Showing posts with label Retrospektif. Show all posts
Showing posts with label Retrospektif. Show all posts

Sunday, December 30, 2012

The Years of Decay



2012'yi de geride bırakmışız..Şu yukarıda yer alan resim iş hayatımdaki vaziyeti hemen hemen özetliyor..Bu arada beyaz yakalılar demişken, 2012 yılında hep hayalini kurduğum doğum günü organizasyon davetini facebook üzerinden göndermiş oldum:



Her zamanki gibi inişli çıkışlı bir yıl oldu.Özellikle yaz ayları şu yıla kadar yaşamadığım kadar sıkıntılı geçti..İnsanlar geldi, insanlar gitti..Herkes birşeyler söyledi, söylenenler unutuldu..Eski yaşanmışlıkların unutulmaması için yeni yılda daha fazla yazmalıyım..Dedikleri gibi "Söz uçar, yazı kalır"


self sacrifice, everynight
and together we paid a price in blood
that spilled out through the years
and another day passes away
look to the black, drawn farther back
look to each day, see the decay
times i've had, good and bad
win or lose, this is what I choose...

The years of decay
The years of decay

Wednesday, January 11, 2012

My CD Collection Part:1 (Prelude)



1995 senesinde 13 yaşındayken Kral TV’deki kliplerden sıkılarak doğru dürüst müzik dinleme ihtiyacı hissettiğimi hatırlıyorum.(Evet, ben de bizim jenerasyondan olan hemen herkes gibi zamanında ÇELİK dinlemiş bir adamım).Ne şanslıymışım ki o zamanlar en yakın arkadaşım olan zat, rock ve metal müziğe ilgi duyuyordu (Özeniyordu desek daha doğru olur).İkide bir bana “Olum sen ne zaman dinleyecen böyle şeyler, bak devir rock-metal müzik devri, metalci kızlar da şahane (!)“ tarzı bir şeyler söylüyordu.Ben de bir gün önyargımı bir kenara bırakarak “Bir deniyim ne kaybederim ki?” demiştim.İyi ki de demişim…

90'lı yılların başlarında metal albümlerini kaset dışındaki formatlarda bulmak zor işti.Dolayısıyla metal müziğe başlangıcım arkadaştan aldığım Pentagram – Trail Blazer kaseti ile oldu.Albüm daha ilk dinleyişimde çok hoşuma gitmişti.Hızlı&, ritmik bir müzik, akılda kalıcı melodiler ve şimdilerde müzik kanallarında Türkçe sözlü rock parçaları ve garip tipiyle sıkça boy gösteren Ogün Sanlısoy’un tiz sesi..Oldukça etkilenmiştim.(Bu albümde yer alan Secret Missile, Trail Blazer, Fly Forever, Over the Line, No One Wins The Fight gibi parçaları kaseti başa sararak sürekli dinlediğimi hatırlıyorum..)Bu arada evde böyle “değişik” tarzda müzik dinlediğimi gören (ve işiten) aile bireyleri biraz şaşırmışlardı..Meğerse babamın o zamanlardaki müdürünün kızı da ağır müzik dinliyormuş.Babam “Müdürün kızına bir sorayım belki onda sana göre bir şeyler vardır” dedikten kısa bir zaman sonra elinde Megadeth – Peace Sells…But Who’s Buying?,Testament– The Ritual ve Metallica – Metallica kasetleriyle eve geldi.Bu kasetlerle beraber azılı bir Metallica ve Megadeth fanı olmama yol açacak olan süreç başlamıştı…(Sonuç itibariyle her metalcinin hayatının bir döneminde etkilenmiş olduğu gruplardır bunlar) Albümleri belki 200 defa dinledikten sonra para biriktirip (Yabancı kasetlerin fiyatları 5 milyon gibi bir şeydi o zamanlar) hayatımda satın aldığım ilk kasete kavuştum: Kapağındaki ucube yaratık ile Megadeth – Countdown to Extinction albümü…

Yıllarca harçlığımın yettiği ölçüde kaset koleksiyonu yapmaya devam ettim.Tabi ki o zamanlar pek çok albümün orjinal kaseti Türkiye’ye gelmiyordu..İnternet gibi bir olanak da olmadığı için rock ve metal müzik ile ilgili dergileri takip ederek oradaki albüm kritiklerine göre Kadıköy Akmar Pasajı civarından çekme kasetler alıyorduk.Dergilerin dışında, bu müziği dinleyen arkadaşların “Olum geçen gün Sodom diye bir grup keşfettim çok gaz lan” ya da “Abi geçenlerde Haggard diye bir grubun kasetini aldım; dinlerken ağladım valla, sen de dinle kesin” şeklindeki tavsiyeleri de kaset seçimlerimizde etkili oluyordu…

1996-97 yılından itibaren Kadıköy’de bulunan müzik dükkanlarına bol miktarda orjinal rock ve metal CD’leri gelmeye başlamıştı.CD’lerin fiyatları kasetlerin yaklaşık 4-5 katı olmasına rağmen ses kaliteleri kasetlere göre çok daha iyiydi.Renkli, büyük kitapçıkları insanı cezbediyordu..1998 yılında ilk orjinal CD’mi aldığımda (Galiba Queensryche – Empire idi) büyülenmiş gibi hissettiğimi hatırlıyorum.CD’nin jelatinini yırtmak, içinden diski dikkatlice çıkartıp (Maalesef kolay çizilebilen şeyler şu CD'ler) müzik setine koymak, yüksek kalitede müzik dinleyebilmek, müzik setinin üzerindeki tuşlarla istedim şarkıya geçebilmek hatta tek bir tuşla şarkıyı Repeat’e almak, CD kitapçığındaki fotoğraflara bakıp şarkı sözlerini incelemek bana tarifsiz bir keyif vermişti… “Artık kaset yerine CD koleksiyonu yapmalıyım“ dedim ama tabi o zamanlardaki kısıtlı bütçemle ayda bir tane CD’yi zor alabiliyordum.Yine de gıdım gıdım ilerlese de bir CD koleksiyonuna sahip olmak hoşuma gidiyordu…

Yıllar boyunca CD toplamaya devam ettim.(Sayısız bayram harçlığımı CD’lere gömmüşlüğüm vardır) Kadıköy Akmar Pasajı’ndaki Saadeth Müzik, Atlantis Müzik, Hammer Müzik ve Zihni Müzik; şu güne kadar kendilerinden en çok albüm aldığım müzik dükkanlarıdır.Bunun dışında Kadıköy Barlar Sokağındaki Zero Music, T-shirtçü olmadan önce albüm de satan Roll Müzik, Beyoğlu Atlas Pasajındaki Karga ve Mephisto’dan da alışveriş yaptığım olmuştur…

