Showing posts with label Thrash Metal. Show all posts
Showing posts with label Thrash Metal. Show all posts

Friday, February 13, 2015

Coroner - No More Color (1989)



Samael ile beraber İsviçre'nin en önemli müzik gruplarından biri olarak kabul edilen Coroner’ın 1989 yılında Noise Records tarafından yayınlanan 3.albümü No More Color; içindeki tek bir parçada bazı grupların bütün albümleri boyunca kullanmış oldukları sayıda gitar riffi barındıran, dinleyiciyi 35 dakikalık kısa süresi boyunca oturduğu yere çivileyen baş döndürücü bir metal klasiğidir. Albümün soğuk ve mekanik derinliklerini katederken henüz bir yıl önce Punishment For Decadence ile ortalığı kasıp kavuran grubun mükemmelliğe nasıl ulaştığına saniye saniye şahit olursunuz. Önceki albümlerine göre daha temiz bir prodüksiyona sahip bu albüm ile Coroner; müzikal anlamda progressive-thrash metal çizgisine biraz daha yaklaşmış, şarkı sözlerini ise daha ise çok toplumsal bozukluk, medyanın aldatıcılığı ve depresyona yöneltmiştir. İlk albüm R.I.P’den bu yana devam eden teknik müzikal altyapı ise aynen korunmuştur. No More Color’un taze, yaratıcı fikirlerle yazılmış 8 parçasında gitarist Tommy Vetterli’nin ardı arkası kesilmeyen riffleri dahilik ürünleridir. Hayatımda duyduğum en iyi gitar melodilerinden biri ile başlayan “Die By My Hand”, aynı zamanda albümün insanı şaşkına çeviren atmosferini yansıtan açılış parçasıdır. Jilet gibi gitarların solist Ron Broder’ın ulumayı andıran vokalleriyle birleştiği “No Need To Be Human” ile devam eden albüm, bazı yerlerinde speed metal havası estiren “Read My Scars” ile iyice muazzamlaşır. ”Mistress Of Deception”, şu güne kadar dinlediğim en iyi 10 solodan birini içeren, albümdeki favori parçamdır. Broder’ın enerjik bas introsu ile başlayan ve bir başka olağanüstü gitar riffi ile devam eden “Tunnel Of Pain”, albümün diğer ağır toplarından biridir. ”Why It Hurts”, önceki parçanın kaldığı yerden devam eder; duygusuz, siyah-beyaz bir thrash metal parçasının nasıl yazılacağına örnektir. Ardından gelen albümün son ve en deneysel şarkısı “Last Entertainment”, muhtemelen bu sıradışı tecrübeye koyulabilecek en uygun noktadır. No More Color, metal müzik içinde nelerin mümkün olabileceği kavramını değiştirmiştir .Tıpkı bir “Seasons In the Abyss”, “Somewhere In Time”, “Horrorscope” ya da “Keeper Of The Seven Keys” gibi bu müziğin sınırlarını zorlayan, trendlerden ve klişelerden uzak ciddi bir müzikal devrimdir. (Ancak ne yazık ki diğerleri kadar hak ettiği değeri görmemiştir) Kanımca baştan sona bir kusursuzluk örneği olup metal müzikten hoşlanan bir insanın dinlerken içinde “Bu olmamış!” diyerek kötüleyebileceği bir tane riff, gitar solusu, davul atağı ya da şarkı sözü bulması zordur. Dinleyin, dinlettirin...

Wednesday, November 13, 2013

Total Annihilation In Istanbul - 11.11.2013


"Yıl olmuş 2013, sen hala thrash metal mi dinliyorsun?"

Aramızda böyle anlamsız sorular sorabilen, ”zamanında” metal müziğin en gürültülü ve hızlısını dinlemiş olduğuna inanan ama artık bu müziğin kulaklarını tırmalamasından dolayı günümüzün easy listening trend gruplarına yönelen adamlar yaşıyor..

