Showing posts with label 90'lar. Show all posts
Showing posts with label 90'lar. Show all posts

Tuesday, August 13, 2019

Efsane Oyunlar - 5 / Indiana Jones And The Fate Of Atlantis (Lucasfilm Games-1992)


Neredeyse 30 seneden beri adventure oyunlarıyla haşır neşir olan bir insan olarak bazı istisnalar dışında son yıllarda çıkan adventure oyunlarından çok keyif alamıyorum. Muhteşem grafiklerle, animasyonlarla, ses efektleriyle donatılmış bu tarz çoğu oyunun senaryosu sürükleyici olmaktan uzakta ve çözülmesi gereken puzzle'ların saçmalıkları insanı çileden çıkartıyor. Bu nedenle zamanın fiyakalı adventure oyunları yerine gönlümden The Secret Of Monkey Island, Leisure Suit Larry, Broken Sword, Gabriel Knight gibi grafik olarak çok üst seviyede olmayan ancak atmosferiyle, esprileriyle ve kendine özgü karakterleriyle bir başladığınızda başından kolay kolay kalkamayacağınız klasikleri tekrar oynamak geçiyor.

Geçenlerde yine bu eski adventure oyunu oynama isteğim tavan yapmışken aklıma 11 yaşında bir Amiga-500 sahibiyken başladığım ama bitiremediğim Indiana Jones And The Fate Of Atlantis geldi. Renkli grafikleri, merak uyandıran senaryosu ve harika espirileriyle hatırladığım bu oyunda bir yerlerde takılmış, internet henüz icat edilmemiş olduğundan dolayı o takıldığım yeri nasıl geçileceğini kimseye soramamış ve mecburen oyunu bir kenara atmak zorunda kalmıştım..26 sene sonra oyuna tekrar başlamaya karar verdiğimde kendimi yaşlı gibi hissettim, gözümün önünde çocukluk hatıraları canlandı..(Neyse, bu başka bir yazının konusu. Bu arada bunca zaman geçmesine rağmen oyunu torrentlere yükleyen insanlardan allah razı olsun)

1992 yılında Lucasfilm Games (Firmanın ismi daha sonra LucasArts olarak değişecekti) tarafından piyasaya sürülen Indiana Jones And The Fate Of Atlantis'te tabi ki yılanlardan nefret eden ünlü arkeolog ve maceraperest Dr.Indiana Jones'u kontrol ediyoruz..Şapkalı ve kamçılı adam Indy ile yüzyıllar önce yeryüzünden silinmiş kayıp şehir Atlantis'i ararken Naziler de sadece Atlantis'te bulunan ve tanrı yarattığına inanılan bir elementi bularak dünyanın liderliğini ele geçirmek amacıyla bizi takip ediyorlar..



Komedi öğelerini Harrison Ford'un muhteşem oyunculuğu, müthiş bir gizem ve tarih bilgisi ile harmanlayan İndiana Jones filmlerine paralel olarak oyunda da benzer atmosferi hissediyorsunuz..



Indiana Jones And The Fate Of Atlantis, içinde seslendirme aktörlerinin konuşmaları kullanılan ilk adventure oyunlarından biri olma özelliğini taşıyor. Dr.Jones'u seslendiren Doug Lee isimli şahsın performansı hiç de yabana atılacak cinsten değil. Indy'ye eşlik eden güzeller güzeli arkeolog ve medyum Sophia Hapgood karakterini da Jane Jacobs adında bir aktör seslendirmiş..



Fate Of Atlantis'i zamanının diğer adventure oyunlarından farklı yapan bir diğer faktör de oyuncuya ilerlemek için her biri birbirinden farklı bulmacalar ve itemlarla dolu 3 ayrı yol sunması..Dilerseniz yardımcınız Sophia ile işbirliği yapıp kaderinizi birlikte belirliyor, isterseniz "Önüme geleni pataklarım" diyip yumruklarınızı konuşturarak bol bol Nazi dövüyor, ya da kaba kuvvet yerine aklınızı kullanarak Atlantis'i bulma yolunda ilerliyorsunuz. Vereceğiniz kararlar ve diğer karakterlerle yaptığınız konuşmalar oyunun gidişatını etkiliyor. Bu nedenle sık sık kendinize "Acaba diğer yolu seçseydim ne olurdu?" sorusunu sormanız ve birçok kere belli yerlerde save edip diğer alternatifleri denemek istemeniz kuvvetle muhtemel..



Türünün klasik bir örneği olarak oyun ekranının sol alt köşesinde köşesinde "Open", "Talk To", "Use", "Pick Up", "Give" gibi birtakım komutlar yer alıyor ve neredeyse bütün ilerlemeyi bu komutlar sayesinde ekranda yer alan bazı objelerle etkileşime girerek gerçekleştiriyorsunuz. Sağ alt köşede de yine puzzle'ları çözmek için kullanmanız gereken o sahip olduğunuz eşyalar gösteriliyor..



Çıktığı yıl eleştirmenlerden büyük övgüler alan, yılın adventure oyunları kategorisinde çeşitli ödüller kazanan Indiana Jones And The Fate Of Atlantis, benim de şu ana kadar oynadığım en iyi adventure oyunları listesinde ilk 3'te yer alıyor. (Diğerleri Broken Sword:The Shadow Of The Templars ve Gabriel Knight: Sins Of The Fathers) Zamanının ötesinde harika grafikleriyle, tam bir Indiana Jones filmine yakışacak heyecanlı senaryosuyla (Filmi çekilseydi çok başarılı olacağını düşünüyorum), şaşırtıcı ve muazzam espirileriyle, şirin animasyonlarıyla bu tarz oyunlardan keyif alanların mutlaka oynaması gereken bir klasik olduğunu düşünüyorum. Yanlız şu Sunstone, Moonstone ve Worldstone'ları align etme olayını bir türlü çözemedim, her seferinde tüm kombinasyonlari deneyerek geçebiliyorum. Mantığını anlayabilmeyi çok isterdim doğrusu..

Sunday, January 04, 2015

Çengelköy Olur Masal

Şu güne kadar çok az yerli dizi izlemişimdir ve özellikle günümüzün leş seneryolarara sahip, birbirinin kopyası, saçma sapan entrikalarla uzayıp giden yerli dizilerini izlemenin vakit kaybından başka birşey olmadığını düşünüyorum.İnsana hiçbirşey katmayan, yaşamımızdaki realitelerle hiçbir biçimde örtüşmeyen bu popüler kültür ürünlerine insanlar nasıl bu kadar bağlanırlar, aklım almaz..Hatta son yıllarda ekranlarda yayınlanan yerli diziler beni televizyondan soğutmuştur, sayelerinde birkaç yarışma dışında neredeyse hiç televizyon izlemiyorum..

Hayatımda yeni bölümlerini izlemek için sabırsızlandığım ve hiçbir saniyesini kaçırmamak için dizi başlamadan bir süre önce ekran karşısına geçtiğim iki yerli dizi oldu..Birincisi çocukluk dönemime denk gelen, tek kanallı yılların efsanesi "Bizimkiler"'di..İkincisi ise ergenliğime denk gelen, henüz insanların yalnızlığa itilmediği ve şehrin karmaşası içinde kaybolmadığı bir dönemde yayınlanan, izleyen her insanın kendi hayatından kesitler bulabileceği "Süper Baba" idi..



Başrollerinde Şevket Altuğ, Sümer Tilmaç, Jülide Kural, Şevval Sam, Bennu Yıldırımlar gibi oyuncuların yer aldığı dizi 1993-1997 yılları arasında Cuma akşamları ATV'de yayınlanmıştı.İstanbul'un en güzel ve bozulmamış semtlerinden biri olan Çengelköy'de çekiliyordu..Başrol oyuncusu Fiko (Şevket Altuğ) zengin bir kadınla evlendikten ve 3 çocuk sahibi olduktan sonra eşinden boşanan ve ardından beraber yaşadığı çocuklarının her derdine koşmaya çalışan bir babayı canlandırıyordu.Sabit bir işi olmayan Fiko, dizi boyunca aşık olduğu (Genellikle kendisinden küçük) kadınlara çeşitli engeller yüzünden bir türlü kavuşamazdı..



Süper Baba; dostluk, karşılıksız sevgi, paylaşmak, fedakarlık gibi günümüzün nerdeyse unutulmaya yüz tutmuş değerlerini izleyiciye en saf halleriyle hissettiriyordu.Dizideki sıcak aile ortamını ve samimi diyalogları bir başka Türk televizyon dizisinde bulmak imkansız gibidir..



Fiko'nun ergenliğe giren çocuklarının özgürlük arayışlarını ve okulda arkadaşlarıyla yaşadıkları sorunları sanki kendim yaşıyor gibiydim..Oğlan çocuk Alim, yatılı kaldığı okulda kibirli zengin arkadaşları yüzünden uyum sorunu yaşayıp eve dönmek zorunda kaldığında çok etkilendiğimi hatırlıyorum çünkü tam olarak böyle olmasa bile benzer olaylar o zamanlar orta okula giderken benim de başıma geliyordu..