Bu arada sayıları yaklaşık 150’yi bulan kasetlerimi de 2000’li yılların başından itibaren elimden çıkarmaya başladım.Bunun en büyük sebebi kasetleri koyacak yer bulma sıkıntısı ve “Ne de olsa artık yeni albümler kaset formatında basılmayacak” düşüncesiydi.2002 yılında elimde hiç kaset kalmamıştı.(Halen de yok)

Rock ve metal dinlemeye başlayalı çok uzun zaman oldu..Bunu övünmek ya da ne kadar oldschool bir adam olduğumu vurgulamak anlamında söylemiyorum, tek bildiğim hala bu müziği içimde hissediyorum ve bundan büyük keyif duyuyorum.Hala güzel bir gitar melodisi duyduğumda bir anda mutlu olabiliyorum ya da karanlık, kasvetli bir lirik beni hüzünlendirip düşünmeye sevk edebiliyor, hala isyankar ve öfkeli ölüm metalini dinleyebiliyorum, hala kıyıda köşede kalmış grupları keşfetmek hoşuma gidiyor..Nedendir bilmiyorum ama aradan bu kadar yıl geçmesine rağmen hala müzik dükkanının birinde sevdiğim bir grubun albümünü gördüğümde heyecanlanıyorum.Hele yıllar önce bir şekilde dinleyip de orjinaline sahip olma şansı bulamadığım bir albümü görürsem genellikle fiyatına hiç bakmadan anında kapıyorum..Aynı zamanda günümüz teknolojisinin nimetlerinden de faydalanıyorum.Örneğin dijital müzik, müzikte yenilikler keşfetmek konusunda gerçekten harika bir araç.Sonradan keşfedip fanı olduğum bir çok grup için Utorrent, DC++, Megaupload gibi programlara ve sitelere teşekkür etmem gerekir.(Bir de tavsiyeleri için sevgili Last FM’e…) Ancak Mp3 olayının bir de rahatsız edici bir tarafı var ki bu yazıda oralara değinmek istemiyorum…Benim gibi CD koleksiyoncuları ve dinleyicileri iyi bilir, dijital formattaki bir müzik kalite bakımından bir Compact Disc'in gerisinde kalır(Bu yüzden evde yalnız olduğumda canım gaz bir şeyler dinlemek isterse müziği Winamp yerine CD’den dinlemeyi tercih ederim ki kayıttaki her ayrıntıyı yakalayabileyim ve iyice gaza gelebileyim)

Bu arada son zamanlarda ilginç bir şekilde popüler olan plak olayına da azıcık değineyim.2005-2006 yıllarına kadar unutulmaya yüz tutmuş plak piyasası o dönemden sonra şaşırtıcı bir şekilde hareketlendi.Ülkemizde artık pek çok rock-metal albümünü LP formatında hem de sıfır olarak bulmak mümkün.İnsanlarımız nostalji rüzgarlarına mı kapıldılar bilinmez ama gördüğüm kadarıyla şu anda CD’den daha fazla plak satıyor ancak kendi adıma kısıtlı bütçemle plak işine girersem hiç çıkamam diyorum ve bulaşmıyorum…

Bütün bunları niye yazdım?Aslında sahip olduğum şeyler hakkında konuşmayı sevmem.Ama bloguma bu güne kadar topladığım CD'lerden oluşan koleksiyonumu eklemek istedim.(Kayıtlara geçsin, ilerde dönüp bakarım)Bu esnada biraz ego tatmini de yapmış olabilirim.Her neyse, doğrudan listeyi yayınlamak yerine böyle bir giriş yazısı yazmak daha iyi oldu..

Thursday, February 24, 2011

Mikrofonlarımız Merkezde




******

Yıl 1991.Günlerden Çarşamba..Okulda birbirinden sıkıcı bir ton ders gördükten sonra akşamüstüne doğru eve geliyorum.Her zamanki gibi ev ödevlerimi ihmal ediyorum ve çantamı bir yerlere fırlatıp sokağa top oynamaya çıkıyorum.Mahalledeki arkadaşlarımız ile aklımızda akşamki kupa maçı var.Kan ter içinde top peşinde koştururken kendimize futbolcu isimleri takıyoruz.Yerlilerden en çok tercih edilen isimler aslan yelesi saçlı Prekazi, Kral Tanju, İmparator Oğuz, Şifo Mehmet, Sarı Fırtına Metin ve Bombacı Hami oluyor.(Tuttuğumuz takıma göre değişiyor tabi)Mahalle maçlarında yabancı futbolculardan da en çok Van Basten, Gullit, Stoitchkov, Koeman, Papin, Saviçevic ve Romario'nun isimleri telaffuz ediliyor.Okul bahçelerinde, arabaların henüz o kadar işgal etmediği sokaklarda, boş arsalarda hiç durmaksızın futbol oynuyoruz.Sadece maç yapmakla yetinmiyoruz; Alman Kale, Japon Kale, 9 Aylık gibi futbolun garip varyasyonlarını da oynuyoruz..

Karanlık bastığında top oynamayı bırakıp akşam yemeğini yemek üzere evimize dönüyoruz.Televizyonda tek bir kanal, benim ve benim gibi futbol sevdalısı veletlerin içinde tek bir istek var: Bir an önce maç yayınının başlaması…

******

Çocukluğumun çarşamba günleri genellikle yukarıda anlattığım gibi geçerdi.Hafta içi oynanan Avrupa Kupası maçları hayatımızda çok büyük yer kaplardı.Her şeyden önce maç seçme lüksümüz yoktu.Televizyon (Yani TRT–1) hangi maçı verirse onu izlerdik…Bu dönem aynı zamanda Galatasaray'a en yoğun sevgiyle bağlandığım dönem olmuştur.Hayatımda Galatasaray’ın galip gelmesini bu dönemde istediğim kadar başka hiçbir dönemde istememişimdir.Özellikle Avrupa takımlarıyla oynadığımızda rakiplerin gol atmaması için dua ederdim.Maçları heyecan içinde, çoğu zaman ayakta dolanarak izler, gol atmamız için totemler denerdim.(Odanın içinde bir yerlerde zıplayıp durmak, tırnaklarımın altındaki etleri belirli periyotlarla yemek gibi)
O dönemler Avrupa’da sadece Galatasaray’ın değil diğer Türk takımlarının da başarılı olmalarını isterdim.Trabzon’un Liverpool gibi bir devi Dobi Hasan’ın absürd golüyle yenişini, Fransa’da Lyon’u şiir gibi bir oyunla 4-3 dize getirişini (Rövanşı da 4-1 alarak turu geçmişlerdi) keyifle ve gururla izlemiştim.Beşiktaş, Hollanda’da Ajax karşısında daha ilk dakikalarda Sarı Fırtına Metin’in attığı golle öne geçince nasıl da heyecanlanmıştım..(Gerçi İstanbul’daki rövanşı 4–0 kaybedip elenmişlerdi) Hatta Fenerbahçe’nin, o arkadaşlarımızla yılarca dalga geçmemize konu olacak 7–1'lik Sigma Olamouc deplasmanından önce İstanbul’daki maçta rakibini Aykut’un çatala taktığı penaltıyla yenmesine bile sevinmiştim..

