Geçenlerde Journey'nin Frontiers albümünde yer alan uzunca bir soloyu dinlerken aklımda "Neden bloğa en sevdiğim gitar sololarıyla ilgili bir derleme yazısı yazmıyorum?" düşüncesi belirdi..Arada unuttuklarım olabilir, hatırlarsam yazıyı editlerim artık..Bu arada aşağıda yer alanlar "Gelmiş geçmiş en baba sololardır" diye bir iddiam yok, hatta müzik tarihinde mutlaka bunlardan çok daha teknik biçimde çalınmış sololar vardır, burada sadece beni en derinden etkilemiş olanları paylaşmak istedim..
10 - MARTY FRIEDMAN (MEGADETH) - HANGAR 18
9 - JOHAN EDLUND (TIAMAT) - GAIA
8 - ANDY LATIMER (CAMEL) - STATIONARY TRAVELLER
7 - TOMMY T.BARON (CORONER) - MISTRESS OF DECEPTION
6 - MIIKA TENKULA (SENTENCED) - MOURN
5 - IZZY STRADLIN (GUNS N' ROSES) - DOUBLE TALKIN JIVE'
4 - SAKIS TOLIS (ROTTING CHRIST) - AMONG TWO STORMS
3 - GREGOR MACKINTOSH (PARADISE LOST) - OVER THE MADNESS
2 - AL PITRELLI (SAVATAGE) - TURNS TO ME
1 - NEAL SCHON (JOURNEY) - EDGE OF THE BLADE
Showing posts with label Top-10 Listeleri. Show all posts
Showing posts with label Top-10 Listeleri. Show all posts
Tuesday, December 16, 2014
Monday, January 27, 2014
2013'ün En İyi Albümleri
Geride bıraktığımız yıl hard rock ve heavy metal kategorilerinde beni fazlasıyla tatmin eden bir yıl oldu. Harika geri dönüş albümlerine şahit olmamızın yanı sıra bazı eski toprakların şaşırtıcı derecede başarılı işlere imza attıklarını gördük. Ayrıca yeni dönem gruplardan kaliteli albümler dinledik. Üzerinde bayağı bir düşünerek ve maalesef yıl içinde severek dinlediğim bazı iyi albümleri de listenin dışına taşımak zorunda kalarak aşağıdaki sıralamaya ulaştım:
BEST OF 2013
10 - CATHEDRAL - THE LAST SPIRE

İngiliz doom/stoner devi Cathedral'den hüzünlü bir veda...Türünün öncülerinden olan grup The Last Spire'ın ardından 24 senelik kariyerini bitirme kararı aldı. Karanlık ve kasvetli bir atmosfere ve genellikle ağır bir tempoya sahip olan albümde grubun özellikle son dönemlerde yöneldiği stoner ve progressive metal tarzlarından uzaklaşarak efsanevi debut albümleri Forest Of Equilibrium'daki doom metal sounduna yaklaştıklarını görüyoruz. Umarım ilerleyen yıllarda geri dönüp bizi uğursuz müziklerinden mahrum bırakmazlar. Bu arada grubun şu güne kadar yaptığı en iyi parçalardan biri olan Cathedral Of The Damned'a özellikle dikkat edilmesi gerek albümde...
9 - IHSAHN - DAS SEELENBRECHEN

Eski Emperor elemanı Ihsahn'ın derin, anlaşılması güç ve progressive metal'in sınırlarını zorlayan son albümü Das Seelenbrechen'den her dinleyişimde biraz daha fazla keyif alıyorum. Brutal vokaller, groove gitar riffleri, senfonik partisyonlar, dakikalar süren davol soloları albüme oldukça sıradışı bir hava katıyor. Yeri geldiğinde Noise denilen türe yaklaşan albümde harika clean vokaller ve ballad ayarında parçalar da bulunuyor. Emperor fanlarını pek tatmin etmeyeceği kesin, ancak progressive ve avant-garde müzikten hoşlananlara ilaç gibi gelecektir...
8 - OCTOBER FALLS - THE PLAGUE OF A COMING AGE

October Falls'un frontmani Mikko Lehto; Tuoni, Marras, Sarastus gibi folk tarzında tamamen akustik ve enstrümantal parçalardan oluşan albüm ve EP'ler yayınladıktan sonra yanına Ensiferum basçısı Sami Hinkka ile Moonsorrow davulcusu Marko Tarvonen'i alarak black metal tarzına yönelmişti. Grup, folk müzikte olduğu gibi black metal kategorisinde de birbiri ardına güzel albümler yapmaya devam ediyor. The Plague Of A Coming Age; dinlerken yoğun biçimde hissedilen hüzün duygusu, melankolik gitar melodileri ve aralara serpiştirilmiş folk elementleri ile 2013 yılında dinlediğim en başarılı albümlerden biri olmayı hak ediyor. Katatonia'nın eski dönemlerini sevenlerin kaçırmaması tavsiye edilir..
7 - ALTER BRIDGE - FORTRESS

Alter Bridge, bir önceki albümü AB III ile beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Ancak Fortress ilk iki albümlerindeki kaliteli soundu tekrar yakalamayı başarmışlar. Hatta bu sefer gitarist Mark Tremonti'den zaman zaman hard rock kalıplarının dışına çıkıp Meshuggah'ı falan andıran gitar rifflerini dinleyiciye sunduğunu görüyoruz. Bu anlamda Alter Bridge eskiye göre daha sert bir sounda yönelmiş. Solist Myles Kennedy'nin vokali ise yine eşsiz. Pek çok şarkıyı sesiyle uçuruyor...Fortress; hard rock, amerikan metali ve alternatif metal müzikten hoşlananların kesinlikle es geçmemesi gereken bir albüm..
6 - ALICE IN CHAINS - THE DEVIL PUT DINOSAURS HERE

Grup elemanları artık dinazor olmaya doğru ilerlerken (Hepsi 50'lerine yaklaştılar) isminde dinazor adı geçen yeni albümlerini piyasaya süren Alice In Chains'in bu yaptığı ironik değil midir? Alice In Chains, bence yılların getirdiği olgunluğu müziğine en başarılı şekilde yansıtan gruplardan biri. 4 sene aradan sonra çıkan The Devil Put Dinosaurs Here'daki grunge olup olmadığı tartışmaya açık, benim daha çok heavy metal tadı aldığım gitar soundu gerçekten muazzam. William DuVall, bir Layne Staley olmasa da bence karizmatik bir sese sahip ve vokali parçalara genel olarak bir melankoli havası katıyor. Zaman zaman sludge ve doom metale yaklaşan atmosferik, karanlık, ürkütücü ve ilk dinleyişte anlaşılmayan ancak zamanla insanı kendisine bağımlı eden albümlerden, The Devil Put Dinosaurs Here...
5 - HELL - CURSE AND CHAPTER

80'li yıllarda ilk albümlerini kaydetmek üzere stüdyoya girmeye hazırlanan ancak anlaştıkları plak şirketlerinin aniden kapanması yüzünden albümü yayınlama fırsatı bulamayan Hell, 2008 yılında toplanarak eski şarkılarını yeniden kaydetmeye başlamış, 2011 yılında ise nihayet ilk albümü Human Remains'i yayınlamıştı. Albüm, yıllanmış şarap tadındaydı. 2 sene aradan sonra Curse And Chapter ile yollarına kaldıkları yerden devam eden İngiliz metalkafalar; başarılı prodiksiyonu, Sabbat'dan hatırladığımız Andy Sneap'in gitarından çıkan enfes melodileri, solist David Bower'ın çılgın vokalleriyle heavy metal müzikten hoşlanan bir insanı her yönüyle tatmin edecek bir çalışmaya imza atmış. Elemanlarının yaş ortalaması 40'ın üzerinde olan grubun sahip olduğu bu güçlü ve enerjik sounda hayran kalmamak elde değil..
4 - THE OCEAN - PELAGIAL

Normalde sludge metal çok fazla haz aldığım bir tür değildir ancak The Ocean gibi bu türü progressive elementler ile ustaca birleştirmeyi başaran gruplar kendilerini zevkle dinletiyorlar. Pelagial, bu bakımdan oldukça keyif aldığım bir albüm oldu. Güçlü, enerjik ve hiddetli olduğu kadar grubun duygusal derinliğini sergileyen ve adı üstünde okyanus kadar geniş bir albüm ile karşı karşıyayız. Bu arada kadroda neden çift bas gitarist bulunduğuna şaşmamak mümkün değil...
3 - THE GATHERING - AFTERWORDS

Anneke, The Gathering için çok şey ifade ediyordu ancak Hollandalı grup onun ayrılışından beri istikrarlı biçimde kaliteli işler yapmaya devam ediyor. Afterwords, mistik atmosferi ve dinlendirici yapısı itibariyle özellikle geceleri dinlenmesi gereken çok başarılı bir rock albümü olmuş. Vokallerde Silge Wargeland harika bir performans sergilese de albümde en beğendiğim parça grubun ilk albümü Always...'de kadroda yer alan Bart Smits'in vokalleri üstlendiği albümle aynı ismi taşıyan parça oldu..
2 - WARLORD - THE HOLY EMPIRE

Gelmiş geçmiş en underrated gruplardan biri olan Warlord, The Holy Empire ile en son albümünden tam 11 sene sonra kusursuz bir geri dönüşe imza attı. İnsanın tüylerini diken diken eden melodileri, şahane klavye partisyonları, bütün enstrümanların net bir şekilde duyulmasını sağlayan temiz prodiksiyonu ile tek kelimeyle "epik" bir heavy metal mücevheri ile karşı karşıyayız. Benim gözümde çoktan başyapıt kategorisine ulaşmış durumda olan albümün görkemli atmosferini anlatacak kelime bulmakta güçlük çekiyorum. İyi ki Warlord gibi gruplar var, iyi ki metal müzik var!
1 - SATAN - LIFE SENTENCE

Bu albümü ilk dinlediğimde sanki Court In The Act'in üzerinden 30, Suspended Sentence'ın üzerinden 26 sene geçmemiş, adı ilk duyulduğunda farklı şeyler çağrıştıran ancak aslında NWOBHM türünün pek adı duyulmamış ama son derece başarılı temsilcilerinden olan Satan sanki kariyerine hiç ara vermemiş gibi gelmişti. Gerçekten de Life Sentence, aradan bunca yıl geçmesine rağmen grubun aynen kaldığı yerden devam ettiği havasını hissettiriyor. Bundan birkaç ay önce birisi grubun böylesine güzel bir albüm yapacağını söyleseydi muhtemelen onu aşırı duygusal davranmakla suçlardım. Ama albüm baştan aşağı akılda kalıcı parçalarla dolu nefis bir melodik metal örneği ve her türlü övgüyü fazlasıyla hak ediyor..
BKNZ:Favori Albümlerim (1986-2013)
BEST OF 2013
10 - CATHEDRAL - THE LAST SPIRE

İngiliz doom/stoner devi Cathedral'den hüzünlü bir veda...Türünün öncülerinden olan grup The Last Spire'ın ardından 24 senelik kariyerini bitirme kararı aldı. Karanlık ve kasvetli bir atmosfere ve genellikle ağır bir tempoya sahip olan albümde grubun özellikle son dönemlerde yöneldiği stoner ve progressive metal tarzlarından uzaklaşarak efsanevi debut albümleri Forest Of Equilibrium'daki doom metal sounduna yaklaştıklarını görüyoruz. Umarım ilerleyen yıllarda geri dönüp bizi uğursuz müziklerinden mahrum bırakmazlar. Bu arada grubun şu güne kadar yaptığı en iyi parçalardan biri olan Cathedral Of The Damned'a özellikle dikkat edilmesi gerek albümde...
9 - IHSAHN - DAS SEELENBRECHEN

Eski Emperor elemanı Ihsahn'ın derin, anlaşılması güç ve progressive metal'in sınırlarını zorlayan son albümü Das Seelenbrechen'den her dinleyişimde biraz daha fazla keyif alıyorum. Brutal vokaller, groove gitar riffleri, senfonik partisyonlar, dakikalar süren davol soloları albüme oldukça sıradışı bir hava katıyor. Yeri geldiğinde Noise denilen türe yaklaşan albümde harika clean vokaller ve ballad ayarında parçalar da bulunuyor. Emperor fanlarını pek tatmin etmeyeceği kesin, ancak progressive ve avant-garde müzikten hoşlananlara ilaç gibi gelecektir...
8 - OCTOBER FALLS - THE PLAGUE OF A COMING AGE

October Falls'un frontmani Mikko Lehto; Tuoni, Marras, Sarastus gibi folk tarzında tamamen akustik ve enstrümantal parçalardan oluşan albüm ve EP'ler yayınladıktan sonra yanına Ensiferum basçısı Sami Hinkka ile Moonsorrow davulcusu Marko Tarvonen'i alarak black metal tarzına yönelmişti. Grup, folk müzikte olduğu gibi black metal kategorisinde de birbiri ardına güzel albümler yapmaya devam ediyor. The Plague Of A Coming Age; dinlerken yoğun biçimde hissedilen hüzün duygusu, melankolik gitar melodileri ve aralara serpiştirilmiş folk elementleri ile 2013 yılında dinlediğim en başarılı albümlerden biri olmayı hak ediyor. Katatonia'nın eski dönemlerini sevenlerin kaçırmaması tavsiye edilir..
7 - ALTER BRIDGE - FORTRESS