Dizinin çekildiği mahallelerdeki eski ahşap binalar, boğaz manzaraları enfesti..Çengelköy esnafının sohbetlerinin tadına doyum olmazdı..Yeni Türkü tarafından bestelenen enfes müziklerine ise dizinin havasını kusursuz biçimde yansıtmış olmalarından dolayı ayrı bir parantez açmak gerekir..



Türk televizyon tarihinin en sürükleyici dizilerinden biri olan Süper Baba, aynı zamanda insanlara eski İstanbul ruhunun nasıl olduğunu gösteriyordu..Dürüstlük ve ahlak gibi kavramların ne ifade ettiğini ve birine karşı hissedilen aşkın nasıl birşey olduğunu çocuk kafamla bu dizi sayesinde daha iyi anlamışımdır.."İyi ki Süper Baba izledik biz" diyebiliyorum..

Fiko'nun şanssızlığını kırarak zor da olsa sevdiği kıza kavuştuğu 6 Haziran 1997 tarihli son bölümü de ekleyim tam olsun..




Tuesday, September 02, 2014

Pre-Sosyal Medya Döneminden Kalma Bir Yazı



Her ne kadar içinde yaşadağımız dönemde kaygılarını, heyacanlarını, etkile(n)diklerini, saplantılarını eline bir kalem alarak kağıtlara dökerek rahatlamaya çalışan pek insan kalmamış olsa da da bir zamanlar Facebook, Twitter ve Blogger'ın piyasada olmadığı gerçeğini unutmamak lazım. Peki insanlığın "sosyal medya" kavramıyla henüz tanışmamış olduğu o yıllarda ben ne yapıyordum? En sevdiğim işlerden birisi kırtasiyeden çeşitli defterler alıp sayfalarını bazen sadece kendimin okuyup anlayabileceği ve iç dünyamı yansıtan yazılarla, bazen de dış dünyaya haykırmak istediğim öfkeli satırlarla doldurmaktı. 90'lı yılların sonuna doğru söz konusu defterleri o dönemde samimi olduğum ve kendilerine tamamiyle güvenebileceğim bazı arkadaşlarıma vermeye başlamış; bu vatandaşların da yorumlarını, eğlenceli ya da rahatsız edici buldukları konuları veya bana karşı besledikleri sevgi dolu(!) hisleri aynı defterlerde paylaşmaları neticesinde söz konusu defterler aracılığıyla arkadaşlarımla küçük bir sosyal bağ oluşturmuştuk. (Nereden bilecektik ki kısa bir süre sonra herşeyin klavye başında LIKE, COMMENT, SHARE ya da RETWEET sekmelerine tıklayacak kadar basit olabileceğini?)

1998-2002 arası eskittiğim sayısız defter çeşitli nedenlerle fiziksel olarak artık mevcut olmasa bile zamanında üzerimde etki bırakmış yazılardan bir derleme yaparak bunları Word'a aktarmayı becermiştim. Geçenlerde bilgisayarımın içinde "Geçmiş-Warehouse-Bana Neler Yazılmış?" klasörünün içinde yer alan aşağıdaki yazıyı okuduğumda aradan 14 yıl kadar geçmiş olmasına rağmen ilk kez okuduğumda güldüğüm gibi yine güldüm. Bana bu eğlenceli satırları armağan eden arkadaşım Cem Doğan, umarım sana bu nostaljik postu okumak kısmet olur ve bu acımasız dünyanın ve sahteliklerle dolu sanal alemin içinde sürüklenip gitmeden mutlu yaşamayı başardığımız o son yılları hep yüzünde gülümsemeyle hatırlarsın..


"10 Ekim 2000

Selam Serhat,Hi,

Sevgili Serhat, öncelikle bana kalbin kadar temiz bu sayfayı ayırdığın için...HADİ LEEN! Leş gibi kokuyo bu be!! Ucuz diye ikinci el bi defter mi alınır be. Neyse fazla hard girmiyim daha en başından. Bi saniye bekleyin de parfüm sıkayım.PISS!PISS!Tamam sıktım.

Kusura bakma çok çirkin yazım var ama zaten sen biliyosun benim yazımı. Gerçi dersanede ve başka yerlerde beni pek yazarken görmedin ya neyse:) Harbiden yazdığın Dörtler günleri harbiden çok kraldı. Hele yazındaki Güneş'le Karadeniz Üni. muhabbeti çok komik. Aslında daha önceki yazıları okurken bi şey farkettim. Sen konuştuğundan daha güzel yazıyosun. Yani hitabet kabiliyetin pek yok,ama yazıda daha sakin kafayla karekterinin tüm özelliklerini katmışsın helal olsun sana.

Bugün Kauntır Sitrike'de nasıl ezildik ama(25-1). Rezil bi sonuç. Ben aslında bu ilk klan maçı öncesi o kadar ümitli ve umutlu ve necdetli ve ayhanlıydım ki anlatamam. Klan diil sanki dünya karması Fenerbahçe gibi abuk subuk keyifsiz bi savaş oldu. Ama gün geçtikçe takım olmayı öğrenicez. Hani Mustafa Denizli diyo ya "Kariyerimi ezdirmem" diye aynen ööle. Neyse bu arada ben senden ayrıldıktan sonra Görsel'e gidip bi maç daha teklif ettim. Yenilen pehlivan güreşe doymazmış hesabııı. Üstelik ben geceleyin heyecandan uyuyamamıştım. İlk klan maçı diye. Öff ne salak mışım.

OOps. Telefon çalıyo. Kim lan bu. Bekle.
-A sen mişsin. Fuck you .Kime ayı diyon lan sen:P Negro(Nigre)Shit.

Neyse ben senle Begüm'ün aşk yazılarını okuyunca içimdeki ukte dahada büyüdü. Niye kimse benle çıkmıyo ya. Ya ben ne yaptım allahım sanada bana böyle itici bir tip verdin. Var ya Serhat sen tipime bakmadan doğru dürüst karar veren ender insanlardan birisin. Zaten öyle olmasaydın belki de şu son bi sene her dakikası birliktelikle ve kesinlikle kavgasız geçen bu kadar şeyi paylaşamazdık. Ya gene aklıma takıldı. Niye ben kız arkadaş bulamıyorum ya. Şöyle kumral saçlı (Sarışınlar soğuk oluyo) 1.65-1.70 arası, tipi orta halli olan, doğru dürüst karakteri olan bi kız bulamıyorum. İntihar mı etsem acaba. Mok Mok etmiyim. Hayatı seviyorum,dostluk ve dostlar var. Evet Evet I must survive until the death comes. Pek karamsar oldu ya neyse.

Sen şeyi hatırlıyo musun. Geometrici Atabeyle benim aramdaki diyoloğu:

Ben:Hocam bi saniye kenara çekilir misiniz? Tahtayı göremiyorum.
Hoca:Çekiliyim de oğlum. Sen oraya çekil diyosun, bu buraya çekil yazamıyorum diyo. Peki ben nereye gidiyim o zaman.
Ben:Mümkünse dışarı hocam.

Tabii kahkalar falan filan.

Sonra duvar yazısı muhabbetlerini hatırlıyon mu? Allahım ne komikti yaa.

Sonra aklıma Suphi, pardon Necmi, aaah Necati, hastir Kadri, aman Ferdi abi geldi. Kız tavlayabilmek için 1 milyar parayı çöpe atan ve asterix okuyan tek insan .1.80'lik kızların arasında, afedersin dıııt kadar boyuyla karizma yapmaya çalışan laf salatası. Örümcek kafalı herif ya. Böyleleri gelecekten ne umarlar anlaşılmaz yahu.

Şimdi de aklıma Ahmet denen göt geldi. Ulan ben o herifin aşağılamalarına maruz kalcak adam mıydım lan ben. Daatırım ulan orayı. Üç kuruş Ahmet. 3-5 puan fazla aldı diye tacizcilik yapıyo osmanlı delikanlısı tripli külhanbeyi bozuntusu. Ulan o benim kıçımın kılı olamaz ulan.

Neyse aklıma bişey gelmiyo. Yazabilirsem aşağı bi de entel kuntel bi şiir yazmaya çalışıyım. Saol beni de yazanlar listene kattığın için. Thank You. Merci beaucoup. Danke Schön(??) Asla "teşekkür" demem çünkü teşekkür kelimesi arapça. Araplardan ve o bilindik ırktan nefret ediyorum.

[Ice]leon-s.g Cem

Harcanmış bakma bu günlere
Yaşlanınca bir bağın bulunsun dünlere
Hayatta üzülme verdiğin ödünlere
Elbet anlayan olur,gidersin düğünlere(Kim acep???)


11 Ekim 2000

Ya Serhat kusura bakma bi sayfanın daha içine edicem ama. Napiim yani ama. Saat 01.39 a.m ve ben hala uyuyamadım. Yenilgimiz hep aklımda. Number one fm dinledim ve kendi yabancı pop listemi yapmaya karar verdim. Hani sen yapmışsın ya. Bende kendimden bişeyler katıyım dedim. Tabii izin verirsen:) Vermicem bu defteri sana geri. Ha ha şaka yaptım. Hemen nasıl kızdın ama.


