Showing posts with label Konser. Show all posts
Showing posts with label Konser. Show all posts

Saturday, January 10, 2015

The Sun Sets Forever On A World Of Lies



Hala gözümün önünde canlanan anlardan birisi lise yıllarından kalma..Her zamanki gibi sıkıcı geçen derslerin arasındaki kısa bir tenefüste, önümdeki sırada oturan Uğurcan adında bir çocuğun masasında bir çekme kaset görmüştüm. Elemanla müzik zevklerimiz uyuşuyordu, o an çok sıkıldığım ve walkmanimde dinleyecek bir kaset de olmadığı için Uğurcan'a "Bu ne tarz?" diye sordum."Al dinle, belki seversin" diyerek kaseti bana uzattı. Üzerinde hiç kağıt şerit bulunmayan (Kağıtlar sökülmüştü) ve kocaman harflerle "At The Gates" yazan kaseti başa sararak walkmanime koydum. Keman ile başlayan kısa bir intronun ardından mükemmel bir gitar melodisi ve ardından hiç alışık olmadığım sertlikte vokaller ve başdöndürücü hızda davullar girdi. (O ana kadar dinlediğim en sert gruplar Slayer, Kreator, Testament vs. idi). Teneffüs malum kısa olduğu için bir-iki şarkı anca dinleyebildim ancak albüm çok hoşuma gitmişti. Kaseti ödünç isteyip evde kendime kopyaladım ve walkmanimde uzun bir süre dinledim. Yanlız elimde bir şarkı listesi yoktu, Uğurcan albümün grubun hangi albümü olduğunu bilmiyordu ve çevremde grubu bilen kimseyi de tanımıyordum. Sadece çekme kasetin üzerine büyük harflerle yazılmış "At The Gates" yazısı vardı.(Şu anda bile grubun adını duyduğumda aklıma ilk olarak o çekme kaset gelir) Aradan birkaç sene geçtikten sonra nihayet -Internet sağolsun- dinlediğim çekme kasetin İsveçli grubun 1994 çıkışlı Terminal Spirit Disease albümü olduğunu öğrendim. Ayrıca müzik sitelerinde maalesef grubun 1995 yılında dağılmış olduğu yazıyordu. Dağılmadan önce yaptıkları son albüm olan Slaughter Of The Soul'u dinleyince gruba iyice bağlandım. Karanlık, isyankar, liriklerinde gizli acılar barındıran; güçlü produksiyonuyla insanı neye uğradığına şaşırtan olağanüstü bir albümdü. Melodik death metalin kilometre taşlarından biriydi. Şarkı sözlerini araştırdım, Kazaa'dan Blinded By Fear'ın klibini indirip defalarca izledim, davulcu Adrian Erlandsson'un kollarının bu albümün kayıtları sırasında nasıl kopmadığına hayret ettim. İlk iki albümleri The Red In The Sky Is Ours ve With Fear I Kiss The Burning Darkness'ı de sonradan dinleyip sevdim. Her ne kadar biraz zamanın death metal gruplarından farklı olma çabası taşıyarak hazırlandığı hissedilse ve bildiğimiz İsveç death metalinden farklı, kaotik bir sounda sahip olsa da, Slayer'ı hatırlatan gitar riffleri ve Tomas Lindberg'in soğuk, ağlamaklı vokalleri ile The Red In The Sky Is Ours, 2.en sevdiğim At The Gates albümüdür..(1.sinden zaten yukarıdaki paragrafta bahsettim) "Göteborg Soundu" kavramını yaratmış, metalcilik hayatımda her zaman saygı duyduğum ve dünyada da metal müzik dinleyen insanların çoğunun saygı duyduğunu tahmin ettiğim At The Gates'den 2010 yılında güzel haber geldi: Yeniden birleşmişlerdi. Ancak sadece konserlere çıkacaklardı, yeni albüm yapmayı düşünmüyorlardı. Neyse ki grubun bu inadı çok uzun sürmedi ve 2014 yılında 19 seneden sonra yaptıkları ilk albüm "At War With Reality", Century Media Records etiketiyle yayımlandı. Tam albümü sindirme işine girişmiştim ki Vera Productions'ın 8 Ocak 2015 tarihinde At The Gates İstanbul Konseri'ni duyurmasıyla tam anlamıyla coştum. Gerçekten de Türkiye'de çalmasına ihtimal vermediğim bir gruptu ama hayatta beklenmedik şeyler oluyor.. Konser tek kelimeyle olağanüstüydü..Üstüste gelen Cold, Terminal Spirit Disease, Under A Serpent Sun, Windows, Suicide Nation, Nausea, World Of Lies gibi parçalar beni ve oradaki tüm seyirciyi darmadağın etti. Tahmin edileceği gibi Blinded By Fear'da ortalık tamamen yıkıldı. Setlistlerinde son albümlerinden 6 şarkıya yer veren grubun özellikle eski parçalarına katılım yüksek seviyedeydi. Dışarıdaki dondurucu soğuğa rağmen Garaj İstanbul'un neredeyse tamamının dolmuş olması beni bayağı şaşırttı. Konsere bu kadar insanın geleceğini zannetmiyordum. Ayrıca son yıllarda yapılan metal konserleri içinde seyircisinin en yüksek yaş ortalamasına sahip olduğu konserdi. 50 yaş üzerinde olduklarını tahmin ettiğim birtakım adamlar gördüm. Grubun 20 küsür sene önceki şarkılarını bile hatasız söylemeyi başaran Tomas Lindberg'in bir şarkı arasında "Bir At The Gates fanı normal bir metal fanından 10 kat daha zekidir" demesi dikkat çekiciydi. Gitarlarda Björler kardeşler her zamanki gibi ultra enerjiklerdi. Davulcu Adrian Erlandsson, "45 yaşında nasıl hala death metal grubu davulcusu olunur?" dersi verdi. Sahneye Paradise Lost tişörtüyle çıkarak da ayrıca takdirimi topladı. Konserin en unutamadığım anı yine bir şarkı arasında yaşandı. Tomas "Tompa" Lindberg, bir anda alaycı bir ifadeyle "At The Gates Doesn't Like Death Metal" diyince herkes şaşırdı. Seyirciler arasında yuhalayanlar oldu. Kısa bir sessizlikten sonra Tompa mikrofunu yeniden eline aldı ve "WE LOVE DEATH METAL" lafıyla olaya son noktayı koydu...

Wednesday, November 13, 2013

Total Annihilation In Istanbul - 11.11.2013


"Yıl olmuş 2013, sen hala thrash metal mi dinliyorsun?"

Aramızda böyle anlamsız sorular sorabilen, ”zamanında” metal müziğin en gürültülü ve hızlısını dinlemiş olduğuna inanan ama artık bu müziğin kulaklarını tırmalamasından dolayı günümüzün easy listening trend gruplarına yönelen adamlar yaşıyor..

Böyle düşünen insanların mantığından yola çıkacak olursak artık kimsenin progressive rock veya klasik rock da dinlememesi gerekir..Çünkü bu tarzda müzik yapan birçok önemli grubun (Genesis, Rush, Yes, Journey ve Fleetwood Mac ilk aklıma gelen örnekler) özellikle 60’ların sonunda ve 70’lerde altın çağlarını yaşadıktan sonra 80’lerden itibaren dönemin synthesizer ve elektronik etkileşimleri nedeniyle soundlarını değiştirdiklerini ve 90’lardan itibaren de günümüzün modern rock sounduna yöneldiklerini görmekteyiz..”70’ler“ denince müzikal anlamda hemen herkesin aklına ilk olarak klasik rock, progressive rock ve psychodelic rock türleri geldiği gibi 80’lerin sonunda metal müzikte thrash metal hegemonyası yaşanmıştı..Ancak aradan geçen zaman, insanın bütün bu müzik türlerinden ayrı ayrı haz almasına engel olmamalı, en azından bana engel olmuyor..

Annihilator, metal müzik dinlemeye ilk başladığım zamanlardan beri takip ettiğim bir grup.Alice In Hell ve Never Neverland gibi thrash metal için kült kabul edilebilecek iki albüme imza atan Kanadalılar, Set The World On Fire ile daha yumuşak bir sound ile deneysel işlere girince bağnaz metalkafaların tepkisini çekmiş (Benim çok sevdiğim bir albümdür aslında) ve Roadrunner Records gibi zamanının dev plak şirketlerinden biriyle yollarını ayırmak zorunda kalmıştı.90’lı yılların ortalarından itibaren yayınlanan King Of The Kill, Refresh The Demon ve Remains albümleri, Annihilator albümlerinden çok gitarist Jeff Waters’ın solo albümlerine benziyorlardı..Hatta King Of The Kill albümünde Jeff Waters, davullar dahil bütün enstrümanları kendi çalmakla kalmıyor, vokalleri de üstleniyordu..1999 yılında basist Wayne Darley dışında ilk kadrosuyla tekrar toplanan grup, Criteria For A Black Widow albümünü yapacak ancak bu sefer de bazı parçalarda soundu metalden çok hard-core’a benzediği için eleştirilecekti.(Oysa ki bence gayet başarılı ve gaz bir albümdü Criteria For A Black Widow).2001 ve 2002 yıllarında sırasıyla Carnival Diablos ve Waking The Fury uzunçalarlarını yayınlayan grup, thrash metali groove metal ile oldukça başarılı biçimde harmanlamayı başarıyordu..Özellikle Waking The Fury albümü, sahip olduğu elektrikli testere sesine benzeyen gitar soundu ile metal tarihi içinde ayrı bir yere konulması gereken bir albümdür. Bu albümdeki gitar soundunu şu ana kadar dinlediğim başka hiçbir albümde duymuş değilim..