Sadece bizim takımlarımızın maçlarını değil, Avrupa liglerinden ve kupalarından izleme fırsatı bulduğum bütün maçları heyecanla takip ederdim.Canlı yayın, banttan yayın ya da maç özetleri fark etmiyordu; futbol benim için en hayattaki en büyük zevkti.TRT 1‘de Salı akşamları yayınlanan Avrupa’dan Futbol hayatımın programıydı..En mutsuz olduğum zamanlar ise Çarşamba akşamları televizyonda geç saatlerde başlayan bir maç yayını varken babamın “Oğlum yarın okulun var.İlk yarı bitince yatıyorsun” deyip beni televizyonun başından postaladığı anlardı…

Maçları sadece televizyondan değil, radyodan da takip ederdik.Televizyondan maç yayını olmadığı zamanlarda TRT Radyo'yu açıp Orhan Ayhan, Abidin Aydoğdu, Hüseyin Başaran, Murat Ünlü gibi güzide spor spikerlerimizin seslerine kulak kabartırdık.Radyodan maç dinlerken topun oyun sahasının neresinde olduğunu anlamak pek mümkün olmadığı için bazen maç anlatılırken sanki Galatasaray her an gol yiyecekmiş gibi paronayakça hislere kapılırdım…Bazen spiker maçı anlatırken ses aniden kesilir, tok bir ses “Mikrofonlarımız ………’da “ derdi.Ardından bağlanılan yerdeki spiker heyecanlı heyecanlı gol haberini verir, golün nasıl olduğunu “Tugay’ın orta sahanın kendi yarı dilimine bakan çizgisinin hemen ilerisinden derinlemesine uzun gönderdiği topa defansın bir anlık gafletinden faydalanarak hareketlenen Büyük Hakan kaleciyle karşı karşıya kaldığı anda vuruşunu yaptı ve topu kaleci Bako’nun sağından filelerle buluşturdu” gibi cümlelerle aktarır, biz de golü kafamızda canlandırmaya çalışırdık..Radyodan yayınlanan maçlar, yayınlarda kullanılan klişe sözler (yandan autt, mikrofonlarımız merkezde, İzmir’den dakika ve skor alıyoruz…vb) hayatımda derin izler bırakmıştır..Konuyla ilgili müthiş bir yazı için

Yıllar geçtikçe Galatasaray’ın maçlarını takip etmeye devam etsem de Avrupa futbolunu izlemeye daha az zaman ayırır oldum.Elbette ki önemli turnuvaları (Şampiyonlar Ligi, Avrupa ve Dünya Kupaları…) kaçırmadım.Birçok keyifli maç izledim.1997’de o yıllarda ileri derecede sempati duyduğum Borussia Dortmund, Şampiyonlar Ligi Finali’nde yıldızlar topluluğu Juventus’u harika gollerle 3–1 yenip de şampiyon olduğunda sevinç çığlıkları atmıştım.1995’de bir başka Şampiyonlar Ligi final maçında Ajax, kendisinden çok daha güçlü bir kadroya sahip olan Milan’ı henüz bıyıkları terlememiş Kluviert’ın golüyle yendiğinde de çok sevinmiştim.(Sanırım güçsüz olanın güçlüyü yenmesi, hep aynı takımların şampiyon olması yerine değişik takımların da başarılar elde etmesi hoşuma gidiyor)..Türkiye’nin tarihinde ilk defa katıldığı 1996 İngiltere Avrupa Şampiyonası öncesinde oynadığı eleme maçları unutulmazdı.Kim Hakan Şükür’ün İsviçre’ye 30 metreden attığı aşırtmayı, Macaristan’a ensesiyle attığı golü, Takoz Recep’in İstanbul’daki İsviçre maçında tabanca menzili dışından orta yapma niyetiyle gönderdiği topun ağlara takılışını, aldığımız her galibiyetten sonra sokaklarda sabaha kadar kutlama yapan halkımızı ve gazetelerdeki “Şehir magandaları gene işbaşındaydı, kutlamalara yine kan bulaştı” tarzı haberleri unutabilir ki?

******

Sonuç itibariyle, insan zamanın akışı içinde sevdiği uğraşlardan kolay kolay kopamıyor ama yine de bu işlerin içinde ilk bulunmaya başladığı zamanlarda aldığı keyfi bir daha hiç alamıyor.Çocukken futbol benim için nefes almak gibi bir şeydi…Futbol dünyası, bu dünyadan ayrı büyülü kocaman bir evren gibiydi.O zamanların futbolcuları tapılası insanlardı..Televizyonda yayınlanan bütün maçlar mutlaka izlenmeliydi..Yıllar geçtikçe belki de akıllanıp gerçekleri görmeye başlamamın etkisiyle içimdeki futbol tutkusu azaldı.Keyif aldığım, hayranlık beslediğim futbolun doğasına aykırı bir çok olaya şahit oldum.Bunların en önemlisi futbolu paranın idare etmesiydi..Futbolcuların (yerli olanların) birçoğu karaktersiz , ahlaksız ve küfürbaz tipler olmalarına rağmen ülkenin standartlarının üzerinde bir tomar para kazanıyorlardı..Sözde taraftar grupları takımlarına destek oluyor gibi görünürken aslında rant peşinde koşuyorlardı..Abudik gubidik kulüp yöneticileri çıkıp takımlarının aciz durumlarını görmezden gelerek hakemleri, futbol federasyonunu ya da üçüncü kişileri suçlayan saçma sapan açıklamalar yapıyorlardı..Sahaların içinde, stadyumlarda, sokaklarda, televizyondaki futbol programlarında hatta maç izlenilen kahvehanelerde hep hoşgörüsüzlük, kavga ve şiddet vardı…Bu ve bunun gibi nedenler yüzünden futboldan uzaklaştım ama tamamen de kopamadım..