Böyle düşünen insanların mantığından yola çıkacak olursak artık kimsenin progressive rock veya klasik rock da dinlememesi gerekir..Çünkü bu tarzda müzik yapan birçok önemli grubun (Genesis, Rush, Yes, Journey ve Fleetwood Mac ilk aklıma gelen örnekler) özellikle 60’ların sonunda ve 70’lerde altın çağlarını yaşadıktan sonra 80’lerden itibaren dönemin synthesizer ve elektronik etkileşimleri nedeniyle soundlarını değiştirdiklerini ve 90’lardan itibaren de günümüzün modern rock sounduna yöneldiklerini görmekteyiz..”70’ler“ denince müzikal anlamda hemen herkesin aklına ilk olarak klasik rock, progressive rock ve psychodelic rock türleri geldiği gibi 80’lerin sonunda metal müzikte thrash metal hegemonyası yaşanmıştı..Ancak aradan geçen zaman, insanın bütün bu müzik türlerinden ayrı ayrı haz almasına engel olmamalı, en azından bana engel olmuyor..

Annihilator, metal müzik dinlemeye ilk başladığım zamanlardan beri takip ettiğim bir grup.Alice In Hell ve Never Neverland gibi thrash metal için kült kabul edilebilecek iki albüme imza atan Kanadalılar, Set The World On Fire ile daha yumuşak bir sound ile deneysel işlere girince bağnaz metalkafaların tepkisini çekmiş (Benim çok sevdiğim bir albümdür aslında) ve Roadrunner Records gibi zamanının dev plak şirketlerinden biriyle yollarını ayırmak zorunda kalmıştı.90’lı yılların ortalarından itibaren yayınlanan King Of The Kill, Refresh The Demon ve Remains albümleri, Annihilator albümlerinden çok gitarist Jeff Waters’ın solo albümlerine benziyorlardı..Hatta King Of The Kill albümünde Jeff Waters, davullar dahil bütün enstrümanları kendi çalmakla kalmıyor, vokalleri de üstleniyordu..1999 yılında basist Wayne Darley dışında ilk kadrosuyla tekrar toplanan grup, Criteria For A Black Widow albümünü yapacak ancak bu sefer de bazı parçalarda soundu metalden çok hard-core’a benzediği için eleştirilecekti.(Oysa ki bence gayet başarılı ve gaz bir albümdü Criteria For A Black Widow).2001 ve 2002 yıllarında sırasıyla Carnival Diablos ve Waking The Fury uzunçalarlarını yayınlayan grup, thrash metali groove metal ile oldukça başarılı biçimde harmanlamayı başarıyordu..Özellikle Waking The Fury albümü, sahip olduğu elektrikli testere sesine benzeyen gitar soundu ile metal tarihi içinde ayrı bir yere konulması gereken bir albümdür. Bu albümdeki gitar soundunu şu ana kadar dinlediğim başka hiçbir albümde duymuş değilim..

Waking The Fury albümünden sonra grubun çekirdek kadrosu bir kez daha dağılmış, buna sinirlenen frontman Waters, sadece vokalist/gitarist Dave Padden’ı kalıcı eleman olarak grupta tutmaya, bunun dışında sadece turlarda çalacak basist ve davulcular ile çalışmaya karar vermişti..Bu dar kadroyla 2004 yılında kanımca kariyerinin en vasat albümü All For You’yu piyasaya süren Annihilator, hemen ertesi sene çıkan Schizo Deluxe ile kendini affettirmişti..2007’de Angela Gossow, Jeff Loomis, Alexi Laiho, Jesper Strömblad gibi metal camiasının birçok ünlü müzisyeninin konuk sanatçı olarak yer aldığı ve sadece “Metal” gibi iddialı biri isimle yayınlanan albüm ise beklentileri tam olarak karşılamayan bir albümdü..(Hatta albümün ismine aldanılmaması gerektiği, albümdeki soundun thrash metalle alakası olmadığına dair ciddi eleştiriler almıştı..) 3 sene sonra Annihilator’ın thrash köklerine tekrar sıkı sıkıya sarıldığı gupla aynı ismi taşıyan 13.albümleri piyasaya sürüldü..Ve içinde bulunduğumuz yılın yaz aylarında “Feast” isimli albüm raflardaki yerini almıştı ki bir gün Facebook’a girdiğimde bir baktım ki Vera Productions ve Freebird Agency grubu İstanbul’da konsere getiriyormuş!Harika bir haberdi, ancak iptal olma ihtimalini de göz önünde bulundurmak gerekiyordu..Sonunda dualarım kabul oldu, konser iptal olmadı, 11 Kasım 2013 Pazartesi günü iş çıkışı en sevdiğim thrash metal grupları içinde üst sıralarda yer alan Annihilator’ı izlemek üzere Maslak’ın yolunu tuttuk..

