Showing posts with label Futbol. Show all posts
Showing posts with label Futbol. Show all posts
Sunday, March 20, 2016
Sunday, September 14, 2014
23 Sene Önce Bugün / Bizi Sevenleri Üzmeyelim Baba
80'li yılların sonlarına doğru 5-6 yaşlarındayken Cevad Prekazi ve Tanju Çolak'ın Avrupa Kupalarında attığı goller, sarı-kırmızı parçalı formanın güzelliği ve biraz da aile baskısı sayesinde Galatasaray'lı olmuştum.Kısa sürede futbola o kadar bağlanmıştım ki aileyi ayrı tutarsak Galatasaray sevgisinden daha kuvvetli bir sevgi olamayacağına inanıyordum..O dönemde televizyondan şifresiz olarak yayınlanan maçları kaçırmazdım.Maç radyodan anlatılıyorsa da ne yapar eder bir radyo bulup başına otururdum..Rakip takımlar kalemize geldiklerinde kalbim korkudan küt küt atar, bizim takım gol attığında ise genellikle sessizce sevinirdim (Bazen çeşitli şımarıklıklar yapmıyor değildim tabi)
90'lı yılların başı benim Galatasaray'a çılgın bir tutkuyla bağlanmış olduğum zamana denk gelir..Hafta sonu Galatasaray kazanmışsa Pazartesi sabahları sınıfa gururla girer, kaybetmişse Pazar geceleri sınıf arkadaşlarımın ertesi gün söyleyecekleri alaycı sözleri düşünüp uyuyamazdım.(Hala pazar günlerini sevmiyor olmamın bir nedeni de bu sanırım)
Galatasaray, Beşiktaş'ın buz adam Gordon Milne önderliğinde ligi domine ettiği 90'lı yıllara pek iyi başlayamamıştı.89-90 sezonunu şampiyon Beşiktaş'ın 12 puan gerisinde 4.bitirmiştik.90-91'de Beşiktaş'la girdiğimiz şampiyonluk yarışını 5 puan geride 2.olarak tamamlamıştık..Galatasarayiçin sıkıntılı yıllardı..
91-92 sezonuna bir önceki sezonun devre arasında transfer edilen rüzgarın oğlu Kosecki, Romanya'dan gelen enerjisi bitmek tükenmek bilmeyen orta saha Rotariu ve ilerleyen yıllarda birer Galatasaray efsanesi olacak genç yetenekler Tugay Kerimoğlu ve Bülent Korkmaz'lı kadromuzla iddialı girmiştik.İlk hafta Sarıyer'i Erdal ve Arif'in (Evet, bildiğimiz kendini sürekli yere atan Arif) kafa golleriyle 2-0 geçmiş, 2.haftada Kosecki'nin çaprazdan uzak mesafeden attığı şahane golle Ankaragücü'nü 1-0 yenmiştik..
14 Eylül 1991 Cumartesi günü ligde 3.hafta maçında Ankara'da Gençlerbirliği ile oynayacaktık.Maç, misafirlerimizle birlikte üst katımızda oturan rahmetli halamların evinde izlenecekti.Öğlen 12 gibi halamlara çıktım..(Maçlar o yıllarda genellikle 14:00-15:00 gibi saatlerde başlıyordu)Tek kanallı televizyon açıldı ve TRT-1 haber bülteninde ilk haber olarak eski Galatasaraylı futbolcu Metin Oktay'ın gerçirdiği trafik kazası nedeniyle hayatını kaybettiği haberini yayınladı..
Metin Oktay'ın adını duymuştum ama futbolu yaklaşık 20 sene önce bırakmış olduğu için hiç izleme fırsatı bulamamıştım.O yıllarda teknoloji de o kadar ilerlemiş değildi, internetin henüz icat edilmediği dönemde tek kanallı TV'den eski maçlarla ilgili görüntülere ulaşmak neredeyse imkansızdı.
Başvurabileceğim tek bilgi edinme kaynağı büyüklerimin hafızalarıydı..Odada bulunan babama ve dayıma dönerek "Metin Oktay nasıl bir oyuncuydu?" diye sordum..
"Her açıdan gol atabilen müthiş bir golcüydü..Kafa toplarına zımba gibi vururdu..Defalarca kere gol kralı olmasının yanı sıra gelmiş geçmiş en beyefendi ve mütevazi futbolcuydu..Kendisine ne kadar faul yapılsa, tekme atılsa da hiç sesini çıkarmaz; rakiplerine ve onların seyircilerine her zaman saygı gösterirdi." şeklinde bir yanıt aldım...
Bir süre sonra maç başladı ama benim kafamda Metin Oktay vardı.Futbol oynadığım zaman kendime örnek alacak kişiyi bulmuştum..Kim olursa olsun her zaman beraber oynadığım kişilere saygı gösterecek, futbol yüzünden asla kimseyle tartışmayacak ve kavga etmeyecektim..
Galatasaray, o maça Metin Oktay'ın vefatı nedeniyle siyah formayla çıkmıştı..Futbolcuların da akılları Taçsız Kral'da mı idi bilinmez, pek iyi oynayamamıştık..Maç, 0-0 berabere bitmişti..
O günden itibaren oynadığım her mahalle maçında, alman kalede, gazozuna ya da parasına yapılan turnuvalarda ve halı saha maçında aklımda Metin ve onun kişiliği vardı..Kimseyle dalaşmamayı, dalga geçmemeyi, küfürleşmemeyi; sadece oyunumu oynayıp sahadan (Ya da okul bahçesi gibi saha olarak nitelendirilebilecek diğer yerlerden) kimseyi incitmemiş olarak ayrılmayı kendime vazife edindim..
Bugün Metin Oktay'ın vefatının ardından tam 23 sene geçmiş (Bu arada bugün de Eskişehir ile 0-0 berabere kaldık) ve günümüzün parayı görünce sapıtan, karaktersiz, saygısız futbolcularına bakınca "Bir daha onun gibi bir futbolcu daha gelir mi?" sorusuna olumlu bir yanıt vermek imkansız hale geliyor.
Huzur içinde yat, ağları yırtan efsane golünü anlatırken bile ezeli rakibimiz Fenerbahçe'nin büyüklüğüne vurgu yapan, kendisini transfer etmek isteyenlere önüne bir tomar para konmuş olmasına rağmen "Bizi sevenleri üzmeyelim baba" cevabını vererek paranın herşey olmadığını gösteren Galatasaray aşığı güzel insan...