Waking The Fury albümünden sonra grubun çekirdek kadrosu bir kez daha dağılmış, buna sinirlenen frontman Waters, sadece vokalist/gitarist Dave Padden’ı kalıcı eleman olarak grupta tutmaya, bunun dışında sadece turlarda çalacak basist ve davulcular ile çalışmaya karar vermişti..Bu dar kadroyla 2004 yılında kanımca kariyerinin en vasat albümü All For You’yu piyasaya süren Annihilator, hemen ertesi sene çıkan Schizo Deluxe ile kendini affettirmişti..2007’de Angela Gossow, Jeff Loomis, Alexi Laiho, Jesper Strömblad gibi metal camiasının birçok ünlü müzisyeninin konuk sanatçı olarak yer aldığı ve sadece “Metal” gibi iddialı biri isimle yayınlanan albüm ise beklentileri tam olarak karşılamayan bir albümdü..(Hatta albümün ismine aldanılmaması gerektiği, albümdeki soundun thrash metalle alakası olmadığına dair ciddi eleştiriler almıştı..) 3 sene sonra Annihilator’ın thrash köklerine tekrar sıkı sıkıya sarıldığı gupla aynı ismi taşıyan 13.albümleri piyasaya sürüldü..Ve içinde bulunduğumuz yılın yaz aylarında “Feast” isimli albüm raflardaki yerini almıştı ki bir gün Facebook’a girdiğimde bir baktım ki Vera Productions ve Freebird Agency grubu İstanbul’da konsere getiriyormuş!Harika bir haberdi, ancak iptal olma ihtimalini de göz önünde bulundurmak gerekiyordu..Sonunda dualarım kabul oldu, konser iptal olmadı, 11 Kasım 2013 Pazartesi günü iş çıkışı en sevdiğim thrash metal grupları içinde üst sıralarda yer alan Annihilator’ı izlemek üzere Maslak’ın yolunu tuttuk..

Benim için metal konserlerinin farklı bir havası var..Ertesi gün erkenden kalkıp işe gitmem gerektiğini, konserde fazla gaza geldiğim taktirde izleyen günlerde boynumun ve bacaklarımın feci halde ağrıyacağını bildiğim halde sahnede çalan grup die-fard fanı olduğum bir grupsa ve üstüne üstlük setlistte hastası olduğum parçalarına yer veriyorsa kendimi tutamıyorum..Annihilator tam olarak bunu yaptı..İlk albümden Alison Hell ve W.T.Y.D, Neverland’den The Fun Palace, Reduced To Ash ve I Am In Command, Set The World On Fire’dan albümle aynı ismi taşıyan parça, No Zone, Knight Jumps Queen (Ayrıca Phoenix Rising, Sounds Good To Me ve Snake In The Grass’den oluşan akustik bir kombo da yaptılar), King Of The Kill’den Bliss, Second To None, Fiasco ve albümün ismini taşıyan o hayvani parça, Refresh The Demon, Carnival Diablos’un en sevdiğim parçası Time Bomb, Waking The Fury’nin en gaz parçası Ultra-Motion, Grupla aynı ismi taşıyan albümden Ambush ve son albümün ilk 3 parçasından oluşan harika bir setlist sundular..Benim için sonuç ise yapılan headbang neticesinde ertesi gün ağrımaya başlayan bir boyun ve ayakların sürekli yere vurulup tempo tutulması suretiyle oluşan bir bacak ağrısı oldu..Ama İstanbul, turnenin son durağı olmasına rağmen grup sahnede o kadar enerjikti ve o kadar kuvvetli bir sounda sahipti ki insan bütün bu ağrılardan şikayet edemiyor..

Konserin ses sistemi şaşırtıcı biçimde çok iyiydi..Gitarlar çok temiz duyuluyordu..Jeff Waters her Annihilator konserinde olduğu gibi konser boyunca sempatik hareketler sergiledi ve sürekli sırıtarak sahneyi dolaştı..(Gitar çalarken onun kadar eğlenen başka bir adam var mıdır acaba?)Vokalist David Padden çok başarılıydı..Grubun eski ve yeni parçalarını kusursuz biçimde söyledi..Genç davulcu Mike Harshaw ve sonradan Venezuela’lı (!) olduğunu öğrendiğim genç gitarist Alberto Campuzano da iyilerdi..

Konserin yapıldığı Maslak Arena küçük bir mekan..Pazartesi günü olmasına rağmen konsere gelen yaklaşık 500 civarı metal fanı sayesinde içerisi kalabalık gibi gözüküyordu..Gönül ister ki Annihilator gibi bir gruba binlerce kişi gelsin ama Türkiye’de yaşıyor olduğumuz için hafta içi bir gün için bu sayı yüksek sayılır..”Abi konsere gelecektim ama hafta içine denk geldi” diyebilme rezilliğini göstebilen insanlara da konsere İzmir’den gelip ertesi gün işine giden adam olduğunu hatırlatıp allah’a havale ediyorum..

11 Kasım 2013 Annihilator İstanbul konseri için verdiğim 60 lirayı grubu Türkiye’ye getiren Vera Productions ve Freebird Agency’ye sonuna kadar helal ediyorum..İnsan sevdiği grubu sahnede böylesine dehşet bir performansla izledikten sonrası parayı falan umursamıyor zaten..

Not:Bu arada Jeff’in “We are Canadians, we love everyone”sözü ve “Do you like Slayer and Metallica, listen to this” diyip Deadlock’a girişi unutulmazdı…



Saturday, March 02, 2013

Katatonia & Epica (23.02.2013)



Katatonia; hem ilk iki albümlerindeki uğursuz doom/death karışımından, hem de sonradan yöneldikleri depresif metal&rock tarzından oldukça haz aldığım ancak daha önce birçok kez ülkemizi ziyaret etmiş olmasına rağmen hiç görme şansına erişemediğim bir gruptu.Geçen hafta sonu nihayet kendilerini canlı izleme fırsatını buldum ve bir kez daha ilerledikleri kulvarda hemen hemen rakipsiz olduklarına kanaat getirdim..

Maslak Venue'de yaklaşık 1500 kişinin doldurduğu salonda sahne alan grup, konseri son albümlerini tanıtım şovuna dönüştürmeyerek takdirimi topladı.Geçen sene çıkan "Dead End Kings", kanımca grubun yaptığı en iyi albümlerden biriydi.Albümdeki en sevdiğim parçalarını (Parting, Hypnone, The Racing Heart) çalarak beni mest eden grup, eskilerden de Deadhouse, Teargas, Sweet Nurse, Ghost of the Sun gibi klasikleri unutmadı, bir yandan da son dönemlerdeki hitlerinden My Twin, July, Deliberation ve The Longest Year ile seyirciyi gaza getirdi.Katatonia'nın çekirdek kadrosunda yer alan gitarist Anders "Blakkheim" Nyström ve solist Jonas Renkse, artık 40'lı yaşlara merdiven dayamış olmalarına rağmen enerji doluydular.Grubun diğer elemanları gibi (Ki bildiğim kadarıyla davulcu Daniel Liljekvist'in de yaşı az değil) hiç durmadan kafa salladılar..Bu bakımdan Katatonia'nın hala bir metal grubu olduğuna tanıklık etmek güzeldi..