Benim için metal konserlerinin farklı bir havası var..Ertesi gün erkenden kalkıp işe gitmem gerektiğini, konserde fazla gaza geldiğim taktirde izleyen günlerde boynumun ve bacaklarımın feci halde ağrıyacağını bildiğim halde sahnede çalan grup die-fard fanı olduğum bir grupsa ve üstüne üstlük setlistte hastası olduğum parçalarına yer veriyorsa kendimi tutamıyorum..Annihilator tam olarak bunu yaptı..İlk albümden Alison Hell ve W.T.Y.D, Neverland’den The Fun Palace, Reduced To Ash ve I Am In Command, Set The World On Fire’dan albümle aynı ismi taşıyan parça, No Zone, Knight Jumps Queen (Ayrıca Phoenix Rising, Sounds Good To Me ve Snake In The Grass’den oluşan akustik bir kombo da yaptılar), King Of The Kill’den Bliss, Second To None, Fiasco ve albümün ismini taşıyan o hayvani parça, Refresh The Demon, Carnival Diablos’un en sevdiğim parçası Time Bomb, Waking The Fury’nin en gaz parçası Ultra-Motion, Grupla aynı ismi taşıyan albümden Ambush ve son albümün ilk 3 parçasından oluşan harika bir setlist sundular..Benim için sonuç ise yapılan headbang neticesinde ertesi gün ağrımaya başlayan bir boyun ve ayakların sürekli yere vurulup tempo tutulması suretiyle oluşan bir bacak ağrısı oldu..Ama İstanbul, turnenin son durağı olmasına rağmen grup sahnede o kadar enerjikti ve o kadar kuvvetli bir sounda sahipti ki insan bütün bu ağrılardan şikayet edemiyor..

Konserin ses sistemi şaşırtıcı biçimde çok iyiydi..Gitarlar çok temiz duyuluyordu..Jeff Waters her Annihilator konserinde olduğu gibi konser boyunca sempatik hareketler sergiledi ve sürekli sırıtarak sahneyi dolaştı..(Gitar çalarken onun kadar eğlenen başka bir adam var mıdır acaba?)Vokalist David Padden çok başarılıydı..Grubun eski ve yeni parçalarını kusursuz biçimde söyledi..Genç davulcu Mike Harshaw ve sonradan Venezuela’lı (!) olduğunu öğrendiğim genç gitarist Alberto Campuzano da iyilerdi..

Konserin yapıldığı Maslak Arena küçük bir mekan..Pazartesi günü olmasına rağmen konsere gelen yaklaşık 500 civarı metal fanı sayesinde içerisi kalabalık gibi gözüküyordu..Gönül ister ki Annihilator gibi bir gruba binlerce kişi gelsin ama Türkiye’de yaşıyor olduğumuz için hafta içi bir gün için bu sayı yüksek sayılır..”Abi konsere gelecektim ama hafta içine denk geldi” diyebilme rezilliğini göstebilen insanlara da konsere İzmir’den gelip ertesi gün işine giden adam olduğunu hatırlatıp allah’a havale ediyorum..

11 Kasım 2013 Annihilator İstanbul konseri için verdiğim 60 lirayı grubu Türkiye’ye getiren Vera Productions ve Freebird Agency’ye sonuna kadar helal ediyorum..İnsan sevdiği grubu sahnede böylesine dehşet bir performansla izledikten sonrası parayı falan umursamıyor zaten..

Not:Bu arada Jeff’in “We are Canadians, we love everyone”sözü ve “Do you like Slayer and Metallica, listen to this” diyip Deadlock’a girişi unutulmazdı…



Tuesday, December 04, 2012

The Little Things Vol:7 / When In Sodom (25.11.2006)



Zaman ne kadar çabuk geçiyor. Atlantis Müzik'te birlikte çalıştığım arkadaşım Can İnandım'ın yoğun çabalarıyla gerçekleştirdiğimiz Sodom konserinin üzerinden 6 yılı aşkın bir süre geçmiş..Aslında konseri benim için önemli yapan sadece kült bir thrash metal grubunu canlı canlı izlemiş olmak ve grubun Türkiye'de ilk defa çalması değildi (Bilindiği gibi 1992 yılında İstanbul'da verecekleri konser, ülkücülerin konser mekanını basması nedeniyle son anda iptal olmuştu) Konseri daha çok Onkel Tom ve tayfasının enterasan sözleri ve hareketleriyle hatırlıyorum..Örneğin Almanların biracı oldukları söylenir ancak Sodom kelimenin tam anlamıyla allahsız içiyordu..Grubu karşılamak için Atatürk Hava Limanı'na gittiğimde Tom Angelripper'la aramızda geçen şu ilk dialog durumu yeterince anlatıyor sanırım:

- BEN: (Tom'un elini sıktıktan sonra) "You're all welcome to Turkey.What's up?"