Alter Bridge, bir önceki albümü AB III ile beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Ancak Fortress ilk iki albümlerindeki kaliteli soundu tekrar yakalamayı başarmışlar. Hatta bu sefer gitarist Mark Tremonti'den zaman zaman hard rock kalıplarının dışına çıkıp Meshuggah'ı falan andıran gitar rifflerini dinleyiciye sunduğunu görüyoruz. Bu anlamda Alter Bridge eskiye göre daha sert bir sounda yönelmiş. Solist Myles Kennedy'nin vokali ise yine eşsiz. Pek çok şarkıyı sesiyle uçuruyor...Fortress; hard rock, amerikan metali ve alternatif metal müzikten hoşlananların kesinlikle es geçmemesi gereken bir albüm..
6 - ALICE IN CHAINS - THE DEVIL PUT DINOSAURS HERE

Grup elemanları artık dinazor olmaya doğru ilerlerken (Hepsi 50'lerine yaklaştılar) isminde dinazor adı geçen yeni albümlerini piyasaya süren Alice In Chains'in bu yaptığı ironik değil midir? Alice In Chains, bence yılların getirdiği olgunluğu müziğine en başarılı şekilde yansıtan gruplardan biri. 4 sene aradan sonra çıkan The Devil Put Dinosaurs Here'daki grunge olup olmadığı tartışmaya açık, benim daha çok heavy metal tadı aldığım gitar soundu gerçekten muazzam. William DuVall, bir Layne Staley olmasa da bence karizmatik bir sese sahip ve vokali parçalara genel olarak bir melankoli havası katıyor. Zaman zaman sludge ve doom metale yaklaşan atmosferik, karanlık, ürkütücü ve ilk dinleyişte anlaşılmayan ancak zamanla insanı kendisine bağımlı eden albümlerden, The Devil Put Dinosaurs Here...
5 - HELL - CURSE AND CHAPTER

80'li yıllarda ilk albümlerini kaydetmek üzere stüdyoya girmeye hazırlanan ancak anlaştıkları plak şirketlerinin aniden kapanması yüzünden albümü yayınlama fırsatı bulamayan Hell, 2008 yılında toplanarak eski şarkılarını yeniden kaydetmeye başlamış, 2011 yılında ise nihayet ilk albümü Human Remains'i yayınlamıştı. Albüm, yıllanmış şarap tadındaydı. 2 sene aradan sonra Curse And Chapter ile yollarına kaldıkları yerden devam eden İngiliz metalkafalar; başarılı prodiksiyonu, Sabbat'dan hatırladığımız Andy Sneap'in gitarından çıkan enfes melodileri, solist David Bower'ın çılgın vokalleriyle heavy metal müzikten hoşlanan bir insanı her yönüyle tatmin edecek bir çalışmaya imza atmış. Elemanlarının yaş ortalaması 40'ın üzerinde olan grubun sahip olduğu bu güçlü ve enerjik sounda hayran kalmamak elde değil..
4 - THE OCEAN - PELAGIAL

Normalde sludge metal çok fazla haz aldığım bir tür değildir ancak The Ocean gibi bu türü progressive elementler ile ustaca birleştirmeyi başaran gruplar kendilerini zevkle dinletiyorlar. Pelagial, bu bakımdan oldukça keyif aldığım bir albüm oldu. Güçlü, enerjik ve hiddetli olduğu kadar grubun duygusal derinliğini sergileyen ve adı üstünde okyanus kadar geniş bir albüm ile karşı karşıyayız. Bu arada kadroda neden çift bas gitarist bulunduğuna şaşmamak mümkün değil...
3 - THE GATHERING - AFTERWORDS

Anneke, The Gathering için çok şey ifade ediyordu ancak Hollandalı grup onun ayrılışından beri istikrarlı biçimde kaliteli işler yapmaya devam ediyor. Afterwords, mistik atmosferi ve dinlendirici yapısı itibariyle özellikle geceleri dinlenmesi gereken çok başarılı bir rock albümü olmuş. Vokallerde Silge Wargeland harika bir performans sergilese de albümde en beğendiğim parça grubun ilk albümü Always...'de kadroda yer alan Bart Smits'in vokalleri üstlendiği albümle aynı ismi taşıyan parça oldu..
2 - WARLORD - THE HOLY EMPIRE

Gelmiş geçmiş en underrated gruplardan biri olan Warlord, The Holy Empire ile en son albümünden tam 11 sene sonra kusursuz bir geri dönüşe imza attı. İnsanın tüylerini diken diken eden melodileri, şahane klavye partisyonları, bütün enstrümanların net bir şekilde duyulmasını sağlayan temiz prodiksiyonu ile tek kelimeyle "epik" bir heavy metal mücevheri ile karşı karşıyayız. Benim gözümde çoktan başyapıt kategorisine ulaşmış durumda olan albümün görkemli atmosferini anlatacak kelime bulmakta güçlük çekiyorum. İyi ki Warlord gibi gruplar var, iyi ki metal müzik var!
1 - SATAN - LIFE SENTENCE

Bu albümü ilk dinlediğimde sanki Court In The Act'in üzerinden 30, Suspended Sentence'ın üzerinden 26 sene geçmemiş, adı ilk duyulduğunda farklı şeyler çağrıştıran ancak aslında NWOBHM türünün pek adı duyulmamış ama son derece başarılı temsilcilerinden olan Satan sanki kariyerine hiç ara vermemiş gibi gelmişti. Gerçekten de Life Sentence, aradan bunca yıl geçmesine rağmen grubun aynen kaldığı yerden devam ettiği havasını hissettiriyor. Bundan birkaç ay önce birisi grubun böylesine güzel bir albüm yapacağını söyleseydi muhtemelen onu aşırı duygusal davranmakla suçlardım. Ama albüm baştan aşağı akılda kalıcı parçalarla dolu nefis bir melodik metal örneği ve her türlü övgüyü fazlasıyla hak ediyor..
BKNZ:Favori Albümlerim (1986-2013)
Wednesday, October 23, 2013
Efsane Commodore 64 Oyunları
7 yaşında henüz İlkokul 2'ye giden bir velet iken bir akşam babamın elinde siyah bir poşet ile eve geldiğini hatırlıyorum..Babam, o zamanlar arada bir küçük sürprizler yapıp legolar getirirdi bana. Bu sefer de öyle birşey yaptığını düşünüp heyecanla yanına gitmiştim.."Bilgisayar aldım" demişti..Tahtakale diye bir yerden bahsetmişti. Orada ucuzluk mu ne varmış..Bilgisayarı uygun fiyata bulmuş..Hayatımda "Tahtakale" kelimesini ilk duyduğum andı..Tabi sevinçten bunu fazla önemsemeyip bir an önce bilgisayarı oturma odasındaki Philips marka 52 ekran tüplü televizyonumuza bağlama işine girişmiştim..
Kurduğum bilgisayarın adı Commodore 64 idi ve babam bana bu aleti alarak mı iyilik mi kötülük mü yaptığı konusunda sanırım asla emin olamadı..Commodore'un evimize girmesiyle benim için bir devir kapanmış, evdeki legoların ve o zamanlar gazetelerin verdiği kartondan ev maketlerinin yüzüne bakılmaz olmuştu..
Commodore 64, benim ilk göz ağrımdı..Gelmiş geçmiş bilgisayarlar içinde en sıcak ve samimi olandı..Bir süre sonra bağlı olduğu televizyonunun görüntüsünü bozmasına, zaman zaman kafa ayarı diye tornavidanın bilgisayarın teybinin içine sokulmasıyla icra edilen akıllara zarar bir ayara gereksinim duymasına, bazı oyunları 10-15 dakikada yükleyebilmesine rağmen hiçbir zaman kızamadım ona..Yapabilecekleri sınırlıydı (Sadece 64 KB RAM'e ve sahipti ve grafik çipi 16 renkten oluşuyordu), ancak kısıtlı kapasitesi, hayatım boyunca oynadığım en zevkli oyunların birçoğunu bu tüm zamanların en çok satan ev bilgisayarında oynamama engel olmadı..
Datasette kullanarak başladığım Commodore hayatıma 5¼ Inch boyutındaki devasa disketler ile çalışan bir Commodore 1541 Disk Drive ile devam ettikten sonra tekrar Datasette'e dönerek veda etmiştim..Bu süre zarfında bu efsanevi bilgisayarda oynadığım en keyifli oyunlardan oluşan bir derleme yapayım dedim. Elbette aradan 20 seneden fazla zaman geçtiği düşünülecek olursa unuttuklarım olabilir, lütfen kusura bakmayınız...
10 - GHOSTS 'N GOBLINS (CAPCOM/1986)

Ürkütücü bir mezarlıkta başlayan; üzerimize doğru uçan kargaları ve kırmızı iblisleri, tepemizden ok atan şişman canavarları ve yer altından bir anda çıkan zombileri yok ederek ilerlediğimiz Capcom'un bu harika platform oyununda bölümler ilerledikçe düşmanlar zorlaşırdı. Oyuna ilk başladığımızda elimizde ateş tuşuna bastığımızda dümdüz ileriye giden dandik bir silah mevcutken, düşmanları öldürmek suretiyle meşale, balta, bıçak ve kalkana benzeyen acayip bir silah bulunabiliyordu.(En kullanışlı silah bıçaktı) Yönettiğimiz karakter bir mumyaydı ve üzeri sargılarla kaplıydı. Düşmanlardan aldığımız her darbede sargılar birer birer ortadan kalkar ve en sonunda ölmeden hemen önce bir iskelete dönüşürdük. Hayatımda oynadığım en sabır gerektiren ve beceri isteyen oyunlardan birisi olan Ghost 'N Goblins, Gametrailers.com sitesi tarafından tarihteki en zor ikinci oyun seçilmiştir..
9 - R-TYPE (IREM/1987)

Uzayda geçen bu Shoot 'em Up oyunu, türünün en iyilerinden biriydi..Deli gibi üzerimize gelen düşmanları birer birer yok ederek bulduğumuz çeşitli power-up'lar sayesinde minik uzay gemimizi güçlendirir ve zamanla çaprazlara, aşağıya-yukarıya hatta geriye doğru bile ateş edebilecek duruma gelirdik. Bölüm sonu canavarları harika biçimde tasarlanmışlardı ve bazıları Alien'lara benziyorlardı. Oyunda temel olarak sürekli ateş ederek ekranın sağına doğru ilerlemekten başka birşey yapıyor olmasak da sürükleyicilik ve iyi tasarlanmış düşmanlar sayesinde insanın canı hiçbir zaman sıkılmıyordu..
8 - THE GREAT GIANA SISTERS (RAINBOW ARTS/1987)

Super Mario Bros'un Commodore 64 versiyonu olarak görülebilecek The Great Giana Sisters, son derece şirin grafiklere ve birbirinden iyi tasarlanmış bölümlere sahipti. Giana ve Maria adında iki kız kardeşi yönettiğimiz, önümüze çıkan taşları kafa atıp kırarak içlerinden çıkan çeşitli objeleri toplayarak ilerlediğimiz oyunda bir çok gizli oda bulunurdu ve bunları keşfetmek çok keyifliydi..Yuvarlak, acayip bir nesneyi aldıklarında kızların saçları kabararak cadı saçı gibi olurdu. Chris Hülsbeck adında zamanınının önemli video oyunu müzik besteleyecisi şahsın elinden çıkmış müzikleri de şahaneydi..
7 - BOULDER DASH (FIRST STAR SOFTWARE/1984)

Ufacık bir karıncayı yöneterek her an üzerimize düşecek gibi görünen taşların altında kalmadan ekranın çeşitli yerlerinde bulunan elmasları toplama amacına dayalı Boulder Dash, oynaması çok keyifli ama bir o kadar da zor olan zeka oyunlarından biriydi. Ekranda serseri mayın gibi dolanan böceklere dikkat etmek gerekiyordu..Bazı bölümlerde elmaslar, taşları böceklerin üzerine düşürerek onları patlattığımız zaman ortaya çıkarlardı. Bu oyunda yönettiğimiz karınca, gördüğüm en sevimli oyun karakterlerinden biriydi. Bir süre hiçbirşey yapmadan beklediğimizde canı sıkılır ve ayaklarını yere vurmaya başlardı. Taşların arasına sıkışıp kaldığında sürenin bitmesini beklemekten başka yapacak birşey yoktu...
6 - SAMURAI WARRIOR : THE BATTLES OF USAGI YOJİMBO (FIREBIRD/1988)