Epica'ya gelince..Bir kere bu iki grubu bir araya getirmek tamamen ticari bir hareket ve hatadır..Sadece 2 parçasına dayanabildiğim ve ardından konser mekanını terk etiğim Epica için, Metal-Archives'de ve kendi bloğunda yazdığı kritikleri büyük bir keyifle takip ettiğim Amerikalı orta yaşlı bir metalci abimiz yapılabilecek en güzel yorumu yapmış:


"Epica is basically metal music for people who don't like real metal music; people who want a sampling of all its cheeses, like the girl standing outside the deli at your local supermarket with a tray of free goodies. It operates within a premise of safe ideology and good cheer, so you never have to feel guilty that it's challenging you when you listen to it in between watching your favorite programmes on the Lifetime network. If you exist in a world where Dragonforce, Nightwish and Dethklok remain supreme as the best bands you've ever discovered on Youtube, then Epica will probably tickle you in all the right places. If you exist outside that world, we should grab a beer together and let the kids have fun on their rides
"

"Epica, aslında gerçek metal müzikten hoşlanmayanlar için metal müziktir, metal müziğin bütün yumuşak taraflarından örnek toplamak isteyen insanlar içindir, mahallendeki marketin dışındaki soğuk mezecide elinde şekerlemelerle dolu bir tepsiyle duran kız gibidir.Bu; güvenli ideoloji ve iyi bir alkışla çalışan bir sistemdir, böylelikle kablolu yayında izlemeyi sevdiğin programların arasında grubu dinlediğinde (Epica'dan bahsediyor tabi ki) hiçbir zaman suçlu hissetmek zorunda kalmazsın.Eğer Dragonforce, Nightwish ve Dethklok'un Youtube'dan keşfettiğin en iyi gruplar olduğunu düşündüğün bir dünyada yaşıyorsan, o zaman Epica belki çok hoşuna gider.Eğer böyle bir dünyanın dışında yaşıyorsan birlikte bir bira içmeli ve çocukların gezintilerinden keyif almalarına izin vermeliyiz.."

Tuesday, December 04, 2012

The Little Things Vol:7 / When In Sodom (25.11.2006)



Zaman ne kadar çabuk geçiyor. Atlantis Müzik'te birlikte çalıştığım arkadaşım Can İnandım'ın yoğun çabalarıyla gerçekleştirdiğimiz Sodom konserinin üzerinden 6 yılı aşkın bir süre geçmiş..Aslında konseri benim için önemli yapan sadece kült bir thrash metal grubunu canlı canlı izlemiş olmak ve grubun Türkiye'de ilk defa çalması değildi (Bilindiği gibi 1992 yılında İstanbul'da verecekleri konser, ülkücülerin konser mekanını basması nedeniyle son anda iptal olmuştu) Konseri daha çok Onkel Tom ve tayfasının enterasan sözleri ve hareketleriyle hatırlıyorum..Örneğin Almanların biracı oldukları söylenir ancak Sodom kelimenin tam anlamıyla allahsız içiyordu..Grubu karşılamak için Atatürk Hava Limanı'na gittiğimde Tom Angelripper'la aramızda geçen şu ilk dialog durumu yeterince anlatıyor sanırım:

- BEN: (Tom'un elini sıktıktan sonra) "You're all welcome to Turkey.What's up?"

- TOM: "I'm fine, man.Thanks..Tell me, where can I find cold beer here?"


Bas Gitar ve vokalde Tom Angelripper, Gitarda Bernd Kost ve davulda Konrad Schottkowski'den oluşan kadrosuyla İstanbul'a gelen grup içmeye havaalanında başladı ve İstanbul'da bulundukları süre boyunca hiç ara vermedi..Alkol performansları ile ilgili şunu hatırlıyorum: Havaalanında bira içmeye başlayan adamları Taksim'deki otellerine götürmüştük.(Otele vardığımız sırada patronun eşinden gelen "Serhat, adamlara söyle oteldeki minibarın ücretini biz karşılamıyoruz" şeklindeki uyarı da bizimkilerin tehlikenin farkında olduklarını gösteriyordu) Otelde kısa bir süre grubun Türkiye'deki en azılı fanı DJ Şener'le muhabbet edip Do-Rock'a geçtiler. Burada da fanlarına imza dağıtırken bira içmeye devam ediyorlardı. Sonuç itibariyle öğlen saat 3'ten akşam saat 8'e kadar olan süre içerisinde adam başı yaklaşık 15 bardak birayı devirmişlerdi..Bu esnada bir ara Tom'a "Hergün bu kadar içiyor musunuz?" diye sorduğumda "Sadece hafta sonları içiyorum" diye cevap vermişti..

Sodom elemanlarının damak tadları biraz tuhaftı. Akşam yemeği için onlara Taksim'de fena gözükmeyen bir restoranda rezervasyon yaptırmıştık. Menüde pizza, patates kızartması, sosis ve benzeri şeyler vardı (Alman oldukları için bu tür şeyleri severler diye düşünmüştük) Ancak masaya oturduktan 15 dakika kadar sonra yemeği beğenmediklerini söyleyip Mc Donalds'dan çizburger yemek istediklerini beyan ettiler..Gidip onlara Mc Donalds'dan adam başı 3'er tane çizburger alma görevi de bana düşmüştü haliyle..(Ancak intikamımı onlar sahnedeyken aldım..Sahnede çalarlarken backstage'e girip konserden sonra midelerine indirmeyi düşündükleri karışık pizzanın tamamına yakınını yedim.Sonradan duğduğuma göre pizzalarının yenmesine çok kızmışlar ama acıkmıştım ve ortalıkta yiyecek başka birşey yoktu)

Konserde yaşanan bir başka enterasan olay da, Sodom'un alt grubu olarak gelmiş olan Holy Moses'ın bayan solisti Sabina Classen'in başından geçmişti.Sabina, grubun gitaristi Michael Hankel ile evliydi. Konserden önce Yeni Melek'de içkiler su gibi akarken Ankara tayfasından Hicri Bozdağ, alkolün dozunu fazla kaçırmış olsa gerek ki Sabina'yı herkesin içinde ve kocasının gözleri önünde dudaklarından öpmüştü. Millet "Ooov woow" diye tepki verirken adam sadece gülümsemişti. Aynı şey bir türk müzisyenin başına gelmiş olsa neler yaşanırdı tahmin etmek bile istemiyorum...

Konsere ilgi beklenildiği kadar olmasa (İçerde yaklaşık 600 kişi vardı) ve Yeni Melek'in ses sistemi her zamanki gibi kimseyi tatmin etmese de güzel bir konser izledik.Sodom, üç adamın çıkartabileceği maksimim gürültüyü çıkartmıştı. Bomba şarkılarını ard arda çaldılar. Konserden önce grubun ses teknisyeniyle "2.Dünya Savaşı'nda kazılan siperler" ve "Sodom'un çaldığı en rezil yerler" gibi konular üzerine derin bir sohbete girmiştik. Adam beni sevmiş olacak ki konserden sonra imzalı bir Sodom penası ve konserin playlistinin yazdığı kağıdı hediye etmişti..Hala gözüm gibi bakıyorum bunlara...



Wednesday, September 19, 2012

Helstarring In Istanbul - 14.09.2012

Power/Speed Metal tarzında yıllara meydan okuyan baba gruplardan Helstar'ın (Kendileri "Biz Texas Metali yapıyoruz" diyorlar) kuruluşunun 30.yılı şerefine çıktığı dünya turunda buralara da uğrayacağını duyduğumda çok sevinmiştim.Haftalar öncesinden konser biletini Hammer Müzik'ten aldığımda içimde "Acaba az bilet satılırsa konser iptal olur mu?" endişesi vardı..(Türkiye'de bu son dakika iptalleri moda oldu..Özellikle Unirock grubu bunu çok sık yapıyor) Ancak Hammer Enis'in "Merak etme organizatörler 10 kişi de bilet alsa yapacakmış konseri" lafını duyduktan sonra rahatladım..

Konser 14 Eylül Cuma akşamı Taksim'de The Mekan adlı bir barda düzenlenecekti.Oraya daha önce bir kez gitmiştim.O zamanki adı Oldschool idi..Alt katında türkü bar bulunan, sahnesi çok küçük, izbe bir mekandı..Sanırım işletmecisi değişmiş ama içerisi değişmemiş..Tabi ki de Helstar gibi bir grubu çıkartmak için pek uygun bir yer değildi, ancak Türkiye şartlarında ancak bu kadar oluyor..

Saat 10 civarı konser mekanına girdiğimde Helstar'ın alt grubu olarak yer alacak The Order of Chaos henüz sahmeye çıkmamıştı ve içeride yaklaşık 80 kişi vardı.Etrafta birkaç tanıdık yüz gördüm.Kısa bir süre sonra da Murat ve Oğuzhan geldi..Sohbet ettik, birşeyler içelim dedik ve o da ne..Biranın 12 TL'ye satıldığını gördük..(Mekanın bu işi bilmediğinin göstergesi bu) Bira yerine sek votkayı tercih ettim (3 TL fark ile).En azından içine su karıştırma ihtimalleri yok...

The Order of Chaos, yaş ortalaması oldukça düşük olan Kanadalı bir grup.Tarzları Helstar'ın son haline benziyor..(Thrash/Power denebilir) Vokalistleri bayandı ve sesi oldukça kuvvetliydi..Her zamanki gibi ses sistemi berbat olduğundan ve gitarlar doğru dürüst duyulmadığından grubu eleştirmem yersiz olacak..Ama grup hakkındaki ilk izlenimlerim olumluydu..(KUMAŞLARI İYİ!)