- TOM: "I'm fine, man.Thanks..Tell me, where can I find cold beer here?"


Bas Gitar ve vokalde Tom Angelripper, Gitarda Bernd Kost ve davulda Konrad Schottkowski'den oluşan kadrosuyla İstanbul'a gelen grup içmeye havaalanında başladı ve İstanbul'da bulundukları süre boyunca hiç ara vermedi..Alkol performansları ile ilgili şunu hatırlıyorum: Havaalanında bira içmeye başlayan adamları Taksim'deki otellerine götürmüştük.(Otele vardığımız sırada patronun eşinden gelen "Serhat, adamlara söyle oteldeki minibarın ücretini biz karşılamıyoruz" şeklindeki uyarı da bizimkilerin tehlikenin farkında olduklarını gösteriyordu) Otelde kısa bir süre grubun Türkiye'deki en azılı fanı DJ Şener'le muhabbet edip Do-Rock'a geçtiler. Burada da fanlarına imza dağıtırken bira içmeye devam ediyorlardı. Sonuç itibariyle öğlen saat 3'ten akşam saat 8'e kadar olan süre içerisinde adam başı yaklaşık 15 bardak birayı devirmişlerdi..Bu esnada bir ara Tom'a "Hergün bu kadar içiyor musunuz?" diye sorduğumda "Sadece hafta sonları içiyorum" diye cevap vermişti..

Sodom elemanlarının damak tadları biraz tuhaftı. Akşam yemeği için onlara Taksim'de fena gözükmeyen bir restoranda rezervasyon yaptırmıştık. Menüde pizza, patates kızartması, sosis ve benzeri şeyler vardı (Alman oldukları için bu tür şeyleri severler diye düşünmüştük) Ancak masaya oturduktan 15 dakika kadar sonra yemeği beğenmediklerini söyleyip Mc Donalds'dan çizburger yemek istediklerini beyan ettiler..Gidip onlara Mc Donalds'dan adam başı 3'er tane çizburger alma görevi de bana düşmüştü haliyle..(Ancak intikamımı onlar sahnedeyken aldım..Sahnede çalarlarken backstage'e girip konserden sonra midelerine indirmeyi düşündükleri karışık pizzanın tamamına yakınını yedim.Sonradan duğduğuma göre pizzalarının yenmesine çok kızmışlar ama acıkmıştım ve ortalıkta yiyecek başka birşey yoktu)

Konserde yaşanan bir başka enterasan olay da, Sodom'un alt grubu olarak gelmiş olan Holy Moses'ın bayan solisti Sabina Classen'in başından geçmişti.Sabina, grubun gitaristi Michael Hankel ile evliydi. Konserden önce Yeni Melek'de içkiler su gibi akarken Ankara tayfasından Hicri Bozdağ, alkolün dozunu fazla kaçırmış olsa gerek ki Sabina'yı herkesin içinde ve kocasının gözleri önünde dudaklarından öpmüştü. Millet "Ooov woow" diye tepki verirken adam sadece gülümsemişti. Aynı şey bir türk müzisyenin başına gelmiş olsa neler yaşanırdı tahmin etmek bile istemiyorum...

Konsere ilgi beklenildiği kadar olmasa (İçerde yaklaşık 600 kişi vardı) ve Yeni Melek'in ses sistemi her zamanki gibi kimseyi tatmin etmese de güzel bir konser izledik.Sodom, üç adamın çıkartabileceği maksimim gürültüyü çıkartmıştı. Bomba şarkılarını ard arda çaldılar. Konserden önce grubun ses teknisyeniyle "2.Dünya Savaşı'nda kazılan siperler" ve "Sodom'un çaldığı en rezil yerler" gibi konular üzerine derin bir sohbete girmiştik. Adam beni sevmiş olacak ki konserden sonra imzalı bir Sodom penası ve konserin playlistinin yazdığı kağıdı hediye etmişti..Hala gözüm gibi bakıyorum bunlara...