CEM DOĞAN'S HİT MUSIC LİST

1-Bon Jovi-It's my life
2-Sonique-Sky
3-Motjo-Lady
4-Melanie C-I turn to you
5-Choyonne-Boom boom
6-Benjamin Diamonds-Do you remember
7-Mark Anthony-When I dream at night
8-Groovejet Spiller-Why don't you feel so good
9-Anastasia-I'm in love
10-(???)-Spanish Guitar

Kusura bakma silgi bulamadım, silcem derken bu güzelim defterin içine ettim(Sorry)"





Thursday, February 24, 2011

Mikrofonlarımız Merkezde




******

Yıl 1991.Günlerden Çarşamba..Okulda birbirinden sıkıcı bir ton ders gördükten sonra akşamüstüne doğru eve geliyorum.Her zamanki gibi ev ödevlerimi ihmal ediyorum ve çantamı bir yerlere fırlatıp sokağa top oynamaya çıkıyorum.Mahalledeki arkadaşlarımız ile aklımızda akşamki kupa maçı var.Kan ter içinde top peşinde koştururken kendimize futbolcu isimleri takıyoruz.Yerlilerden en çok tercih edilen isimler aslan yelesi saçlı Prekazi, Kral Tanju, İmparator Oğuz, Şifo Mehmet, Sarı Fırtına Metin ve Bombacı Hami oluyor.(Tuttuğumuz takıma göre değişiyor tabi)Mahalle maçlarında yabancı futbolculardan da en çok Van Basten, Gullit, Stoitchkov, Koeman, Papin, Saviçevic ve Romario'nun isimleri telaffuz ediliyor.Okul bahçelerinde, arabaların henüz o kadar işgal etmediği sokaklarda, boş arsalarda hiç durmaksızın futbol oynuyoruz.Sadece maç yapmakla yetinmiyoruz; Alman Kale, Japon Kale, 9 Aylık gibi futbolun garip varyasyonlarını da oynuyoruz..

Karanlık bastığında top oynamayı bırakıp akşam yemeğini yemek üzere evimize dönüyoruz.Televizyonda tek bir kanal, benim ve benim gibi futbol sevdalısı veletlerin içinde tek bir istek var: Bir an önce maç yayınının başlaması…

******

Çocukluğumun çarşamba günleri genellikle yukarıda anlattığım gibi geçerdi.Hafta içi oynanan Avrupa Kupası maçları hayatımızda çok büyük yer kaplardı.Her şeyden önce maç seçme lüksümüz yoktu.Televizyon (Yani TRT–1) hangi maçı verirse onu izlerdik…Bu dönem aynı zamanda Galatasaray'a en yoğun sevgiyle bağlandığım dönem olmuştur.Hayatımda Galatasaray’ın galip gelmesini bu dönemde istediğim kadar başka hiçbir dönemde istememişimdir.Özellikle Avrupa takımlarıyla oynadığımızda rakiplerin gol atmaması için dua ederdim.Maçları heyecan içinde, çoğu zaman ayakta dolanarak izler, gol atmamız için totemler denerdim.(Odanın içinde bir yerlerde zıplayıp durmak, tırnaklarımın altındaki etleri belirli periyotlarla yemek gibi)
O dönemler Avrupa’da sadece Galatasaray’ın değil diğer Türk takımlarının da başarılı olmalarını isterdim.Trabzon’un Liverpool gibi bir devi Dobi Hasan’ın absürd golüyle yenişini, Fransa’da Lyon’u şiir gibi bir oyunla 4-3 dize getirişini (Rövanşı da 4-1 alarak turu geçmişlerdi) keyifle ve gururla izlemiştim.Beşiktaş, Hollanda’da Ajax karşısında daha ilk dakikalarda Sarı Fırtına Metin’in attığı golle öne geçince nasıl da heyecanlanmıştım..(Gerçi İstanbul’daki rövanşı 4–0 kaybedip elenmişlerdi) Hatta Fenerbahçe’nin, o arkadaşlarımızla yılarca dalga geçmemize konu olacak 7–1'lik Sigma Olamouc deplasmanından önce İstanbul’daki maçta rakibini Aykut’un çatala taktığı penaltıyla yenmesine bile sevinmiştim..

Sadece bizim takımlarımızın maçlarını değil, Avrupa liglerinden ve kupalarından izleme fırsatı bulduğum bütün maçları heyecanla takip ederdim.Canlı yayın, banttan yayın ya da maç özetleri fark etmiyordu; futbol benim için en hayattaki en büyük zevkti.TRT 1‘de Salı akşamları yayınlanan Avrupa’dan Futbol hayatımın programıydı..En mutsuz olduğum zamanlar ise Çarşamba akşamları televizyonda geç saatlerde başlayan bir maç yayını varken babamın “Oğlum yarın okulun var.İlk yarı bitince yatıyorsun” deyip beni televizyonun başından postaladığı anlardı…

Maçları sadece televizyondan değil, radyodan da takip ederdik.Televizyondan maç yayını olmadığı zamanlarda TRT Radyo'yu açıp Orhan Ayhan, Abidin Aydoğdu, Hüseyin Başaran, Murat Ünlü gibi güzide spor spikerlerimizin seslerine kulak kabartırdık.Radyodan maç dinlerken topun oyun sahasının neresinde olduğunu anlamak pek mümkün olmadığı için bazen maç anlatılırken sanki Galatasaray her an gol yiyecekmiş gibi paronayakça hislere kapılırdım…Bazen spiker maçı anlatırken ses aniden kesilir, tok bir ses “Mikrofonlarımız ………’da “ derdi.Ardından bağlanılan yerdeki spiker heyecanlı heyecanlı gol haberini verir, golün nasıl olduğunu “Tugay’ın orta sahanın kendi yarı dilimine bakan çizgisinin hemen ilerisinden derinlemesine uzun gönderdiği topa defansın bir anlık gafletinden faydalanarak hareketlenen Büyük Hakan kaleciyle karşı karşıya kaldığı anda vuruşunu yaptı ve topu kaleci Bako’nun sağından filelerle buluşturdu” gibi cümlelerle aktarır, biz de golü kafamızda canlandırmaya çalışırdık..Radyodan yayınlanan maçlar, yayınlarda kullanılan klişe sözler (yandan autt, mikrofonlarımız merkezde, İzmir’den dakika ve skor alıyoruz…vb) hayatımda derin izler bırakmıştır..Konuyla ilgili müthiş bir yazı için

Yıllar geçtikçe Galatasaray’ın maçlarını takip etmeye devam etsem de Avrupa futbolunu izlemeye daha az zaman ayırır oldum.Elbette ki önemli turnuvaları (Şampiyonlar Ligi, Avrupa ve Dünya Kupaları…) kaçırmadım.Birçok keyifli maç izledim.1997’de o yıllarda ileri derecede sempati duyduğum Borussia Dortmund, Şampiyonlar Ligi Finali’nde yıldızlar topluluğu Juventus’u harika gollerle 3–1 yenip de şampiyon olduğunda sevinç çığlıkları atmıştım.1995’de bir başka Şampiyonlar Ligi final maçında Ajax, kendisinden çok daha güçlü bir kadroya sahip olan Milan’ı henüz bıyıkları terlememiş Kluviert’ın golüyle yendiğinde de çok sevinmiştim.(Sanırım güçsüz olanın güçlüyü yenmesi, hep aynı takımların şampiyon olması yerine değişik takımların da başarılar elde etmesi hoşuma gidiyor)..Türkiye’nin tarihinde ilk defa katıldığı 1996 İngiltere Avrupa Şampiyonası öncesinde oynadığı eleme maçları unutulmazdı.Kim Hakan Şükür’ün İsviçre’ye 30 metreden attığı aşırtmayı, Macaristan’a ensesiyle attığı golü, Takoz Recep’in İstanbul’daki İsviçre maçında tabanca menzili dışından orta yapma niyetiyle gönderdiği topun ağlara takılışını, aldığımız her galibiyetten sonra sokaklarda sabaha kadar kutlama yapan halkımızı ve gazetelerdeki “Şehir magandaları gene işbaşındaydı, kutlamalara yine kan bulaştı” tarzı haberleri unutabilir ki?

******

Sonuç itibariyle, insan zamanın akışı içinde sevdiği uğraşlardan kolay kolay kopamıyor ama yine de bu işlerin içinde ilk bulunmaya başladığı zamanlarda aldığı keyfi bir daha hiç alamıyor.Çocukken futbol benim için nefes almak gibi bir şeydi…Futbol dünyası, bu dünyadan ayrı büyülü kocaman bir evren gibiydi.O zamanların futbolcuları tapılası insanlardı..Televizyonda yayınlanan bütün maçlar mutlaka izlenmeliydi..Yıllar geçtikçe belki de akıllanıp gerçekleri görmeye başlamamın etkisiyle içimdeki futbol tutkusu azaldı.Keyif aldığım, hayranlık beslediğim futbolun doğasına aykırı bir çok olaya şahit oldum.Bunların en önemlisi futbolu paranın idare etmesiydi..Futbolcuların (yerli olanların) birçoğu karaktersiz , ahlaksız ve küfürbaz tipler olmalarına rağmen ülkenin standartlarının üzerinde bir tomar para kazanıyorlardı..Sözde taraftar grupları takımlarına destek oluyor gibi görünürken aslında rant peşinde koşuyorlardı..Abudik gubidik kulüp yöneticileri çıkıp takımlarının aciz durumlarını görmezden gelerek hakemleri, futbol federasyonunu ya da üçüncü kişileri suçlayan saçma sapan açıklamalar yapıyorlardı..Sahaların içinde, stadyumlarda, sokaklarda, televizyondaki futbol programlarında hatta maç izlenilen kahvehanelerde hep hoşgörüsüzlük, kavga ve şiddet vardı…Bu ve bunun gibi nedenler yüzünden futboldan uzaklaştım ama tamamen de kopamadım..