Bir tavşandan samuray yaratarak onu oyun karakteri yapmak kimin fikriydi bilmiyorum ama bu oyun oynadığım en zevkli Role Playing'lerden biriydi. Geniş bir harita üzerinde karşımıza çıkan ninjaları ve garip canavarları öldürerek, evlere ve mağaralara girerek, köylülere selam vererek yolumuza devam ederdik..(Karakterimiz köylüleri öldürürse harakiri yapıyordu) Köylü gibi görünüp bir anda ninjaya dönüşen adamlar insanı sinir ederdi. Canımız azaldığında aşçı kadına para verip pilav yiyerek enerjimizi arttırabiliyorduk. Kılıcımızı çektiğimizde çalan müzik bir anda değişir ve etraftaki köylüler kaçmaya başlarlardı. Grafikleriyle, müzikleriyle, oyuncuya verdiği serbestlik ile (Para verip kumar oynamak bile mümkündü) Commodore-64 tarihinin iz bırakan oyunlarından biriydi...
5 - RICK DANGEROUS (CORE DESIGN/1989)

Indiana Jones'a benzer saçma bir karakteri yönettiğimiz oyunun daha en başında kopup gelen kayanın zavallı adamımızı kovalaması, Rick Dangerous'ın ne kadar zor bir oyun olduğuna işaret ediyordu. Aniden çıkan ve insanı çaresiz bırakan tuzaklar yüzünden birçok yeri en az bir kere ölmeden geçemiyorduk. Bu nedenle her bölümdeki tuzakların yerini ezbere bilmemiz gerekiyordu. Oyunun insanı bazen sinir eden zorluğunu bir kenara bırakırsak, yapılmış en iyi platformlardan biri olduğunu söylemek lazım..Bir de Rick'in öldükten sonra ekrandan aşağıya doğru uçarken kollarını iki yana doğru açıp "Vıaaaaaaaaaa" diye bağırışını unutmak mümkün mü?
4 - INTERNATIONAL KARATE (SYSTEM 3/1986)

Beyaz kuşaklı acemi bir kareteciyle ülke ülke dolaşıp siyak kuşağa ulaşmaya çalıştığımız oyunda dövüş hareketleri inanılmaz gerçekçiydi. Yumruk, tekme, uçan tekme, dönen tekme gibi klasik hareketlerin yanı sıra dirsek atma, kafa atma, yere eğilip tekme sallama gibi hareketler de yapabiliyorduk. Etkili bir vuruştan sonra rakibimizin yere devrilip yıldızları saymasını izlemek çok keyifliydi. Kafamızla taş kırdığımız ve üzerimize gelen toplardan korunmaya çalıştığımız ara bölümler oyuna renk katıyordu. International Karate, halen Mortal Kombat ve Tekken serileri ile beraber oynadığım en zevkli dövüş oyunlarından biri olarak hafızama yerleşmiştir..
3 - IMPOSSIBLE MISSION (EPYX/1984)

Deli bir profesör dünyayı yok etmek amacıyla her yeri bombalarla doldurmuştur. Süper kahraman olarak yapmamız gereken, içleri bizlere zarar verebilecek sayısız robotla dolu odaların arasında sağa sola koşturarak her objeyi incelemek ve bulmacaları çözerek profesörü bulmaktır. Ancak oyunun isminden de anlaşılacağı üzere bunu becermek pek kolay olmayacaktır. Impossible Mission, 1984 yılında çıkmış olmasına rağmen Commodore için oldukça güzel kabul edilebilecek grafikleri ve robot tasarımlarının başarısı ile dikkat çeker. Ayrıca oyun ekranının altında yer alan kontrol panelleri ve ilerlerken karşılaştığımız terminal ekranları, oyuna esaslı bir bilim-kurgu havası katar. Metal zeminin üzerinde koşarken duyulan ayak sesleri ve kahramanımızın boşluklara düşerken attığı çığlık insanın kabuslarına girebilecek türdendir..
2 - EMLYN HUGHES INTERNATIONAL SOCCER (AUDIOGENIC/1988)

Sıra geldi başında en çok zaman geçirdiğim Commodore 64 oyununa..Emyln Hughes International Soccer, daha oyuna başlamadan oyuncuya sunduğu seçenekler ile takdirimizi toplardı.Beraberlik halinde uzatma olsun mu, deplasmanda atılan gol 2 gol sayılsın mı, oyuncular topa topuklarıyla vurabilsinler mi, kaleciyi bilgisayar mı yönetsin gibi ayarları istediğimiz gibi değiştirebiliyorduk. (Bu, o zamana kadarki futbol oyunlarında görmeye alışık olmadığımız birşeydi) Hatta çimlerin rengini bile değiştirebiliyorduk! Oyuncuların top sürüşü, şutları ve kayarak müdahaleleri ile kalecilerin kurtarışları ve degajları oldukça etkileyiciydi..(Ancak topa havadan nasıl vurulacağını öğrenmem birkaç ayımı almıştı) Dıt dıt dıdı dıt dıdı Dıt dıt dıdı dıt şeklindeki korna sesi gibi müziği ve oyuncuların gol attıktan sonra yumruk şov yapmaları aklımdan hala çıkmamıştır..Oyunun en zevkli tarafı ise oyuncuların ve takımların isimlerini, takımların forma renklerini değiştirerek kendi ligini yaratmaktı..
1 - LAST NINJA 2 (SYSTEM 3/1988)

Last Ninja 2, sanırım Commodore 64'ün kısıtlı imkanları ile yapılabilecek en detaylı oyundu. İzometrik grafikleri, nefis müziği ve gerilim filmlerini aratmayan atmosferi ile aklımızı başımızdan alırdı. Bölümleri geçmek için çeşitli eşyalar bulmak ve kafayı çalıştırarak bu eşyaları doğru yerlerde kullanmak gerekirdi. Bu eşyaları ararken karşımıza türlü türlü düşmanlar çıkardı (İlk bölümdeki bıçak fırlatan palyaçoyu unutmak mümkün mü). Oyunun zorluk seviyesi hayli yüksek olduğundan düşmanlarla savaşmak yerine yanlarından zıplayarak kaçmak çoğu zaman daha faydalı olurdu. Bir Arcade/Adventure'dan beklenebilecek herşeye sahip olan olan Last Ninja 2'yi Commodore 64 tarihinin gelmiş geçmiş en iyi oyunu olarak görüyorum..
BAKINIZ:EFSANE AMİGA OYUNLARI
Kurduğum bilgisayarın adı Commodore 64 idi ve babam bana bu aleti alarak mı iyilik mi kötülük mü yaptığı konusunda sanırım asla emin olamadı..Commodore'un evimize girmesiyle benim için bir devir kapanmış, evdeki legoların ve o zamanlar gazetelerin verdiği kartondan ev maketlerinin yüzüne bakılmaz olmuştu..
Commodore 64, benim ilk göz ağrımdı..Gelmiş geçmiş bilgisayarlar içinde en sıcak ve samimi olandı..Bir süre sonra bağlı olduğu televizyonunun görüntüsünü bozmasına, zaman zaman kafa ayarı diye tornavidanın bilgisayarın teybinin içine sokulmasıyla icra edilen akıllara zarar bir ayara gereksinim duymasına, bazı oyunları 10-15 dakikada yükleyebilmesine rağmen hiçbir zaman kızamadım ona..Yapabilecekleri sınırlıydı (Sadece 64 KB RAM'e ve sahipti ve grafik çipi 16 renkten oluşuyordu), ancak kısıtlı kapasitesi, hayatım boyunca oynadığım en zevkli oyunların birçoğunu bu tüm zamanların en çok satan ev bilgisayarında oynamama engel olmadı..
Datasette kullanarak başladığım Commodore hayatıma 5¼ Inch boyutındaki devasa disketler ile çalışan bir Commodore 1541 Disk Drive ile devam ettikten sonra tekrar Datasette'e dönerek veda etmiştim..Bu süre zarfında bu efsanevi bilgisayarda oynadığım en keyifli oyunlardan oluşan bir derleme yapayım dedim. Elbette aradan 20 seneden fazla zaman geçtiği düşünülecek olursa unuttuklarım olabilir, lütfen kusura bakmayınız...
10 - GHOSTS 'N GOBLINS (CAPCOM/1986)

Ürkütücü bir mezarlıkta başlayan; üzerimize doğru uçan kargaları ve kırmızı iblisleri, tepemizden ok atan şişman canavarları ve yer altından bir anda çıkan zombileri yok ederek ilerlediğimiz Capcom'un bu harika platform oyununda bölümler ilerledikçe düşmanlar zorlaşırdı. Oyuna ilk başladığımızda elimizde ateş tuşuna bastığımızda dümdüz ileriye giden dandik bir silah mevcutken, düşmanları öldürmek suretiyle meşale, balta, bıçak ve kalkana benzeyen acayip bir silah bulunabiliyordu.(En kullanışlı silah bıçaktı) Yönettiğimiz karakter bir mumyaydı ve üzeri sargılarla kaplıydı. Düşmanlardan aldığımız her darbede sargılar birer birer ortadan kalkar ve en sonunda ölmeden hemen önce bir iskelete dönüşürdük. Hayatımda oynadığım en sabır gerektiren ve beceri isteyen oyunlardan birisi olan Ghost 'N Goblins, Gametrailers.com sitesi tarafından tarihteki en zor ikinci oyun seçilmiştir..
9 - R-TYPE (IREM/1987)

Uzayda geçen bu Shoot 'em Up oyunu, türünün en iyilerinden biriydi..Deli gibi üzerimize gelen düşmanları birer birer yok ederek bulduğumuz çeşitli power-up'lar sayesinde minik uzay gemimizi güçlendirir ve zamanla çaprazlara, aşağıya-yukarıya hatta geriye doğru bile ateş edebilecek duruma gelirdik. Bölüm sonu canavarları harika biçimde tasarlanmışlardı ve bazıları Alien'lara benziyorlardı. Oyunda temel olarak sürekli ateş ederek ekranın sağına doğru ilerlemekten başka birşey yapıyor olmasak da sürükleyicilik ve iyi tasarlanmış düşmanlar sayesinde insanın canı hiçbir zaman sıkılmıyordu..
8 - THE GREAT GIANA SISTERS (RAINBOW ARTS/1987)

Super Mario Bros'un Commodore 64 versiyonu olarak görülebilecek The Great Giana Sisters, son derece şirin grafiklere ve birbirinden iyi tasarlanmış bölümlere sahipti. Giana ve Maria adında iki kız kardeşi yönettiğimiz, önümüze çıkan taşları kafa atıp kırarak içlerinden çıkan çeşitli objeleri toplayarak ilerlediğimiz oyunda bir çok gizli oda bulunurdu ve bunları keşfetmek çok keyifliydi..Yuvarlak, acayip bir nesneyi aldıklarında kızların saçları kabararak cadı saçı gibi olurdu. Chris Hülsbeck adında zamanınının önemli video oyunu müzik besteleyecisi şahsın elinden çıkmış müzikleri de şahaneydi..
7 - BOULDER DASH (FIRST STAR SOFTWARE/1984)

Ufacık bir karıncayı yöneterek her an üzerimize düşecek gibi görünen taşların altında kalmadan ekranın çeşitli yerlerinde bulunan elmasları toplama amacına dayalı Boulder Dash, oynaması çok keyifli ama bir o kadar da zor olan zeka oyunlarından biriydi. Ekranda serseri mayın gibi dolanan böceklere dikkat etmek gerekiyordu..Bazı bölümlerde elmaslar, taşları böceklerin üzerine düşürerek onları patlattığımız zaman ortaya çıkarlardı. Bu oyunda yönettiğimiz karınca, gördüğüm en sevimli oyun karakterlerinden biriydi. Bir süre hiçbirşey yapmadan beklediğimizde canı sıkılır ve ayaklarını yere vurmaya başlardı. Taşların arasına sıkışıp kaldığında sürenin bitmesini beklemekten başka yapacak birşey yoktu...
6 - SAMURAI WARRIOR : THE BATTLES OF USAGI YOJİMBO (FIREBIRD/1988)

Bir tavşandan samuray yaratarak onu oyun karakteri yapmak kimin fikriydi bilmiyorum ama bu oyun oynadığım en zevkli Role Playing'lerden biriydi. Geniş bir harita üzerinde karşımıza çıkan ninjaları ve garip canavarları öldürerek, evlere ve mağaralara girerek, köylülere selam vererek yolumuza devam ederdik..(Karakterimiz köylüleri öldürürse harakiri yapıyordu) Köylü gibi görünüp bir anda ninjaya dönüşen adamlar insanı sinir ederdi. Canımız azaldığında aşçı kadına para verip pilav yiyerek enerjimizi arttırabiliyorduk. Kılıcımızı çektiğimizde çalan müzik bir anda değişir ve etraftaki köylüler kaçmaya başlarlardı. Grafikleriyle, müzikleriyle, oyuncuya verdiği serbestlik ile (Para verip kumar oynamak bile mümkündü) Commodore-64 tarihinin iz bırakan oyunlarından biriydi...
5 - RICK DANGEROUS (CORE DESIGN/1989)