90'lı yılların başı benim Galatasaray'a çılgın bir tutkuyla bağlanmış olduğum zamana denk gelir..Hafta sonu Galatasaray kazanmışsa Pazartesi sabahları sınıfa gururla girer, kaybetmişse Pazar geceleri sınıf arkadaşlarımın ertesi gün söyleyecekleri alaycı sözleri düşünüp uyuyamazdım.(Hala pazar günlerini sevmiyor olmamın bir nedeni de bu sanırım)
Galatasaray, Beşiktaş'ın buz adam Gordon Milne önderliğinde ligi domine ettiği 90'lı yıllara pek iyi başlayamamıştı.89-90 sezonunu şampiyon Beşiktaş'ın 12 puan gerisinde 4.bitirmiştik.90-91'de Beşiktaş'la girdiğimiz şampiyonluk yarışını 5 puan geride 2.olarak tamamlamıştık..Galatasarayiçin sıkıntılı yıllardı..
91-92 sezonuna bir önceki sezonun devre arasında transfer edilen rüzgarın oğlu Kosecki, Romanya'dan gelen enerjisi bitmek tükenmek bilmeyen orta saha Rotariu ve ilerleyen yıllarda birer Galatasaray efsanesi olacak genç yetenekler Tugay Kerimoğlu ve Bülent Korkmaz'lı kadromuzla iddialı girmiştik.İlk hafta Sarıyer'i Erdal ve Arif'in (Evet, bildiğimiz kendini sürekli yere atan Arif) kafa golleriyle 2-0 geçmiş, 2.haftada Kosecki'nin çaprazdan uzak mesafeden attığı şahane golle Ankaragücü'nü 1-0 yenmiştik..
14 Eylül 1991 Cumartesi günü ligde 3.hafta maçında Ankara'da Gençlerbirliği ile oynayacaktık.Maç, misafirlerimizle birlikte üst katımızda oturan rahmetli halamların evinde izlenecekti.Öğlen 12 gibi halamlara çıktım..(Maçlar o yıllarda genellikle 14:00-15:00 gibi saatlerde başlıyordu)Tek kanallı televizyon açıldı ve TRT-1 haber bülteninde ilk haber olarak eski Galatasaraylı futbolcu Metin Oktay'ın gerçirdiği trafik kazası nedeniyle hayatını kaybettiği haberini yayınladı..
Metin Oktay'ın adını duymuştum ama futbolu yaklaşık 20 sene önce bırakmış olduğu için hiç izleme fırsatı bulamamıştım.O yıllarda teknoloji de o kadar ilerlemiş değildi, internetin henüz icat edilmediği dönemde tek kanallı TV'den eski maçlarla ilgili görüntülere ulaşmak neredeyse imkansızdı.
Başvurabileceğim tek bilgi edinme kaynağı büyüklerimin hafızalarıydı..Odada bulunan babama ve dayıma dönerek "Metin Oktay nasıl bir oyuncuydu?" diye sordum..
"Her açıdan gol atabilen müthiş bir golcüydü..Kafa toplarına zımba gibi vururdu..Defalarca kere gol kralı olmasının yanı sıra gelmiş geçmiş en beyefendi ve mütevazi futbolcuydu..Kendisine ne kadar faul yapılsa, tekme atılsa da hiç sesini çıkarmaz; rakiplerine ve onların seyircilerine her zaman saygı gösterirdi." şeklinde bir yanıt aldım...
Bir süre sonra maç başladı ama benim kafamda Metin Oktay vardı.Futbol oynadığım zaman kendime örnek alacak kişiyi bulmuştum..Kim olursa olsun her zaman beraber oynadığım kişilere saygı gösterecek, futbol yüzünden asla kimseyle tartışmayacak ve kavga etmeyecektim..
Galatasaray, o maça Metin Oktay'ın vefatı nedeniyle siyah formayla çıkmıştı..Futbolcuların da akılları Taçsız Kral'da mı idi bilinmez, pek iyi oynayamamıştık..Maç, 0-0 berabere bitmişti..
O günden itibaren oynadığım her mahalle maçında, alman kalede, gazozuna ya da parasına yapılan turnuvalarda ve halı saha maçında aklımda Metin ve onun kişiliği vardı..Kimseyle dalaşmamayı, dalga geçmemeyi, küfürleşmemeyi; sadece oyunumu oynayıp sahadan (Ya da okul bahçesi gibi saha olarak nitelendirilebilecek diğer yerlerden) kimseyi incitmemiş olarak ayrılmayı kendime vazife edindim..
Bugün Metin Oktay'ın vefatının ardından tam 23 sene geçmiş (Bu arada bugün de Eskişehir ile 0-0 berabere kaldık) ve günümüzün parayı görünce sapıtan, karaktersiz, saygısız futbolcularına bakınca "Bir daha onun gibi bir futbolcu daha gelir mi?" sorusuna olumlu bir yanıt vermek imkansız hale geliyor.
Huzur içinde yat, ağları yırtan efsane golünü anlatırken bile ezeli rakibimiz Fenerbahçe'nin büyüklüğüne vurgu yapan, kendisini transfer etmek isteyenlere önüne bir tomar para konmuş olmasına rağmen "Bizi sevenleri üzmeyelim baba" cevabını vererek paranın herşey olmadığını gösteren Galatasaray aşığı güzel insan...
Friday, June 13, 2014
AFC Ajax 1995-1996

Hazır 2014 Dünya Kupası başlamışken futbolla ilgili bir post (daha) paylaşmak istedim..Yukarıdaki resim 1995-1996 sezonu Ajax kadrosuna ait..Futbolseverlerin (Ve benim gibi 80'lerin başında doğanların) bu efsanevi 11'i unutması mümkün mü?Bir önceki sezonda finalde AC Milan'ı yenerek Şampiyonlar Ligi'ni kazanan Hollandalılar, o sezon Şampiyonlar Ligi Finali'nde Juventus'a penaltılarla kaybetmelerine karşın lig şampiyonluğunu en yakın rakibi PSV Eindhoven önünde 6 puan farkla kazanmışlardı..İnsanı mega nostaljiye ve unutulmaya yüz tutmuş hatıralara sürükleyen bu resim "Neden hep aynı takımlar şampiyon oluyor?" diye arada bir kendi kendine soran az sayıdaki sporsever için gelsin..
Friday, April 04, 2014
Come On Reds!