Geçenlerde Arsenal’ın şaşırtıcı biçimde geriden gelip Barcelona gibi son yıllarda olağanüstü iyi performans gösteren bir “Yenilmez armada”'yı 2–1 yendiği maçı izlerken içimden bu yazıyı yazmak geldi..Evet oyun tempoluydu, keyifliydi ama buna rağmen maçı izlerken eski yıllardaki maçlarda hissettiğim heyecanı yakalamam mümkün değildi..Çarşamba günleri geldiğinde televizyonda bir Şampiyonlar Ligi maçı varken “Aman boşver maçı, bir film koyup izlerim ya da müzik dinlerim bu akşam” diyebiliyorum artık ne yazık ki….

Friday, January 01, 2010

Bir 90'lar Rüyası

...Gözlerimi kapatıyorum ve kendimi mavi okul önlüklü çocuklarının oyun oynadığı bir ilkokul bahçesinde buluyorum. Bulduğum her fırsatta futbol oynuyorum. Yağmurlu havalarda bile okul binasının içinde meyve suyu veya kola kutusundan yapılmış toplarımızla top oynuyoruz. Bazen birisi plastik top getiriyor, ender olarak da hakiki futbol topuyla oynama fırsatı bulabiliyoruz. Oyun oynadığımız tek yer okulun bahçesi değil. Okuldan evimize döndükten sonra hemen üstümüzü değiştiriyoruz ve kendimizi mahalleye atıyoruz. Hala mahalle arkadaşlığının yaşandığı zamanlar. Sokaklardan geçen araba sayısı o kadar az ki aralıksız mahalle maçları yapabiliyoruz. Sokak ortasında sadece futbol değil; saklambaç, yakar top, yerden yüksek, dokuz taş ve benzeri oyunları da oynayabiliyoruz..Karanlık bastığında annelerimiz camlardan evlere dönmemiz için sesleniyor, istemeye istemeye evlerimizin yolunu tutuyoruz. Güneşli bir Kasım günü okulda Galatasarayımızın Avrupa Kupa Galipleri Kupası'nda Eintracht Frankfurt'u 1-0 yenerek tur atladığı haberini alıyoruz. Sevinçten en sevdiğim arkadaşımın üzerine atlıyorum ve yerlerde debeleniyoruz. Bizi yerde görenler de üzerimize atlıyor. Altta kalanın canı çıkıyor. O an için dünyada benden daha mutlu bir insan yok... Annem "İstikbal"'in öneminden bahsediyor ve ilkokul 4'üncü sınıfta dershaneye gitmeye başlıyorum. Anadolu Liseleri dönemin en klas okulları kabul ediliyor, ne yapıp edip onlardan birini kazanmak zorunda olduğum anlatılıyor. Ama ders çalışmayı sevemiyorum. Okulda sadece anlatılanları dinliyorum, ev ödevlerimi bile yapmıyorum. Dershanede de sadece tarih, coğrafya gibi sevdiğim dersleri dinliyorum. Geri kalan derslerde sürekli saate bakıp duruyorum ve uyukluyorum. Bir gün haber geliyor: Bahariye Caddesi yeniden düzenlenmiş ve araç trafiğine kapatılmış. Bir dershane çıkışına babam geliyor ve Bahariye Caddesi'ni ilk defa gece görme fırsatını yakalıyorum. Her yerde ışıklar dans ediyor. Genç insanlar cadde boyunca yürüyüp sohbet ediyorlar. Havai fişekler atılıyor."Biraz daha büyüyünce ben de arkadaşlarımla burada yürümeliyim" diye içimden geçiriyorum. Fenerbahçe ters geliyor bize. Onlara karşı 4-3, 5-1 ve 5-2 kaybettiğimiz maçlar içimde ukte olarak kalmış. Bir hafta sonu öğlen saatlerinde dershaneye gitmek için babamla birlikte evden çıkarken aynı saatlerde Kadıköy'de Fenerbahçe-Galatasaray maçı başlıyor ve televizyondan canlı yayınlanıyor."Neden maçı izlemek yerine dersanaye gitmek zorundayım?" diye üzülürken daha evden çıkar çıkmaz gol sesi geliyor. Bulunduğumuz yer Kadıköy olduğuna ve bu kadar ses çıktığına göre "Kesin Fener attı" derken daha 5.dakikada Doğu Alman asıllı oyuncumuz Torsten Gütschowun Fenerbahçe ağlarını sarstığını görüyorum. Dersanaye vardığımda maç 2-0 oluyor. Rahatlıyorum.Bir yandan da aklıma 3-0 dan 4-3 kaybettiğimiz ve benim televizyon karşısında ağladığım maç geliyor. Ama hayır, öyle birşey yaşanmıyor. Tugay enfes bir frikik golü atıyor, takımın çiçeği burnunda golcüsü Hakan Şükür kafayla çakıyor. 4-1 alıyoruz maçı. Dersane çıkışı Kadıköy sokaklarında gururla yürüyorum ve ertesi gün okulda Fenerli arkadaşlarımın karşısına geçip sırıtıyorum. Anadolu Lisesi sınavı zamanı yaklaşıyor. Üç tercih yapma hakkım var ve tercihler sınavdan önce yapılıyor. Büyüklerimin yönlendirmeleriyle Hüseyin Avni Sözen, Kadıköy Anadolu ve Üsküdar Anadolu Lisesi’ni yazıyorum. Sınavdan sonra 100 soru üzerinden 81 netim olduğunu hesaplıyorum. Biraz düşük. Bizimkiler bundan memnun kalmıyor. Sonuçlar açıklanıyor. Asıl listeden hiçbir okula giremiyorum. Kadıköy Anadolu’nun 250 küsürüncü, Üsküdar Anadolu’nun da 16.yedeğini kazanıyorum. Kadıköy Anadolu’dan umudu kesiyoruz ama Üsküdar için umutlar var. 1993 yılının Eylül başında annemle Fıstıkağacı’na doğru yola çıkıyoruz. Üsküdar Anadolu’nun Müdür Yardımcısı bizi karşılıyor. Biz “Yedekten girme şansımız nedir?” diye sorunca hiç beklemediğimiz şekilde “Kazandınız zaten, isterseniz şimdi ön kaydını yapayım çocuğun“ cevabını alıyoruz. Böylece yedi senelik, iniş çıkışlarla dolu yeni bir döneme adım atmış oluyorum. Okul başlıyor. İlk yabancı dilin Almanca olması ilk başlarda biraz ters geliyor. Almanca’da zorlanıyorum. Üstelik hazırlık sınıfıyız diye haftada 30 saat falan Almanca dersi koymuşlar. Zach adında Alman disiplinini bize tam anlamıyla yansıtan bir hocamız var. Kadının yüzü, sinirlendiği zaman hayatımda gördüğün en koyu mor renge dönüyor. Ne kadar ufak olduğumuza aldırmadan bize bağırıyor, çağırıyor, ceza ödevleri veriyor. İlk dönemin bitmesine az bir süre kala çocuğun biri yanlışlıkla bu kadının ayağının üzerine oturduğu sırayı düşürüyor. Kadın önce 6 hafta falan rapor alıyor. Daha sonra da durumu ciddileşmiş olacak ki ülkesine dönüyor ve bir daha okulumuz sınırları içine girmiyor. Bu büyük beladan bu şekilde kurtuluyoruz. Zach’ın yerine derslerimize Mayer adında daha insancıl bir Alman girmeye başlıyor. Almancayı biraz toparlıyorum. UEFA, Şampiyonlar Ligi diye bir uygulamayı devreye sokuyor. Ama turnuvaya ilk sezonda sadece 8 takımın katılacağı açıklanıyor. Yani katılmak mucize gibi bir şey. Önce Cork City diye adını hiç kimsenin duymadığı bir İrlanda takımını biraz zor da olsa eliyoruz. Sonra karşımıza Manchester United çıkıyor. Buraya kadarmış diyoruz. İlk maç İngiltere’de. Maç başlar başlamaz adamlar deli gibi saldırıp arka arkaya 2 tane gol atıyorlar.Babam “Oğlum kalk yat sen, fark yiyişimizi görme. Hem yarın okulun var” diyerek ömründeki en talihsiz baba tavsiyesini veriyor. Babamın sözüne uyuyorum ve gidip yatıyorum. Sabah kalktığımda “Bugün arkadaşlarımın yüzüne nasıl bakacağım?” diye düşünürken babam müjdeyi verip kendini affettiriyor: "3-3 bitti oğlumİnanılacak gibi bir şey değil gerçekten. Rövanş maçı da İstanbul’da 0-0 bitiyor ve Şampiyonlar Ligi’ne kalıyoruz. Elimizden geldiği kadar mücadele ediyoruz ama grupta 2 beraberlik alıp gol atamadan sonuncu oluyoruz. Yine de o sene Galatasaray’a olan sevgim 100 kat artıyor. 1994’ün ilkbahar ayları. O zamana kadar yaklaşık 2-3 sene Commodere 64+Dataset kullanan ve kafa ayarından illallah demiş bir çocuğum. Emlyn Hughes Soccer, Boulderdash, Impossible Mission, Rick Dangerous, Summer Games, River Raid, Microprose Soccer, Great Giana Sisters ve daha ismini hatırlayamadığım birçok süper oyunu oynama şansını bulmuşum. Ama kasette oyun oynamanın zorluğu canımı sıkıyor. O zamanlar Commodore'un 5¼ Inch ebadında disklere uyumlu (Bildiğimiz disketlerin 2 katı kadar) bir disk sürücüsü var. Bu Disk Driver’ın çok daha geniş bir oyun çeşitliliğine sahip olduğunu ve oyunlarının çok daha basit bir şekilde yüklendiğini, çalıştırıldığını falan öğreniyorum Sınıfta babası para maddi bakımdan sıkıntı yaşamayan bir çocuk var. Çocuğun kısa zaman önce Amiga’ya geçtiğini, elindeki Commodore’u ve Disk Driver’ı artık hiç kullanmadığını duyuyorum. Fırsatı kaçırmak istemiyorum ve çocuğa:”Ee kullanmıyorsan Driver’ını bana satar mısın?” diye soruyorum.”Satarım” diyor. Anlaşıyoruz ama harçlığım o sıralar anca yiyip içmeme yettiği için çocuğa parayı taksitle ödemeye başlıyorum ve borcum aylar yıllar sonra bitiyor. Ama hiç önemi yok çünkü artık simsiyah bir Commodore 1541 Disk Driver