Indiana Jones'a benzer saçma bir karakteri yönettiğimiz oyunun daha en başında kopup gelen kayanın zavallı adamımızı kovalaması, Rick Dangerous'ın ne kadar zor bir oyun olduğuna işaret ediyordu. Aniden çıkan ve insanı çaresiz bırakan tuzaklar yüzünden birçok yeri en az bir kere ölmeden geçemiyorduk. Bu nedenle her bölümdeki tuzakların yerini ezbere bilmemiz gerekiyordu. Oyunun insanı bazen sinir eden zorluğunu bir kenara bırakırsak, yapılmış en iyi platformlardan biri olduğunu söylemek lazım..Bir de Rick'in öldükten sonra ekrandan aşağıya doğru uçarken kollarını iki yana doğru açıp "Vıaaaaaaaaaa" diye bağırışını unutmak mümkün mü?
4 - INTERNATIONAL KARATE (SYSTEM 3/1986)

Beyaz kuşaklı acemi bir kareteciyle ülke ülke dolaşıp siyak kuşağa ulaşmaya çalıştığımız oyunda dövüş hareketleri inanılmaz gerçekçiydi. Yumruk, tekme, uçan tekme, dönen tekme gibi klasik hareketlerin yanı sıra dirsek atma, kafa atma, yere eğilip tekme sallama gibi hareketler de yapabiliyorduk. Etkili bir vuruştan sonra rakibimizin yere devrilip yıldızları saymasını izlemek çok keyifliydi. Kafamızla taş kırdığımız ve üzerimize gelen toplardan korunmaya çalıştığımız ara bölümler oyuna renk katıyordu. International Karate, halen Mortal Kombat ve Tekken serileri ile beraber oynadığım en zevkli dövüş oyunlarından biri olarak hafızama yerleşmiştir..
3 - IMPOSSIBLE MISSION (EPYX/1984)

Deli bir profesör dünyayı yok etmek amacıyla her yeri bombalarla doldurmuştur. Süper kahraman olarak yapmamız gereken, içleri bizlere zarar verebilecek sayısız robotla dolu odaların arasında sağa sola koşturarak her objeyi incelemek ve bulmacaları çözerek profesörü bulmaktır. Ancak oyunun isminden de anlaşılacağı üzere bunu becermek pek kolay olmayacaktır. Impossible Mission, 1984 yılında çıkmış olmasına rağmen Commodore için oldukça güzel kabul edilebilecek grafikleri ve robot tasarımlarının başarısı ile dikkat çeker. Ayrıca oyun ekranının altında yer alan kontrol panelleri ve ilerlerken karşılaştığımız terminal ekranları, oyuna esaslı bir bilim-kurgu havası katar. Metal zeminin üzerinde koşarken duyulan ayak sesleri ve kahramanımızın boşluklara düşerken attığı çığlık insanın kabuslarına girebilecek türdendir..
2 - EMLYN HUGHES INTERNATIONAL SOCCER (AUDIOGENIC/1988)

Sıra geldi başında en çok zaman geçirdiğim Commodore 64 oyununa..Emyln Hughes International Soccer, daha oyuna başlamadan oyuncuya sunduğu seçenekler ile takdirimizi toplardı.Beraberlik halinde uzatma olsun mu, deplasmanda atılan gol 2 gol sayılsın mı, oyuncular topa topuklarıyla vurabilsinler mi, kaleciyi bilgisayar mı yönetsin gibi ayarları istediğimiz gibi değiştirebiliyorduk. (Bu, o zamana kadarki futbol oyunlarında görmeye alışık olmadığımız birşeydi) Hatta çimlerin rengini bile değiştirebiliyorduk! Oyuncuların top sürüşü, şutları ve kayarak müdahaleleri ile kalecilerin kurtarışları ve degajları oldukça etkileyiciydi..(Ancak topa havadan nasıl vurulacağını öğrenmem birkaç ayımı almıştı) Dıt dıt dıdı dıt dıdı Dıt dıt dıdı dıt şeklindeki korna sesi gibi müziği ve oyuncuların gol attıktan sonra yumruk şov yapmaları aklımdan hala çıkmamıştır..Oyunun en zevkli tarafı ise oyuncuların ve takımların isimlerini, takımların forma renklerini değiştirerek kendi ligini yaratmaktı..
1 - LAST NINJA 2 (SYSTEM 3/1988)

Last Ninja 2, sanırım Commodore 64'ün kısıtlı imkanları ile yapılabilecek en detaylı oyundu. İzometrik grafikleri, nefis müziği ve gerilim filmlerini aratmayan atmosferi ile aklımızı başımızdan alırdı. Bölümleri geçmek için çeşitli eşyalar bulmak ve kafayı çalıştırarak bu eşyaları doğru yerlerde kullanmak gerekirdi. Bu eşyaları ararken karşımıza türlü türlü düşmanlar çıkardı (İlk bölümdeki bıçak fırlatan palyaçoyu unutmak mümkün mü). Oyunun zorluk seviyesi hayli yüksek olduğundan düşmanlarla savaşmak yerine yanlarından zıplayarak kaçmak çoğu zaman daha faydalı olurdu. Bir Arcade/Adventure'dan beklenebilecek herşeye sahip olan olan Last Ninja 2'yi Commodore 64 tarihinin gelmiş geçmiş en iyi oyunu olarak görüyorum..
BAKINIZ:EFSANE AMİGA OYUNLARI
Etiketler:
Bilgisayar Oyunları,
Commodore 64,
Derleme,
Top-10 Listeleri
Friday, October 18, 2013
Top 10 Değeri Bilinmemiş Komedi Filmleri
Komedi filmlerine, özellikle "kara komedi" denilen güldürürken insanı kimi zaman sinir eden, hatta korkutan, "Bu kadarı da çok saçma!" dedirten türe ilgim vardır..Bu vesile ile bu güne kadar izlemiş olduğum komedi filmlerinden yeteri kadar bilinmediklerini tahmin ettiklerim ile ilgili bir derleme yapayım dedim. Özellikle "En iyi komedi filmleri" ifadesini kullanmaktan çekindim çünkü sanat eserleri göreceli kavramlardır ve benim defalarca izlemeye doyamadığım bir filmi bir başkası 10 dakika seyrettikten sonra Shift+Delete tuşları ile çok uzaklara gönderebilir. Ayrıca sinema dünyasında o kadar fazla seçenek, keşfedilebilecek o kadar çok güzellik var ki belki de bir süre sonra listeyi yenilemek durumunda kalacağım ancak o zamana kadar beni derinden etkilemiş olan şu fimlerle ilgili birkaç satır yazmak istedim..
10 - OFFICE SPACE (1999)

Kaçımız yaptığımız işten tam anlamıyla memnunuz ki? Arada bir patronlarımıza kızıp herşeyi bırakıp gitmek, tamamen farklı alanlarda yeni bir işe başlamak istemiyor muyuz? İşte ofisindeki rutin işlerden, saçma kurallardan ve anlayışsız yöneticilerden usananların, sürekli kağıt sıkıştıran yazıcıları ve hiç durmadan çalan telefonları kırıp parçalamak isteyenlerin, iş yerinin cehennemden farksız bir yer olduğunu düşünenlerin zevkle izleyebilecekleri bir film Office Space...Kovulduktan sonra kafayı yiyip iş yerini ateşe veren gözlüklü adama ve sinir bozucu bir ses tonuyla telefonlara bakan şişman sekretere özellikle dikkat etmek lazım...Jennifer Aniston da hem performansı hem de güzelliğiyle göz kamaştırıyor..
9 - DEATH AT A FUNERAL (2007)

Karışan cenazeler, yatıştırıcı yerine yanlışlıkla uyuşturucu alan adamın yaşadığı trajedi, ölen adamın cüce gay sevgilisinin aileye şantaj yapmaya çalışırken başına gelenler (Bu rolde Game Of Thrones'dan hatırladığımız Peter Dinklage'i görmekteyiz)...Dirty Rotten Scoundrels gibi olağanüstü komik bir filme imza atmış yönetmen Frank Oz'dan İngilizlerin espiri anlayışını sevmeyenlerin dahi hiç sıkılmadan izleyebilecekleri bir kara komedi klasiği...Sırf filmin sonlarında ölen adamın oğlunun, tabuttan çıkan cüceye "Babamın tabutunun içinde ne arıyorsun?" diye sorduğu sahne için bile izlenebilir...
8 - MY COUSIN VINNY (1992)

Genellikle Goodfellas, Casino gibi gangster filmlerinde görmeye alıştığımız psikopat rollerin adamı Joe Pesci, bu filmde hukuk fakültesinden yeni mezun olmuş deneyimsiz bir avukat rolünde ve komik kişiliğiyle karşımıza çıkar. Her zamanki gibi hızlı konuşur ve hem konuşmalarıyla hem de mimikleriyle insanı gülmekten kırır geçirir. Nişanlısı rolündeki Marisa Tomei de bu filmdeki performansıyla en iyi yardımcı kadın oyuncu oscarını kapmıştır..
7 - BRAINDEAD (1992)

Bir gün birisi "Yaşlı bir kadının kendi kulağını yediği, bir rahibin "TANRI İÇİN KIÇ TEKMELİYORUM" diye bağırarak zombileri kung-fu yapma suretiyle dövdüğü, daha sonra rahibin de bir zombi haline gelerek bir zombi hemşire ile aşk yaşadığı, bu ilişkiden doğan zombi çocuğun çocuk parkında normal çocukları katletmek üzereyken son anda engellendiği ve bu esnada feci halde dayak yediği, başrol oyuncusunun bir çim biçme makinesiyle onlarca zombiyi kestiği, kanın gövdeyi götürdüğü bir film izleyeceksin ama izlerken gülmekten kırılacaksın" deseydi ona "Dalga mı geçiyorsun?" diye cevap verirdim..Ancak Braindead, kulağa imkansız gibi gelse de komedi ile korkuyu harika biçimde harmanlayan sıradışı bir film olarak hafızama kazındı. Sonraları Lord Of The Rings üçlemesine imza atacak olan yönetmen Peter Jackson'un bu komik kan banyosunu midesi kaldırabilecek herkese tavsiye ediyorum. Aynı yönetmenden bir benzeri için bakınız: Bad Taste
6 - CLERKS (1994)

Kendim de tezgahtarlık yapmış olduğumdan dolayı biliyorum, müşterilerin çoğu kıldır..İstekleri bitmez, kaprislidirler, kendilerini hep çalışanlardan üstün görürler. Clerks, müşterilerinden nefret eden ancak haliyle onlara katlanmak zorunda kalan iki tezgahtarın son derece keyifli diyaloglarla bezenmiş ve + 18'lik kesime hitap eden hikayesi olarak dikkat çeker. İşin ilginç tarafı ise filmin, yönetmen Kevin Smith'in gerçekten o zamanlar çalıştığı dükkanda çekilmiş olmasıdır..Resimli kısa bir özeti için..
5 - NIGHT ON EARTH (1991)

Dünyanın 5 ayrı şehrinde, 5 ayrı taksinin içinde geçen hem komik hem de dramatik ve sıradışı hikayeleri anlatan bir Jim Jarmusch başyapıtı olan Night On Earth, özellikle Winona Ryder ve Roberto Benigni'nin yıldızlaştıkları şahane bir komedidir. Belirli bir konsept içinde 5 ayrı kısa filmden oluşmuş gibi gözüken yapımda espiri dolu diyaloglar soluksuz biçimde ilerler, neticesinde yaklaşık 2 saat 10 dakika süren filmin nasıl bittiğini anlamazsınız..Özellikle New York'te geçen ve Doğu Almanya asıllı saf şoförün sakarlıkları üzerine kurulan bölümü gülmekten doğru dürüst izlemeyedim desem yeridir..Roma kısmında Roberto Benigni'den insanın çenesiyle nasıl katil olabileceğini öğreniriz..Hikayenin en dramatik tarafını yansıtan Helsinki bölümünde ise bir filmin en hüzünlü anlarında bile insanı gülümsetmeyi nasıl başarabildiğine hayranlıkla şahit oluruz..
4 - MONTY PYTHON AND THE HOLY GRAIL (1975)

