Showing posts with label Anı. Show all posts
Showing posts with label Anı. Show all posts

Saturday, October 03, 2015

İzmir Macerası (23-27.09.2015)

(BY AYSU ÖZBABACAN)


İzmir macerası

23.09.2015 gecesi İst. Kadiköy'den (otobüs için) servisle yola çıktık. (Oguzhan, Olgay , Serhat) Otobüse vardığımızda dakka bir gol bir otobüste önümde duran ekranı yerinden çıkardım. Yolculuk boyunca Olgay'la lak lak yapıp uyuma adına gözümüzü kırpmadık. Otelimize yerleşirken otelle ilgili içimizden geçen: Bu otel bizi yemese bari oldu. Nitekim de yiyordu az kalsın.

Otele eşyaları bırakıp boyoz yemeye gittik. Dostlar Fırını Alsancak'ta en iyi boyoz mekanı ünvanını hak ediyor bence de. Otele geri dönüş ve dinlenme. Uyanınca farkettim ki oda cidden felaket. Özellikle banyo tam kabus.

Akşamüstü midye yemeye gittik. Midyelim muhteşem özellikle hepimizin favori yemeği sahanda midye oldu. Fiyatlar uygun, bira var, midye çeşitleri de bol. Mekanın İstanbul'da açılma ihtimali mevcutmuş.

Sonrasında klasik içmeye gidelim oldu. Önce Sardunya Bar'a gittik. Grolsh şişe 11.50 tl görünce dumur oldum. Mekan güzeldi, fiyatlar uygun. Bayram için de birer shot ikram ettiler. Love Letter Hobbit oynadık. Olgay bey ağlaya ağlaya kazandı oyunu. Sonra Borsa Pub'a geçtik. (3 sene önce kuzenim götürmüştü değişmemiş pek) . Konsepti: Belirli fiyatta başlıyor içkiler talep arttıkça fiyat da artıyor. Dezavantajı: Fazla çeşit yok. Ekrandan takip ediyorsun fiyatları. Bol bol tekila shot içtik 5 liraya. Bir de bullshit beer diye bir şey var (bira cin cola) onu denedik. Benim dışımda beğenen olmadı. Colalı bira nasıl olur diye burun kıvırarak sipariş vermiştim ama dozajını iyi ayarlamışlar tadı güzeldi. Shot bardağı arakladım boğalı. (Shot bardağının akıbeti iyi olmadı arkamdan beddua etmişler herhalde)

2. Gün uyanıp otelde kahvaltı ettik. Otelin müşteri popülasyonu da bir değişik. Bölgede suriyeliler, otelde çinli aile, çek anne kız, biz fln. Kahvaltıda yiyecek var da peynirlerin tadı rezalet. Nescafe nedense lobide, çok seçenekli değil. (Basmahane bölgesi otelin bulunduğu yer. 3 sene önce böyle değildi)
Otelin sokağında eskici tezgahları açılıyor. Ayyakkabılar falan vardı acaba camilerden ya da kapı önlerinden mi çaldılar diye düşünmedim değil.

Karşıyaka'ya geçtik kahvaltıdan sonra. Nargile içtik içinde limon portakal parçacıkları sanırım İzmir'de en güzel nargile yapan yeri bulmuş olabiliriz. Taç Nargile Cafe. "Gıybet nerd" terimini kattık (Olgay'ın buluşu) literatüre. Geçmişe gittik ne zaman neler peeeey diye. Akşama doğru döndük otele.

Kapı sesleri insan bağrışmaları eşliğinde uyuyoruz. Beni pek etkilemiyor uykum derin. Ama akşamüstü prizin patlama sesine uyandım noluyoruz diye. (Benim şarj aleti bozuk dedim gitti telefon ama patlayan Olgay'ınkiymiş.) Sonra yanık kokusu gelince Ben panik halde "Olgay yanıyoruz" dedim. (İzmirdeki sloganımızı da ilan etmiş oldum) Yok yanmadık ama odadaki prizler devredışı kaldı.

Buradan sonrası tam bir DnD quest. Bornovaya yakın ünlü kokoreççi varmış oraya gideceğiz. Sanayi bölgesinde indik. (Güvenlik de bayram haftası her yer boş dedi).Neyse çok uzak değil yürürüz dedik. Bölge Dudullu Sanayiyi andırıyor. Yanmış arabaların fotolarını çekiyordum ben saf saf önde Olgayla Oğuzhan napıon sen ardarda yakmışlar tekin değil burası sen ver makinayı yürümeye devam et dediler.