Neredeyse kendi takımımı sevdiğim kadar sevdiğim İngiliz futbol efsanesi Liverpool, kadrosunda çok da yıldız sayılacak adam bulunmamasına rağmen bu sene taraftarlarına oldukça iyi bir sezon yaşatıyor.1990'dan bu yana belki de şampiyonluğa ilk kez bu kadar yaklaşan Kırmızılarda kulüpte sanat tasarımcısı olarak görev yapan Dave Williams, Liverpool'un her maçının ardından o maçı anlatan kartpostallar hazırlıyormuş..Çalışmalarından en çok hoşuma gidenleri (Ayrıca önemli takımlara karşı alınmış olmalarından dolayı benim için daha anlamlılar) burada paylaşmak istedim..Bitime sayılı haftalar kala İngiltere Ligi'nin görünümü de en aşağıda..



Tuesday, November 12, 2013
Kötü Gün Dostu Galatasaraylılar
Hazır Fatih Terim'in yok yere klüpten gönderilişini hala kabullenemiyorken, bu sezon şu ana kadar hemen hemen hiçbir maçta güzel futbol oynayamamışken ve ezeli rakibimizin sahasında kazanamama serisini 14 yıla çıkartmışken bu fotoğrafı da paylaşayım dedim..Fotoğraf, 1994-1995 sezonunda kendi sahamızda üst üste Samsun, Antep ve Antalya'ya kaybederek kötü bir rekora imza attığımız dönemde Florya Metin Oktay Tesisleri'nde çekilmiş..Beterin de beteri olduğunu unutmamak lazım..
Saturday, September 14, 2013
Klaus, Friedrich, Sebastian..Adam Eksik, Oynar Mısınız?
Bilgiler doğruysa ezeli rekabetin tarihindeki en ilginç sezonlardan biri yaşanmış..Bir de Galatasaray için Fransız ekolüne yakın derler!


Etiketler:
Fenerbahçe,
Futbol,
Galatasaray,
I.Dünya Savaşı
Sunday, December 16, 2012
Galatasaray - Fenerbahçe 2-1 (16.12.2012)
Günlerden 14 Aralık 2012 Cuma..
Yorucu bir iş gününün ardından akşam saatlerinde Carrefour Nautilus'u ziyaret etmiştim..
Traş köpüğü ve soda aldıktan sonra içki standına yöneldim..
Votkaların bulunduğu reyonda 5 saniye kadar duraksadıktan sonra Finlandia Lime Fusion'u sepete attım..
Pazar günkü derbi maçının içkisi bu olmalıydı..
Tam o anda içki standında görev yapmakta olan birkaç bol miktarda süslenmiş kızdan sarışın olanı yanıma yaklaştı..
Herhalde Carrefour'un anlaşmalı olduğu firmalardan biri için çalışıyordu kız orada..Durup dururken hatırımı sormaya gelecek hali yok ya..
Sepetteki şişeye baktı sonra da bana..
"Meyveli aldınız, biliyorsunuz değil mi?" dedi..
Herhalde kiç kimse "Oo deniz mahsüllü olanını aldığımı sanıyordum, iyi ki uyardınız" ya da "Ülkemizde sahip olduğumuz potansiyelimize rağmen, değerlendiremediğimiz tarım ürünlerinin başında meyve gelmektedir, bu yüzden votkamı meyveli içiyorum" falan diye cevap vermezdi bu soruya..
"Farkındayım" dedim..
Sonra kız bana Chivas Regal'in harika bir yılbaşı hediye olabileceğinden falan bahsetti..
Jameson'un daha güzel bir hediye olabileceğini anlatmaya çalıştım kibarca..
Bir yaşlı müşterileri için Jameson Select Reserve getirdiklerini, bu içkiyi her zaman bulamayacağımı falan söyledi..
Kıza teşekkür edip eve döndüm..
Pazar günkü derbi maçını heyecanla bekledim..
Galatasaray, Fenerbahçe'yi oldukça zor geçen bir mücadelenin sonunda 2-1 yendi..
Heyecanlı ancak seyir zevki açısından kötü bir maçtı..Uzaktan atılan şutların dışında (Ki bir tanesine Hamit'in şutu direkten döndü) iki tarafın da doğru dürüst gol pozisyonu bulamadığı bir oyun izledim.
Yıllardan beri Kadıköy'de yaşadığımız erkenden gol yeme sendromunu bu sene karşı takım yaşadı..Son zamanlarda attığı gollerle dikkat çeken Bekir, serbest vuruştan gelen topu kendi kalesine gönderdi..Bu, sanırım bir Galatasaray-Fenerbahçe maçında bir Fenerbahçeli oyunucunun yıllar sonra kendi kalesine attığı ilk goldü..
Ardından Hasan Ali Kaldırım, defanstan seken topta sağ ayağıyla güzel bir vuruşla beraberliği getirdi..O anda aklıma 2002 yılında Beşiktaş'ın Galatasaray'ı Ali Sami Yen Stadı'nda 1-0 yendiği maçta İbrahim Üzülmez'in sol çaprazdan sağ ayağıyla attığı gol geldi..O zaman da Galatasaray'ın başında Fatih Terim vardı..
Ortada geçen maçta ilk yarının sonlarına doğru Galatasaray bir serbest vuruş kazandı..
Uzün süredir hastalığından dolayı yatağında yatmakta olan babam: "Gol geldi şimdi" dedi..
Selçuk topun başına geldi ve topu Volkan'ın sağından ağlara gönderdi..
Fenerbahçe kalecisi Volkan yanlış hatırlamıyorsam geçen sene Fenerbahçe'nin Galatasaray'ı 2-1 yendiği Play-Off maçında harika kurtarışlara imza atmış ve Selçuk'un yine frikikten attığı gol için "Onu da kurtarıcaktım ama olmadı" tarzı bir açıklamada bulunmuştu..
Bu sefer de bunu kurtarabilecek hiç kimse yoktu..
Ne içtiğimin farkındaydım..Maçın güzel bir mücadeleye sahne olduğunun ve dostluk içinde geçtiğinin farkında olduğum gibi..Oyuncular birbirlerine centilmence davranmışlar, seyircimiz sahaya hiçbir madde atmamış, neredeyse küfür bile etmemişlerdi.Maçın sonlarına doğru Meireles'in maçın hakemine taptığı terbiyesiz hareketler dışında gerilim yükseltecek bir olay yaşanmamıştı.
Peki ya maçtan önce sosyal paylaşım sitelerinde aşağıdaki nefret dolu ifadelere yer veren vatandaşlara ne demeli..
Bu kinin sebebi nedir merak ediyorum..Uzun süredir bize karşı bir üstünlüğünüz vardı..Yenildiğimiz maçların hemen hemen hepsinde kazanmayı hak eden taraf sizdiniz..Ağzımı açıp tek kelime söylemedim..Mağlubiyetlerin sebeplerini kendi takımımda aradım..