Kral Arthur efsanesiyle dalga geçmek maksadıyla yazılan Monty Python And The Holy Grail, daha başındaki altyazıları esnasında tebessüm etmenizi sağlar. (Hangi filmin başında altyazılar gösterilirken "Altyazılardaki hatadan ötürü özür dileriz. Sorumluların işine son verildi.", ardından da "İşine son verilenlerin işine son vermekten sorumlu olanların işine son verildi" yazar ki?)..Filmdeki kahramanlarımız bir tuhaftır, "kutsal el bombası" adını verdikleri bir bombayla bir mağarayı koruyan beyaz bir tavşanı patlatırlar. Sürekli "Ni" diyip duran şövalyeleri sadece "Bu" diyerek bertaraf ederler..Saldırdıkları kaleden üzerlerine tavuk, horoz, kedi gibi hayvanlar atılmaları nedeniyle geri çekilmek zorunda kalmalarının ardından tahtadan bir tavşan yapıp (Truva atı misali) kalenin içine sızmaya çalışırlar ancak tek bir sorun vardır, tavşanın içinde kendileri yoktur! Filmin sonunda ise şövalyeleri polis tutuklar...Benim gibi beyazperdede zaman zaman absürdlük görmek isteyenlerin yanıbaşında bulunması gereken şahane bir filmdir..
3 - TOP SECRET! (1984)

Jim Abrahams ve David Zucker isimleri size birşey çağrıştırıyor mu? Airplane desem, Hot Shots desem, The Naked Gun serisi desem? 80'lerin bu kült olmuş filmlerinin yapımcılarının diğerleri kadar fazla bilinmeyen bu çılgın komedisinin hemen hemen her sahnesine bir espiri sıkıştırılmıştır. (Sinema tarihinin dakika başına en fazla espiri düşen filmi bile olabilir) Asiler ile Alman askerlerinin çatıştığı sahnede sesli biçimde gülmemek neredeyse imkansızdır. Usta oyuncu Omar Sherif ve kariyerinin henüz ilk filminde oynayan Val Kilmer'ın yıldızlaştıkları Top Secret; bir kere izlemenin kesinlikle yetmeyeceği, şu ana kadar gördüğüm en eğlenceli ve bir o kadar da absürd komedi filmidir..
2 - SHAUN OF THE DEAD (2004)

Normalde romantik komedi türünü sevmem ancak işin içinde zombiler varsa bir ayrıcalık gösterip zamanımı ayırabilirim! Edgar Wright'ın yönettiği; Simon Pegg ve Nick Frost'un harika oyunculuklarıyla İngiliz işi komedinin en iyi örneklerinden birine imza attığı film, aynı zamanda İngiliz toplum yaşamını ince bir biçimde eleştirmesiyle de dikkat çeker. Virüsün yayılıp insanların zombiye dönüşmeye başlamalarının ardından bir sabah uyanıp hiçbir şeyin farkında olmadan markete kola almaya giden kahramanımızın markete gidiş ve geliş sahneleri efsanedir. Ayrıca bir komedi filmi olarak tasarlanmış olmasına rağmen gore efektlerinin de oldukça başarılı olduğunu söylemek lazım..
1 - AFTER HOURS (1985)

Gerilim, mafya ve suç filmlerinin usta yönetmeni Martin Scorsese'nin canı komedi türüne el atmak istediğinde ortaya nasıl birşey çıkabilir ki? Tabi ki sadece bir gecede olayların inanılmaz hızlı bir şekilde geliştiği, başrol oyuncusunun başına gelmedik iş kalmayan, hiç bitmeyen aksilikler üzerine kurulu şarap gibi bir film..After Hours, şu güne kadar izlediğim en keyifli kara komedi örneğidir. Filmin inanılmaz kurgusu ve çılgın atmosferi sayesinde izlerken bir buçuk saatin nasıl geçtiğini anlamam mümkün olmamıştır. Scorsese'nin 80'li yıllarda The King Of Comedy ile beraber yaptığı en nefis filmlerden biridir.
10 - OFFICE SPACE (1999)

Kaçımız yaptığımız işten tam anlamıyla memnunuz ki? Arada bir patronlarımıza kızıp herşeyi bırakıp gitmek, tamamen farklı alanlarda yeni bir işe başlamak istemiyor muyuz? İşte ofisindeki rutin işlerden, saçma kurallardan ve anlayışsız yöneticilerden usananların, sürekli kağıt sıkıştıran yazıcıları ve hiç durmadan çalan telefonları kırıp parçalamak isteyenlerin, iş yerinin cehennemden farksız bir yer olduğunu düşünenlerin zevkle izleyebilecekleri bir film Office Space...Kovulduktan sonra kafayı yiyip iş yerini ateşe veren gözlüklü adama ve sinir bozucu bir ses tonuyla telefonlara bakan şişman sekretere özellikle dikkat etmek lazım...Jennifer Aniston da hem performansı hem de güzelliğiyle göz kamaştırıyor..
9 - DEATH AT A FUNERAL (2007)

Karışan cenazeler, yatıştırıcı yerine yanlışlıkla uyuşturucu alan adamın yaşadığı trajedi, ölen adamın cüce gay sevgilisinin aileye şantaj yapmaya çalışırken başına gelenler (Bu rolde Game Of Thrones'dan hatırladığımız Peter Dinklage'i görmekteyiz)...Dirty Rotten Scoundrels gibi olağanüstü komik bir filme imza atmış yönetmen Frank Oz'dan İngilizlerin espiri anlayışını sevmeyenlerin dahi hiç sıkılmadan izleyebilecekleri bir kara komedi klasiği...Sırf filmin sonlarında ölen adamın oğlunun, tabuttan çıkan cüceye "Babamın tabutunun içinde ne arıyorsun?" diye sorduğu sahne için bile izlenebilir...
8 - MY COUSIN VINNY (1992)

Genellikle Goodfellas, Casino gibi gangster filmlerinde görmeye alıştığımız psikopat rollerin adamı Joe Pesci, bu filmde hukuk fakültesinden yeni mezun olmuş deneyimsiz bir avukat rolünde ve komik kişiliğiyle karşımıza çıkar. Her zamanki gibi hızlı konuşur ve hem konuşmalarıyla hem de mimikleriyle insanı gülmekten kırır geçirir. Nişanlısı rolündeki Marisa Tomei de bu filmdeki performansıyla en iyi yardımcı kadın oyuncu oscarını kapmıştır..
7 - BRAINDEAD (1992)

Bir gün birisi "Yaşlı bir kadının kendi kulağını yediği, bir rahibin "TANRI İÇİN KIÇ TEKMELİYORUM" diye bağırarak zombileri kung-fu yapma suretiyle dövdüğü, daha sonra rahibin de bir zombi haline gelerek bir zombi hemşire ile aşk yaşadığı, bu ilişkiden doğan zombi çocuğun çocuk parkında normal çocukları katletmek üzereyken son anda engellendiği ve bu esnada feci halde dayak yediği, başrol oyuncusunun bir çim biçme makinesiyle onlarca zombiyi kestiği, kanın gövdeyi götürdüğü bir film izleyeceksin ama izlerken gülmekten kırılacaksın" deseydi ona "Dalga mı geçiyorsun?" diye cevap verirdim..Ancak Braindead, kulağa imkansız gibi gelse de komedi ile korkuyu harika biçimde harmanlayan sıradışı bir film olarak hafızama kazındı. Sonraları Lord Of The Rings üçlemesine imza atacak olan yönetmen Peter Jackson'un bu komik kan banyosunu midesi kaldırabilecek herkese tavsiye ediyorum. Aynı yönetmenden bir benzeri için bakınız: Bad Taste
6 - CLERKS (1994)

Kendim de tezgahtarlık yapmış olduğumdan dolayı biliyorum, müşterilerin çoğu kıldır..İstekleri bitmez, kaprislidirler, kendilerini hep çalışanlardan üstün görürler. Clerks, müşterilerinden nefret eden ancak haliyle onlara katlanmak zorunda kalan iki tezgahtarın son derece keyifli diyaloglarla bezenmiş ve + 18'lik kesime hitap eden hikayesi olarak dikkat çeker. İşin ilginç tarafı ise filmin, yönetmen Kevin Smith'in gerçekten o zamanlar çalıştığı dükkanda çekilmiş olmasıdır..Resimli kısa bir özeti için..
5 - NIGHT ON EARTH (1991)

Dünyanın 5 ayrı şehrinde, 5 ayrı taksinin içinde geçen hem komik hem de dramatik ve sıradışı hikayeleri anlatan bir Jim Jarmusch başyapıtı olan Night On Earth, özellikle Winona Ryder ve Roberto Benigni'nin yıldızlaştıkları şahane bir komedidir. Belirli bir konsept içinde 5 ayrı kısa filmden oluşmuş gibi gözüken yapımda espiri dolu diyaloglar soluksuz biçimde ilerler, neticesinde yaklaşık 2 saat 10 dakika süren filmin nasıl bittiğini anlamazsınız..Özellikle New York'te geçen ve Doğu Almanya asıllı saf şoförün sakarlıkları üzerine kurulan bölümü gülmekten doğru dürüst izlemeyedim desem yeridir..Roma kısmında Roberto Benigni'den insanın çenesiyle nasıl katil olabileceğini öğreniriz..Hikayenin en dramatik tarafını yansıtan Helsinki bölümünde ise bir filmin en hüzünlü anlarında bile insanı gülümsetmeyi nasıl başarabildiğine hayranlıkla şahit oluruz..
4 - MONTY PYTHON AND THE HOLY GRAIL (1975)

Kral Arthur efsanesiyle dalga geçmek maksadıyla yazılan Monty Python And The Holy Grail, daha başındaki altyazıları esnasında tebessüm etmenizi sağlar. (Hangi filmin başında altyazılar gösterilirken "Altyazılardaki hatadan ötürü özür dileriz. Sorumluların işine son verildi.", ardından da "İşine son verilenlerin işine son vermekten sorumlu olanların işine son verildi" yazar ki?)..Filmdeki kahramanlarımız bir tuhaftır, "kutsal el bombası" adını verdikleri bir bombayla bir mağarayı koruyan beyaz bir tavşanı patlatırlar. Sürekli "Ni" diyip duran şövalyeleri sadece "Bu" diyerek bertaraf ederler..Saldırdıkları kaleden üzerlerine tavuk, horoz, kedi gibi hayvanlar atılmaları nedeniyle geri çekilmek zorunda kalmalarının ardından tahtadan bir tavşan yapıp (Truva atı misali) kalenin içine sızmaya çalışırlar ancak tek bir sorun vardır, tavşanın içinde kendileri yoktur! Filmin sonunda ise şövalyeleri polis tutuklar...Benim gibi beyazperdede zaman zaman absürdlük görmek isteyenlerin yanıbaşında bulunması gereken şahane bir filmdir..
3 - TOP SECRET! (1984)

Jim Abrahams ve David Zucker isimleri size birşey çağrıştırıyor mu? Airplane desem, Hot Shots desem, The Naked Gun serisi desem? 80'lerin bu kült olmuş filmlerinin yapımcılarının diğerleri kadar fazla bilinmeyen bu çılgın komedisinin hemen hemen her sahnesine bir espiri sıkıştırılmıştır. (Sinema tarihinin dakika başına en fazla espiri düşen filmi bile olabilir) Asiler ile Alman askerlerinin çatıştığı sahnede sesli biçimde gülmemek neredeyse imkansızdır. Usta oyuncu Omar Sherif ve kariyerinin henüz ilk filminde oynayan Val Kilmer'ın yıldızlaştıkları Top Secret; bir kere izlemenin kesinlikle yetmeyeceği, şu ana kadar gördüğüm en eğlenceli ve bir o kadar da absürd komedi filmidir..
2 - SHAUN OF THE DEAD (2004)

Normalde romantik komedi türünü sevmem ancak işin içinde zombiler varsa bir ayrıcalık gösterip zamanımı ayırabilirim! Edgar Wright'ın yönettiği; Simon Pegg ve Nick Frost'un harika oyunculuklarıyla İngiliz işi komedinin en iyi örneklerinden birine imza attığı film, aynı zamanda İngiliz toplum yaşamını ince bir biçimde eleştirmesiyle de dikkat çeker. Virüsün yayılıp insanların zombiye dönüşmeye başlamalarının ardından bir sabah uyanıp hiçbir şeyin farkında olmadan markete kola almaya giden kahramanımızın markete gidiş ve geliş sahneleri efsanedir. Ayrıca bir komedi filmi olarak tasarlanmış olmasına rağmen gore efektlerinin de oldukça başarılı olduğunu söylemek lazım..
1 - AFTER HOURS (1985)