The Order of Chaos sahnede 1 saat kadar kaldıktan sonra Helstar'ı beklemeye başladık.Helstar, 1995 yılında yayınladıkları Multiples of Black albümünden sonra dağılmış, 2007 senesinde ise davulcuları hariç Remnants of War kadrosuyla geri dönmüştü.Ancak yeniden birleştiklerinde soundları da değişmiş, power/speed metalden ziyade thrash metale yakın bir tarza yönelmişlerdi.Konserde 2010 yılında çıkan son albümleri Glory of Chaos'a ağırlık vereceklerini ancak Remnants of War, A Distant Thunder ve Nosferatu dönemindeki klasiklerini es geçmeyeceklerini tahmin ediyordum.

Saat 11'i biraz geçe James Rivera ve arkadaşlarının backstage'e yöneldiğini gördüm.Konser organizatörleri de hemen backstage'in kapısında bekliyordu.Grup elemanlarından imza almak için Remnants Of War albümünün CD'sini yanımda getirmiştim.(Ne de olsa kadrodaki 5 kişiden 4'ü o albümde çalmış olan adamlardı) Ben daha organizatörlere "Gruptan imza alabilir miyim?" diye sormadan onlar elimdeki CD'yi görüp "Oo CD getirmişsin.İmza almak istiyorsan içeri geçebilirsin" dediler.Şaşırmış bir vaziyette backstage'e girdim.İçeride, küçücük bir odada Helstar elemanları ısınma hareketleri yapıyorlardı.James Rivera'ya yönelip "Would you please sign this for me?" diyip CD kitapçığında grubun 1986 senesinde çekilmiş bir fotoğrafının yer aldığı sayfayı uzattım.Cevap açık ve netti: "After the show.." Bunun üzerine üstelemeyip dışarı çıktım ve grubu beklemeye başladım.

11 buçuğa doğru Helstar, The Mekan'ın ufacık sahnesine çıktı ve daha ilk şarkıda Rivera'nın mikrofununun sesi kesildi..Ama efsane solist moralini bozmadı, sahnenin yanında bulunan ses ekibine gerekli işeretleri yaparak durumu idare etti.

Hemen hemen bütün metal konserlerinde olduğu gibi ses düzeni berbattı.Bas gitarı duymak imkansızdı.Gitarları ise ancak bildiğimiz şarkılarda kulak aşinalığı sayesinde zar zor ayırt edebiliyorduk.Hayatımda gördüğüm ilk zenci metal davulcusu Michael Lewis ise sanki 40 yıldır grupta çalıyormuş gibiydi.Harika bir performans sergiledi.James Rivera da bu iğrenç ses sisteminde yapabileceğinin en iyisini yaptı.İlerleyen yaşına rağmen sesinden henüz hiçbir şey kaybetmediğini herkese gösterdi..

Helstar, beklediğim gibi konserde son iki albümü The King of Hell ve The Glory of Chaos'a ağırlık verdi..Yeni parçalarını çalarlarken sanki sahnede Helstar değil de bir oldschool thrash metal grubu vardı..Hızlı ve gaz son dönem parçalarından seyirciye bolca ikram ettiler..Ancak benim ve oradaki hemen herkesin beklentilerini boşa çıkarmayıp eskilerden Burning Star, Remnants of War, Conquest, Evil Reign, The King Is Dead, Winds of War, Baptized in Blood, To Sleep Per Chance to Scream gibi klasikleri aralara serpiştirdiler..Özellikle Winds of War benim için konserin en uç noktasıydı..James Rivera, parçayı sanki 26 sene önce albümü kaydederken söylediği gibi söyledi..

Helstar konseri, yaşadığım en değişik konser deneyimlerinden biriydi.Çünkü içeride zaten az kişi olduğundan ve pek çok insan da arkalarda takılmayı tercih ettiğinden dolayı sahne önü neredeyse bomboştu..İlk yarım saat grubu en önün birkaç sıra arkasından takip ettikten sonra "Bir daha nerden bulacağım bu fırsatı?" diye düşünerek en öne geçtim..Grubun gitaristi Larry Barragan, burnumun dibinde çalıyordu.Aynı şekilde elimi uzatsam solist Rivera'ya dokunabileceğim bir yerde izledim konserin büyük bölümünü..Bir daha böyle bir şans yakalayabilirmiyim bilemiyorum..

Grubun en eski elemanlarından basçı Jerry Abarca, konserin en enerjik ismiydi.İlerlemiş yaşına ve seyrelmiş saçlarına rağmen bir saniye yerinde durmadı..

Helstar, sahnede bir buçuk saat kadar kaldı..Bise çıktıklarında sahneye The Order of Chaos'ı da çağırdılar..Kapanışı şarkısı Run With The Pack'i iki grup elemanları birlikte çalıp söylediler..Bu esnada The Order of Chaos elemanlarının ve bazı seyircilerin stage-diving yaptıkları görüldü..Arada pogo yapmaya çalışan bazı hiddetli metalciler de vardı ama allahtan bir sakatlık çıkmadı...

Konserden sonra grup elemanları mekanda dolaşmaya başladılar..Yakaladıklarımdan imza aldım..Ayrıca aşağıda sevgili arkadaşlarım Murat ve Oğuzhan ile birlikte grup elemanlarıyla çektirdiğimiz fotoğraflardan birkaçını da paylaşacağım..Konserin en saçma diyaloğu ise tanımadığım bir metalci hatunla konserden sonra aramızda geçen diyalogdu..Daha önce hiç görmediğim bu kız, grup elemanlarının yanında dolaşıyor ve onlarla bir kaç kelime konuşuyor olmamdan dolayı olsa gerek, yanıma gelip "WHERE ARE YOU GO?" dedi..İlk başta anlamasam da sonradan jeton düştü..Beni ekipten biri zannetmişti..Bozuntuya vermemeye çalışarak "We are going to Do-Rock" dedim..Okey dedi, gitti..

Konser sonrası gerçekten de Helstar ve The Order of Chaos elemanlarıyla soluğu Do-Rock'da aldık..Yerli bir grubumuz bilindik metal parçalarını coverlıyordu.Ama hakkını vermek lazım, ismini bilmediğim solistlerinin sesi oldukça başarılıydı..

Helstar'ın çukulata renkli davulcusu Mikey Lewis ve solist James Rivera, grup Judas Priest-Painkiller'ı coverlarken sahneye fırlayıp bir canlı performans da orada sergilediler..

Saat 3 civarı yorgun argın ama mutlu bir biçimde evlerimizin yolunu tuttuk..Aklımdan Winds Of War'un sözleri geçerken uykuya daldım:

" On a cold night, in the winter winds
I lift my head, and stare to the stars
To find a path that will lead me out
To a place that will heal the scar
"



Ve fotoğraflar..


Ben, Helstar gitaristi Robert Trevino ve Oğuzhan:




Oğuzhan, Davulcu Mikey Lewis, Ben, Murat ve diğer gitarist Larry Barragan:




Ben, Rivera Baba ve Murat: (Soldaki dev kol kime ait bilmiyorum)




Sunday, September 16, 2012

İzlediğim Gruplar 1998 - ????

KREATOR - 06.06.1998
SAMAEL - 06.06.1998
OVERKILL - 29.05.1999
SENTENCED - 21.10.2000
PENTAGRAM - 18.01.2003
PARADISE LOST - 18.05.2003
OVERKILL - 07.11.2003
ANATHEMA - 20.06.2004
ANATHEMA - 02.10.2004
SEBASTIAN BACH - 07.12.2004
EVERGREY - 09.04.2005
ANATHEMA - 20.05.2005
SLAYER - 03.07.2005
IN FLAMES - 03.07.2005
HELLOWEEN - 01.02.2006
MICHAEL SCHENKER GROUP - 04.05.2006
NECROPHAGIST - 14.09.2006
ORPHANED LAND - 14.09.2006
SAMAEL - 14.09.2006
HOLY MOSES - 25.11.2006
SODOM - 25.11.2006
HAGGARD - 08.12.2006
ROTTING CHRIST - 22.04.2007
MISERY INDEX - 21.07.2007
GAMMA RAY - 21.11.2007
HELLOWEEN - 21.11.2007
SAMAEL - 30.01.2009
KEEP OF KALESSIN - 30.01.2009
POISONBLACK - 20.03.2009
KREATOR - 18.07.2009
PARADISE LOST - 18.07.2009
TESTAMENT - 29.07.2009
W.A.S.P - 19.11.2009
OVERKILL - 02.07.2010
OBITUARY - 02.07.2010
GRAVE DIGGER - 03.07.2010
AMORPHIS - 03.07.2010
NEVERMORE - 04.07.2010
THERION - 11.12.2010
BON JOVI - 08.07.2011
WHITESNAKE - 10.07.2011
JUDAS PRIEST - 10.07.2011
OPETH - 06.03.2012
HELSTAR - 14.09.2012
ONSLAUGHT - 14.10.2012
KATATONIA - 23.02.2013
DARK TRANQUILLITY - 04.05.2013
IRON MAIDEN - 26.07.2013
EUROPE - 28.09.2013
ANNIHILATOR - 11.11.2013