Peki hafta içi oynanan ve sizi ilgilendirmeyen kupa maçından sonra gördüğüm bu iğrenç yorumlar ne oluyor?Cidden futboldan ne anladığınızı merak ediyorum.."Farkında Mısınız" beyler ne dediğinizin?
Tuesday, October 16, 2012
The Little Things Vol:5 - Nasıl Anlatalım Bu Golü Şimdi Size?
Tarih 12 Eylül 2000..Liseyi bitireli birkaç ay olmuş.ÖSS sonuçları açıklanmış, kayıt yaptırmak için Afyon Kocatepe Üniversitesine gitmeme kısa bir süre var..Galatasaray, Şampiyonlar Ligi'nin ilk maçında kura çekimine 1.torbadan katılan Monaco ile oynayacak.(O dönemde Monaco'nun kadrosunda Simone, Giuly, Nonda, Riise, Dabo gibi adamlar var) Liseden arkadaşım Kerem ile maça gitmeye karar veriyoruz..Maçın başlamasına birkaç saat kala Ali Sami Yen Stadı yeni açık tribününde yerimizi alırken tarihi bir maç izleyeceğimizden haberimiz yok..
Maça Galatasaray atak başlıyor.Ümit Davala'nın bir şutu direkten dönüyor.İlk yarının ortalarına doğru Hakan Ünsal'ın soldan yaptığı bindirmede top Jardel'in önce göğsüne sonra bacağına çarpıp ağlara gidiyor.(Zaten değişik uzuvlarıyla gol atmayı seven bir oyuncuydu)
Galatasaray golden sonra da bastırmaya devam ediyor..Monaco kalemize gelmekte zorlanıyor.
Derken o tarihi an geliyor.Dakika 29..Hagi sol çaprazda, yeni açık tribünde bulunduğumuz için zar zor gördüğümüz bir noktada topla buluşuyor..Orta yapacak ya da yana oynayacak herhalde derken bir anda hiç gerilmeden kaleye gönderiyor topu.Top, mermi gibi ilerliyor ve kalecinin solundan ağlara takılıyor..(Top o kadar hızlı gitmişti ki takip edememiştik, gol olduğunu birkaç saniye sonra anlamıştık..Bir de Hagi'nin vurduğu yer kaleye gerçekten çok uzaktı.Tribünden 35 metre falan diye tahmin etmiştik ama sonradan televizyondan izleyince 30 metre civarı mesafeden vurduğunu gördük) Bu sırada maçı televizyondan anlatan spiker Sabri Ugan: "Nasıl anlatalım bu golü şimdi size..Böyle bir gol yok, böyle bir vuruş yok" diyor..Haksız sayılmaz..
İlk yarı 2-0 Galatasaray'ın üstünlüğü ile bitiyor.Ancak ikinci yarıya Monaco iyi başlıyor.50.dakikada sonradan bizim takımda top koşturacak ve adıyla ilgili "Nonda, hayat onda" gibi espiriler üretilecek Shabani Nonda karambolde skoru 2-1'e getiriyor.62.dakikada ise Capone kara yılan Nonda'yı düşürünce Monaco penaltı kazanıyor ve Simone durumu 2-2'ye getiriyor.
67.dakikada Bülent'in attığı nizami golü vermeyen hakeme çok sinirlenen Hagi, 2 dakika sonra Riise'ye kasti bir hareket yapıp kırmızı kart görüyor.Ancak hakem 3 dakika sonra başka bir pozisyonda Emre'ye faul yapan Monaco'lu Dabo'yu oyundan atıyor ve dengeler eşitleniyor.
80.dakikada Hakan Ünsal'ın soldan ortasında "Arka Direk" Capone, lakabına uygun bir yerde ortaya çıkarak kafayla çakıyor ve Galatasaray'ı tekrar öne geçiriyor.Maç da bu sonuçla bitiyor.
Maça gitmekle ne kadar isabetli bir karar vermiş olduğumu aradan zaman geçtikten sonra anlayabildim ancak..Hagi'nin belki de Galatasaray formasıyla attığı en güzel golü canlı olarak izlediğim için kendimi çok şanslı sayıyorum..Maç biletini de yazının başında görüldüğü üzere halen saklıyorum...
Maçın Galatasaray için ilginç bir tarafı da o güne kadar Şampiyonlar Ligi'ne hiç galibiyet ile başlayamamış olan takımımızın (O sezon turnuvaya 6.kez katılıyorduk) bu maç ile şanssızlığını kırmış olmasaydı.
Gollerimiz için:
Etiketler:
Futbol,
Galatasaray,
Gheorghe Hagi,
Şampiyonlar Ligi,
The Little Things
Friday, September 07, 2012
The Little Things Vol:4 - Hoş Geldin İddaa
Hani bir oyunu ilk defa oynadığınızda genellikle şans yanınızda olur, biraz tesadüfi galibiyetler alır, sürpriz kazançlar sağlarsınız ya..(Acemi şansı) Ben de İddaa oyununda bu olayı resimdeki maçlardan oluşturduğum 2 kupon ile yaşamıştım..İddaa'nın yeni çıktığı zamanlardı..Birçok ligin son haftası oynanırken biraz fantaziye kaçan yüksek oranlı 2 tane kupon yapayım dedim..Örneğin Belçika'da ligden düşmemek için rakibini mutlaka yenmesi gereken Heusden Zolder(Bu arada bu takımın adını o seneden sonra bir daha duymadım) yerine rakibi Genk'e oynadım..Türkiye liginden düşmesi kesinleşen Adanaspor'nın Denizli'yi yeneceğini tahmin ettim..PSG, o sıralar en iyi zamanlarını yaşayan Lyon'u eli boş gönderir dedim..Sonuç, kazanılan 100 küsür lira ve kuponu tutan her bahis oyuncusunun içinden söylediği "Keşke biraz daha bassaydım o kuponlara" lafı oldu..İddaa, daha sonraları da birçok defa sevindirdi beni ancak bu 2 kuponun yeri her zaman ayrı oldu...
Thursday, August 30, 2012
Nerde Eski Topçular...
Gheorghe Hagi, 1989 yılında Şampiyon Kulüpler Kupası'nda Steaua Bükreş formasıyla Galatasaray karşısında..2 numaramız İsmail galiba..Ya da Semih de olabilir..
Ulubatlı Souness (Graeme Souness), Sampdoria formasıyla Juventus karşısında..Arka planda da Platini göze çarpmakta.Sene 1985...
Aslan Yürekli Gerets (Eric Gerets), 1981 yılında Standart Liege'de oynarken..Egemen Korkmaz'a benziyor değil mi?