Gerilim, mafya ve suç filmlerinin usta yönetmeni Martin Scorsese'nin canı komedi türüne el atmak istediğinde ortaya nasıl birşey çıkabilir ki? Tabi ki sadece bir gecede olayların inanılmaz hızlı bir şekilde geliştiği, başrol oyuncusunun başına gelmedik iş kalmayan, hiç bitmeyen aksilikler üzerine kurulu şarap gibi bir film..After Hours, şu güne kadar izlediğim en keyifli kara komedi örneğidir. Filmin inanılmaz kurgusu ve çılgın atmosferi sayesinde izlerken bir buçuk saatin nasıl geçtiğini anlamam mümkün olmamıştır. Scorsese'nin 80'li yıllarda The King Of Comedy ile beraber yaptığı en nefis filmlerden biridir.
Tuesday, August 10, 2010
Efsane Amiga Oyunları
1993-1997 yılları arasında Amiga 500, 1997-1998 yıllarında da Amiga 1200 kullanmış biri olarak 5-6 yılımı dünyanın en çok akıllara kazınan ev bilgisayarından biri ile geçirmişim...Bu süre zarfında neler oldu peki? Öncelikle sosyal hayatımı kısıtlamış oldum..Zaten ders çalışmayı sevmeyen bir adamdım; Amiga sayesinde okuldan sonraki saatlerimin çoğunu bu bilgisayar başında harcadım. O kadar fazla bilgisayar başında oturuyordum ki bizimkiler bilgisayarı açmayayım diye parçalarını saklamaya başladılar..Kardeşimle oyun sırası yüzünden sonu gelmeyen münakaşalar ettik.(Strateji oyunlarını sevmediği için ben oynamayım diye o oyunların disketlerini bozardı.)Bol miktarda joystick kırdım..Sonuç itibariyle pişman mıyım, hayır..Gene aynı yıllarda doğmuş olsam, gene aynı şekilde deliler gibi oyun oynardım..Güzel zamanlardı..Peki bu kadar Amiga oyunu içinde en fazla bağımlılık yaratanları hangileriydi? Kanımca kararımca bir liste hazırlayım dedim..Tabi ki yine on maddelik..
10 - NORTH&SOUTH

North&South, şu güne kadar eşine benzerine rastlamadığım bir action-strateji oyunuydu. Amerikan iç savaşında kuzey ya da güney tarafından birini seçip karşı tarafı alt etmeye çalışıyoduk. Bir yandan savaşın finansal kısmı için mücadele verirken bir yandan da savaş sahnelerini kontrol ediyorduk. Savaş ekranında atlı süvariler, tüfekli askerlerimiz ve toplarımız olurdu. (Topu iyi kullanmayı başaran büyük ihtimalle savaşları da kazanıyodu zaten) Karşı tarafın ekonomisini çökertmek için altın taşıyan trenleri zapt etme, düşmanın kalesini ele geçirmeye çalışma gibi zamana karşı yarışılan alt bölümler vardı. Kızılderililerin ve Meksikalıların sınırlarına fazla yaklaştığımızda sinirlenip saldırıyolardı. Bunlar gibi daha birçok renkli detaya sahip North&South, kanımca tarihin iki kişiyle karşılıklı oynandığında en çok keyif veren oyunlarından biridir...
9-LEISURE SUIT LARRY - IN THE LAND OF THE LOUNGE LIZARDS

Larry adında çapkınlık peşinde koşan bodur bir hatun avcısını yönettiğimiz serinin bu ilk oyunu, oyuncuya verdiği serbestlik bakımından devrim yaratacak nitelikteydi. Karakterimize yapacağı işleri bizzat klavyeden yazarak iletiyorduk, herhangi bir yere tıklayarak değil. (Text adventure denilen tarzın ilk örneklerindendir bu oyun) Yani örneğin "Call taxi" yazıp enter'a bastığımızda karakterimiz taksi çeviriyor, "Go to the market" dediğimizde ekrandaki markete gidiyordu. Dolayısıyla oyunu oynarken yanımızda sürekli bir sözlük bulunduruyorduk ki 10 - 15 yaşlarındaki insanlar için düzgün İngilizce cümleler kurmak o kadar kolay değildi. Araya serpiştirilmiş muazzam espirileriyle, komik sahneleriyle, (Taxi'ye para vermek yerine yürümeyi tercih ettiğimizde aniden çıkan serserinin Larry'nin ağzını burnunu kırma sahnesi hala gözlerimin önündedir) doğru işler yapıp bulmacaları çözdüğünüzde oyundaki puanınızın artması sistemiyle, tam manita arakladık derken başımıza gelen sürpriz olaylarla kalplerimizi fethetmiş bir oyundur. Larry'nin 6 - 7 oyun kadar devamı da yapılmıştır ama bence hiçbiri ilkinin yerini tutamamıştır..
8 - WORMS

Ufacık solucanların eline çeşit çeşit silahlar verip onları birbirleriyle savaştırmak kimin fikriydi bilmiyorum ama bildiğim birşey var ki Worms oynamak birkaç arkadaşınızla toplandığınızda düzenleyebileceğiniz en keyifli aktivitelerden biridir. Bu eşi benzeri bulunmayan action oyununda kurtçıklarımıza bazuka, el bombası, parça tesirli bomba, mayın, pompalı tüfek, balta, ok gibi silahlar kullandırtabiliyor hatta yakın dövüş sanatlarını bila icra ettirebiliyorduk. Yer şekillerini, yer çekimini (Çünkü bu solucanların yüksek yerlerden düştüklerinde nedense canları yanıyodu) ve rüzgarı de hesaba katarak kıyasıya çatışıyorduk. Her takımın bir süper silahı vardı ve oyundaki en eğlenceli anlar bu silahlar kullanıldığında yaşanırdı. Solucanların o tiz ve çocuksu sesleriyle birbirlerine meydan okumaları ve küfretmeleri oyunu daha da eğlenceli hale getiriyordu. Eşek kadar adam oldum ama şu anda birisi "Var mısın Worms'da kapışmaya?" dese bir saniye bile düşünmem, saatlerce oynayabilirim...Bu arada küçük bir ayrıntı: Worms Amiga-500 de hiç çıkmadı.Serinin ilk oyunu A-1200'de çıktıktan sonra PC'de Worms Armegeddon, Worms World Party, Worms 3D gibi devam oyunları yapıldı ve bence içlerinde en iyisi World Party idi...
7 - MOONSTONE

Başında saatlerin su gibi aktığı bir başka Amiga oyunu: Moonstone..Action/FRP tarzındaki bu şahaser, bilgisayar oyunları tarihinde vahşet ve korkunun yoğun biçimde sergilendiği ilk oyunlardan biridir. Dört farklı şövalyeden birini seçip harita üzerindeki birçok tehlikeli bölgede çeşit çeşit korkunç yaratıklarla savaşıyorduk.(Samanlıkta koşarak gelen yaban domuzları ve bataklıkta bir anda ortaya çıkan iskelet hala arada bir kabuslarıma girerler) Amacımız haritanın ortasında bulunan Stonehenge'deki aytaşına ulaşmak için gereken dört ayrı anahtarı bulmaktı. Bu anahtarlara öldürdüğümüz yaratıkların leşlerinden ulaşıyorduk ama anahtarların yeri her oyunda değişirdi. Oyunda save diye bi sistem olmadığı için saatlerce harita üzerinde gezinip yaratık katletmeye çabalardık. Bir yandan da öldürdüğümüz yaratıkların üzerinden çıkan çeşitli silahlar, zırhlar ve eşyalarla karakterimizi güçlendirirdik. Haritada dolanıp duran kocaman kırmızı bir ejder vardı, ne olursa olsun ona yakalanmamak lazımdı..Ha bir de büyücüyü çok fazla ziyaret ettiğimizde kızıp bizi kurbağaya çeviriyordu. Tek kişiyle oynaması da müthiş keyifli olan Moonstone, yanınıza birkaç arkadaşınızı aldığınızda ve böylece birbirinize dalma imkanı oluştuğunda gerçekten tadından yenmiyordu...
6 - LEMMINGS

Lemmings kesinlikle hayatımda oynadığım en güzel ama en kazık oyunlardan biridir. Oyun, çabuk karar vermeyi gerektiren bir zeka oyunuydu ve bölümler zorlaştıkça resmen ekran karşısında kendimizi IQ testi çözer gibi hissediyorduk. Yeşil kafalı, "yepyepyep" şeklinde sesler çıkartan minik yaratıkları ekranın bir ucundan alıp diğer tarafındaki çıkışa ulaştırmaya çalışıyorduk. Bunu yapmak için de lemminglerimize "şuraya tırman", "burayı kaz", "düşerken paraşüt aç", "orda dur ki sana çarpanlar aksi istikamete gitsin" gibi komutlar veriyorduk. Biz gerekli zamanlarda gerekli yönlendirmeleri yapmazsak bu beyinsiz yaratıklar dümdüz yürüyor ve nihayetinde uçurumdan düşüyor, boğuluyor veya tuzaklara yakalanıyorlardı. Her bölümde belli bir sayı kadar yaratığı telef etme hakkımız vardı, o sayıyı aştığımızda game over oluyodu. Bombayla patlatmak zorunda kaldığımız lemminglerden çıkan "pödöfff" sesini unutmam hala mümkün değil...
5 - PRINCE OF PERSIA

Prensesini kaçıran kötü vezir Cabbar'a karşı mücadele eden İran prensinin macerası..Platform türündeki bu oyunu ilk oynadığımda karakterin koşarak yaptığı uzun atlayışlara, bir yere son anda tutunup aşağıdaki kazıklara düşmekten kurtulabilmesine, yeri geldiğinde temkinli biçimde adım adım yürüyebilmesine hayran kalmıştım. (O zamanlar bir oyunda görmeye alışık olmadığımız türden hareketlerdi bunlar) İlerlediğimiz delhizlerde kılıcımızla hadlerini bildirebileceğimiz birçok düşmanla karşılaşırdık. Hiç beklenmedik anlarda karşımıza çıkan tuzaklar adrenalin seviyemizi artırırdı. Uğraşıldığında bölümleri kolayca geçmeye yarayan kestirme yollar bulunabiliyordu ve oyunda bir saatlik bir zaman kısıtlaması olduğu düşünülürse bu kestirme yolların önemi büyüktü. Bir de iki türlü iksir çıkardı karşımıza; birini içtiğimizde enerji verirdi, ötekini içtiğimizde ise başımıza çeşitli felaketler gelirdi..Mesela ekran tersine dönerdi ve o şekilde ilerlemeye çabalardık. Bu oyunda her an herşey olabilirdi. Yürüdüğümüz yer bir anda kırılınca aşağı düşebilirdik, karşımıza çıkan aynayı geçmek için içinden zıplamamız gerekebiliyordu ve hatta kendi hayaletimiz bize saldırabilirdi (Geçmek için kılıcımızı indirmemiz gerekiyordu). Bambaşka, zamanının ötesinde bir oyundu Prince of Persia...
4 - CANNON FODDER

Süper oynanabilirliği ile beni saatlerce ekran başına çivilemiş ama aşırı zorluğu ile de çoğu zaman sinir katsayımı yükseltmiş efsane oyun Cannon Fodder..Sensible Software tarafından üretildiği için tabi ki minnacık adamları yönetiyoduk. Bu minnacık adamlarla kar kış yağmur çamur demeden düşmanla çarpışarak verilen görevleri yerine getirmeye çalışıyorduk. Oyunun başında askere alınmak için sırada bekleyen gençleri gördüğümüz ekranı hatırlıyorum. Bir de şehit olan gençlerin mezartaşlarının gösterildiği ekran aklıma kazınmıştır. Her bölümün sonunda sağ kalan askerlerin rütbesi artardı ve bunların tecrübeleri arttıkça daha iyi çarpışırlardı, attıklarını vururlardı falan. Bazen savaş alanında vurulanların kolu bacağı kopardı ve bir süre kıvrandıktan sonra ölürlerdi. "War: Never been so much fun" derdi oyunun başında. Bir savaş oyunu olmasına rağmen inanılmaz cici bir oyundu. Bu arada daha sonra serinin ikinci oyunu çıktı ve birincisine göre daha kazık olduğunu hatırlıyorum...
3 - SUPERFROG
Sağa sola zıplayan, altın toplayan, arada bir görünmez olan, karşısına çıkan canavarlara tekme tokat dalan pelerinli bir kurbağayı yönettiğimiz Superfrog, herhalde şu güne kadar gördüğüm en renkli atmosfere sahip oyundur. Arka plan grafikleri ve müzikleri kelimenin tam anlamıyla "aşmış" idi. Ormanlarda, piramitlerde, şatolarda ve hatta uzayda zıplayıp duruyorduk. Her bölümde bize extra avantajlar kazandıracak gizli geçitler bulunurdu o ve gizli geçitleri bulduğumuzda içimizi acayip bir tatmin duygusu sarardı. Her bölümden sonra aynı yerleri baştan oynamamak için kumar oynayarak bölüm kodlarını öğrenmeye çalışırdık. Binbir çabayla bulduğumuz bölüm kodlarını bir kenara yazıp arkadaşlarımızla paylaşırdık. Hey gidi günler...
2 - THE SETTLERS