The Story's Over When The Crowds Are Gone




İlk gittiğim metal konseri 1998 yılında eski bir disko olan Andromeda'da düzenlenen Kreator&Samael konseriydi. Her açıdan çok değişik bir deneyimdi benim için .Öncelikle biraz korkmuştum çünkü yaşım küçüktü ve herkes bana ve yanımdaki arkadaşlarıma "ergen metalci velet" gözüyle bakıyor gibiydi. En büyük sorun ise mekanda yüzlerce kişi bulunmasına rağmen havalandırma sisteminin çalışmamasıydı. İçeride her geçen dakikada nefes almak zorlaşıyordu ve konserin sonunda tişörtümü üzerimden çıkartıp sıktığımda terlerin şapır şapır yere aktığını hatırlıyorum. Ben şahit olmadım ama bu konserde bir kişinin aşırı sıcaktan kalbinin durduğu ve hastaneye kaldırıldığı söylenir. Unutulmayacak bir başka hatıra ise o sıralarda elektronik müziğe ilgi duymaya başlayam Samael'in konserin bir bölümünde tamamen sample'lardan oluşan bir bölümü çaldığı sırada seyirciden yükselen "S....miş Samael" tezahuratı idi.."Demek ki davayı satan, metalden uzaklaşan gruplar hep böyle eleştiriliyor" diye düşünmüştüm çocuk kafamla...

Metal müzik konserleri Türkiye'de 1990'ların sonunda itibaren sıklaşmaya başladı ancak düzenlenen konser sayısı dünya ülkeleri ile karşılaştırıldığında çok düşüktü. (Bunun sebeplerinden sonraki paragraflarda bahsedeceğim) Yıllardır elimden geldiği kadar sevdiğim grupların konserlerinde bulundum. Bu esnada metal konserleri öncesinde ve sırasında yapılması ve yapılmaması gereken davranışları öğrendim. Örneğin konserin yapılacağı yere saatler öncesinden gidip kapının önünde beklemek bir anlam ifade etmiyordu. Çünkü kapılar açıldığında "grubu yakından görücem" diye en öne gitsen de bir süre sonra arkalardan bir sürü azgın metalci yardıra yardıra gelip en öne geçiyordu. Çoğu zaman yerimi kaybedip arkalara çekilmek zorunda kalıyordum. Ayrıca hiçbir metal konseri zamanında başlamıyordu. (Bazı konserlerde bir, iki saat hatta bundan da uzun süre grupların çıkmasını beklediğimi hatırlıyorum) Bu yüzden artık metal konserlerine mümkün olduğu kadar geç gidiyorum. Erken gelmişsem de kuyrukta beklemektense civarda demlenmeyi tercih ediyorum..Bir de siz siz olun, Maslak Venue'de düzenlenen konserlerde oradaki oto sanayi bölgesinde çalışan heriflerle tartışmaya girmeyin, bir anda toplanıp saldırıya geçebiliyorlar...(Karşılarında pek hoşlanmadıkları tipten adamlar görünce de daha saldırgan oluyorlar)

Türkiye'de düzenlenen metal konserleri ile ilgili öğrendiğim acı gerçek ise hiçbir konserin sold-out olmadığı ve olamayacağı idi. Grupların dünya çapındaki fan kitlelerini ve konserlerine gelen ortalama seyirci sayısını düşündüğümüzde ortaya çok komik rakamlar çıkıyordu. Pek çok yerde stadyum dolduran gruplar Türkiye'de köhne mekanlarda berbat bir ses sistemi ile bir avuç insana çalmak durumunda kalıyorlardı. (Örneğin Türkiye'ye ilk defa gelen Sodom gibi baba bir gruba sadece 600 kişi gidiyor, Paradise Lost gibi metal müzik tarihinde önemli bir yere sahip olan bir grup Kemancı'da 150 kişiye bar konseri veriyordu) Türkiye'de metal konserlerine katılımın bu kadar düşük olmasının en önemli sebebi bilgi eksikliği olmalı..Maalesef birçok önemli grubun değeri Türkiye'de hiçbir zaman bilinemeyecek ve belli tarzlarda hep aynı gruplar ilgi görmeye devam edecek. (Opeth, Blind Guardian, Dream Theater vs..) Dediğim gibi bu ülkede metal müzik dinleyen insanların çoğunun yeterli bilinç ve bilgi birikimi sahibi olduklarına inanmıyorum. Pek çok dinleyici sadece günümüzün trend olmuş gruplarını takip ediyor. Geçmişin iz bırakmış efsane isimlerini ve günümüzün çok bilinmeyen cevherlerini merak eden pek yok..

Türkiye'deki metal konserlerine katılımın düşük olmasının bir başka sebebi de insanların pintiliği kanımca..Gezmeye tozmaya, boğazına, üstüne başına fütursuzca para harcayan adamların nedense bir konser biletine 40 TL verirken elleri titriyor. Mümkünse çevresini kullanıp davetiye bulmaya çalışıyorlar. Bulamazlarda ya "Bu gruba o kadar para çok" diyip, ya da konser mekanının ses sisteminin kötü olduğunu ve bu şartlarda orada konser izlenmeyeceğini falan bahane edip ortada gözükmüyorlar. Oysa ki benim sevdiğim grupların konserine bilet aldığımda içimi bir tatmin duygusu kaplıyor. Gruba bir faydam dokunduğuna, bundan sonra yapılacak yeni konserler için organizatörlere cesaret verdiğime inanıyorum. Bilmiyorum yanlış mı düşünüyorum ama ben gitmezsem, öteki gitmezse, beriki gitmezse yakında organizatörler getirecek hiçbir grup bulamayacaklar gibi geliyor. Ha bir de, "param yok" diyip konsere gelmeyen adam yalan söylüyordur. Gerçekten o grubu izlemek isteyen adam bir şekilde para bulur izler..(Gerekirse konser alanında bekleyen insanlardan bilet parası istenebilir)

Geçen Cuma Helstar'ı izledikten sonra (Bir başka postta konseri ayrıca değerlendirmek niyetindeyim) böyle bir yazı yazasım geldi. Bu vesile ile şu güne kadar izlediğim grupların bir listesini yapma fırsatı buldum. 14 senede toplam 44 grubu izlemişim. Pek az, değil mi? Avrupa'da adam bir büyük festivalde bu kadar grup izliyor zaten..Neyse, Türkiye standartları ile dünya standartlarını karşılaştırmak her yerde olduğu gibi burada da yanlış. Tek elimden gelen, konser vermeye gelen sınırlı sayıda gruba ve zarar ettiği halde hala bir şeyler yapmaya çalışan birkaç organizatöre destek vermeye devam etmek. Belki ileride de Helstar gibi sürpriz isimler ile karşılaşırız, kim bilir...


Tuesday, December 12, 2006

Bambaşka Açılardan Haggard İstanbul Konseri 08.12.2006

7 Aralık 2006 Perşembe

Öğlen 12 gibi Atlantis Müzikteydim. Bileti son anda alınan Haggard'ın en genç elamanı Veronica Biendl'ın hangi uçakla geleceği hala belli değildi. Almanya'daki adamımız Uwe Kleinschittinger'i (Bundan sonra kısaca Uwe diyecem) aradım fakat cevap vermiyordu. Grubun 12 kişilik bir bölümünün 16:30'da, geri kalanının da 22:45'de Atatürk Hava Limanı'nda olması bekleniyordu.

Elbette bu kadar kalabalık bir grupla tek başıma ilgilenmem mümkün değildi. Yardımcı olması için bizim dükkanda çalışan Mutlu'nun bir arkadaşıyla anlaşılmıştı. Çocuğun ismi Ömer'di. Ofise geldi, tanıştık.Saat 15:30'da Taksim The Marmara otelinin önünde bizi havaalanına götürmek üzere bir minibüsün bekleyeceğini öğrendik. Şoförün geçen seferki Sodom konserinde bizi deli eden Gökhan zırtapozu olduğunu öğrenince moralim bozuldu. Bir süre boş boş önümdeki monitöre baktım ve kimseyle konuşmadım. Bu Gökhan denilen herif deli gibi araba kullanıyor, olur olmaz yerlerde garip isteklerde bulunuyor (Bana 20 milyon verin yemek yiyeceğim!..gibi) ve bir fırsatını bulduğunda aniden ortadan kayboluyordu. Neyse, daha başlangıçta böyle bir sebepten moralleri bozmamak lazımdı. Bu arada Selda Abladan Veronica'nın ilk grupla beraber geleceğini öğrenip biraz rahatladık..