Luis Figo, Sporting Lizbon'da henüz kariyerinin başındayken kıvır kıvır saçlarıyla dikkat çekiyor.Yıl 1995...
Kendisi futbolcu olmasa da bu resmi hoşuma gitti.Reggae efsanesi Bob Marley, ilginçtir ki 1977 yılında futbol oynarken ayak parmağında açılan bir yaradan dolayı deri kanseri olmuş, bu da 1981 yılında ölümüne yol açmıştır..
Ulubatlı Souness (Graeme Souness), Sampdoria formasıyla Juventus karşısında..Arka planda da Platini göze çarpmakta.Sene 1985...
Aslan Yürekli Gerets (Eric Gerets), 1981 yılında Standart Liege'de oynarken..Egemen Korkmaz'a benziyor değil mi?
Luis Figo, Sporting Lizbon'da henüz kariyerinin başındayken kıvır kıvır saçlarıyla dikkat çekiyor.Yıl 1995...
Kendisi futbolcu olmasa da bu resmi hoşuma gitti.Reggae efsanesi Bob Marley, ilginçtir ki 1977 yılında futbol oynarken ayak parmağında açılan bir yaradan dolayı deri kanseri olmuş, bu da 1981 yılında ölümüne yol açmıştır..
Sunday, May 13, 2012
Şampiyon Galatasaray!
Sanırım Şubat ayıydı...
Galatasaray'ın keyif veren pozitif futbolunu izlerken bu sene şampiyonluğun bizim olacağına bütün kalbimle inanıyordum. Takım kadrosu, son yıllarda kurduğumuz en iyi kadroydu. Sonunda kaleyi gerçek bir kaleciye teslim edebilmiştik. Defans hattımız güven veriyordu. Selçuk, kariyerinin altın çağını yaşıyordu. Johan Elmander, bir forvetin yapabileceği her şeyi yapıyordu. Galatasaray'ın maçlarını izlerken pek az sinirleniyordum, oyunculara nereseyde hiç kızamıyordum. Eleştirilebilecek olan sadece Semih'in zaman zaman yaptığı pozisyon hataları ve Melo ile Riera'nın anlamsız top kayıplarıydı ki zaten hepsi bu hatalarını savaşarak, mücadele ederek telafi ediyorlardı..
17 Mart'da Kadıköy'de oynanacak derbi maçından önce bir rüya gördüm. Rüyamda maç 2-2 bitiyordu ama bu sonuca sevinemiyordum. Uyandığımda "Deplasmanda alınacak bir beraberlik o kadar da kötü olmaz" diye içimden geçirmiştim. Zaten 9 puan farkla liderdik.
17 Mart'daki maç gerçekten de 2-2 bitti. O maçı kadim dostum Aslan'la izlerken (Bakınız isim ile tutulan takım uyumu), Fenerbahçe 20 dakika içinde yaptığı 2 atakta 2 gol bulurken (İtiraf etmeliyim ki çok güzel gollerdi) maçı izlediğim köhne mekanda bulununan Fenerbahçeliler "5 GELİYOR 5, 6 OLACAK BU MAÇ" diye bağırırlarken bu maçın böyle sonuçlanmayacağını hissediyordum. Çünkü Galatasaray'ın oynadığı futbol güven veriyordu insana. Uzatma dakikalarında Fenerbahçe karşısında bir türlü şansı tutmayan Baros'un vurduğu top üst direkten geri gelince aklıma maçtan önce gördüğüm rüya geliyordu...
İlerleyen günlerde bir rüya daha gördüm. Rüyamda Fenerbahçe'ye karşı ligin geri kalanında bir galibiyet alamıyorduk ama şampiyonluk bizim oluyordu."Rahat ol, kolay olmayacak ama şampiyonluk bizim bu sene" diyordu bir ses.
Galatasaray, ligi açık ara lider tamamladı ve ardından nereden çıktığı bilinmeyen play-off sistemine geçildi. İlk maçta deplasmanda Beşiktaş'ı 2-0 yendik. Bu maçta en çok hayret ettiğim şey; üst üste maç kazanamama, üst üste kalesinde gol görme gibi rekorlar kıran Beşiktaş'ın maçın hakemine gösterdiği tepkiydi. Sanki bütün sezon harika futbol oynamışlar gibi mağlubiyeti tamamen hakeme bağlamalar, çizgiyi geçip geçmediği belli olmayan toplar için gösterilen aşırı şiddetli tepkiler, taraftarlarının barbar tutumu...Akıl almaz bir şeydi. Bir de bazı düşünce yoksunu insanların "Bu sene Galatasaray'ın şampiyon olması isteniyor" diye abuk sabuk bir fikir yaymaya çalıştıklarına şahit oldum. Bir şeyi elde etmek istiyorsan onu hak etmelisin. Hak edecek kadar iyi değilsen de aynı amaç için mücadele edene saygı göstermelisin. Tebrik etmesini bilmelisin. Eksikliklerinin farkında olmadan sürekli başkalarını suçlayan insanlar yüzünden bu kadar çok baş ağrısı yaşanıyor her yerde. Neyse...
22 Nisan'da sahamızda oynadığımız Fenerbahçe maçı, sezonun beni en çok üzen maçı olmasına rağmen sahada yer alan hiçbir Galatasaraylı futbolcuya kızamıyordum. Maçı kazanmak için yapabileceğimiz her şeyi yapmıştık ama top o gün Fenerbahçe kalecisinin ellerine yapışmıştı. Bu arada maçla ilgili en çok sevindiğim şey, tribünlerde yer alan binlerce taraftarın takımlarının bir derbi maçını kaybetmiş olmasına rağmen hiçbir olay çıkarmamasıydı.
İlerleyen haftalarda bir takım saçma gelişmeler daha yaşandı. Yok Trabzon Galatasaray'a bilerek maç vermiş, yok geçen sezon yapılan şike sahaya yansımamış, Aziz Yıldırım masummuş...Hayretler içindeydim ama bir yandan da futbolu bu kadar da büyütmemek gerektiğinin farkındaydım. Ben takımımımın güzel oyunundan keyif alıyorsam mesele yoktu. Türkiye zaten her alanında haksızlıklarının, çarpıklıkların ve yolsuzlukların yaşandığı bir ülke ve yapılan şikeye ağır bir ceza verileceğini düşünmek biraz iyimserlik olurdu değil mi?
8 Mayıs gecesi bir rüya daha gördüm. Rüyamda hafta sonu oynanacak ve kazananın şampiyon olacağı Fenerbahçe-Galatasaray maçı 0-0 bitiyordu ve bu sonuçla şampiyon oluyorduk. Maç bittikten sonra bir sürü insan sahaya giriyordu ve ortalık karışıyordu. Fatih Terim, beyaz gömlek üzerine siyah ceket giymişti ve kameralara açıklama yapıyordu.