Açık ara başında en fazla zaman geçirdiğim real-time strateji oyunudur bu..Küçücük sevimli adamları yöneterek önce köyümüzün ihtiyaçlarını karşılamaya sonra da askerlerimizle düşman kalelerine saldırarak sınırlarımızı genişletmeye çalışıyorduk. Ancak oyunun savaş kısmı ekonomi kısmına göre geri plandaydı. Şirin adamcıklarımıza ağaçları kestirterek tahta; madenleri işleterek taş ve demir elde ediyorduk. Oyunun en keyif veren yanlarından birisi bina yapımıydı. Bina yapımına gönderdiğimiz adamların binayı yavaş yavaş inşa edişini zevkle izlerdik. Zaten oyunu oynarken hiçbirşey yapmadan köyümüzde neler olup bittiğini izlemek bile çok keyifliydi.Settlers'da herşey aheste aheste gerçekleşirdi ama bu yavaş akış oyuncuyu asla sıkmazdı, hatta tam tersine oyuna bir cazibe katardı. Bu yüzden "Yarım saat oynayayım" diye girdiğiniz oyundan 2-3 saat oynamadan çıkamazdınız. İki adet mouse'unuz varsa bağlayıp arkadaşınıza karşı mücadele verebiliyordunuz. Settlers'ın birçok devam oyunu çıktı ama hiçbirinin ilk oyunun yarattığı karşı koyulamaz bağımlılığı yaratabildiğini sanmıyorum..
1 - SENSIBLE WORLD OF SOCCER 1996 - 97

İşte 90'lı yıllarda uykusuz gecelerimin, kırık notlarımın, bozulan sosyal hayatımın bir numaralı nedeni: SWOS..Serinin önceki oyunları da müthişti ama oyunun bu versiyonu bence bütün dünyada Sensible çılgınlığının zirve yapmasına neden olmuştur. O yıllarda bu oyunun disketinin girmediği bir Amiga sürücüsü düşünemiyorum. Bu oyun için evlerimizde günlerimizi harcadığımız yetmediği gibi okulu kırdığımızda da ilk adresimiz Kadıköy'de saati 1 milyona Sensible oynatan dükkanlar olurdu. Bazen birsürü adam Amiga'sı olan bir arkadaşın evinde toplanır ve turnuvalar düzenlerdik.(Tabi tek bilgisayar olduğu için turnuva on saatte falan anca biterdi) Oyunun müthiş geniş bir veritabanı vardı. Türkiye ligini oynamak, hatta Zeytinburnuspor'u bile seçebilmek mümkündü. Kariyer moduna girip istediğimiz takımı yönetebiliyorduk, bütçemize göre istediğimiz transferleri yapabiliyorduk ve oyuncularımızın gelişimlerini veya çöküşlerini takip edebiliyorduk. Hızlı ve bitirici vuruşları iyi olan adamların değerleri daha çabuk artıyordu. Oyunun en iyi adamı o zaman Milan'da oynayan Weah'dı. Bir de oyundaki falsolu şutları unutmak mümkün değil..Kaleyi karşıdan gören bir yerden sağ köşeye doğru çektiğiniz şuta falso vererek sol köşeden gol atabilmek mümkündü. En zevkli gol atma şekli ise kaleciyi yatırıp boş kaleye pas tuşuyla topu göndermekti...
10 - NORTH&SOUTH

North&South, şu güne kadar eşine benzerine rastlamadığım bir action-strateji oyunuydu. Amerikan iç savaşında kuzey ya da güney tarafından birini seçip karşı tarafı alt etmeye çalışıyoduk. Bir yandan savaşın finansal kısmı için mücadele verirken bir yandan da savaş sahnelerini kontrol ediyorduk. Savaş ekranında atlı süvariler, tüfekli askerlerimiz ve toplarımız olurdu. (Topu iyi kullanmayı başaran büyük ihtimalle savaşları da kazanıyodu zaten) Karşı tarafın ekonomisini çökertmek için altın taşıyan trenleri zapt etme, düşmanın kalesini ele geçirmeye çalışma gibi zamana karşı yarışılan alt bölümler vardı. Kızılderililerin ve Meksikalıların sınırlarına fazla yaklaştığımızda sinirlenip saldırıyolardı. Bunlar gibi daha birçok renkli detaya sahip North&South, kanımca tarihin iki kişiyle karşılıklı oynandığında en çok keyif veren oyunlarından biridir...
9-LEISURE SUIT LARRY - IN THE LAND OF THE LOUNGE LIZARDS

Larry adında çapkınlık peşinde koşan bodur bir hatun avcısını yönettiğimiz serinin bu ilk oyunu, oyuncuya verdiği serbestlik bakımından devrim yaratacak nitelikteydi. Karakterimize yapacağı işleri bizzat klavyeden yazarak iletiyorduk, herhangi bir yere tıklayarak değil. (Text adventure denilen tarzın ilk örneklerindendir bu oyun) Yani örneğin "Call taxi" yazıp enter'a bastığımızda karakterimiz taksi çeviriyor, "Go to the market" dediğimizde ekrandaki markete gidiyordu. Dolayısıyla oyunu oynarken yanımızda sürekli bir sözlük bulunduruyorduk ki 10 - 15 yaşlarındaki insanlar için düzgün İngilizce cümleler kurmak o kadar kolay değildi. Araya serpiştirilmiş muazzam espirileriyle, komik sahneleriyle, (Taxi'ye para vermek yerine yürümeyi tercih ettiğimizde aniden çıkan serserinin Larry'nin ağzını burnunu kırma sahnesi hala gözlerimin önündedir) doğru işler yapıp bulmacaları çözdüğünüzde oyundaki puanınızın artması sistemiyle, tam manita arakladık derken başımıza gelen sürpriz olaylarla kalplerimizi fethetmiş bir oyundur. Larry'nin 6 - 7 oyun kadar devamı da yapılmıştır ama bence hiçbiri ilkinin yerini tutamamıştır..
8 - WORMS

Ufacık solucanların eline çeşit çeşit silahlar verip onları birbirleriyle savaştırmak kimin fikriydi bilmiyorum ama bildiğim birşey var ki Worms oynamak birkaç arkadaşınızla toplandığınızda düzenleyebileceğiniz en keyifli aktivitelerden biridir. Bu eşi benzeri bulunmayan action oyununda kurtçıklarımıza bazuka, el bombası, parça tesirli bomba, mayın, pompalı tüfek, balta, ok gibi silahlar kullandırtabiliyor hatta yakın dövüş sanatlarını bila icra ettirebiliyorduk. Yer şekillerini, yer çekimini (Çünkü bu solucanların yüksek yerlerden düştüklerinde nedense canları yanıyodu) ve rüzgarı de hesaba katarak kıyasıya çatışıyorduk. Her takımın bir süper silahı vardı ve oyundaki en eğlenceli anlar bu silahlar kullanıldığında yaşanırdı. Solucanların o tiz ve çocuksu sesleriyle birbirlerine meydan okumaları ve küfretmeleri oyunu daha da eğlenceli hale getiriyordu. Eşek kadar adam oldum ama şu anda birisi "Var mısın Worms'da kapışmaya?" dese bir saniye bile düşünmem, saatlerce oynayabilirim...Bu arada küçük bir ayrıntı: Worms Amiga-500 de hiç çıkmadı.Serinin ilk oyunu A-1200'de çıktıktan sonra PC'de Worms Armegeddon, Worms World Party, Worms 3D gibi devam oyunları yapıldı ve bence içlerinde en iyisi World Party idi...
7 - MOONSTONE

Başında saatlerin su gibi aktığı bir başka Amiga oyunu: Moonstone..Action/FRP tarzındaki bu şahaser, bilgisayar oyunları tarihinde vahşet ve korkunun yoğun biçimde sergilendiği ilk oyunlardan biridir. Dört farklı şövalyeden birini seçip harita üzerindeki birçok tehlikeli bölgede çeşit çeşit korkunç yaratıklarla savaşıyorduk.(Samanlıkta koşarak gelen yaban domuzları ve bataklıkta bir anda ortaya çıkan iskelet hala arada bir kabuslarıma girerler) Amacımız haritanın ortasında bulunan Stonehenge'deki aytaşına ulaşmak için gereken dört ayrı anahtarı bulmaktı. Bu anahtarlara öldürdüğümüz yaratıkların leşlerinden ulaşıyorduk ama anahtarların yeri her oyunda değişirdi. Oyunda save diye bi sistem olmadığı için saatlerce harita üzerinde gezinip yaratık katletmeye çabalardık. Bir yandan da öldürdüğümüz yaratıkların üzerinden çıkan çeşitli silahlar, zırhlar ve eşyalarla karakterimizi güçlendirirdik. Haritada dolanıp duran kocaman kırmızı bir ejder vardı, ne olursa olsun ona yakalanmamak lazımdı..Ha bir de büyücüyü çok fazla ziyaret ettiğimizde kızıp bizi kurbağaya çeviriyordu. Tek kişiyle oynaması da müthiş keyifli olan Moonstone, yanınıza birkaç arkadaşınızı aldığınızda ve böylece birbirinize dalma imkanı oluştuğunda gerçekten tadından yenmiyordu...
6 - LEMMINGS

Lemmings kesinlikle hayatımda oynadığım en güzel ama en kazık oyunlardan biridir. Oyun, çabuk karar vermeyi gerektiren bir zeka oyunuydu ve bölümler zorlaştıkça resmen ekran karşısında kendimizi IQ testi çözer gibi hissediyorduk. Yeşil kafalı, "yepyepyep" şeklinde sesler çıkartan minik yaratıkları ekranın bir ucundan alıp diğer tarafındaki çıkışa ulaştırmaya çalışıyorduk. Bunu yapmak için de lemminglerimize "şuraya tırman", "burayı kaz", "düşerken paraşüt aç", "orda dur ki sana çarpanlar aksi istikamete gitsin" gibi komutlar veriyorduk. Biz gerekli zamanlarda gerekli yönlendirmeleri yapmazsak bu beyinsiz yaratıklar dümdüz yürüyor ve nihayetinde uçurumdan düşüyor, boğuluyor veya tuzaklara yakalanıyorlardı. Her bölümde belli bir sayı kadar yaratığı telef etme hakkımız vardı, o sayıyı aştığımızda game over oluyodu. Bombayla patlatmak zorunda kaldığımız lemminglerden çıkan "pödöfff" sesini unutmam hala mümkün değil...
5 - PRINCE OF PERSIA

Prensesini kaçıran kötü vezir Cabbar'a karşı mücadele eden İran prensinin macerası..Platform türündeki bu oyunu ilk oynadığımda karakterin koşarak yaptığı uzun atlayışlara, bir yere son anda tutunup aşağıdaki kazıklara düşmekten kurtulabilmesine, yeri geldiğinde temkinli biçimde adım adım yürüyebilmesine hayran kalmıştım. (O zamanlar bir oyunda görmeye alışık olmadığımız türden hareketlerdi bunlar) İlerlediğimiz delhizlerde kılıcımızla hadlerini bildirebileceğimiz birçok düşmanla karşılaşırdık. Hiç beklenmedik anlarda karşımıza çıkan tuzaklar adrenalin seviyemizi artırırdı. Uğraşıldığında bölümleri kolayca geçmeye yarayan kestirme yollar bulunabiliyordu ve oyunda bir saatlik bir zaman kısıtlaması olduğu düşünülürse bu kestirme yolların önemi büyüktü. Bir de iki türlü iksir çıkardı karşımıza; birini içtiğimizde enerji verirdi, ötekini içtiğimizde ise başımıza çeşitli felaketler gelirdi..Mesela ekran tersine dönerdi ve o şekilde ilerlemeye çabalardık. Bu oyunda her an herşey olabilirdi. Yürüdüğümüz yer bir anda kırılınca aşağı düşebilirdik, karşımıza çıkan aynayı geçmek için içinden zıplamamız gerekebiliyordu ve hatta kendi hayaletimiz bize saldırabilirdi (Geçmek için kılıcımızı indirmemiz gerekiyordu). Bambaşka, zamanının ötesinde bir oyundu Prince of Persia...
4 - CANNON FODDER

Süper oynanabilirliği ile beni saatlerce ekran başına çivilemiş ama aşırı zorluğu ile de çoğu zaman sinir katsayımı yükseltmiş efsane oyun Cannon Fodder..Sensible Software tarafından üretildiği için tabi ki minnacık adamları yönetiyoduk. Bu minnacık adamlarla kar kış yağmur çamur demeden düşmanla çarpışarak verilen görevleri yerine getirmeye çalışıyorduk. Oyunun başında askere alınmak için sırada bekleyen gençleri gördüğümüz ekranı hatırlıyorum. Bir de şehit olan gençlerin mezartaşlarının gösterildiği ekran aklıma kazınmıştır. Her bölümün sonunda sağ kalan askerlerin rütbesi artardı ve bunların tecrübeleri arttıkça daha iyi çarpışırlardı, attıklarını vururlardı falan. Bazen savaş alanında vurulanların kolu bacağı kopardı ve bir süre kıvrandıktan sonra ölürlerdi. "War: Never been so much fun" derdi oyunun başında. Bir savaş oyunu olmasına rağmen inanılmaz cici bir oyundu. Bu arada daha sonra serinin ikinci oyunu çıktı ve birincisine göre daha kazık olduğunu hatırlıyorum...
3 - SUPERFROG
Sağa sola zıplayan, altın toplayan, arada bir görünmez olan, karşısına çıkan canavarlara tekme tokat dalan pelerinli bir kurbağayı yönettiğimiz Superfrog, herhalde şu güne kadar gördüğüm en renkli atmosfere sahip oyundur. Arka plan grafikleri ve müzikleri kelimenin tam anlamıyla "aşmış" idi. Ormanlarda, piramitlerde, şatolarda ve hatta uzayda zıplayıp duruyorduk. Her bölümde bize extra avantajlar kazandıracak gizli geçitler bulunurdu o ve gizli geçitleri bulduğumuzda içimizi acayip bir tatmin duygusu sarardı. Her bölümden sonra aynı yerleri baştan oynamamak için kumar oynayarak bölüm kodlarını öğrenmeye çalışırdık. Binbir çabayla bulduğumuz bölüm kodlarını bir kenara yazıp arkadaşlarımızla paylaşırdık. Hey gidi günler...
2 - THE SETTLERS