sahibiyim. Disket sürücüme muhteşem oyunlar girmeye başlıyor: Double Dragon, The Last Ninja serisi, Usagi Yojimbo, Shinobi, Robocop serisi, Midnight Resistance, Terminator, Speedball, Defender Of The Crown, Sleepwalker, One On One, Turrican... Haziran 1995. Hayatımın her dönemimde yanımda olacağını henüz bilmediğim bir dost ile tanışıyorum: Müzik. O güne kadar 90’ların akla zarar şarkılarıyla (8:15 Vapuru, Hey Corc Versene Borç, Hadi Yine İyisin, Haydi Şimdi Bütün Eller Havaya, Ateşteyim, Ortada Kuyu Var Yandan Geç, Harç Bitti Yapı Paydos vs) büyümüş bir insanken günün birinde bir arkadaşım “Olum adam gibi bir şeyler dinle artık” diyor ve bana 2 adet çekme kaset veriyor. Biri Metallica’nın kara kapaklı albümü öbürü de Pentagram-Trailblazer Dinliyorum, acayip hoşuma gidiyor. Kuzenden Guns n’ Roses’ın Spaghetti Incident kasetini, babamın müdürünün kızından da Megadeth’in Peace Sells’ini ve Testament-The Ritual çekme kasetlerini ödünç alıyorum. Kısa bir zaman sonra para biriktirip Megadeth’in Countdown To Extinction kasetini satın alıyorum. Bu, aynı zamanda aldığım ilk orijinal müzik albümü oluyor. Gerisi için ise şunu söyleyebilirim: Şu güne kadar müziğe harcadığım parayla rahat bir araba almıştım! Zaman geçiyor ve ilgi alanlarıma bilgisayar oyunlarından ve müzikten farklı şeyler girmeye başlıyor. Karşı cinse ilgi duyuluyor.Birkaç başarısız yakınlaşma deneyiminden sonra hayatımda ilk defa bir kız arkadaşım oluyor. Onla beraberken ortalığa tamamen masumiyet ve saflık hakim. Bilmiyorum nasıl davranacağımı, ne söyleyeceğimi. O da bilmiyor. Ama sorun yok. İkimiz de gamsızız. Dünya mükemmel bir yer gibi görünüyor, güneş sanki hiç batmayacakmış gibi geliyor. Sanki Beat kuşağına katılmış gibiyiz. Kız arkadaşımla birlikte olamadığım hafta sonlarını basket oynayarak geçiriyorum. Arkadaşlarla basket oynamak için Cumartesileri öğlene doğru buluşuyoruz. İlk durağımız genellikle Kalamış Streetball sahası oluyor. Oradan çıkıp Yoğurtçu Parkı, Kadıköy Meslek Lisesi, İstek Vakfı, Kadıköy Sahili (Şimdi arıtma tesisi falan yaptılar oraya, eskiden kocaman yemyeşil bir araziydi) ve Kadıköy ilçe sınırları içerisindeki hemen hemen her potaya uğrayıp basketbol oynuyoruz. Aynı program Pazar günleri de yaşanıyor. Emektar Commodore 64'üme elvada diyorum ve Amiga’ya geçiyorum. Boş zamanlarımın çoğu oyun oynamakla geçiyor. O kadar fazla oynuyorum ki babam bilgisayarın başına oturmamam için arada bir bilgisayarın parçalarını saklıyor. Yüzlerce saatimi Sensible World Of Soccer için kurban ediyorum. Worms, Gunship 2000, Indiana Jones The Last Crusade, Larry’ler, The Settlers, Cannon Fodder, Lemmings, Genesia, Utopia, Super Frog, Silk Worm ve aklıma şu an gelmeyen birsürü harika oyun ile tanışıyorum. Liseye başladığımda notlarımda acayip istikrarsızlıklar görülüyor. Karnemde Lise 1 ve 2'de yıl sonunda 2, Lise 3’te 1 adet zayıf geliyor. Günlerin geçmesi ve bir an önce özgürlüğe kavuşmak için dua ediyorum. Hayatıma şu anda ismi lazım olmayan bir insan giriyor. Yaklaşık 2,5 senemi onunla birlikte geçiriyorum. Tam anlamıyla beni hayatta tutuyor. Herşeyden daral geldiği, ÖSS’nin kabus gibi üzerime çöktüğü, çevremdeki kişilerin çoğunun kolpa olduğunu düşündüğüm, üstüne üstelik bir sürü kişinin öldüğü bir deprem atlattığımız zor dönemlerde hep onu düşünerek hayata bağlanıyorum. Birlikte dönülmesi en zor virajları dönüyoruz. Birlikte uçurumların kenarlarına yaklaşıp düşmek üzereyken kendimizi oralardan geriye doğru çekiyoruz. Nasıl olduğunu bilmiyorum ama hayatıma o yön veriyor. Rüya gibi geçen 2,5 senenin sonunda beni uykudan uyandıracak tokatı yüzüme vursa da ona kızamıyorum. Ayrıldıktan sonra “Bir daha hiçbirşey eskisi gibi olmayacak” lafı daha anlamlı gelmeye başlıyor. Haziran 1998. Henüz birkaç senelik, özentilik döneminden tam olarak kurtulamamış bir metalciyim. Yaşım ile orantılı olarak metalcilik hayatımızın en gaz zamanlarını yaşıyorum.Teybime en sık koyduğum kasetler Overkill, Slayer, Testament, Flotsam & Jetsam, Annihilator, Kreator, Megadeth, Iced Earth, Helloween ve Stratovarious kasetleri oluyor. Ancak bir yandan da İskandinavya taraflarından hızla yayılan gothic metal akımından etkileniyorum ve moralimin bozuk olduğu zamanlarda hiçbir grubun müziği Sentenced'ınki kadar bana yakın gelmiyor. Akmar Pasajı'ndan geçmek bile heyecan veriyor. Hele oradaki müzik dükkanlarına girip albüm bakmak; kaset, cd veya tişört almak kadar keyifli bir iş yok. O esnada Kreator ve Samael'in İstanbul'a konsere gelecekleri haberi duyuluyor. Lisede alt sınıftan 2 gaz metalci arkadaşımla anlaşıyorum. Ne yapıp edip bu konsere gidicez. (18 Yaş sınırı koysalar bile en azından şansımızı deneyeceğiz) Hayatımda gideceğim ilk konser olacak bu. Oldukça sıcak bir Haziran günü eskiden bir disko olan Andromeda adlı konser mekanına varıyoruz Dışardaki görüntü acayip derecede heyecan verici. Hiç bu kadar metalciyi bir arada görmüş değilim. Kızlı erkekli yüzlerce kişi konser mekanının hemen dışındaki alanda içki içiyor, muabbet ediyor, şarkılar söylüyor. Arada bir alkolün etkisiyle sapıtanlar oluyor ama zararsızlar. Bazıları bize "Ulan veletlere bak" der gibi bakıyorlar ama umurumuzda değil. Kapılar açılıyor ve herkes içeriye hücum ediyor. Yaş sınırı falan da yokmuş. Ancak içerde bir sorun var, klimalar çalışmıyor. Kan ter içinde önce Samael'i izliyoruz. O zamanlar grubu takip ediyor değilim, zaten ses düzeni de berbat, ne çaldıkları anlaşılmıyor. Bir ara Samael gitarları falan tamamen kısarak tekno çalmaya başlıyor. O an seyirci acayip sinirleniyor: "S...miş Samael" diye bağırmaya başlıyor. (Şimdi düşününce çok komik geliyor bu) Samael'i yuhalıyor insanlar ve Kreator sahneye çıkıyor. Daha anlaşılır bir ses sistemi ile Outcast albümlerine ağırlık vererek iyi bir performans sergiliyorlar. Hayatımda ilk defa arkadaşlarımla kol kola girip kafa sallıyoruz. Bunun sonucu olarak ertesi gün hayatımdaki ilk şiddetli boyun ağrısını yaşıyorum. Ertesi sene aynı mekanda bir başka efsane thrash grubu Overkill'i izleme fırsatını buluyorum. 90’lı yılların son dönemlerine ait hatırladığım bir gün de yine futbolla alakalı. Tarihi dün gibi hatırlıyorum: 22 Aralık 1999 Çarşamba. Hava inanılmaz derecede rüzgarlı ve soğuk. Okuldan çıkıp kız arkadaşımın yanına gitmek üzere Kadıköy-Bostancı dolmuşlarına biniyorum. Fenerbahçe-Galatasaray derbisi Galatasarayımızın Şampiyonlar Ligi maçı nedeniyle o güne ertelenmiş. Stadın önünden geçiyoruz. Berbat havaya rağmen Fenerbahçe taraftarları dışarıda bekliyor. Fenerbahçe, 1 hafta önce kupada Pendikspor faciası yaşamış, Galatasaray’ın ise önüne geleni yendiği bir dönem. "Ulan bu Fener en kötü zamanında bile bizi yeniyor, acaba gene aynısı mı olacak?" diye endişe etmiyor değilim. Kız arkadaşımı okuldan alıp evine bırakıyorum. Maçın başlamasına çok az bir süre kala Kadıköy sokaklarında boynumda Galatasaray atkısıyla eve doğru yürüyorum. Sokaktaki ve araçlardaki insanlar bana tip tip bakıyorlar. Allahtan hava çok kötü de dışarıda fazla insan yok. Maça süper başlıyoruz ve ilk yarıda Hasan Şaş ve Marcio ile 2-0 öne geçiyoruz. Tam rahatlamışken Moldovan’ın ortaladığı top esen hayvani rüzgarın etkisiyle kalemize yöneliyor ve kaleci Mehmet'in buyur etmesiyle fark 1'e iniyor. Ancak başka gol olmuyor ve milenyumun son derbisini kazanıyoruz. …Gözlerimi tekrar açtığımda tarihler 1 Ocak 2010’u gösteriyor. 90’lı yılların bitişinin ardından 10 sene daha geçmiş. O yılları benim için özel yapan neydi, bunu tam olarak bilemiyorum. Belki çocukluktan ergenliğe geçişte yaşadığım gamsız ve eğlenceli zamanların o dönemlere denk gelmesi olabilir. Ya da o yıllarda henüz tam olarak kirlenmemiş, teknolojinin insan hayatında bu kadar yer kaplamadığı bir dünyada yaşamamız. Özlüyorum... TEŞEKKÜR LİSTESİ