Bu sene futbolla ilgili gördüğüm bütün rüyalar gerçek çıktı (Sadece dünkü maçta Fatih Terim siyah ceket giymemiş ama beyaz gömleği tutturmuşuz). Tuhaf bir duygu...Şampiyonluk zor geldi ama geldi. Bu da onu daha değerli yaptı. Kupayı da ezeli rakibimizin stadında aldık. Her zaman yaşanabilecek bir durum değildi.
Kapanışı bir kaç güzel fotoğrafla ve dün gece şampiyonluktan sonra eve gelip Facebook'dan yazdığım iletiyle yapayım:
"Bütün Fenerbahçelileri tebrik ediyorum, bu yarışın böyle heyecanlı geçmesini sağladınız, yapabileceğinizin en iyisini yaptınız. Bizim için kolay olmadı, sonuç itibariyle 30 senedir Kadıköy'de yaşayan bir Galatasayaraylım ve Fenerbahçe bu semtte beni çok kez üzmüştür ama bildiğim bir şey varsa o da futbol yüzünden kimsenin üzülmemesi gerektiğidir. Sanırım 2011-2012 yılları arasında Türkiye'de yaşamış olan her Türk vatandaşının kabul ettiği tek bir gerçek vardır, o da Galatasaray'ın şampiyonluğu hak etmiş olduğudur..Tebrikler Galatasaray..."
"
"
Thursday, February 24, 2011
Mikrofonlarımız Merkezde

******
Yıl 1991.Günlerden Çarşamba..Okulda birbirinden sıkıcı bir ton ders gördükten sonra akşamüstüne doğru eve geliyorum.Her zamanki gibi ev ödevlerimi ihmal ediyorum ve çantamı bir yerlere fırlatıp sokağa top oynamaya çıkıyorum.Mahalledeki arkadaşlarımız ile aklımızda akşamki kupa maçı var.Kan ter içinde top peşinde koştururken kendimize futbolcu isimleri takıyoruz.Yerlilerden en çok tercih edilen isimler aslan yelesi saçlı Prekazi, Kral Tanju, İmparator Oğuz, Şifo Mehmet, Sarı Fırtına Metin ve Bombacı Hami oluyor.(Tuttuğumuz takıma göre değişiyor tabi)Mahalle maçlarında yabancı futbolculardan da en çok Van Basten, Gullit, Stoitchkov, Koeman, Papin, Saviçevic ve Romario'nun isimleri telaffuz ediliyor.Okul bahçelerinde, arabaların henüz o kadar işgal etmediği sokaklarda, boş arsalarda hiç durmaksızın futbol oynuyoruz.Sadece maç yapmakla yetinmiyoruz; Alman Kale, Japon Kale, 9 Aylık gibi futbolun garip varyasyonlarını da oynuyoruz..
Karanlık bastığında top oynamayı bırakıp akşam yemeğini yemek üzere evimize dönüyoruz.Televizyonda tek bir kanal, benim ve benim gibi futbol sevdalısı veletlerin içinde tek bir istek var: Bir an önce maç yayınının başlaması…
******
Çocukluğumun çarşamba günleri genellikle yukarıda anlattığım gibi geçerdi.Hafta içi oynanan Avrupa Kupası maçları hayatımızda çok büyük yer kaplardı.Her şeyden önce maç seçme lüksümüz yoktu.Televizyon (Yani TRT–1) hangi maçı verirse onu izlerdik…Bu dönem aynı zamanda Galatasaray'a en yoğun sevgiyle bağlandığım dönem olmuştur.Hayatımda Galatasaray’ın galip gelmesini bu dönemde istediğim kadar başka hiçbir dönemde istememişimdir.Özellikle Avrupa takımlarıyla oynadığımızda rakiplerin gol atmaması için dua ederdim.Maçları heyecan içinde, çoğu zaman ayakta dolanarak izler, gol atmamız için totemler denerdim.(Odanın içinde bir yerlerde zıplayıp durmak, tırnaklarımın altındaki etleri belirli periyotlarla yemek gibi)
O dönemler Avrupa’da sadece Galatasaray’ın değil diğer Türk takımlarının da başarılı olmalarını isterdim.Trabzon’un Liverpool gibi bir devi Dobi Hasan’ın absürd golüyle yenişini, Fransa’da Lyon’u şiir gibi bir oyunla 4-3 dize getirişini (Rövanşı da 4-1 alarak turu geçmişlerdi) keyifle ve gururla izlemiştim.Beşiktaş, Hollanda’da Ajax karşısında daha ilk dakikalarda Sarı Fırtına Metin’in attığı golle öne geçince nasıl da heyecanlanmıştım..(Gerçi İstanbul’daki rövanşı 4–0 kaybedip elenmişlerdi) Hatta Fenerbahçe’nin, o arkadaşlarımızla yılarca dalga geçmemize konu olacak 7–1'lik Sigma Olamouc deplasmanından önce İstanbul’daki maçta rakibini Aykut’un çatala taktığı penaltıyla yenmesine bile sevinmiştim..