Quest: Find the place and loot the room (kokereççiyi bul karnını doyur)

Rangers: Oğuzhan Dağ, Olgay Ertez (Öndeki keşif ekibi)

Companian: Husky (Bize dahil olup yol gösterdi)

Sorcerer/illisionist: Aysu Özbabacan

Paladin: Serhat Konğur

Ekip bu

Etraftaki duvar yazıları takdire şayan. (Uyarı nitliğinde) Yolda normalde en panik karakter olan ben en sakiniydim grubun. Serhatla arkadan giderken goy goy yapıyoruz.

Sonuç: Quest Failed..

Baktık mekan kapalı. Bornova'ya gelmişken Oğuzhanla Serhat'ın arkadışını aradık. Sherwood'a geçtik. O da gruba dahil oldu bu arada Sherwood'da canlı müzik nasıl bilmem ama fiyatlar pahalı ayrıca Black Russian yapmayı bilmiyorlar. Meknın dekoru dışında hiçbirşeyini beğenmedim.

Sonrasında Alsancak'a geçtik tekrardan sokakları gezerken sessiz sevimli kafelerin bulunduğu bir sokağa denk geldik. Sahibi çok cana yakın yazlık mahalle kafesi samimi neşeli. Biranın yanında turşusu süper.





Sonra başka bir grup arkadaşla karşılaşıp kokoreç midyeye abandık. Karaoke denince ben kendimi kaybettim grup arkadaşlarım da beni kırmayınca toptan karaokeye gittik. Çooook eğlendim. Şarkı dans shotlar. Ardından sahil ve nargile cafe.



Olgay'ın odaya döndüğünde yaşadığı macera ayrı. Biz otele döndüğümüzde oda numaram değiştiği söylendi dedim prizdeki sorundandır herhalde.

Sabah işin aslını öğrendim odada fare varmış. Poşetin içinde bisküviler vardı ona dadanmış. Bir de benim yatağın altındaymış. Arada shot bardağı da güme gitti poşetin içinde.

Sertaç'ın (Oğuzhanların arkadaşı) evine geçtik otel çıkışı. Orada da vukuat bitmedi çocuğun ampülünü patlattım.



Özetle çok güzel tatil oldu benim için. Bir kez daha tekrarlıyorum en güzel tatil arkadaşlarla gidilen tatil.





Tuesday, December 09, 2014

Bir Zamanlar Ben

Bundan yaklaşık 15 yıl önce günlüğüme aşağıdaki yazıyı yazmışım.."İlerde dönüp bakmak hoş olacak" demişim ama şimdi baktığımda biraz efkarlandım..


7 Ocak 2000/Cuma

ICE-UP (Arkadaşınızın şu aralar yediği naneler)
("Bana ne?" diyebilirsiniz tabi ama bence güzel birşey.İlerde dönüp bakmak hoş olacak)

Dinlediklerim:

NEVERMORE/The Politics Of Ecstasy (1996) 7/10
WASP/The Crimson Idol (1991) 8.5/10
ICED EARTH/The Dark Saga (1996) 10/10
ANTHRAX/Among The Living (1987) 7/10
ICED EARTH/Alive In Athens-Live (1999) 9/10
SENTENCED/Down (1996) 9/10

İzlediklerim:

Deep Blue Sea (Mavi Korku) 10/10
Life (Müebbet) 7.5/10
Bowfinger (Yaw bunu izleyeli bayağı oluyo ama neyse) 8/10
The House On The Haunted Hill (Lanetli Tepe) 7.5/10

Okuduklarım:

AGATHA CHRISTIE/Ve Perde İndi 10/10
GAME PRO/Ocak Sayısı 7.5/10

Oynadıklarım:

Nba Live 2000 10/10
D 5/10
Fifa 2000 4/10
Fighting Force 2 6/10
Dune 2000 8.5/10
Test Drive 6 8/10

Kısa kısa:

- Öncelikle herkesin Şeker Bayramını ya da bu yazıyı okuduğunuz zamana göre değişiklik olabileceğinden geçmiş Şeker Bayramını kutlarım.Şekersiz kalmamak lazım..Şekerlerden, özellikle bonbon denilen zararlı şeylerden bir türlü vazgeçemiyorum..

- Sentenced'ın yeni albümü Crimson 16 Ocak'ta geliyor.Ben albüm için şimdiden kampa girdim.Frozen'dan bile daha sağlam olduğu söyleniyor..En güzel haber de bugün Atlantis Müzik'te albümün kaset formatında da basılacağını duymam oldu..

- Galatasaray'ın (Bizim) bir türlü ilk onbire giremeyen oyuncusu Tugay'ın bugün resmen Glasgow Rangers'lı olduğunu öğrendim.İnşallah orada futbolunu oynar da "Avrupa'ya gidip birkaç ay içinde tıpış tıpış eski kulübünün yolunu tutan futbolcular" kervanına katılmaz.