(Bu yazıda ismi geçen insan-nesne-mekanların dışında kalanlar)


Inter Star
Magic Box
Yıldo
Bülent Karpat
Levent Özçelik
Rüstem Batum
Roman Kosecki
Yusuf Altuntaş
Tugay Kerimoğlu
Falco Götz
Reinhard Stumpf
Karl Heinz Feldkamp
Dean Sounders
Greame Souness
Spor Stüdyosu
Teenege Mutant Ninja Turtles
Transformers
Show Tv Kırmızı Nokta Kuşağı
Playboy
Tinto Brass
Ümit Aktan
Meteor Oyun Salonu
Yazıcıoğlu İş Hanı
Joy Bilgisayar
Street Fighter II
Mortal Kombat Serisi
Final Fight
Captain Commando
Al Lowe
George Lucas
Lucas Arts
BlueByte
Sierra
Infogrames
Midway
Psygnosis
TRT Salı Akşamları Yabancı Sinema Kuşağı
Running Man
Robocop(Film)
Rocky IV
Home Alone
Terminator 1&2
Rock Market
Kara Leke
Amorphis
Tiamat
Machine Head
Süper Baba
Olacak O Kadar
Güner Ümit İle Süper Turnike
Bir Kelime Bir İşlem
Haydi Bastır
Aileler Yarışıyor
A Takımı
Mc Gvyer
Cinayet Dosyası
Kalamış Parkı
Fenerbahçe Parkı
Göztepe Özgürlük Parkı
Fenerbahçe Piramit Eğlence Merkezi
Caddebostan Sahili
Akmar Pasajı
Akmar Çevresinde Çekme Kaset Satan İnsanlar
Atlantis Müzik
Saadeth Müzik
Küçük(Bitli)Kemancı
Non Serviam
Şebek Heavy Metal Fanzin
Century Media Records
64'ler
Commodore Dergisi
Meg Amiga
Amiga Dünyası
Game Show
Yüzbaşı Tommiks
Texas
Tenten
Red Kit
Mister No
Zagor
Topitop
Lolipop
Sulugöz
Probis
Capri Sun

Monday, August 04, 2008

Y Kuşağıyım&90'ları Özlüyorum

80'LERDE DOĞANLARIN 90'LARI ÖZLEME SEBEPLERİ:


1 - O yıllarda 2000'lere geldiğimizde teknolojide neler değişecek, yaşamımız hangi alanlarda kolaylaşacak diye kafa yoruyorduk.Gerçekten iletişim çağı başlayacak mıydı?Günlük yaşamımızda ne gibi değişiklikler olacaktı?Zaten iletişim kurmak daha basit hale gelmeye başlamıştı, Internet hayatımıza girmişti, Mirc gibi nefis bir sohbet programı vardı..Ama insan aklının sınırlarını zorlayacak teknolojik gelişmelerle karşılaşmamız mümkün müydü?Sanal alem gerçekten o kadar fantastik bir yer miydi yoksa herkesin olduğundan farklı göründüğü yalan bir dünya mıydı?İnsanın bilgisayar başından kalkmadan çeşitli işlerini halletmesi mümkün müydü?Bu kadar kolay olabilir miydi herşey?---> Bütün bunları düşünmek insanı heyecanlandırıyordu..

2 - Bilgisayar oyunları teknolojisi nereye kadar ilerleyecekti?Playstation 1'den daha öte bir konsol üretilebilecek miydi?Soul Reaver, Tomb Raider 4, Resident Evil 3, Winning Eleven, Gran Turismo gibi mükemmel oyunların daha iyileri yapılabilecek miydi?O yıllarda kaliteli oyunlar çıkıyordu..Oyun yapımcıları, ilgi çekici oyun konuları bulmakta sıkıntı çekmiyordu.(Sonraki yıllarda oyun konularındaki yaratıcılık gittikçe azaldı, senaryo bakımından birbirinin kopyası oyunlar üretilmeye başlandı)

3 - Yeni bir albüm çıktığında doğruca Akmar pasajına koşardık.Sevdiğimiz grupların albümlerini gördüğümüzde içimizi bir heyecan kaplardı.Maddi durumumuz çok parlak olmasa da kıyıdan köşeden artan paraları biriktirip kaset ve CD alırdık.Hatta bayram harçlıklarımızı bile albümlere yatırırdık.Doğal olarak 90'larda internetten kolayca albüm indirmek mümkün değildi.Müzik dinlemek belli bir emek ve fedakarlık gerektiriyordu..Sentenced, Frozen gibi bir albüm çıkardığında depresif metal müzik adına son noktayı koymuş muydu?Anathema, Tiamat, Rotting Christ, Sentenced gibi grupların Akmar Pasajı'na imza gününe geldiklerini görmek ne kadar heyecan vericiydi..Amorphis'in Tuonela albümü, death metalden uzak olsa da ne güzel bir albümdü..Non Serviam, Şebek gibi rock-metal müzik ağırlıklı dergileri bayilerden çıkar çıkmaz almak ne büyük bir zevkti..Hafta sonu Akmar Pasajı'na girdiğimizde diğer tarafından çıkana kadar kalabalıktan beş dakika bunalmak bile zevkliydi..Her yerde siyah giyinmiş insanları görmek güzeldi..Konuşmasak bile dilimizin ortak olduğunu biliyorduk..Etrafta gerçek anlamda bir metal tayfası vardı..Saçma sapan satanist suçlamalarına karşı koymak egomuzu tatmin ediyordu..İnsanların bize ters ters baktıkları anlarda "Biz burdayız, bir yere gitmeye niyetimiz yok" mesajı vermek bizi güçlü hissettiriyordu..Heavy Metal vardı etrafta..Bu müziği gerçekten dinleyen insanlar vardı..Türk metal müzik tarihinde gerçekleşen ilkler vardı..Overkill, Kreator, Samael, Rotting Christ, Moonspell gibi gruplar konser vermeye gelmişti..Ufak tefek aksaklıklar dışında muhteşem konserler izliyorduk..