Sadece bizim takımlarımızın maçlarını değil, Avrupa liglerinden ve kupalarından izleme fırsatı bulduğum bütün maçları heyecanla takip ederdim.Canlı yayın, banttan yayın ya da maç özetleri fark etmiyordu; futbol benim için en hayattaki en büyük zevkti.TRT 1‘de Salı akşamları yayınlanan Avrupa’dan Futbol hayatımın programıydı..En mutsuz olduğum zamanlar ise Çarşamba akşamları televizyonda geç saatlerde başlayan bir maç yayını varken babamın “Oğlum yarın okulun var.İlk yarı bitince yatıyorsun” deyip beni televizyonun başından postaladığı anlardı…
Maçları sadece televizyondan değil, radyodan da takip ederdik.Televizyondan maç yayını olmadığı zamanlarda TRT Radyo'yu açıp Orhan Ayhan, Abidin Aydoğdu, Hüseyin Başaran, Murat Ünlü gibi güzide spor spikerlerimizin seslerine kulak kabartırdık.Radyodan maç dinlerken topun oyun sahasının neresinde olduğunu anlamak pek mümkün olmadığı için bazen maç anlatılırken sanki Galatasaray her an gol yiyecekmiş gibi paronayakça hislere kapılırdım…Bazen spiker maçı anlatırken ses aniden kesilir, tok bir ses “Mikrofonlarımız ………’da “ derdi.Ardından bağlanılan yerdeki spiker heyecanlı heyecanlı gol haberini verir, golün nasıl olduğunu “Tugay’ın orta sahanın kendi yarı dilimine bakan çizgisinin hemen ilerisinden derinlemesine uzun gönderdiği topa defansın bir anlık gafletinden faydalanarak hareketlenen Büyük Hakan kaleciyle karşı karşıya kaldığı anda vuruşunu yaptı ve topu kaleci Bako’nun sağından filelerle buluşturdu” gibi cümlelerle aktarır, biz de golü kafamızda canlandırmaya çalışırdık..Radyodan yayınlanan maçlar, yayınlarda kullanılan klişe sözler (yandan autt, mikrofonlarımız merkezde, İzmir’den dakika ve skor alıyoruz…vb) hayatımda derin izler bırakmıştır..Konuyla ilgili müthiş bir yazı için
Yıllar geçtikçe Galatasaray’ın maçlarını takip etmeye devam etsem de Avrupa futbolunu izlemeye daha az zaman ayırır oldum.Elbette ki önemli turnuvaları (Şampiyonlar Ligi, Avrupa ve Dünya Kupaları…) kaçırmadım.Birçok keyifli maç izledim.1997’de o yıllarda ileri derecede sempati duyduğum Borussia Dortmund, Şampiyonlar Ligi Finali’nde yıldızlar topluluğu Juventus’u harika gollerle 3–1 yenip de şampiyon olduğunda sevinç çığlıkları atmıştım.1995’de bir başka Şampiyonlar Ligi final maçında Ajax, kendisinden çok daha güçlü bir kadroya sahip olan Milan’ı henüz bıyıkları terlememiş Kluviert’ın golüyle yendiğinde de çok sevinmiştim.(Sanırım güçsüz olanın güçlüyü yenmesi, hep aynı takımların şampiyon olması yerine değişik takımların da başarılar elde etmesi hoşuma gidiyor)..Türkiye’nin tarihinde ilk defa katıldığı 1996 İngiltere Avrupa Şampiyonası öncesinde oynadığı eleme maçları unutulmazdı.Kim Hakan Şükür’ün İsviçre’ye 30 metreden attığı aşırtmayı, Macaristan’a ensesiyle attığı golü, Takoz Recep’in İstanbul’daki İsviçre maçında tabanca menzili dışından orta yapma niyetiyle gönderdiği topun ağlara takılışını, aldığımız her galibiyetten sonra sokaklarda sabaha kadar kutlama yapan halkımızı ve gazetelerdeki “Şehir magandaları gene işbaşındaydı, kutlamalara yine kan bulaştı” tarzı haberleri unutabilir ki?
******
Sonuç itibariyle, insan zamanın akışı içinde sevdiği uğraşlardan kolay kolay kopamıyor ama yine de bu işlerin içinde ilk bulunmaya başladığı zamanlarda aldığı keyfi bir daha hiç alamıyor.Çocukken futbol benim için nefes almak gibi bir şeydi…Futbol dünyası, bu dünyadan ayrı büyülü kocaman bir evren gibiydi.O zamanların futbolcuları tapılası insanlardı..Televizyonda yayınlanan bütün maçlar mutlaka izlenmeliydi..Yıllar geçtikçe belki de akıllanıp gerçekleri görmeye başlamamın etkisiyle içimdeki futbol tutkusu azaldı.Keyif aldığım, hayranlık beslediğim futbolun doğasına aykırı bir çok olaya şahit oldum.Bunların en önemlisi futbolu paranın idare etmesiydi..Futbolcuların (yerli olanların) birçoğu karaktersiz , ahlaksız ve küfürbaz tipler olmalarına rağmen ülkenin standartlarının üzerinde bir tomar para kazanıyorlardı..Sözde taraftar grupları takımlarına destek oluyor gibi görünürken aslında rant peşinde koşuyorlardı..Abudik gubidik kulüp yöneticileri çıkıp takımlarının aciz durumlarını görmezden gelerek hakemleri, futbol federasyonunu ya da üçüncü kişileri suçlayan saçma sapan açıklamalar yapıyorlardı..Sahaların içinde, stadyumlarda, sokaklarda, televizyondaki futbol programlarında hatta maç izlenilen kahvehanelerde hep hoşgörüsüzlük, kavga ve şiddet vardı…Bu ve bunun gibi nedenler yüzünden futboldan uzaklaştım ama tamamen de kopamadım..
Geçenlerde Arsenal’ın şaşırtıcı biçimde geriden gelip Barcelona gibi son yıllarda olağanüstü iyi performans gösteren bir “Yenilmez armada”'yı 2–1 yendiği maçı izlerken içimden bu yazıyı yazmak geldi..Evet oyun tempoluydu, keyifliydi ama buna rağmen maçı izlerken eski yıllardaki maçlarda hissettiğim heyecanı yakalamam mümkün değildi..Çarşamba günleri geldiğinde televizyonda bir Şampiyonlar Ligi maçı varken “Aman boşver maçı, bir film koyup izlerim ya da müzik dinlerim bu akşam” diyebiliyorum artık ne yazık ki….