-PC'leri ve interneti olan arkadaşlar, Half-Life'ın multiplayer olarak oynandığında inanılmaz zevkli bir hal aldığını biliyor musunuz?

- Başıma bu da mı gelecekti...Fizik labaratuarında Geometri sınavı olarak tarihe geçen 15 kişiden biri olmaktan gurur duyuyorum.Ulan bi de sınav iyi geçse ha.Harbi çuvalladık..

- Ne derece doğru bilmiyorum ama bazılarına göre biz aslında henüz 21.yüzyıla girmemişiz.21.yüzyıl, 2001 yılının ilk gününden itibaren başlayacakmış..

- Okulun ilk döneminin bitmesine yirmibir gün kaldı.Özgürlüğe doğru günleri saymaya devam...


ICE BORSA ENDEKSİ

(+) WRITE-UP YAZMAK
Zevkli bir uğraş olduğu için

(+) SENTENCED
Bizi daha fazla bekletmedikleri için

(+) AMERİKAN&İTALYAN KARIŞIK SANDWICH
Kantindeki en ucuz ve doyurucu besin maddesi olduğu için

(+) OKUL
Bitmesine az kaldığı için

(+) BAYRAM
Sayesinde iyi para kopardığım için


(-) CEVAT
Adamla üçüncü senem, onuçüncü kırık notumu almaya hazırlanıyorum..

(-) NON SERVIAM VE ORGANİZATÖRLER
Hep fazla ilgilenmediğim doom, black vs gruplarını getirdikleri için

(-) EUROPE
Final Countdown gibi bir parçayı rezil hale soktukları için

(-) ORLANDO MAGIC
Geçen Cuma maçlarını izlemek için sabahın üçünde kalktım, kendi sahalarında New York Knicks'den fark yediler

(-) İZMİT İSMETPAŞA STADI-NUMARALI TRİBÜN
Gittiğim ilk deplasman maçında berbat izlenimler bıraktığı için

Wednesday, October 01, 2014

Yaşanmışlıklar - 13 / Evlat (Denizden Her Çıkan Yenmez)

Ondan bu blogda bahsetmemek olmaz..Hayatının bir gününde bile ayık gezmeyen, Bon Jovi ve Iron Maiden dışında black metalden başka hiçbirşey dinlemeyen, en büyük zevki soğuk kış gecelerinde arabasını deniz kenarına çekip demlenmek olan bir adamdı Evlat..Evlat, ICQ ve MIRC'deki takma adıydı. Eski Türk filmlerinde kullanılan "Adın ne senin evlat?" gibi replikleri sevdiği için bu nicki kullandığını söylerdi..

2003-2007 yılları arasında zaman zaman görüştüğümüz bu adamla ilgili hatırladığım şeylerin hemen hepsi alkolizm odaklı. 9-10 kutu Efes üzerine 5 Extra içtikten sonra en yakın arkadaşlarından birini evine çağırdığı ancak kapıda arkadaşını tanımadığı ve "Sen kimsin?" diye sorduğu anlatılırdı. Zaman zaman Caddebostan sahilinde toplanıp çimenlerin üzerinde orta-gol oynadığımızda ya da çift kale maç yaparken elinde mutlaka bira olurdu. Bir gün gelip "Birayı bırakıyorum..Babamla anlaştım, bira içmemem şartıyla bana hergün 1 büyük viski alacak" demişti. O günden sonra Caddebostan sahilinde -başbaşa oturan sevgililerin dibinde- orta-gol oynarken deniz tarafından yaptığım ortaları elinde bir büyük JB şişesiyle gole çevirmeye çalışan Evlat'ın kafasına doğru göndermeye başlamıştım..Dışarıdan bakıldığında komik görünüyordu..

Hayatımda şahit olduğum en absürd olaylardan birinin arkasında da bu adam var. 2005 yazında ailem tatile gittiğinde geçici olarak bizde kalmaya başlayan Alper Balkış kişisi ile mega bir ev partisi organize etmeye ve partiye alakasız birçok insanı çağırmaya karar vermiştik. Davetliler arasında kimler yoktu ki..Daha önce Yaşanmışlıklar serisinde kendisinden bahsetmiş olduğum efsane adam Credo, Küçükyalı Death Metal tayfasından yaklaşık 2 metre boyunda ve bakışlarından herkesin korktuğu gizemli bir eleman, metal camiasıyla hiçbir alakası olmayan hafif tikimsi ergen bir kız, o dönemlerde Avşa Adası'nda bir pansiyon işleten uzun saçlı adam hastası bir hatun, Balkış'ın platonik aşkı olan ancak ancak ilerleyen zamanlarda çocuğun en yakın arkadaşı ile birlikte olarak adamın kalbine bir ok saplayan Japon asıllı kız ve daha birçok değişik karakter...