4 - Mahalle kültürü diye bişey vardı.Mahallenin gençleri bir araya gelip çeşitli aktivitelerde bulunabiliyordu.Trafikte günümüzdeki kadar araç bulunmadığı için mahalle maçları organize edebiliyorduk.Cep telefonu diye birşey olmadığı halde insanlar kendiliğinden belli noktalarda belli amaçlar uğruna bir araya gelebiliyorlardı..Bir çeşit görünmeyen bağ vardı aramızda..İnsanlar arasındaki ilişkiler yüz yüzeydi, samimiydi...

5 - Bıçkın delikanlıların çoğu Caddebostan, Moda gibi rahat ve huzurlu yerleri keşfetmemişlerdi daha..Arkadaşlarınla oralara gittiğinde etrafta seni rahatsız edecek tipler gezmezdi..Bu kadar insan yoktu piyasada..Sokaklar daha güvenliydi..

Thursday, May 22, 2008

Öylesine Bir Pop-Rock Klasikleri Listesi

Nostalji Modu On:


You’re My Heart You’re My Soul(MODERN TALKING)
In The Heat Of The Night(SANDRA)
You’re A Woman(BAD BOYS BLUE)
Self Control(LAURA BRANIGAN)
Heaven And Hell(C.C.CATCH)
It’s A Sin(PET SHOP BOYS)
Life Is Live(OPUS)
Rock Me Amadeus(FALCO)
Take My Breath Away(BERLIN)
Heaven Is A Place On Earth(BELINDA CARLISLE)
You Came(KIM WILDE)
Touch Me(SAMANTHA FOX)
Wild Boys(DURAN DURAN)
She Bop(CYNDI LAUPER)
Shattared Dreams(JOHNY HATES JAZZ)
Broken Wings(MR.MISTER)
Big In Japan(ALPHAVILLE)
Boys Boys Boys(SABRINA)
The Great Commandment(CAMOUFLAGE)
We Close Our Eyes(GO WEST)
Walk Like An Egyptian(BANANARAMA)
La Isla Bonita(MADONNA)
I Just Died In Your Arms Tonight(CUTTING CREW)
Ravishing(BONNIE TYLER)
Hot Summer Nights(GLORIA ESTEFAN)
Lead Me On(TEENE MARIA)
Beat It(MICHAEL JACKSON)
Russian Lullaby(E-TYPE)
Casablanca(VANESSA JAY)
Who Needs Love(Like That)(ERASURE)
Listen To Your Heart(ROXETTE)
You Spin Me Right Round(DEAD OR ALIVE)
Hello Again(THE CARS)
Shout(TEARS FOR FEARS)
Sweet Dreams(Are Made Of This)(EURYTHMICS)
Jungle Life(TARZAN BOYS)
Somebody’s Watching Me(ROCKWELL)
Rasputin(BONEY M)
She Works Hard For The Money(DONNA SUMMER)
Irgendwie Irgendwo Irgendwann(NENA)
Black Planet(THE SISTERS OF MERCY)
In The Army Now(STATUS QUO)
We Didn’t Start The Fire(BILLY JOEL)
Land Of Confusion(GENESIS)
Enjoy The Silence(DEPECHE MODE)
True Faith(NEW ORDER)
Love Like Blood(KILLING JOKE)
Free Falling(TOM PETTY AND THE HEARTBREAKERS)
December(ALL ABOUT EVE)
She’s A Maniac(MICHAEL SAMBORA)
Another Day In Paradise(PHIL COLLINS)
Take On Me(A-HA)
Invincible(PAT BENETAR)
All That She Wants(ACE OF BASE)
Black Or White(MICHAEL JACKSON)
Frozen(MADONNA)
Careless Whisper(GEORGE MICHAEL)
Let’s Get Loud(JENNIFER LOPEZ)
Livin De La Copa(RICKY MARTIN)
Sex Bomb(TOM JONES)
Spanish Guitar(TONY BRAXTON)
Scotman’s World(SCOTMAN JOHN)
Go West(PET SHOP BOYS)
Wannabe(SPICE GIRLS)
Boombastic(SHAGGY)
I Turn To You(MELANIE C)
I See You Baby(GROOVE ARMADA)
Umbrella(RIHILLA)
Don’t Speak(NO DOUBT)
Losing My Religion(REM)
My Favorite Game(CARDIGANS)
Everything I Do(BRYAN ADAMS)
Strange World(K.E)
Don’t Merry Her(THE BEAUTIFUL SOUTH)
Jesus He Knows Me(GENESIS)
Big Time Sensuality(BJÖRK)
Wicked Game(CHRIS ISAAC)
Missing(EVERYTHING BUT THE GIRL)
Forever Not Yours(A-HA)
Come Undone(DURAN DURAN)
Zombie(THE CRANBERRIES)
Wonderwall(OASIS)
Girls&Boys(BLUR)

Friday, February 10, 2006

Bir Halı Saha Maçının Düşündürdükleri (2003 Yılında Yazmışım)

09.10.2003
23:48:40

Başlık bulamadım bu yazıya diye giriş yapacaktım, bunu yazarken bile 3 kere yazım hatası yaptım. Aslında heyecanlıyım, içimde tatlı bi mutluluk var. (Zaten bu hissettiklerim olmasa oturup bu yazıyı yazmazdım heralde, Colin Mc Rae Rally oynardım) Yazıya dökebilecek miyim acaba içimdekileri, döksem kimin umurunda olacak, benden başka kim ilgilenicek merak etmiyorum değil.

Aslına bakarsak fazla zaman olmuş oturup yazmayalı. Formdan düşmüş olduğumu hissedebiliyorum. Ayrıca artık bilgisayarda arşivlemek istiyorum yazılarımı. O meşhur defterdeki yazışmalardan geriye kalan çok az kısmı. (Asla günün birinde yanıp kül olacakları aklıma gelmemişti, neyse) Mr.X ve Cem'in kendi gibi şebekçe yazılarını..Yıllardan beri gıdım gıdım ilerleyen şarkı sözleri arşivimi..Kağıt parçalarındaki eski, unutulmuş anıları..Binbir çabayla uğraşıp kağıda döktüğüm, kimi zaman beğenmeyip silgilerle haşat ettiğim onlarca sayfadaki yazıları bilgisayara geçirmeliyim.

1993 yılı..Böyle mi başlasam? Yok iyi olmadı. Hem zaman periyodunu sadece bir yıl içine sıkıştırmak hoş olmaz. (Bu arada annem "Bir gün de benden önce yattığını göreyim" dedi, o gün ne zaman gelecek ben de merak ediyorum)

Evet, 90'lı yılların başı..Güzel zamanlardı..Tabi hemen akla hemen şu soru geliyor: "O zamanlar daha kaç yaşındaydın ki be adam?" Bu soruya de şöyle bir cevap verebilirim: Yaşım küçüktü belki ama hafızama güvenirim. O dönemdeki gündelik hayatı, evde ve okulda yaşadığım olayların çoğunu gayet net hatırlıyorum. İnsanlar arasındaki ilişkilerin şimdiye göre daha az menfaat ağırlıklı olduğunu kendimden emin bir şekilde söyleyebilirim. İnsan dedik, insan sayısı bakımından metropolumuz İstanbul'un o zamanlar şimdiye göre daha nefes alınabilir bir şehir olduğunu düşünüyorum. Biz o yıllarda mahallede oyun oynayabiliyoduk, inanılmaz zevkli mahalle maçları yapabiliyoduk. Bunları yaparken arabaların oyunumuzu bölmesi nadiren yaşanan bir durumdu. Şimdi acıyorum bizim mahalledeki çocuklara. Hiçbir zaman mahallede bırakın top oynamayı rahat rahat koşturma şansları bile yok arabalar yüzünden.

90'lı yıllardan günümüze doğru gelindiğinde bir başka büyük değişim de güvenlik konusunda yaşandı. Çok iyi hatırlıyorum, o zamanlar gittiğim bütün evlerde kapılar zile basılınca hemen açılırdı. Şimdi ise anket işlerinden edindiğim tecrübelerden öğrendiğim kadarıyla kapılar açılmadan önce soruluyor: "Kimsiniz?" Güven eksikliği had safhada. Neden? Çünkü hırsızlık olayları inanılmaz derecede arttı (Arkadaşlarımın %70 inin en az 1 kere cep telefonu çalınmıştır son yıllarda) Çünkü sadece hırsızlık değil, hırsızlıkla beraber yaralama hatta öldürme vakaları arttı. Arabalar çalınıyor, insanlar gece vakti biryerlerde otururken gasp ediliyor, eve birşeyler satmak amacıyla girenler ev sahiplerini dolandırıyor. Aslında bunların hepsi tek bir şeyi ortadan kaldırıyor: Güven...