Friday, July 30, 2010
Eski Güzel Galatasaray Formaları
Galatasaray; 2010 - 11 sezonu formalarını tanıttı, hatta bir tanesini dün ikinci Tromso faciasının sinyallerini veren OFK Belgrad maçında giydi.(Bunların yanında ligin 2.yarısı için çubuklu forma hazırlanacak diyorlar)Çok kısa birkaç yorum yapmak istiyorum, zira bu post'un asıl konusu yeni formalar olmayacak.Öncelikle parçalı forma geçen senenin aynısı ve benim hala hoşuma gitmiyor..Tasarım açısından göze hoş gelmeyen birşeyler var bu formada.Bir kere tam parçalı bir forma değil.Formanın yaka kısmına baktığınızda tümüyle kırmızı olduğunu görüyoruz, oysa ki tam parçalı formada yakanın kırmızı şerite gelen kısmı sarı, sarı şerite gelen kısmı da kırmızıdır (Aşağıda Bülent ve Saunders'ın üzerinde yer alan formalar tam parçalı formaya örnektir).Bir de altına ısrarla beyaz şort giyiyoruz ve formanın sırtındaki yazılar da beyaz..Klasik parçalı formanın altında oldum olası kırmızı veya sarı şortu sevmişimdir..Bir türlü ısınamadım bu kombinasyona.Üstelik bu formayla çıktığımız her önemli maçı kaybettik..Beyaz (ya da krem rengi) forma idare eder..Mercan renkli forma ise göze hoş görünüyor ancak benim anlamadığım birşey var.Home formamız parçalı olan, Away forması beyaz ve üçüncü formamız - yani deplasmanda rakiple forma renklerinin benzer olması durumunda giyilmek üzere tasarlanan- formamız da mercan rengi olan değil mi?O zaman neden kendi sahamızda oynadığımız sezonun ilk resmi maçına üçüncü formamızla çıkıyoruz ki?Pazarlama stratejisi olabilir ama bence çok saçma..Ayrıca şu güne kadar hiç kendi sahasında oynadığı maça üçüncü formasıyla çıkan bir futbol takımı hatırlamıyorum..(Geçen sene mor forma ile de aynı haltı yemiştik)
Aşağıda bir zamanlar Galatasaray'ın giydiği güzel formalardan bir derleme yaptım.Benim gibi 90'ların başından itibaren bu takıma bağlanmış herkesin kolayca hatırlayacağı formalar bunlar..Resimlerdeki futbolcular da şu anda hem yetenek hem de karakter anlamında özlemini çektiğimiz eski futbolcularımız..(Arif Erdem dışındakiler tabi ki)





.jpg)


.jpg)
.jpg)
Aşağıda bir zamanlar Galatasaray'ın giydiği güzel formalardan bir derleme yaptım.Benim gibi 90'ların başından itibaren bu takıma bağlanmış herkesin kolayca hatırlayacağı formalar bunlar..Resimlerdeki futbolcular da şu anda hem yetenek hem de karakter anlamında özlemini çektiğimiz eski futbolcularımız..(Arif Erdem dışındakiler tabi ki)


.jpg)


.jpg)
.jpg)
Wednesday, July 14, 2010
Kurak Afrika 2010

İzlediğim ilk dünya kupası İtalya 90'dı.Ben de birçok kişi gibi açılış maçında dokuz kişiyle Arjantin'i yenen; kadrosunda Roger Milla, Omam Bıyık (Kana Bıyık diye kardeşi vardı bunun bir de), Makanaky, Tataw ve daha birçok garip isimli futbolcu bulunduran Kamerun'u destekliyordum.Çeyrek finalde İngiltere'ye öne geçtikleri maçta 3-2 yenilip elendiklerinde bayağı üzülmüştüm..Kupanın bir başka tuhaf isimli futbolcusu da İtalyan Schilacci'ydi.Adam neredeyse girdiği her poziyonda golünü çakıyordu, zaten o turnuvanın gol kralı olmuştu..Bunun dışında yari finalde oynanan müthiş bir İngiltere-Almanya maçı hatırlıyorum, 1-1 biten maçın sonunda Almanya İngiltere'yi penaltılarla elemişti.İngiliz Gary Lineker'in tarihe geçecek "Futbol basit bir oyundur, 90 dakika boyunca 22 oyuncu topu kovalar ve sonunda hep Almanlar kazanır" yorumunu yapmasında bu maçın etkisinin büyük olduğunu düşünüyorum..
İtalya 90 Dünya Kupası zamanında televizyondaki ve gazetelerdeki abilerden kupa ile ilgili çeşitli yorumlar duyuyorduk ve okuyorduk.Bu kupanın o güne kadarki en sıkıcı kupa olduğunu, bütün takımların defansif oynadığını ve aşırı sertlik yüzünden maçların temposunun sürekli düştüğünü falan anlatıyorlardı..Şu anda gerçekten merak ediyorum, eğer hala hayattalarsa Güney Afrika 2010'da oynanan bu rezalet futbol için neler düşünüyorlar acaba?Aradan yirmi sene geçmesine rağmen sahada oynanan futbol neredeyse hiç heyecan uyandırmıyor..Bu kupa; tek forvetle sahaya çıkan, sürekli yan pas yapıp rakibi yormaya çalışan, önce gol yememeyi hedefleyen takımlarla doluydu.Doğru dürüst atak organizasyonu göremediğimiz, ayağına topu alanın 25-30 metreden kaleye şut çektiği maçlar izledik..Ronaldo, Rooney, Ribery, Torres, Cannavaro gibi yıldız futbolcuların bitik hallerine şahit olduk..Bir yandan da şu aşağıda resmi yer alan nesnenin kulaklarımıza tecavüz etmesiyle tam bir işkence yaşadık:

Bu arada ortada tartışılmayacak bir gerçek var.İspanya her ne kadar sadece 9 gol atıp şampiyon olsa, son 4 maçını 1-0 kazanabilse de kadro olarak diğer tüm takımlardan güçlüydü.(Hatta bir blog sitesi, kısmen doğruluk payı olan bir tespitte bulunarak İspanya kupayı kazandığında Vee Barcelona Şampiyon diye başlık atmıştı)İspanya oynadığı bütün maçlarda rakiplerinden ağır basıyordu.Karşılarında Arjantin ve İngiltere'yi dörtleyen Almanya bile ezik hallere düştü..Kısaca birçok kötü futbol oynayan takımın yer aldığı, iyi takımların yıldız oyuncularının ise hiç parlamadığı bu kupada "kötünün iyisi" olmayı başararak şampiyonluğa ulaştılar..
Ömrüm yeter mi bilinmez ama eğer 2030 yılına gelirsek ve "Ya 2010 Güney Afrika ile ilgili hatırladığın güzel şeyler var mı Serhat amca?" diye soran olursa onlara şu aşağıdakilerden daha fazlasını anlatamam heralde:
1 - Hollanda-Uruguay maçında Van Bronckhorst'un attığı gol..Abi sen ne yaptın öyle?
2 - Alman Müller...Keyifliydi bu adamı izlemek.
3 - Almanya-İngiltere maçının ilk yarısı..Adrenalinin tavana vurduğu anlardı.
4 - Diego Forlan..Bir oyuncu bu kadar mı ateşleyebilir takımını..
5 - Japonya-Danimarka maçında Japonların attıkları müthiş frikik golleri..Hele Honda'nınki...
Monday, June 29, 2009
Pozisyon İcabı
Geçenlerde PES oynarken Become A Legend modunda değişik bir tecrübe yaşadım..Sahada bütün futbolcuların gözü önünde takım arkadaşımla itiş kakış işlerine girerek gerçek bir efsane olmayı hak etttim.İşte o görüntüler:
(Not:Sahada yapılan sahada kalır,takım arkadaşımla saha dışında gerçek birer dostuz)


(Not:Sahada yapılan sahada kalır,takım arkadaşımla saha dışında gerçek birer dostuz)
Subscribe to:
Posts (Atom)