Geçenlerde Arsenal’ın şaşırtıcı biçimde geriden gelip Barcelona gibi son yıllarda olağanüstü iyi performans gösteren bir “Yenilmez armada”'yı 2–1 yendiği maçı izlerken içimden bu yazıyı yazmak geldi..Evet oyun tempoluydu, keyifliydi ama buna rağmen maçı izlerken eski yıllardaki maçlarda hissettiğim heyecanı yakalamam mümkün değildi..Çarşamba günleri geldiğinde televizyonda bir Şampiyonlar Ligi maçı varken “Aman boşver maçı, bir film koyup izlerim ya da müzik dinlerim bu akşam” diyebiliyorum artık ne yazık ki….

Friday, January 01, 2010

Bir 90'lar Rüyası

...Gözlerimi kapatıyorum ve kendimi mavi okul önlüklü çocuklarının oyun oynadığı bir ilkokul bahçesinde buluyorum. Bulduğum her fırsatta futbol oynuyorum. Yağmurlu havalarda bile okul binasının içinde meyve suyu veya kola kutusundan yapılmış toplarımızla top oynuyoruz. Bazen birisi plastik top getiriyor, ender olarak da hakiki futbol topuyla oynama fırsatı bulabiliyoruz. Oyun oynadığımız tek yer okulun bahçesi değil. Okuldan evimize döndükten sonra hemen üstümüzü değiştiriyoruz ve kendimizi mahalleye atıyoruz. Hala mahalle arkadaşlığının yaşandığı zamanlar. Sokaklardan geçen araba sayısı o kadar az ki aralıksız mahalle maçları yapabiliyoruz. Sokak ortasında sadece futbol değil; saklambaç, yakar top, yerden yüksek, dokuz taş ve benzeri oyunları da oynayabiliyoruz..Karanlık bastığında annelerimiz camlardan evlere dönmemiz için sesleniyor, istemeye istemeye evlerimizin yolunu tutuyoruz. Güneşli bir Kasım günü okulda Galatasarayımızın Avrupa Kupa Galipleri Kupası'nda Eintracht Frankfurt'u 1-0 yenerek tur atladığı haberini alıyoruz. Sevinçten en sevdiğim arkadaşımın üzerine atlıyorum ve yerlerde debeleniyoruz. Bizi yerde görenler de üzerimize atlıyor. Altta kalanın canı çıkıyor. O an için dünyada benden daha mutlu bir insan yok... Annem "İstikbal"'in öneminden bahsediyor ve ilkokul 4'üncü sınıfta dershaneye gitmeye başlıyorum. Anadolu Liseleri dönemin en klas okulları kabul ediliyor, ne yapıp edip onlardan birini kazanmak zorunda olduğum anlatılıyor. Ama ders çalışmayı sevemiyorum. Okulda sadece anlatılanları dinliyorum, ev ödevlerimi bile yapmıyorum. Dershanede de sadece tarih, coğrafya gibi sevdiğim dersleri dinliyorum. Geri kalan derslerde sürekli saate bakıp duruyorum ve uyukluyorum. Bir gün haber geliyor: Bahariye Caddesi yeniden düzenlenmiş ve araç trafiğine kapatılmış. Bir dershane çıkışına babam geliyor ve Bahariye Caddesi'ni ilk defa gece görme fırsatını yakalıyorum. Her yerde ışıklar dans ediyor. Genç insanlar cadde boyunca yürüyüp sohbet ediyorlar. Havai fişekler atılıyor."Biraz daha büyüyünce ben de arkadaşlarımla burada yürümeliyim" diye içimden geçiriyorum. Fenerbahçe ters geliyor bize. Onlara karşı 4-3, 5-1 ve 5-2 kaybettiğimiz maçlar içimde ukte olarak kalmış. Bir hafta sonu öğlen saatlerinde dershaneye gitmek için babamla birlikte evden çıkarken aynı saatlerde Kadıköy'de Fenerbahçe-Galatasaray maçı başlıyor ve televizyondan canlı yayınlanıyor."Neden maçı izlemek yerine dersanaye gitmek zorundayım?" diye üzülürken daha evden çıkar çıkmaz gol sesi geliyor. Bulunduğumuz yer Kadıköy olduğuna ve bu kadar ses çıktığına göre "Kesin Fener attı" derken daha 5.dakikada Doğu Alman asıllı oyuncumuz Torsten Gütschowun Fenerbahçe ağlarını sarstığını görüyorum. Dersanaye vardığımda maç 2-0 oluyor. Rahatlıyorum.Bir yandan da aklıma 3-0 dan 4-3 kaybettiğimiz ve benim televizyon karşısında ağladığım maç geliyor. Ama hayır, öyle birşey yaşanmıyor. Tugay enfes bir frikik golü atıyor, takımın çiçeği burnunda golcüsü Hakan Şükür kafayla çakıyor. 4-1 alıyoruz maçı. Dersane çıkışı Kadıköy sokaklarında gururla yürüyorum ve ertesi gün okulda Fenerli arkadaşlarımın karşısına geçip sırıtıyorum. Anadolu Lisesi sınavı zamanı yaklaşıyor. Üç tercih yapma hakkım var ve tercihler sınavdan önce yapılıyor. Büyüklerimin yönlendirmeleriyle Hüseyin Avni Sözen, Kadıköy Anadolu ve Üsküdar Anadolu Lisesi’ni yazıyorum. Sınavdan sonra 100 soru üzerinden 81 netim olduğunu hesaplıyorum. Biraz düşük. Bizimkiler bundan memnun kalmıyor. Sonuçlar açıklanıyor. Asıl listeden hiçbir okula giremiyorum. Kadıköy Anadolu’nun 250 küsürüncü, Üsküdar Anadolu’nun da 16.yedeğini kazanıyorum. Kadıköy Anadolu’dan umudu kesiyoruz ama Üsküdar için umutlar var. 1993 yılının Eylül başında annemle Fıstıkağacı’na doğru yola çıkıyoruz. Üsküdar Anadolu’nun Müdür Yardımcısı bizi karşılıyor. Biz “Yedekten girme şansımız nedir?” diye sorunca hiç beklemediğimiz şekilde “Kazandınız zaten, isterseniz şimdi ön kaydını yapayım çocuğun“ cevabını alıyoruz. Böylece yedi senelik, iniş çıkışlarla dolu yeni bir döneme adım atmış oluyorum. Okul başlıyor. İlk yabancı dilin Almanca olması ilk başlarda biraz ters geliyor. Almanca’da zorlanıyorum. Üstelik hazırlık sınıfıyız diye haftada 30 saat falan Almanca dersi koymuşlar. Zach adında Alman disiplinini bize tam anlamıyla yansıtan bir hocamız var. Kadının yüzü, sinirlendiği zaman hayatımda gördüğün en koyu mor renge dönüyor. Ne kadar ufak olduğumuza aldırmadan bize bağırıyor, çağırıyor, ceza ödevleri veriyor. İlk dönemin bitmesine az bir süre kala çocuğun biri yanlışlıkla bu kadının ayağının