Ömerle karşıya geçmek için Karaköy iskelesine yürüdük. O saate kadarki vapur seferleri sis yüzünden yapılamamış, ancak tam biz geldiğimizde sis kaybolduğu için tekrar başlamıştı. Sevindik. (Başımıza geleceklerden haberimiz yoktu)

15:30'da The Marmara'nın önünde içinde güneş gözlüğüyle oturan dallama bir herifin bulunduğu servis aracını gördük. Adam sahil yolundan havaalanına gidene kadar aşağı yukarı yedi-sekiz telefon görüşmesi yaptı, üç-dört bayan şöförü taciz etti, ikiyüzelli kadar trafik kuralı ihlalinde bulundu...

Saat 16:00 gibi havaalanındaydık. Munich'den gelecek uçağın beklenen saatte ineceğini öğrendik. Uçak vaktinde indi ama elemanların kontrolü yanlarında taşıdıkları eşyaların fazla olması nedeniyle uzun sürdü. İlk grupta gelenleri ancak 17:00 gibi karşılayabildik. Grubun lideri konumunda olan Asis'i bulmam gerekiyodu. Sora sora adamı buldum; tanıştık, sohbet etmeye başladık. Bu arada eşyalarını minibüsümüze yerleştirmelerine yardım eden havaaalanı görevlisi birisinden para istedi. Haggard elemanı anlamadı birşey. "Benden olsun" dedim, bozuk para uzattım. Herif "Sadaka mı veriyorsun?" diye karşılık verdi ve parayı geri uzattı."Zaten bu yaptığın iş için maaş almıyor musun sen?" dedim bu şerefsiz insan evladına..Sinirlerime hakim olmaya çalışarak minibüsün kapısını kapattım ve 3 yıldızlı otelimizin bulunduğu yer olan Sultanahmet istikametine doğru yola koyulduk. Şoför yine Need For Speed oynar gibi sürmeye başlayınca Haggard'ın yaşlıca bir bayan elemanı "Lütfen daha yavaş gitmesini söyler misin?" diye ikaz etti beni.(Bu arada diğer Haggard elemanları, trafikte değişik atraksiyonlarda bulunduğu zaman şöförle dalga geçiyorlardı. Alkışlıyorlardı falan..Şöförün beyni de bir muhabbet kuşununkinden farksız olduğu dalga geçildiğini anlamıyor, daha da havalara giriyordu)

Yolda Asis ile bayağı muhabbet ettik. Ön satışları, konser mekanının nasıl olduğunu, akşam yemeğinde ne yiyeceklerini falan sordu. Bir de yabancı grupların Türkiye'de çalarlarken sahnede söyleyince sempati kazandığı belli başlı Türkçe kelimeleri sordu iyakşamlar, meraba, teşkürler gibi...Türkiye turu için özel bastırdıkları tişörtleri gösterdi ve bir tanesi senin dedi. Ancak şaşırtıcı biçimde tişört o güne kadar gördüğüm en kötü baskılı tişörtlerden biriydi..

Albion Otel'e vardığımızda otel hakkında ilk düşündüğüm şey "Umarım ilk izlenimlerim beni yanıltır" oldu. Gördüğüm bina dışarıdan bakıldığında otele pek benzemiyordu, daha çok tatil beldelerindeki ucuz pansiyonlar gibi görünüyordu. "Ah be Tansel abi, rezervasyon yaptırmadan önce neden hiç bakmadın şu otele?" diye içimden geçirdim. Görse eminim kararı değişirdi..Grup elemanlarının eşyalarını içeri taşıdık. O arada odalama konusunda sorun çıktı. Adamlar üç kişilik odalar yerine iki kişilik odalarda konaklamak istiyorlardı .Üstelik onlara göre bu, imzalanan söleşmenin maddelerinden biriyid.Oysa ki patronun hanımı telefonda öyle söylemiyordu. Kesinlikle bu odalama şeklinin dışına çıkılamayacağını, çıkılırsa doğacak ekstra masrafı grubun kendisinin ödemesi gerektiğini anlattı. Yaklaşık yarım saat otelin resepsiyonunda tartışmalar yaşadık. Asis ısrarla grupta 3-4 tane çift(sevgili ya da evli) olduğunu söylüyor ve bunların birlikte kalması gerektiği konusunda ısrar ediyordu. Bu arada tartışmalar esnasında sürpriz bir şey gelişme yaşandı. Elimizdeki grubun Türkiye'ye gelecek elemanlarınının isimlerinin yer aldığı listeye göre 23 kişi olmaları gerekiyordu. Buna rağmen istedikleri odalama 21 kişi içindi. Asis'e "Sanırım iki kişi eksik gelmişsiniz.Nedenini söyleyebilir misin?" diye sordum.Dediğine göre 2 eleman sabahleyin aniden hastalanmış, kusmuşlar falan o yüzden onları yanlarına almamışlar. Genelde saftorik biriyimdir, her söylenenene inanırım ama bu çok da inanılacak bir bahane değildi açıkçası.(Kirli çamaşırlar ertesi gün ortaya çıkacaktı)Ayrıca iki kişi eksik gelmiş olmalarına rağmen bunu bize bildirme gereği duymamışlardı...

Resepsiyondaki tartışmalardan sıkılmıştım. İşi Ömer'e bıraktım. Şans yardım etti, otel görevlisi gruba istedikleri odalamayı sağlayacağını ve eksta ücret almayacağını söyledi. Tam derin bir nefes almıştım ki Asis eşyalarını odasına yerleştirir yerleştirmez yanıma geldi ve "Odamda bir fare vardı!" diye bağırdı. Durumu otel görevlilerine aktardık. Odayı değiştireceğini söyledi..

Saat 19:00 civarı otelin önünde bekleyen minibüse binip akşam yemeğinin yenileceği Mephisto Kitabevi'ne gitmek üzere yola koyulduk. Asis ısrarla akşam gelecek diğer elemanları karşılamak için havaalanına gitmek istediğini söylüyordu..

Manyak şoför, trafiğin o saatlerde yoğun olacağı bahanesiyle bizi Galatasaray'ın oralarda biryerlere bıraktı. Ekip halinde yokuş yukarı yürüyüp İstiklal Caddesi'ne çıktık. Haggard elemanları, İstiklalde kendi konserlerinin afişlerini görünce çok sevindiler. Afişlerin önüne geçip fotoğraf çektirdiler. Bu esnada meraklı bir amca yanıma gelip İngilizce "Where are you from?" diye sordu."Ben Türküm ama onlar Alman amca" diye Türkçe cevap verdim. Adam şaşırdı, "Aralarında en çok Almana benzeyen sensin ama" dedi gülerek..

Grup yemek için Mephisto'ya geçti. Benim yemek yemeye vaktim yoktu. Patrondan 7 buçukta başka bir minibüsün The Marmara Oteli'nin önünde bekleyeceğini öğrendim. Tekrar havaalanına gidip Uwe'yi almam gerekiyordu (Uwe Almanya'dan tek başına geliyordu). The Marmara Oteli'nin önünde Yakup adındaki şoförle buluştum. Neyse ki arabayı daha insancıl kullanıyordu. Yol boyunca bana sürekli haksızlıklara uğradığını, insanlarda saygı diye birşey kalmadığını falan söyleyip durdu...

Havaalanına vardık. Şoför; az ileride bekleyeceğini, uçak indiğinde onu ararsam beş dakika içinde geleceğini söyledi. Uwe'nin uçağı normal şartlar altında 8:15'de inmeliydi. Henüz vakit vardı. Bekleme salonunda kenarda duran makinelere bir teklik atarak kahve aldım...Bu arada hayatım boyunca hiç görmemiştim bu Uwe denilen adamı. Tansel abi onun için "Sarışın gibi, hafif uzun saçlı, Richard Gere'e benziyor biraz" demişti o kadar.

Uçağın iniş vakti geldiğinde adamı bir türlü bulamayınca stres oldum. Sarışın birkaç yabancıya "Are you Uwe?" diye sordum, değillerdi. Bu sırada yanımda bekleyen adam Berlin uçağının pist yoğun olduğu için yarım saat geç indiğini, ama bunun tabelada gözükmediğini söyleyince rahatladım. Çok iyi bir insandı. Uwe'nin beni fark etmesi için adını üzerine yazmak üzere kitabının arka kartonunu yırtıp verdi.(Havaalanında hiç tanımadığın bir adamı beklemek çok stresli bir işmiş)

Saat 21:15 gibi buldum Uwe'yi. İstanbula iki türk arkadaşıyla beraber gelmiş. O gece onlarla biraz takılıp sonra muhteşem otelimize geleceğini söyledi. Okey dedim. Uwe'ye otelin adresini verdim ve adam iki arkadaşıyla beraber havaalanından ayrıldı. Beni havaalanına getiren şöförü aradım. Adamın telefonu kapalıydı! Allahtan yaklaşık bir saat sonra Haggard'ın diğer elemanlarını taşıyan uçak iniş yapacaktı. Dolayısıyla havaalanına mutlaka bir minibüsün gelmesi gerekiyordu. Patronu aradım; "Bekle orada, diğer grubu da sen karşılarsın, ben Gökhan'ı gönderiyorum oraya dedi"."Ulan gene mi Gökhan!" diyerek içimden küfrettim ama yapacak birşey yoktu..