90'lı yılların başlarında "Tinercilerin kendilerine para vermeyen adamı vahşice öldürdükleri" başlıklı bir haber okudunuz mu hiç? Ya da "kapkaç" denilen kavram o zamanlar mevcut muydu? Hiç sanmıyorum..

Tabi son iki paragrafta yazdıklarımı okuyacak olan bir insan "E bunlar da durup dururken olmadı. İşsizlik arttı, açlık arttı. İnsanlar bu işleri biraz da karınlarını doyurmak için yapmaya başladılar" diyecektir. Diyebilir de. Bu yazının konusu bu değil. Son yıllarda insanlar arasındaki güvenin azalmaya başlamasının sosyolojik nedenleri hakkında daha fazla yazmak istemiyorum. Ya da neden bireyler arasındaki ilişkilerin büyük kısmı tamamen menfaate dayanıyor, bunu da başka bi yazıya saklamak istiyorum.

Müziksiz bir hayat düşünülebilir mi? Rock müzik gibisi var?

Gerçekten de Rock'ın 90'lı yıllarda, özellikle 90 ların başında tüm dünyada ve Türkiye'de -altın çağını yaşamasa da- inanılmaz rağbet gördüğünü kim inkar edebilir? Muhteşem albümlere tanık oldu o zamanları yaşayanlar. Nasıl kıskanıyorum Metallica-The Black Album'ü çıkar çıkmaz dinleyebilenlere..Veya Guns'n Roses'ın Use Your Illusion klasiklerini çıktığı gün raflardan alıp teybine takabilenlere. Birkaç albüm daha o yıllara damgasını vuran ve benim 90'ların başına müzikal anlamda sevgi ve saygı duymama neden olan:

Judas Priest / Painkiller (1990)
Savatage / Edge Of Thorns (1993)
Annihilator / Set The World On Fire (1993)
Overkill / Horrorscope (1991)
King Diamond / The Eye (1990)
Queensryche / Empire (1990)
Skid Row / Slave To The Grind (1991)


Ve muhteşem grubun muhteşem dönüş albümü:

Mercyful Fate / In The Shadows (1993)

Bütün bunlar benim o dönemin güzellikleri arasından seçtiklerimdi.

Gelelim bu akşama...

Kadıköy Anadolu Lisesi benim gönlümdeki okul olmuştur hep. Oturduğum yere yakın olmasından mıdır, bir kez yıllar önce okulum Üsküdar Anadolu Lisesi'nin onlarla oynayacağı basketbol maçını izlemek için okulun içine girdiğimde görkeminden acayip etkilenmemden midir bilmiyorum ama Kadıköy Anadolu Lisesi'ne her zaman sempati duymuşumdur. İstanbulda okuyamadığım için üzüldüğüm tek lisedir. (Herkes Galatasaray Lisesi veya Robert Kolej için söyler bunu genelde) Ayrıca KAL'de okuyan veya mezun olmuş tanıdıklarımın hepsi şeker gibi, dünya tatlısı insanlardır.

Böylesine sevgi ve saygı duyduğum bir okulun 1993 yılı mezunlarıyla, yani o çok özlediğim 90'ların başındaki dönemde delikanlılıklarını yaşamış insanlarla halı saha maçı yapma şansı buldum bu akşam. Kuzenim Nedim "Serhat bizim KAL tayfasının maçı var akşam, oynar mısın?" dediğinde bayağı heyecanlanmıştım..Hemen kabul ettim. Sevinçliydim, çünkü daha önce kuzenimin yıllığından 1993 yılı mezunları hakkında az da olsa bilgi edinme şansı bulmuştum ve şimdi onlarla yüzyüze tanışma hatta futbol oynama şansı bulmam beni mutlu ediyordu. Yıllıkta kuzenimin sınıfındaki kişiler için yazılmış bütün yazıları okumuştum. Hepsi de çok iyi ve komik insanlara benziyorlardı.

Gerçekten de süper insanlarmış! Hemen hemen hepsi kafa adamlardı..Bir yandan top oynuyorlar, bir yandan da aralarında şakalaşıyorlardı..Bana sıcak davrandılar. Etkilendim..Sadece o insanların karakterleri değildi beni etkileyen. Maçtan sonra şöyle bir düşündüm:"Liseden daha üç sene önce mezun olmama rağmen görüştüğüm iki ya da üç kişi kaldı. Lise yıllarında birlik beraberlikten söz edenler nerde şimdi? Bak şu adamlar 30'lu yaşlara merdiven dayamışlar, hala düzenli olarak bir araya gelip eğlenebiliyorlar. Hala paylaşabilecekleri şeyler var..."

Düşündüğüm zaman durumun vahim olduğuna kanaat getirdim. Cevaplarını aradığım sorular var. 15 Eylül'de, okulların açıldığı gün neden Üsküdar Anadolu Lisesi'nin bahçesinde 2000 mezunlarından ben dahil sadece dört kişi vardı? Lise zamanı "11 TM ruhu hiç kaybolmayacak, birbirimizden kopmayacağız" diyenler o sabah ne yapıyorlardı? (Üstelik daha önce internette 15 Eylül sabahı eski mezunların okulda toplanacağı mesajları geziyodu) Liseden kaç kişi hala birbirleriyle görüşüyor? Yıllığa "Veda etmiyorum, okuldan sonra da görüşeceğiz" yazanların kaç tanesi dediklerini yaptı? O yıllık yazıları sembolik değil miydi o zaman, sadece yer kaplamış olmak için yazılmış olmadılar mı?

Bu güzel insanların arasında birkaç saat geçirince birkaç şeyin farkına vardım. Öncelikle ben ve bizim dönemdekiler lisede sadece aynı ortamda bulunduğumuz için beraber gözükmüşüz. Yani bizde görünüşte bir beraberlik söz konusuymuş. Lise bitince o geçici beraberlik bir daha geri dönmemek üzere ortadan kalkmış.

KAL 93 mezunlarının birlikteliği ise gerçek bir birliktelikmiş. Onlar gerçekten dostlarmış. Göstermelik, yapmacık, günlük arkadaşlıklar kurmamışlar birbirleriyle. Birbirlerini ve içinde yedi senelerini geçirdikleri okullarını bizden çok daha fazla hatırlıyorlarmış. Örneğin okulun Talaş Böreği gününde tüm tayfa orada toplanıyormuş. (Bunu bu gece Emre Abi söledi, nam'ı diğer Yamyam)

Bizler lisede günleri tüketmişiz sadece, onlar günleri yaşamışlar deli dolu, olabildiğince samimi ve eğlenceli şekilde. Birbirlerine verdikleri değer asla azalmamış aradan on yıl geçse de. Bir araya geldiklerinde konuşabilecekleri hala çok şeyler var."Ah biz lisedeyken" ile başlayacak sayısız cümle kurabiliyorlar. Biz ise aradan sadece üç sene geçmesine rağmen tekrar bir araya bile gelemiyoruz...

Konuştuklarımın hemen hemen hepsi o dönemin sıkı rockerlarıydı. Zaten yıllık yazılarından da anlaşılıyordu bu..Kimisi arkadaşına "Özünü inkar etme olum, sen bir rockçısın. Benim Poison'ıma da laf etme" diye takılırken kimisi de yıllıkta kendisine ayrılan sayfanın bir bölümüne Kreator'ın Love Us Or Hate Us'ının sözlerini serpiştiriyordu: We will never be a part of this sick society. Hatta daha da ileri gidip "Rock the School, Roll the Teachers" yazan vardı. Yıllıkta yazısını okuduğum kişilerin çoğunluğu rock ve metal müziğin içindeydi. O güzel yıllarda ortalıkta tekno, hip-hop, nu metal zırvalıkları yoktu. İnsanlar ruhsuz müzikleri dinlemiyorlardı. Kendi lise dönemime baktığımda ise arada dağlar kadar fark olduğunu görüyorum. Koca okulda bizim dönem mezunlarından heavy metal dinleyen sadece iki-üç kişi vardı. Yıllıkta sadece benim sayfamda bir heavy Mmtal grubundan bahsedilmişti. (Helloween) Bunun dışında birkaç kişinin sayfasında Metallica'nın adı geçiyordu o kadar. Herhalde heavy metal yok oluyor bu ülkede yıllar geçtikçe. Dinleyici sayısı azalıyor. Asla 80'lerdeki ve 90'lardaki geniş kitleleri, mekanları, konserleri göremeyeceğiz sanırım. Asla sayıca o kadar kalabalık olamayacağız. Bu müziği dinleyenler toplum tarafından acayip, ucube, marjinal, şeytana tapan insanlar olarak görülmeye devam edilecekler..

Kısaca özetleyecek olursam, içinde bulunduğumuz zaman, çıkar ilişkilerinin zamanı maalesef..90'lardan 2000'lere geçtiğimizde etrafımızı yoğun bir ruhsuzluk ve güvensizlik ve kaplamaya başladı. Ne yazık ki o yıllardan günümüze doğru geldikçe müzikte de yobazlık yaşandı. Belki de o dönemde duygular daha saf, ilişkiler daha samimi, arkadaşlar daha gerçekti.


O yıllara dönmeyi ve herşeye baştan başlamayı isterdim...