üzerine oturduğu sırayı düşürüyor. Kadın önce 6 hafta falan rapor alıyor. Daha sonra da durumu ciddileşmiş olacak ki ülkesine dönüyor ve bir daha okulumuz sınırları içine girmiyor. Bu büyük beladan bu şekilde kurtuluyoruz. Zach’ın yerine derslerimize Mayer adında daha insancıl bir Alman girmeye başlıyor. Almancayı biraz toparlıyorum. UEFA, Şampiyonlar Ligi diye bir uygulamayı devreye sokuyor. Ama turnuvaya ilk sezonda sadece 8 takımın katılacağı açıklanıyor. Yani katılmak mucize gibi bir şey. Önce Cork City diye adını hiç kimsenin duymadığı bir İrlanda takımını biraz zor da olsa eliyoruz. Sonra karşımıza Manchester United çıkıyor. Buraya kadarmış diyoruz. İlk maç İngiltere’de. Maç başlar başlamaz adamlar deli gibi saldırıp arka arkaya 2 tane gol atıyorlar.Babam “Oğlum kalk yat sen, fark yiyişimizi görme. Hem yarın okulun var” diyerek ömründeki en talihsiz baba tavsiyesini veriyor. Babamın sözüne uyuyorum ve gidip yatıyorum. Sabah kalktığımda “Bugün arkadaşlarımın yüzüne nasıl bakacağım?” diye düşünürken babam müjdeyi verip kendini affettiriyor: "3-3 bitti oğlumİnanılacak gibi bir şey değil gerçekten. Rövanş maçı da İstanbul’da 0-0 bitiyor ve Şampiyonlar Ligi’ne kalıyoruz. Elimizden geldiği kadar mücadele ediyoruz ama grupta 2 beraberlik alıp gol atamadan sonuncu oluyoruz. Yine de o sene Galatasaray’a olan sevgim 100 kat artıyor. 1994’ün ilkbahar ayları. O zamana kadar yaklaşık 2-3 sene Commodere 64+Dataset kullanan ve kafa ayarından illallah demiş bir çocuğum. Emlyn Hughes Soccer, Boulderdash, Impossible Mission, Rick Dangerous, Summer Games, River Raid, Microprose Soccer, Great Giana Sisters ve daha ismini hatırlayamadığım birçok süper oyunu oynama şansını bulmuşum. Ama kasette oyun oynamanın zorluğu canımı sıkıyor. O zamanlar Commodore'un 5¼ Inch ebadında disklere uyumlu (Bildiğimiz disketlerin 2 katı kadar) bir disk sürücüsü var. Bu Disk Driver’ın çok daha geniş bir oyun çeşitliliğine sahip olduğunu ve oyunlarının çok daha basit bir şekilde yüklendiğini, çalıştırıldığını falan öğreniyorum Sınıfta babası para maddi bakımdan sıkıntı yaşamayan bir çocuk var. Çocuğun kısa zaman önce Amiga’ya geçtiğini, elindeki Commodore’u ve Disk Driver’ı artık hiç kullanmadığını duyuyorum. Fırsatı kaçırmak istemiyorum ve çocuğa:”Ee kullanmıyorsan Driver’ını bana satar mısın?” diye soruyorum.”Satarım” diyor. Anlaşıyoruz ama harçlığım o sıralar anca yiyip içmeme yettiği için çocuğa parayı taksitle ödemeye başlıyorum ve borcum aylar yıllar sonra bitiyor. Ama hiç önemi yok çünkü artık simsiyah bir Commodore 1541 Disk Driver sahibiyim. Disket sürücüme muhteşem oyunlar girmeye başlıyor: Double Dragon, The Last Ninja serisi, Usagi Yojimbo, Shinobi, Robocop serisi, Midnight Resistance, Terminator, Speedball, Defender Of The Crown, Sleepwalker, One On One, Turrican... Haziran 1995. Hayatımın her dönemimde yanımda olacağını henüz bilmediğim bir dost ile tanışıyorum: Müzik. O güne kadar 90’ların akla zarar şarkılarıyla (8:15 Vapuru, Hey Corc Versene Borç, Hadi Yine İyisin, Haydi Şimdi Bütün Eller Havaya, Ateşteyim, Ortada Kuyu Var Yandan Geç, Harç Bitti Yapı Paydos vs) büyümüş bir insanken günün birinde bir arkadaşım “Olum adam gibi bir şeyler dinle artık” diyor ve bana 2 adet çekme kaset veriyor. Biri Metallica’nın kara kapaklı albümü öbürü de Pentagram-Trailblazer Dinliyorum, acayip hoşuma gidiyor. Kuzenden Guns n’ Roses’ın Spaghetti Incident kasetini, babamın müdürünün kızından da Megadeth’in Peace Sells’ini ve Testament-The Ritual çekme kasetlerini ödünç alıyorum. Kısa bir zaman sonra para biriktirip Megadeth’in Countdown To Extinction kasetini satın alıyorum. Bu, aynı zamanda aldığım ilk orijinal müzik albümü oluyor. Gerisi için ise şunu söyleyebilirim: Şu güne kadar müziğe harcadığım parayla rahat bir araba almıştım! Zaman geçiyor ve ilgi alanlarıma bilgisayar oyunlarından ve müzikten farklı şeyler girmeye başlıyor. Karşı cinse ilgi duyuluyor.Birkaç başarısız yakınlaşma deneyiminden sonra hayatımda ilk defa bir kız arkadaşım oluyor. Onla beraberken ortalığa tamamen masumiyet ve saflık hakim. Bilmiyorum nasıl davranacağımı, ne söyleyeceğimi. O da bilmiyor. Ama sorun yok. İkimiz de gamsızız. Dünya mükemmel bir yer gibi görünüyor, güneş sanki hiç batmayacakmış gibi geliyor. Sanki Beat kuşağına katılmış gibiyiz. Kız arkadaşımla birlikte olamadığım hafta sonlarını basket oynayarak geçiriyorum. Arkadaşlarla basket oynamak için Cumartesileri öğlene doğru buluşuyoruz. İlk durağımız genellikle Kalamış Streetball sahası oluyor. Oradan çıkıp Yoğurtçu Parkı, Kadıköy Meslek Lisesi, İstek Vakfı, Kadıköy Sahili (Şimdi arıtma tesisi falan yaptılar oraya, eskiden kocaman yemyeşil bir araziydi) ve Kadıköy ilçe sınırları içerisindeki hemen hemen her potaya uğrayıp basketbol oynuyoruz. Aynı program Pazar günleri de yaşanıyor. Emektar Commodore 64'üme elvada diyorum ve Amiga’ya geçiyorum. Boş zamanlarımın çoğu oyun oynamakla geçiyor. O kadar fazla oynuyorum ki babam bilgisayarın başına oturmamam için arada bir bilgisayarın parçalarını saklıyor. Yüzlerce saatimi Sensible World Of Soccer için kurban ediyorum. Worms, Gunship 2000, Indiana Jones The Last