Bıkkın bir şekilde havaalanının içinde dolaşmaya başladım..Birilerini aramak, başımdan geçen saçma işleri anlatmak istedim..Telefon rehberimi taradım ama arayacak kimseyi bulamadım..Burger King'e gidip normal fiyatının iki katına bir Whopper menü aldım.(Havaalanında her şey çok kazıkmış)

Ekranda 22:45'te gelmesi gereken uçağın 25 dakika rötar yapacağı yazdı. On buçuğa doğru Asis, grubun davulcusu Luz ve leş gibi içki kokmakta olan şoför girdiler içeri..Gökhan bizi dışarıda bekleyeceğini söyledi ve yemek parası istedi. Yalanın bazı durumlarda caiz olduğunu hatırlayarak "Yok yanımda para" dedim..Söylene söylene gitti..Asis ile Luz birer kahve içmek istediler. Luz, İstanbul’a gelmişken yeni bir zil takımı almak istediğini söyledi. Ona göre dünyanın en ucuz ve en kaliteli zilleri Türkiye’de üretiliyormuş..Asis ise yine otelden şikayet ediyor ve onlara başka bir otel bulup bulamayacağımı soruyordu. Oteli bir turizm acentasının ayarladığını ve bu isteğinin yerine getirilmesinin zor olduğunu anlatmaya çalıştım..

Uçak, 25 dakika olarak bildirilmesine rağmen yaklaşık bir saat rötar yaptı. Yeni gelen grup bayan ağırlıklıydı. Bütün elemanlar içten bir gülümsemeyle elimi sıktı. Dışarıda bekleyen minibüse atladık. Gerizekalı şöför güzel kızları görünce bir hoş oldu. Zaten alkollü olduğu için iyice kontrolü kaybetti. Tabakhaneye bok yetiştir gibi sürmeye başladı. Önde giden arabaların üzerine üzerine gidiyor, hızını hiç kesmiyor, önde giden arabaları yan şeride geçmeye zorluyordu. Hatta karşıdan karşıya geçen insanları görünce sanki onlara çarpmak ister gibi hızını arttırıyordu (Hayatım boyunca böyle bir yolculuk yapmadım). Arabadaki Haggard elamanları ise işi dalgaya vurup herifin bu tehlikeli hareketlerine alkışla karşılık veriyorlardı.

Şans eseri kimse yaralanmadan otele ulaştığımızda saat gece yarısını geçiyordu. Ertesi gün soundcheck yapmak üzere Yeni Melek’e gideceğimizi, bunun için sabah 11'de hazır olmaları gerektiğini söyledim. Adamlar otele girdikten sonra Gökhan bana “Benim işim var, buradan dönersin sen değil mi?” dedi. ”Abi bu saatten sonra nasıl döneyim burdan Kadıköy'e, üstelik yanımda para da yok” falan diyip acındırdım kendimi. Adam imana gelip Taksim’e bıraktı beni. Oradan dolmuşa atlayıp Kadıköy'e geldim.Eve gidip biraz PES oynadım sonra da yattım…..

8 Aralık 2006 Cuma

Ömer’le Kadıköy’de buluşup Eminönü'ne geçmek üzere vapura bindik. Yolda Tansel Tetik aradı ve soundcheck'in saatinin değiştiğini, 11 yerine 1 gibi konser mekanında olsak daha iyi olacağını söyledi. Tramvaya binip Sultanahmet'te indik. Oteli bulmaya çalışırken Uwe aradı ve beni şok eden şu sözleri söyledi:”Serhat, bu otel hasarlı bir otel. Bizim için burada daha fazla kalmak imkansız. Bazı grup elemanları kaçıp gittiler buradan”.Gerçekten de kafamı kaldırıp baktığımda bazı Haggard elemanlarının Sultanahmet Meydanı'nda gruplar halinde dolaştıklarını gördüm. Büyük bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu fark ettim, işlerin sürekli ters gitmesinden dolayıcanım çok sıkılmıştı..Ama kendimi topladım ve gördüğüm grup elemanlarının yanlarına gidip 11 yerine 1'de otelden soundcheck yapmak üzere konser mekanına hareket edeceğimizi söyledim. Zar zor oteli bulduk.Bu esnada klavyeci Hans Peter’in (Kendisi 1958 doğumlu) eşofmanlarla civarda sabah koşusu yaptığını gördüm. Hem şaşırdım hem takdir ettim hem de güldüm.

Otelde Uwe ile Asis sinirli bir şekilde bizi bekliyorlardı. Dışarıdaki dandik masalardan birine oturup konuşmaya başladık. Daha doğrusu onlar konuşuyor ben dinliyordum. Asis’in uykusuzluktan gözleri şişmişti. Otelin berbat bir yer olduğunu anlattı. Odalarda tahtakurularının olduğunu ve kollarını ısırdıklarını söyledi (Gerçekten de kollarında kırmızılıklar vardı).Odalarda çöp kutusu ve havlu olmadığını, tuvalet kokusunun her yerden duyulduğunu ve gece sürekli duyulan bir sifon sesi yüzünden kimsenin yeterince uyuyamadığını söyledi. Bu oteli bir an önce terk etmek istediklerini anlattı. Eğer mümkünse bir gece daha bu otelde kalmak yerine konserden sonra doğrudan Ankara’ya gitmek istediklerini söyledi. Bu konuda bir şeyler yapacağımıza dair söz verdim ona..Asis, saat 1'e kadar dinlenmek istediğini söyleyerek odasına çekildi. Ben Ömer ve Uwe ise birşeyler yemek için Çemberlitaş'ta bir kafeye gittik. Bu arada Uwe Türkiye’ye gelmeyen iki elemanın hastalık yüzünden değil, paranın zamanında ödenmemesi yüzünden gelmediğini söyledi…Oysa ki ödemenin zamanında yapıldığından emindim...

Saat 1’de otele döndüğümüzde kocaman bir otobüsün otelin önünde beklediğini gördüm.(Ne de olsa grubun tamamını taşıyacaktı)Ben, Ömer, Uwe ve 20'den fazla Haggard elemanı otobüse doluştuk.

Yeni Melek’in arka girişine ulaşmamız için Beyoğlu’nun ara sokaklarına girmemiz gerekiyordu. Ara sokakların birinden yokuş aşağı iniyorduk ki otobüs fazla iri olduğundan dolayı ön tarafı yere sürtme tehlikesi geçirdi. Çözüm olarak ağırlığı azaltmamız gerektiğini düşündük ve hep beraber indik araçtan.Ama işe yaramadı. (Bu esnada civardaki insanların uzaylı görmüş gibi bize baktıklarını söylememe gerek yok sanırım) Otobüsün yere sürtmeden önündeki düzlüğe ulaşması zor gözüküyordu. Uwe arka tekerleklerin önüne taş koyarsak otobüsün zarar görmeden düzlüğe ulaşacağını söyledi. Bu planı uyguladık. Ama yine de otobüsün ön kısmı biraz yere sürttü. Şöför dellendi ve daha fazla ilerlemeyeceğini söyledi."Bu arabayla beni buraya niye soktunuz ulan!" diye bağırdı ve hasarın karşılanması için para istedi. Meydana gelen hasar için Tansel ile konuşması gerektiğini söyledim. Bir yandan da yaşanan bu kadar aksilik yüzünden sinir krizi geçirmek üzereydim. Şöför fazla üstelemedi ve bizi bırakıp gideceğini söyledi! Araçtan inerek Beyoğlu'nun arka sokaklarından Yeni Meleğe doğru yürümeye başladık. Yaklaşık 25 kişiydik ve etraftaki insanlar bizi ilgiyle izlemekteydi..

Galatasaray Hamamı'nın yakınlarında dik ve uzun bir merdiven vardı. Merdivenden yukarıya çıkarken grubun ses teknisyeni aniden titremeye başladı. Nefes nefese kalmıştı ve “Scheisse Scheisse!” diye bağırmaya başladı. Meğerse astım hastasıymış ve sık sık nöbet geçirirmiş..Düzelmesini bekledik..O an ciddi anlamda berbat hissettim kendimi. Bu konser hiçbir zaman olmayacak gibi gelmeye başladı bana…

Güç bela Yeni Melek’e vardık..Tansel Abi karşıladı bizi. O ana kadar herşeyin çok kötü gittiğini anlattım. Bana moral verdi, görevimi yaptığımı falan söyledi…
Backstage’de Uwe, Asis ve Tansel abi konuşmaya başladılar. Galiba paranın zamanında yatıp yatmadığını, otelin neden böyle kepaze olduğunu falan tartışıyorlardı. Yeni Melek'in sahne arkasındaki koltuklarından birine uzanıp gözlerimi kapattım…..