Açık ara başında en fazla zaman geçirdiğim real-time strateji oyunudur bu..Küçücük sevimli adamları yöneterek önce köyümüzün ihtiyaçlarını karşılamaya sonra da askerlerimizle düşman kalelerine saldırarak sınırlarımızı genişletmeye çalışıyorduk. Ancak oyunun savaş kısmı ekonomi kısmına göre geri plandaydı. Şirin adamcıklarımıza ağaçları kestirterek tahta; madenleri işleterek taş ve demir elde ediyorduk. Oyunun en keyif veren yanlarından birisi bina yapımıydı. Bina yapımına gönderdiğimiz adamların binayı yavaş yavaş inşa edişini zevkle izlerdik. Zaten oyunu oynarken hiçbirşey yapmadan köyümüzde neler olup bittiğini izlemek bile çok keyifliydi.Settlers'da herşey aheste aheste gerçekleşirdi ama bu yavaş akış oyuncuyu asla sıkmazdı, hatta tam tersine oyuna bir cazibe katardı. Bu yüzden "Yarım saat oynayayım" diye girdiğiniz oyundan 2-3 saat oynamadan çıkamazdınız. İki adet mouse'unuz varsa bağlayıp arkadaşınıza karşı mücadele verebiliyordunuz. Settlers'ın birçok devam oyunu çıktı ama hiçbirinin ilk oyunun yarattığı karşı koyulamaz bağımlılığı yaratabildiğini sanmıyorum..
1 - SENSIBLE WORLD OF SOCCER 1996 - 97

İşte 90'lı yıllarda uykusuz gecelerimin, kırık notlarımın, bozulan sosyal hayatımın bir numaralı nedeni: SWOS..Serinin önceki oyunları da müthişti ama oyunun bu versiyonu bence bütün dünyada Sensible çılgınlığının zirve yapmasına neden olmuştur. O yıllarda bu oyunun disketinin girmediği bir Amiga sürücüsü düşünemiyorum. Bu oyun için evlerimizde günlerimizi harcadığımız yetmediği gibi okulu kırdığımızda da ilk adresimiz Kadıköy'de saati 1 milyona Sensible oynatan dükkanlar olurdu. Bazen birsürü adam Amiga'sı olan bir arkadaşın evinde toplanır ve turnuvalar düzenlerdik.(Tabi tek bilgisayar olduğu için turnuva on saatte falan anca biterdi) Oyunun müthiş geniş bir veritabanı vardı. Türkiye ligini oynamak, hatta Zeytinburnuspor'u bile seçebilmek mümkündü. Kariyer moduna girip istediğimiz takımı yönetebiliyorduk, bütçemize göre istediğimiz transferleri yapabiliyorduk ve oyuncularımızın gelişimlerini veya çöküşlerini takip edebiliyorduk. Hızlı ve bitirici vuruşları iyi olan adamların değerleri daha çabuk artıyordu. Oyunun en iyi adamı o zaman Milan'da oynayan Weah'dı. Bir de oyundaki falsolu şutları unutmak mümkün değil..Kaleyi karşıdan gören bir yerden sağ köşeye doğru çektiğiniz şuta falso vererek sol köşeden gol atabilmek mümkündü. En zevkli gol atma şekli ise kaleciyi yatırıp boş kaleye pas tuşuyla topu göndermekti...
Etiketler:
Amiga,
Bilgisayar Oyunları,
Derleme,
Top-10 Listeleri
Wednesday, July 21, 2010
Top 10 Acayip İsimli Grup ve Albümler
Geçenlerde elime geçen bir müzik kataloğuna bakarken son derece ilginç isimli bazı grup ve albümlere rastladım.Aralarından bir derleme yapayım dedim:
10 - ABDULLAH - Graveyard Poetry

Huzurlarımızda Amerikalı doom metal grubu Abdullah..Grup, doğu kültürüne ilgi duymuş, orası kesin de bu Graveyard Poetry ne ola ki?Adamların Karacaahmet Mezarlığındaki mezar taşlarından ilham alıp şiirsel şarkı sözleri falan yazdığını hayal ettim bir an için..Tövbe tövbe..
9 - BERRI TXARRAK - Payola

İspanyolca alternatif rock yapan bir grupmuş.Grubun adının ikinci kelimesinin İspanyolcada nasıl okunduğunu merak etmiyor değilim..
8 - NENIA C´ALLADHAN - Nenia C´alladhan

Şükretmeyi bilen folk/medieval grubu..Ne varsa allahtan gerçekten..Bu arada grup elemanlarından biri aynı zamanda SOPOR AETERNUS diye bir grupta takılıyormuş!
7 - DEVIL ATE MY SON - The Eyes Of A Dead Man

Şeytan aldı götürdü satamadan getirdi ama sonra dayanamadı yedi...Alman death metal/metalcore grubuymuş...
6 - KISMET - Hiatus

Bunu ilk gördüğümde aklıma eski kova kalecimiz Hayrettin Demirbaş geldi."Hayrettin bugün takımınız kaybetti sen de şanssız goller yedin, neler düşünüyorsun?" şeklinde kendisine yöneltilen sorulara tek kelimeyle: "KISFHMET" cevabını verirdi..Yapma Hayrettin, yapmayın çocuklar...(Hollandalı bir post rock grubuymuş bu arada)
5 - SYLVESTER STALINE - Gonna Spread Hard Drugs to Your Stupid Kids With the Royalties Generated By This Cd

En sevdiğim film Rambo, en sevdiğim lider Stalin..Bir grup kuracak olsam ilk albümümüzün ismi ne olurdu bir düşeneyim..Hm buldum: BU ALBÜMDEN ESER SAHİBİNE VERİLECEK PAYLA GERİZEKALI ÇOCUKLARINIZA AĞIR UYUŞTURUCULAR YAYACAĞIM..Ama olamaz, bir Fransız thrashcore grubu aynı ismi kullanmış daha önce..Bu olmamalıydı, başka bir isim düşüneyim..
4 - I SET MY FRIENDS ON FIRE - You Can´t Spell Slaughter Without Laughter

Pazar günleri piknikte mangal ateşini ben yakarım..Kritik yerlerde yaptığım hatalarla takımımı yakarım..Buralarda en hızlı çakmağı ben yakarım..Bir de sinirlendiğimde arkadaşlarımı ateşe verir yakarım..Ha bir de gülmeden "katliam" diyemiyorum bunun adına, öyle değişik bir insanım işte...(Amerikan post hardcore grubuymuş)
3 - PELE - A Scuttled Bender In A Watery Closet

Maradona en son "Bu adamı artık müzeye kaldırmanın zamanı gelmedi mi?" demişti Pele için.Amerikalı bazı gençler de "Maradona mı Pele mi?" tartışmasına kurdukları grupla katkıda bulunmayı düşünmüşler sanırım.Bir de utanmadan enstrümantal post rock yapmaya kalkışmışlar.Bu arada ben de "Gerd Müller" adında atmosferik post nu-metal grubu kurmak istiyorum, ilk albümümüzün adı da "Gerdekte Bütün Mumları Üfler" olmalı...
2 - BANANE METALIK - Nice To Meat You

İşte hem grup hem de albüm ismi konusunda oldukça sıradışı bir örnek..Grupta Türk olabilir mi diye araştırdım ama karşıma tamamen Fransızlardan oluşan bir gore n'roll grubu (O nasıl oluyo lan?)çıktı.Albüm ismine bakılırsa yamyam bunlar galiba..
1 - FUCK YOUR SHADOW FROM BEHIND - Freigeist

İşte kesinlikle olay budur.Bu Alman, death-core yaptığı söylenen elemanlar bu grup ismini hangi ruh hali içinde ve kaçıncı kadehten sonra seçmişlerdir; nasıl bir felsefeleri vardır, gerçekten bilmek isterdim..Bu arada grubun plak şirketinin isminin BASTARDIZED RECORDINGS olduğuna da şaşmamak lazım!
10 - ABDULLAH - Graveyard Poetry

Huzurlarımızda Amerikalı doom metal grubu Abdullah..Grup, doğu kültürüne ilgi duymuş, orası kesin de bu Graveyard Poetry ne ola ki?Adamların Karacaahmet Mezarlığındaki mezar taşlarından ilham alıp şiirsel şarkı sözleri falan yazdığını hayal ettim bir an için..Tövbe tövbe..
9 - BERRI TXARRAK - Payola

İspanyolca alternatif rock yapan bir grupmuş.Grubun adının ikinci kelimesinin İspanyolcada nasıl okunduğunu merak etmiyor değilim..
8 - NENIA C´ALLADHAN - Nenia C´alladhan

Şükretmeyi bilen folk/medieval grubu..Ne varsa allahtan gerçekten..Bu arada grup elemanlarından biri aynı zamanda SOPOR AETERNUS diye bir grupta takılıyormuş!
7 - DEVIL ATE MY SON - The Eyes Of A Dead Man

Şeytan aldı götürdü satamadan getirdi ama sonra dayanamadı yedi...Alman death metal/metalcore grubuymuş...
6 - KISMET - Hiatus

Bunu ilk gördüğümde aklıma eski kova kalecimiz Hayrettin Demirbaş geldi."Hayrettin bugün takımınız kaybetti sen de şanssız goller yedin, neler düşünüyorsun?" şeklinde kendisine yöneltilen sorulara tek kelimeyle: "KISFHMET" cevabını verirdi..Yapma Hayrettin, yapmayın çocuklar...(Hollandalı bir post rock grubuymuş bu arada)
5 - SYLVESTER STALINE - Gonna Spread Hard Drugs to Your Stupid Kids With the Royalties Generated By This Cd

En sevdiğim film Rambo, en sevdiğim lider Stalin..Bir grup kuracak olsam ilk albümümüzün ismi ne olurdu bir düşeneyim..Hm buldum: BU ALBÜMDEN ESER SAHİBİNE VERİLECEK PAYLA GERİZEKALI ÇOCUKLARINIZA AĞIR UYUŞTURUCULAR YAYACAĞIM..Ama olamaz, bir Fransız thrashcore grubu aynı ismi kullanmış daha önce..Bu olmamalıydı, başka bir isim düşüneyim..
4 - I SET MY FRIENDS ON FIRE - You Can´t Spell Slaughter Without Laughter

Pazar günleri piknikte mangal ateşini ben yakarım..Kritik yerlerde yaptığım hatalarla takımımı yakarım..Buralarda en hızlı çakmağı ben yakarım..Bir de sinirlendiğimde arkadaşlarımı ateşe verir yakarım..Ha bir de gülmeden "katliam" diyemiyorum bunun adına, öyle değişik bir insanım işte...(Amerikan post hardcore grubuymuş)
3 - PELE - A Scuttled Bender In A Watery Closet

Maradona en son "Bu adamı artık müzeye kaldırmanın zamanı gelmedi mi?" demişti Pele için.Amerikalı bazı gençler de "Maradona mı Pele mi?" tartışmasına kurdukları grupla katkıda bulunmayı düşünmüşler sanırım.Bir de utanmadan enstrümantal post rock yapmaya kalkışmışlar.Bu arada ben de "Gerd Müller" adında atmosferik post nu-metal grubu kurmak istiyorum, ilk albümümüzün adı da "Gerdekte Bütün Mumları Üfler" olmalı...
2 - BANANE METALIK - Nice To Meat You

İşte hem grup hem de albüm ismi konusunda oldukça sıradışı bir örnek..Grupta Türk olabilir mi diye araştırdım ama karşıma tamamen Fransızlardan oluşan bir gore n'roll grubu (O nasıl oluyo lan?)çıktı.Albüm ismine bakılırsa yamyam bunlar galiba..
1 - FUCK YOUR SHADOW FROM BEHIND - Freigeist

İşte kesinlikle olay budur.Bu Alman, death-core yaptığı söylenen elemanlar bu grup ismini hangi ruh hali içinde ve kaçıncı kadehten sonra seçmişlerdir; nasıl bir felsefeleri vardır, gerçekten bilmek isterdim..Bu arada grubun plak şirketinin isminin BASTARDIZED RECORDINGS olduğuna da şaşmamak lazım!
Subscribe to:
Posts (Atom)