Crusade, Larry’ler, The Settlers, Cannon Fodder, Lemmings, Genesia, Utopia, Super Frog, Silk Worm ve aklıma şu an gelmeyen birsürü harika oyun ile tanışıyorum. Liseye başladığımda notlarımda acayip istikrarsızlıklar görülüyor. Karnemde Lise 1 ve 2'de yıl sonunda 2, Lise 3’te 1 adet zayıf geliyor. Günlerin geçmesi ve bir an önce özgürlüğe kavuşmak için dua ediyorum. Hayatıma şu anda ismi lazım olmayan bir insan giriyor. Yaklaşık 2,5 senemi onunla birlikte geçiriyorum. Tam anlamıyla beni hayatta tutuyor. Herşeyden daral geldiği, ÖSS’nin kabus gibi üzerime çöktüğü, çevremdeki kişilerin çoğunun kolpa olduğunu düşündüğüm, üstüne üstelik bir sürü kişinin öldüğü bir deprem atlattığımız zor dönemlerde hep onu düşünerek hayata bağlanıyorum. Birlikte dönülmesi en zor virajları dönüyoruz. Birlikte uçurumların kenarlarına yaklaşıp düşmek üzereyken kendimizi oralardan geriye doğru çekiyoruz. Nasıl olduğunu bilmiyorum ama hayatıma o yön veriyor. Rüya gibi geçen 2,5 senenin sonunda beni uykudan uyandıracak tokatı yüzüme vursa da ona kızamıyorum. Ayrıldıktan sonra “Bir daha hiçbirşey eskisi gibi olmayacak” lafı daha anlamlı gelmeye başlıyor. Haziran 1998. Henüz birkaç senelik, özentilik döneminden tam olarak kurtulamamış bir metalciyim. Yaşım ile orantılı olarak metalcilik hayatımızın en gaz zamanlarını yaşıyorum.Teybime en sık koyduğum kasetler Overkill, Slayer, Testament, Flotsam & Jetsam, Annihilator, Kreator, Megadeth, Iced Earth, Helloween ve Stratovarious kasetleri oluyor. Ancak bir yandan da İskandinavya taraflarından hızla yayılan gothic metal akımından etkileniyorum ve moralimin bozuk olduğu zamanlarda hiçbir grubun müziği Sentenced'ınki kadar bana yakın gelmiyor. Akmar Pasajı'ndan geçmek bile heyecan veriyor. Hele oradaki müzik dükkanlarına girip albüm bakmak; kaset, cd veya tişört almak kadar keyifli bir iş yok. O esnada Kreator ve Samael'in İstanbul'a konsere gelecekleri haberi duyuluyor. Lisede alt sınıftan 2 gaz metalci arkadaşımla anlaşıyorum. Ne yapıp edip bu konsere gidicez. (18 Yaş sınırı koysalar bile en azından şansımızı deneyeceğiz) Hayatımda gideceğim ilk konser olacak bu. Oldukça sıcak bir Haziran günü eskiden bir disko olan Andromeda adlı konser mekanına varıyoruz Dışardaki görüntü acayip derecede heyecan verici. Hiç bu kadar metalciyi bir arada görmüş değilim. Kızlı erkekli yüzlerce kişi konser mekanının hemen dışındaki alanda içki içiyor, muabbet ediyor, şarkılar söylüyor. Arada bir alkolün etkisiyle sapıtanlar oluyor ama zararsızlar. Bazıları bize "Ulan veletlere bak" der gibi bakıyorlar ama umurumuzda değil. Kapılar açılıyor ve herkes içeriye hücum ediyor. Yaş sınırı falan da yokmuş. Ancak içerde bir sorun var, klimalar çalışmıyor. Kan ter içinde önce Samael'i izliyoruz. O zamanlar grubu takip ediyor değilim, zaten ses düzeni de berbat, ne çaldıkları anlaşılmıyor. Bir ara Samael gitarları falan tamamen kısarak tekno çalmaya başlıyor. O an seyirci acayip sinirleniyor: "S...miş Samael" diye bağırmaya başlıyor. (Şimdi düşününce çok komik geliyor bu) Samael'i yuhalıyor insanlar ve Kreator sahneye çıkıyor. Daha anlaşılır bir ses sistemi ile Outcast albümlerine ağırlık vererek iyi bir performans sergiliyorlar. Hayatımda ilk defa arkadaşlarımla kol kola girip kafa sallıyoruz. Bunun sonucu olarak ertesi gün hayatımdaki ilk şiddetli boyun ağrısını yaşıyorum. Ertesi sene aynı mekanda bir başka efsane thrash grubu Overkill'i izleme fırsatını buluyorum. 90’lı yılların son dönemlerine ait hatırladığım bir gün de yine futbolla alakalı. Tarihi dün gibi hatırlıyorum: 22 Aralık 1999 Çarşamba. Hava inanılmaz derecede rüzgarlı ve soğuk. Okuldan çıkıp kız arkadaşımın yanına gitmek üzere Kadıköy-Bostancı dolmuşlarına biniyorum. Fenerbahçe-Galatasaray derbisi Galatasarayımızın Şampiyonlar Ligi maçı nedeniyle o güne ertelenmiş. Stadın önünden geçiyoruz. Berbat havaya rağmen Fenerbahçe taraftarları dışarıda bekliyor. Fenerbahçe, 1 hafta önce kupada Pendikspor faciası yaşamış, Galatasaray’ın ise önüne geleni yendiği bir dönem. "Ulan bu Fener en kötü zamanında bile bizi yeniyor, acaba gene aynısı mı olacak?" diye endişe etmiyor değilim. Kız arkadaşımı okuldan alıp evine bırakıyorum. Maçın başlamasına çok az bir süre kala Kadıköy sokaklarında boynumda Galatasaray atkısıyla eve doğru yürüyorum. Sokaktaki ve araçlardaki insanlar bana tip tip bakıyorlar. Allahtan hava çok kötü de dışarıda fazla insan yok. Maça süper başlıyoruz ve ilk yarıda Hasan Şaş ve Marcio ile 2-0 öne geçiyoruz. Tam rahatlamışken Moldovan’ın ortaladığı top esen hayvani rüzgarın etkisiyle kalemize yöneliyor ve kaleci Mehmet'in buyur etmesiyle fark 1'e iniyor. Ancak başka gol olmuyor ve milenyumun son derbisini kazanıyoruz. …Gözlerimi tekrar açtığımda tarihler 1 Ocak 2010’u gösteriyor. 90’lı yılların bitişinin ardından 10 sene daha geçmiş. O yılları benim için özel yapan neydi, bunu tam olarak bilemiyorum. Belki çocukluktan ergenliğe geçişte yaşadığım gamsız ve eğlenceli zamanların o dönemlere denk gelmesi olabilir. Ya da o yıllarda henüz tam olarak kirlenmemiş, teknolojinin insan hayatında bu kadar yer kaplamadığı bir dünyada yaşamamız. Özlüyorum... TEŞEKKÜR LİSTESİ