Hm konser nasıl mı geçti? Öncelikle Haggard konser mekanından bayağı memnun kaldı. İçeride her türlü yiyecek ve içecek ihtiyaçlarını karşıladık. Önlerine kasalarla bira sunduk. Bir dediklerini iki etmedik.S oundcheck için onlarla kaliteli bir teknik ekip ilgilendi. Uzun zamandan beri Yeni Melek’te duyduğum en iyi soundu yakalamalarına yardımcı oldular. Konserde her enstrüman net bir şekilde duyuluyor gibiydi. Bunun yanında seyircilerin şarkılara katılımını takdir ettim. Kaliteli bir seyirci vardı. Ayrıca içeride 1000’in üzerinde insan olması da sevindiriciydi..Açıkçası Haggard fanı değilim, bu yüzden konser sırasında backstage'de takılıp bira içmeyi tercih ettim. Bu arada Asis konserin sonlarında “I want to thank to the organizator and Atlantis Music” dedi. Bunu duymak beni oldukça mutlu etti. Demek ki grup, önceden yaşanan bütün aksaklıkları unutmuş..

Beklendiği üzere Haggard konserden sonra o berbat otele dönmek yerine doğrudan Ankara’ya doğru yola koyuldu.Ben de bulduğum ilk vasıtaya atlayıp Kadıköy’e döndüm….

Monday, May 15, 2006

14 Mayıs 2006 - Bir Şampiyonluk Hikayesi


Bir gün önceden patronun "Pazar günkü Blind Guardian konserinde yüzde 90 ihtimalle stand açmayacağız, Host Productions'un sahibinin kız arkadaşı kıllık yarattı" şeklindeki beyanına rağmen ihtimalleri hesaba katarak başladım güne. Öğrencimi arayarak derse gelemeyeceğimi söyledim. Onun da canına minnet zaten, dersten kaytarmak için fırsat kolluyor kerata..

Saat 2 gibi Atlantis'e geldim. Duydum ki patron masaları, CD'leri yanına alıp Maslak'a doğru yola çıkmış."Tansel abinin bir bildiği vardır" diye geçirdim içimden ve standı açacağımıza inanmaya başladım. Kısa bi süre sonra Can İnandım'ın telefonu çaldı ve beklenen sözler duyuldu: "CD raflarını, askıları, posterleri alın gelin"

İlk önce kredi kartı ile ödeme yapılabilmesini sağlamak için POS cihazına bağlanacak 50 metrelik kablo aldım bir elektrikçiden. Sonra İnandım ile yüklendik CD kutularını, CD raflarını ve diğer konser mekanında satılma ihtimali olan ıvır zıvırı. Beşiktaş iskelesine yürüdük. İskelede yarım saat civarı vapur beklerken kafamı her kaldırışımda siyah giyinmiş küçük Hobbit'leri gördüm. Çok sayıda Blind Guardian fanıyla aynı vapurla karşıya geçtik. (Bu arada vapurun kıç tarafında birer bira çakmayı ihmal etmedik)

Saat 6 gibi eski adı Maslak Venue olan Refreshing Venue'deydik. Kuyrukta bekleyenlerin arasından sıyrıldık, "Abi Atlantis Müzik'ten geliyoruz" gibi basit bir cümleyle güvenlik görevlilerinin yanından geçip giriverdik içeriye. O ana kadar biletsiz olarak bir konsere girebilmek hiç bu kadar kolay olmamıştı benim için..

Bir anda Mayıs ayının ikinci Pazar gününün Anneler Günü olduğunu ve anneme henüz hiçbir hediye almadığımı hatırladım. "Benden daha hayırsız bir evlat yoktur herhalde" diye düşünmeye başladım ama standı bir an önce kurmamız ve satış yapmaya başlamamız gerekiyordu o yüzden bu düşünceyi daha sonra tekrar gündeme almak koşuluyla erteledim. Sahnede bir grup çalmaya başladı ama o tarafa konsantre olamadım zira standımıza insanlar akın etmeye başlamıştı. Grubun Avrupa'nın dört farklı ülkesinde vereceği konserler için özel olarak bastırdığı Fly tişörtleri peynir ekmek gibi satıldı. Türk metal dinleyicisinin merchandising olayına ne kadar aç olduğunu farkettim o sırada..Bu arada bir düşünce daha geldi aklıma, Begüm'ü görmüştüm o gün Kadıköyde. Gözlerini kaçırmıştı herzamanki gibi. Diğer dükkana gitmek için İSKİ'nin karşı sokağına saptığımda karşımda belirivermişti. İnsan ömründe iki saniye kadar yer kaplayan bir süreçti, akla getirdiği kötü anıları boş verip Atlantis standında işimi yapmaya odaklandım.

Arada İtalyan BG fanları geldi standa, onlara da tişört verdik. Bir tanesi benim üzerimdeki Kamelot tişörtünü gösterip "Woooow, Kamelot" dedi. Ben de "Great band" diyebildim sadece. Türkiye'de geniş hayran kitlesine sahip olan birkaç grubun albümleri ve DVD'leri satıldı (Opeth, Pink Floyd..)Birkaç tane de Blind Guardian DVD'si ve albümu sattık. Sonra bir ara tezgah boşaldı, bundan istifade edip İnandım'la bira içmek için dışarı fırladık. O sırada yine birşey hatırladım ki futbolda son hafta maçları oynanıyordu ve bugün Türkiye Liginin şampiyonu belli olacaktı. Herkes gibi ben de Fenerin bir şekilde Denizli'yi yeneceğini düşünmekteydim o ana kadar ama benzin istasyonundan dakika 50 gibi gelen Denizli:0 Fenerbostan:0 haberi bir anda bütün ilgimi o yöne çekti. Denizli 40 dakika kadar dayanabilseydi şampiyon Cimbom olacaktı. Birayı çabucak tüketip aşağıya standın kurulduğu yere döndüm. Tansel abi bir yerden kulaklık bulup maçı dinlemeye başladı ve herkes onun ağzından dökülecek sözlere odaklandı..Derken Blind Guardian sahneye çıktı. Organizasyon şirketinden arkadaşım Okan'a "Bak birazdan Hansi Kürsch Galatasaray'ın şampiyonluğunu duyuracak sahnede görürsün" dedim. (Okan da Galatasaraylıydı) Zaman geçmek bilmedi. Denizli maçının önce 6 dakika, sonra 12, en son da 16 dakika uzatılmış olduğunu öğrendik. Stres olduk, hatta Hammer Haluk bile Galatasaray atkısını kuşandı geldi yanımıza. Zamanın tükenmesini hiç bu kadar istememiştim..Elime boş bir CD kutusu aldım ve amaçsızca oynamaya başladım onunla. Bir yandan da içimden bir ses Galatasaray'ın bu sene şampiyonluğunu hak ettiğini ve alacağını söylüyordu. Maç 1-1 devam ediyordu..Blind Guardian Nightfall'u çalarken Hansi'nin sesini Hammer Haluk'un "Bittiiiiiiii" çığlıkları bastırdı! Kendimizi kaybettik, standı falan bırakıp konser seyircisinin arasına girdik, "Cimbooom" diye bağırmaya başladık...İnsanlar tuhaf tuhaf baktı bize ama olsundu...

Sonra bünyeye biraz daha alkol alarak konser çıkışını bekledik. Konserden sonra insanlar oldukça ilgi gösterdiler Blind Guardian tişörtlerine. (Buradan adamların sağlam çalmış oldukları sonucunu çıkartabiliriz, ama konserle pek ilgilenmemiştim açıkçası) Yığılma oldu, birsürü insan toplandı yanıbaşımda. Hepsiyle ilgilenmeye çalıştım. Bu arada konser seyircisinin yaş ortalamasını 18-20 arası olarak tahmin ettim.

Mutluydum..Yaşımı, kalp kırıklıklarımı, gelecek kaygılarımı bir kenara atmıştım. Bir süre kendimden ve Galatasaray'dan başkasını önemsemeyecektim. Bir ara Blind Guardian'ın menejeri geldi yanımıza. Biraz sohbet ettik. Kickers Offenbach takımını tutuyormuş. Türkiye'den sadece Host Productions'la çalışacaklarını falan söyledi, "Oooookey" dedim ben de. "Geben Sie uns eure E-Mail-so können wir im Verfügung stehen" desem de fayda etmedi, vermedi e-mailini falan..Galatasaray muhabbeti de yaptık. Kalan birkaç tişörtü de bize indirimli fiyattan bıraktı ve veda etti. Sonra da patron kalan malları arabaya yükledi ve bizi eve bıraktı. Telegolde Ziya Şengül, Fenerbahçe taraftarlarının kandırıldığını söylüyordu. Sabah nasıl uyanacağımı düşünerek sızdım kaldım.....