkında olan grup playlistinde normalde hiç çalmadığı eski parçalarına yer vermiştir. Hatta Gothic albümünden Eternal’ı bile çalarak beni ve mekandaki birkaç yüz PL fanını şaşırtmıştır. Grup, 2005 yılında son dönemlerinde sıklıkla kullandığı elektronik öğeleri bir önceki albüm Symbol Of Life’daki hafif endüstriyel, modern gitar soundu ile birleştirme temelinde şekillenen ve basitçe Paradise Lost adı verilen albüme imza atmıştır. Albümde her zamanki karanlık hava korunmuştur. Gitarlar bir önceki albüme göre biraz daha sert tonlarda, müzik biraz daha metale yakındır. Paradise Lost albümü, grubun Draconian Times ile One Second albümlerinin etkilerini taşıması bakımından müzikal anlamda bu iki albümün arasında bir yerde yer alan hoş bir albümdür. Don’t Belong, Grey, Forever After, Sun Fading, All You Leave Behind ve Over The Madness albümün dikkat çekici parçalarıdır. Özellikle Over The Madness’in kapanış solusu insanın tüylerini diken diken etmekte, Gregory Mackintosh’un hala neler yapabileceğini göstermektedir. 2007 yılında grup kanımca Host’tan sonra o güne kadar yaptığı en iyi esere imza atacaktır. In Requiem, grubun yeni plak şirketi Century Media Records tarafından yayınlanan ve grubun metal müziğe resmen geri döndüğünü simgeleyen oldukça başarılı bir albüm olarak raflardaki yerini alacaktır. Albümde kuvvetli biçimde Draconian Times havası hissedilmektedir. Özellikle ikinci parça Ash&Debris, sanki 90'larda kaydedilmiş gibidir. Bazı parçalar oldukça sert gitar tonları ile açılmakta, bu agresiflik ilerleyen bölümlerde yerini hüzünlü melodilere ve Nick Holmes’un karanlık sesine bırakmaktadır. (Söz konusu tempo değişimini en iyi özetleyen parça albümün 5.parçası olan Requiem’dir). Bazı parçalar ise tamamen Holmes’un kasvetli vokali üzerine kurulmuş, enstrümanlar sanki arka plana atılmış gibidir (Praise Lamented Shade, Unreachable) Albümde zaman zaman orkestra kullanılmış, özellikle grubun son yıllarda yaptığı en iyi parçalardan biri olan The Enemy’de yer alan orkestral koro şarkıya muazzam bir şekilde oturmuştur. In Requiem’de birçok sıkı parça yer almakta olup benim favorilerim Ash & Debris, The Enemy, Requiem, Prelude To Descent ve Fallen Children’dır. Paradise Lost, Unirock Festivali kapsamında 18 Temmuz 2009 tarihinde Küçükçiftlik Park’ta bir kez daha fanlarıyla buluşmuştur. Son albümleri In Requiem’den birkaç parça çalmış olmasına rağmen ağırlığı yine seyircinin beklediği gibi eski klasiklerine vermiştir. İstanbul konserinden birkaç ay sonra Paradise Lost 12.uzunçaları olan Faith Divides Us – Death Unites Us’ı yayımlanmıştır. Bu albüm, ilk dinleyişte grubun In Requiem’in kaldığı yerden devam ettiği havası yaratıyor olmasına rağmen soundda yine bazı değişiklikler görülmektedir. Herşeyden önce grubun eski fanlarının da sevebileceği bir metal albümüdür. Nick Holmes; temiz vokalleri ile eski albümlerde uyguladığı gırtlaktan kirli, sert vokallerini harika biçimde harmanlamayı başarmıştır. Davullar, bazı yerlerde grubun 90’ların başındaki haline yaklaşır biçimde hızlı ve agresiftir (Frailty, The Rise of Denial, Universal Dream). Parçalardaki korolar son derece vurucu olup sıklıkla enfes gitar melodileriyle desteklenmişlerdir. (As Horizons End ve albümle aynı ismi taşıyan parçada bunun en güzel örneklerine rastlanılabilmektedir) Paradise Lost, Faith Divides Us – Death Unites Us albümünde Doom/Death metalden, Gothic Metal’e, oradan da elektronik etkileşimli Gothic Rock’a ve nihayetinde tekrar Gothic Metal’e doğru ilerleyen kariyerinin tüm evrelerinde ürettiği materyallere parça parça yer vermiş gibidir. Bu bakımdan grubun tarihçesini ve geçirdiği müzikal evrimi en iyi şekilde yansıtan albüm olma özelliği taşımaktadır. Albümün kanımca en sıkı parçaları As Horizons End, I Remain, Frailty, Faith Divides Us - Death Unites Us ve Last Regret'tir. İçinde bulunduğumuz yılda grup Tragic Idol adındaki 13.albümünü yayınlamıştır. Albümü henüz dinlemediğim için bu yazıya eklemiyorum.(Belki ilerde ayrı olarak kritiğini yaparım) Ancak neyle karşılaşacağımı oldukça merak etmekteyim. Söz konusu grup Paradise Lost gibi kariyeri boyunca birbirine çok benzeyen üst üste iki albüm yapmamış bir grup olunca merak etmemek de mümkün olmuyor zaten…