(Bu yazıda ismi geçen insan-nesne-mekanların dışında kalanlar)


Inter Star
Magic Box
Yıldo
Bülent Karpat
Levent Özçelik
Rüstem Batum
Roman Kosecki
Yusuf Altuntaş
Tugay Kerimoğlu
Falco Götz
Reinhard Stumpf
Karl Heinz Feldkamp
Dean Sounders
Greame Souness
Spor Stüdyosu
Teenege Mutant Ninja Turtles
Transformers
Show Tv Kırmızı Nokta Kuşağı
Playboy
Tinto Brass
Ümit Aktan
Meteor Oyun Salonu
Yazıcıoğlu İş Hanı
Joy Bilgisayar
Street Fighter II
Mortal Kombat Serisi
Final Fight
Captain Commando
Al Lowe
George Lucas
Lucas Arts
BlueByte
Sierra
Infogrames
Midway
Psygnosis
TRT Salı Akşamları Yabancı Sinema Kuşağı
Running Man
Robocop(Film)
Rocky IV
Home Alone
Terminator 1&2
Rock Market
Kara Leke
Amorphis
Tiamat
Machine Head
Süper Baba
Olacak O Kadar
Güner Ümit İle Süper Turnike
Bir Kelime Bir İşlem
Haydi Bastır
Aileler Yarışıyor
A Takımı
Mc Gvyer
Cinayet Dosyası
Kalamış Parkı
Fenerbahçe Parkı
Göztepe Özgürlük Parkı
Fenerbahçe Piramit Eğlence Merkezi
Caddebostan Sahili
Akmar Pasajı
Akmar Çevresinde Çekme Kaset Satan İnsanlar
Atlantis Müzik
Saadeth Müzik
Küçük(Bitli)Kemancı
Non Serviam
Şebek Heavy Metal Fanzin
Century Media Records
64'ler
Commodore Dergisi
Meg Amiga
Amiga Dünyası
Game Show
Yüzbaşı Tommiks
Texas
Tenten
Red Kit
Mister No
Zagor
Topitop
Lolipop
Sulugöz
Probis
Capri Sun

Monday, August 04, 2008

Y Kuşağıyım&90'ları Özlüyorum

80'LERDE DOĞANLARIN 90'LARI ÖZLEME SEBEPLERİ:


1 - O yıllarda 2000'lere geldiğimizde teknolojide neler değişecek, yaşamımız hangi alanlarda kolaylaşacak diye kafa yoruyorduk.Gerçekten iletişim çağı başlayacak mıydı?Günlük yaşamımızda ne gibi değişiklikler olacaktı?Zaten iletişim kurmak daha basit hale gelmeye başlamıştı, Internet hayatımıza girmişti, Mirc gibi nefis bir sohbet programı vardı..Ama insan aklının sınırlarını zorlayacak teknolojik gelişmelerle karşılaşmamız mümkün müydü?Sanal alem gerçekten o kadar fantastik bir yer miydi yoksa herkesin olduğundan farklı göründüğü yalan bir dünya mıydı?İnsanın bilgisayar başından kalkmadan çeşitli işlerini halletmesi mümkün müydü?Bu kadar kolay olabilir miydi herşey?---> Bütün bunları düşünmek insanı heyecanlandırıyordu..

2 - Bilgisayar oyunları teknolojisi nereye kadar ilerleyecekti?Playstation 1'den daha öte bir konsol üretilebilecek miydi?Soul Reaver, Tomb Raider 4, Resident Evil 3, Winning Eleven, Gran Turismo gibi mükemmel oyunların daha iyileri yapılabilecek miydi?O yıllarda kaliteli oyunlar çıkıyordu..Oyun yapımcıları, ilgi çekici oyun konuları bulmakta sıkıntı çekmiyordu.(Sonraki yıllarda oyun konularındaki yaratıcılık gittikçe azaldı, senaryo bakımından birbirinin kopyası oyunlar üretilmeye başlandı)

3 - Yeni bir albüm çıktığında doğruca Akmar pasajına koşardık.Sevdiğimiz grupların albümlerini gördüğümüzde içimizi bir heyecan kaplardı.Maddi durumumuz çok parlak olmasa da kıyıdan köşeden artan paraları biriktirip kaset ve CD alırdık.Hatta bayram harçlıklarımızı bile albümlere yatırırdık.Doğal olarak 90'larda internetten kolayca albüm indirmek mümkün değildi.Müzik dinlemek belli bir emek ve fedakarlık gerektiriyordu..Sentenced, Frozen gibi bir albüm çıkardığında depresif metal müzik adına son noktayı koymuş muydu?Anathema, Tiamat, Rotting Christ, Sentenced gibi grupların Akmar Pasajı'na imza gününe geldiklerini görmek ne kadar heyecan vericiydi..Amorphis'in Tuonela albümü, death metalden uzak olsa da ne güzel bir albümdü..Non Serviam, Şebek gibi rock-metal müzik ağırlıklı dergileri bayilerden çıkar çıkmaz almak ne büyük bir zevkti..Hafta sonu Akmar Pasajı'na girdiğimizde diğer tarafından çıkana kadar kalabalıktan beş dakika bunalmak bile zevkliydi..Her yerde siyah giyinmiş insanları görmek güzeldi..Konuşmasak bile dilimizin ortak olduğunu biliyorduk..Etrafta gerçek anlamda bir metal tayfası vardı..Saçma sapan satanist suçlamalarına karşı koymak egomuzu tatmin ediyordu..İnsanların bize ters ters baktıkları anlarda "Biz burdayız, bir yere gitmeye niyetimiz yok" mesajı vermek bizi güçlü hissettiriyordu..Heavy Metal vardı etrafta..Bu müziği gerçekten dinleyen insanlar vardı..Türk metal müzik tarihinde gerçekleşen ilkler vardı..Overkill, Kreator, Samael, Rotting Christ, Moonspell gibi gruplar konser vermeye gelmişti..Ufak tefek aksaklıklar dışında muhteşem konserler izliyorduk..

4 - Mahalle kültürü diye bişey vardı.Mahallenin gençleri bir araya gelip çeşitli aktivitelerde bulunabiliyordu.Trafikte günümüzdeki kadar araç bulunmadığı için mahalle maçları organize edebiliyorduk.Cep telefonu diye birşey olmadığı halde insanlar kendiliğinden belli noktalarda belli amaçlar uğruna bir araya gelebiliyorlardı..Bir çeşit görünmeyen bağ vardı aramızda..İnsanlar arasındaki ilişkiler yüz yüzeydi, samimiydi...

5 - Bıçkın delikanlıların çoğu Caddebostan, Moda gibi rahat ve huzurlu yerleri keşfetmemişlerdi daha..Arkadaşlarınla oralara gittiğinde etrafta seni rahatsız edecek tipler gezmezdi..Bu kadar insan yoktu piyasada..Sokaklar daha güvenliydi..

Thursday, May 22, 2008

Retrospektif (Askerde Karalamışım)

Yıllara göre sırayla ilk aklıma gelen olay/kişi/nesneler

1985

ALBÜM/NEW ORDER-LOW LIFE
ALBÜM/CHEAP TRICK-STANDING ON THE EDGE
ALBÜM/A-HA-HUNTING HIGH AND LOW

1986

ALBÜM/EUROPE-THE FINAL COUNTDOWN
FILM/TOP GUN
FELAKET/ÇERNOBİL

1987

ALBÜM/HELLOWEEN-KEEPER OF THE SEVEN KEYS:1
ALBÜM/WHITESNAKE-1987
ALBÜM/MSG-PERFECT TIMING

1988

FUTBOL/GALATASARAY-NEUCHATEL XAMAX (5-0)
ALBÜM/METALLICA-...AND JUSTICE FOR ALL
EĞİTİM/İLKOKUL BAŞLANGIÇ(GAZİ M.K.PAŞA İLKOKULU)

1989

SİYASET/BERLİN DUVARI'NIN YIKILMASI
FUTBOL/GALATASARAY AVRUPADA YARIFİNAL
FUTBOL/GALATASARAY-FENERBAHÇE:3-4

1990

ŞARKI/WARRANT-CHERRY PIE
TATİL/SİLİVRİ
FUTBOL/DÜNYA KUPASI İTALYA 90

1991

ALBÜM/METALLICA
ALBÜM/OVERKILL-HORRORSCOPE
TELEVİZYON/STAR(MAGIC BOX)

1992

BİLGİSAYAR/COMMODORE 64+DATA SET
DERGİ/64'LER
EĞİTİM/FKM DERSHANESİ

1993

EĞİTİM/ANADOLU LİSESİ GİRİŞ(ÜSKÜDAR ANADOLU LİS.)
FUTBOL/GALATASARAY ŞAMPİYONLUK(SON MAÇ 8-0 GALİBİYET)
EĞİTİM/İLKOKUL MEZUNİYET(GAZİ M.K.PAŞA İLKOKULU)

1994

BİLGİSAYAR/AMIGA 500
OYUN/CANNON FODDER
DERGİ/AMIGA

1995

FİLM/SEVEN
OYUN/SENSIBLE WORLD OF SOCCER 1995-96
TATİL/YELKENKAYA

1996

TATİL/ALTINOLUK
FUTBOL/EURO 96(ALMANYA ŞAMPİYONLUK)
FİLM/BRAVEHEART

1997

İŞ/STÜDYO NOTİS
SİYASET/28 ŞUBAT
OYUN/FİFA&NBA 97 PARTİLERİ

1998

HOBİ/INTERNET CAFELER VE MIRC
KONSER/KREATOR&SAMAEL
ALBUM/SENTENCED-FROZEN

1999

DOĞAL FELAKET/MARMARA DEPREMİ
KONSOL/PLAYSTATION 1
KONSER/OVERKILL

2000

FUTBOL/GALATASARAY UEFA KUPASI
TATİL/ÇEŞME
EĞİTİM/ÜNİVERSİTE GİRİŞ VE ÇIKIŞ(AFYON İŞLETME)

2001

İŞ/HERMES İLETİŞİM
OYUN/COUNTER STRIKE
TERÖR/İKİZ KULELERE SALDIRI

2002

EĞİTİM/ÜNİVERSİTE GİRİŞ(İSTANBUL Ü. SOSYOLOJİ)
VEFAT/NEZİHE KONĞUR
FUTBOL/JAPONYA&KORE 2002(TÜRKİYE'NİN 3.LÜĞÜ)

2003

İŞ/EFOR ARAŞTIRMA
SAĞLIK/LASER AMELİYATI(GÖZ)
BİLGİSAYAR/PC

2004

FESTİVAL/ROCK İSTANBUL(SOLAR BEACH)
KONSER/SEBASTIAN BACH
BİLGİSAYAR/MSN MESSENGER

2005

TATİL/AYVALIK
FESTİVAL/ROCK REPUBLIC
GEZİ/ÇANAKKALE

2006

EĞİTİM/ÜNİVERSİTE MEZUNİYET(İSTANBUL Ü. SOSYOLOJİ)
İŞ/ATLANTİS MÜZİK
ORGANİZASYON/HAGGARD&SODOM KONSER

2007

TATİL/İZMİR ÖZDERE
İŞ/SİGORTA BAŞLANGICI
DİĞER/ASKERLİK