Friday, October 26, 2012

Uncanny - MCMXCI - MCMXCIV



Kemiğe kadar İsveçli!

Uncanny, Death Metal'in altın dönemini yaşadığı 90'ların başında bir anda ortaya çıkıp sessizce kaybolan ismi pek duyulmamış İsveç'li bir grup..Gitarda Fredrik Norrman ve davulda Kennett Englund tarafından 1987'de Sodom, Napalm Death ve diğer punk/grindcore gruplarının parçalarını coverlayarak müzik yolculuklarına başlamışlardır..90'lı yılların başında vokalde Jens Törnroos ve bas gitarda Christoffer Harborg'un gruba katılmasıyla ilk parçalarını kaydetmişlerdir.Yayınlanan iki demo ve Belçikalı Black Metal grubu Ancient Rites ile kaydedilen bir split albümün ardından 1994 yılında şu ana kadarki ilk ve tek albümleri olan Splenium for Nyktophobia'yı çıkarmışlardır..Bu albümün yayınlanmasından kısa bir süre sonra dağıldıklarını açıklayan grubun elemanları yollarına Centinex, Katatonia, October Tide gibi gruplarda devam etmişlerdir.

"Splenium for Nyktophobia" az sayıda basılmış olup baskısı kısa sürede tükenmiştir.Şu an açık arttırma sitelerinde oldukça yüksek fiyattan satılan bir albümdür.

Neyse ki Amerikalı Dark Descent Records, bu önemli Death Metal topluluğunun tarihin tozlu sayfalarında kaybolmasına izin vermeyerek 2010 yılında grubun ilk albümü "Splenium..." ve daha önce kaydedilen "Transportation to the Uncanny" ve "Nyktalgia" demoları ile Ancient Rites ile yapılan split albümü 2 CD olarak "MCMXCI - MCMXCIV" adıyla tekrar yayınlamış.Bana da grubun bütün diskografisini içeren bu harika seti Hammer Müzik'te görür görmez almak kaldı..

Soundu anlayabilmek için yazının başlığında yer alan ifadeye bir göz atmak yeterli: Kemiğe kadar İsveçli..Uncanny'nin soundu, İsveç Death Metal'inde yer alması beklenen her öğeyi taşıyor..Hızlı, melodik, aynı zamanda brutal..Old-School Death Metal sizin için bir anlam ifade ediyorsa ilk bakmanız gereken yerlerden birisi burasıdır..Ama eğer Death Metal denince Arch Enemy, Amon Amarth gibi yeni nesil gruplar aklınıza geliyorsa bu müzik size biraz ilkel, anlaşılmaz ve rahatsız edici gelecektir..Ancak Death Metal'in doğuş zamanlarından özgün, safkan ve süssüz birşeyler dinlemek isterseniz Splenium for Nyktophobia hemen yanı başınızda bulunması gereken albümlerden biridir..

MCMXCI - MCMXCIV toplaması Dark Descent Records tarafında remastered olarak yayınlandığı için albümde yer alan gitarların gümbür gümbür duyulduğunu, davullardaki her bir zil sesinin ayırt edilebildiğini söylemek lazım..Prodiksiyon olarak da gayet başarılı bir albüm ile karşı karşıyayız demek oluyor bu..

Şu parçada bütün oldschool death metal fanları ile kadeh kaldırmak isterim:


Monday, August 20, 2012

Bolt Thrower - War Master (1991)

Genellikle yavaş ve orta tempoda icra ettikleri agresif death metal soundunu enfes melodiler ile dinleyicinin beynine kazıyan Bolt Thrower, yolundan hiç sapmadan 80'lerden günümüze kadar gelen bir İngiliz metal devi. Değişimlerden uzak durması grubun her albümünde kendini tekrarladığı anlamına gelmesin; Bolt Thrower, her albümünde bir önceki albümlerinin üzerine bir şeyler koyabilmiş ve yaratıcılığını hiçbir zaman kaybetmemiş bir grup. Öyle ki 2005 yılında çıkan Those Once Royal albümlerinden sonra "Henüz bundan daha iyisini yapamadıkları"gerekçesiyle yeni bir kayıt yayınlamadılar. Grubun yeni albümünün ancak öncekilerden daha iyisini yaptıklarına ikna olduğunda yayımlanacağı duyuruldu. Bolt Thrower'a saygı duymak için yukarıda belirtilen nedenler yeterli aslında. Yıllardır metal fanlarının ya çok seveceği ya da nefret edeceği, tavizsiz, safkan death metal yapıyorlar. Genellikle yavaş ve orta tempolu soundları ve çok brutal olmayan vokalleri nedeniyle kimi çevreler tarafından "Easy listening death metal"grubu olarak görülse de bence bu görüşe katılmak mümkün değil. Death Metal mutlaka çok brutal olmak zorunda değil; kuvvetli bir armoni, ustaca yazılmış melodiler ve şarkı sözleri ile de gayet güzel icra edilebilir kanımca. Bu arada grubun şarkı sözlerinin genellikle savaşlar, savaşta verilen kayıplar ve Warhammer 40K oyunu ile ilgili olduğunu söyleyelim... War Master albümüne geri dönecek olursak...Elimde 1991 yılında Earache Records tarafından piyasaya sürülmüş ilk baskı CD'si bulunan ve 5.parçası (Destructive Infinity) bonus track olarak yer alan albüm, baştan aşağı kaliteli melodiler ile bezenmiş ve genellikle ağır tempoda başlayıp ortalarına doğru hızlanan parçalarla dolu enfes bir albüm. 90'lı yılların başında çıkmış olmasına rağmen produksiyonu gayet sağlam. Her enstrümanın temiz biçimde duyulduğu; gitarlarda Gavin Ward ve Barry Thompson, davulda Andy Whale, bas gitarda Jo Bench (Bu arada Jo Bench, bir metal grubunda bas gitar çalan ender bayan müzisyenlerden) ve vokallerde Karl Willets'ten oluşan kadrosuyla grubun üçüncü albümü olarak yayımlanmış. Unleashed (Upon Mankind) introsu ile açılan War Master'ın başındaki kısım aslında bütün albümün kısa bir özeti gibi. Ağır, tehditkar bir havada ve düşük tempoda başlayan parça; ortalarına doğru hızlanıp dineyiciyi gaza getirmekte.2.parça olan What Dwells Within, kanımca hem albümün hem de Bolt Thrower tarihinin en baba parçalarından biri. Nefis gitar melodileri ile tam bir oldschool death metal ziyafeti sunuyor. The Shreds of Sanity ile doyurucu ikram devam eder. Bu parça aksak gitarları ve davulları ile bence albümün klas parçalarından biridir.. Profene Creation, hem yavaş hem de hızlı tempoda mükemmel melodiler içeren bir başka Bolt Thrower güzelliğidir. Albümün 6.parçası olan Final Revelation ise kısa, vurucu, fırtına gidir. Ne zaman başlayıp ne zaman bittiği anlaşılmaz. Albüm ile aynı adı taşıyan parça da yine güçlü ve agresiftir. İnsanlığın yok oluşu ve yeni bir kurtarıcının (War Waster)gelişi ile ilgili sözleriyle dikkat çeker: "..Now once more..We rise to fall Man's destruction..In the final war Nothing's left..Of the human race The planet's end..Our destiny oblivion" Albümün sonunda yer alan iki sıkı parça (Rebirth of Humanity ve Afterlife) ile bu nefes kesen death metal yolculuğu sona erer. Son parçadaki kapanış solusu tam anlamıyla epiktir. Bolt Thrower'ın metal müzik dinleyicileri için bir nimet olduğuna inanıyorum. Bu grup bence ölüm müziğini sevme sebebi, İngiliz metaline saygı duyma gerekçesi...20 küsür seneden beri hiçbir trende aldırış etmeden bildikleri, sevdikleri tarzdan hiç uzaklaşmadan yolunda ilerleyen adamlardan bahsediyorum. Günümüzün metalcore, drone gibi zırvalıklarının yanında hala ışıl ışıl parıldayan bir isim Bolt Thrower. Var oldukları için şükrediyorum ve Those Once Royal'dan daha iyisini yapabilmelerini temenni ediyorum, aksi halde maalesef death metal efsanelerinden birinin sonuna tanıklık edeceğiz...