Keyifli başlayan gece, ilerleyen saatlerde Evlat'ın rakı şişesinin dibini görmesiyle tatsızlaşacaktı..Arka odada birtakım insanlarla muhabbet ederken, kendisini son gördüğümde odamdaki yatağın üzerinde Evlat'ın yanında oturmakta olan pansiyoncu kız bir anda yanıma gelip şöyle demişti:

- Serhat sana birşey söylemem lazım..Arkadaşlarından biri beni rahatsız ediyor..

- (BEN) Hangisi?

- Evlat..

- (BEN) Hadi ya naaptı gene?

- AYAKLARIMI MINCIKLADI

- (BEN) Hö?Nasıl yani?

- Yatağın üzerinde oturuyorduk.Birden hiçbirşey söylemeden ayaklarını ayaklarıma sürtmeye başladı. Biraz kenera çekildim ama sürtmeye devam etti. Ben de kalktım yanından


Odaya gittiğimde Evlat'ı elinde rakı kadehiyle boş gözlerle etrafına bakarken bulmuştum. "İyi misin?" dedim..."Phhş..kıza bak ya" gibi birşeyler mırıldandı sonra oturduğu yerde sızdı. Ertesi sabah 12 gibi kalkıp lahmacun siparişi verdi. Kalan rakısını da lahmacunla beraber içti..

*****

Evlat'ı tanımak için sanırım yukarıdaki paragraflar yeterli ancak beni hayretler içerisinde bırakmış olan bir başka hikayesini aşağıda anlatmaya çalışacağım...

14 Mayıs 2004 günü Fenerbahçe, şampiyonluğunu zaten ilan etmişken sezonun son maçında Kadıköy'de Malatyaspor ile oynayacaktı. Cadde; şampiyonluk kutlamaları nedeniyle gelin gibi süslenmiş, ellerinde sarı-lacivertli bayraklarıyla yüzlerce insan Kadıköy sokaklarında dolanmaktaydı.. O gün bulutlu ve sıkıntılı bir hava vardı. Yağmur yağma ihtimalinin kuvvetli olmasına rağmen ben, Evlat ve birkaç arkadaş Caddebostan sahilinde buluşup futbol oynamaya karar verdik. Belki şampiyonluk kutlamaları nedeniyle sahil tenha olurdu ve rahat rahat topumuzu oynayabilirdik.. Öğle saatlerinde sahilde tahmin ettiğim gibi fazla insan yoktu. Uzaktan şut turnuvası yaptık, orta-gol oynadık. Evlat; elinde viski şişesiyle koşturuyor, gelen ortalara etkili kafa vuruşları yapıyordu.. Biraz dinlenmek için çimlere uzanmıştık ki bizim kalecinin arkadaşları oldukları söylenen 5-6 kişi ellerinde biralarla yanımıza geldiler. Heriflerin kılık kıyafetleri bir tuhaftı. Bir tanesinin üzerinde siyah atlet gibi birşey vardı ve göğsünden kıllar fışkırıyordu. İçlerinde pembe pantolon giyen birisini hatırlıyorum. Havalı tiplerdi, hemen hepsi küpeliydi ve acayip saç-sakal kesimleri vardı.. Bir süre çimlerde oturduktan sonra futbol topunu alıp tekrar oynamaya başladık. Elemanlardan biri yanımıza gelip "Hadi maç yapalım" dedi. Evlat bu fikri beğenmemişti."Boşver böyle iyi" diye cevap verdi. Orta-gol'e devam ettik. 10 dakika sonra aynı eleman tekrar maç teklifinde bulundu. Evlat yine reddetti.. Aradan biraz zaman geçti.Aynı eleman gelip "Abi hadi maç yapalım, kalabalığız ya zevkli olur" deyince Evlat sinirlenerek adama"Abi sen kimsin ya ben seni tanımıyorum" diye cevap verdi..

Eleman da sinirli bir şekilde: "Laflarına dikkat et" diye karşılık verdi..

Evlat ısrarla "Ben seni tanımıyorum" diyip duruyordu..Elemanın arkadaşları toplandı. Bizim çocuklar da Evlat'ın yanına geldi. Münakaşa, kısa sürede küfürleşmeye dönüştü. Hayatımda göreceğim en saçma kavganın başlamak üzere olduğunu hissettim...

Çok geçmeden Evlat tartıştığı adama bir yumruk salladı. Bunun üzerine elemanlar Evlat'a saldırdı. Bizim kaleci ve diğer arkadaşlar da karşılık verdi. Kenara çekilip hiç yokten yere kavga etmeye başlayan bu acayip insanları izlemeye başladım. Bağırış çağırış derken doğal olarak sahilde oturan insanların ilgi odağı olmuştuk..

Kavganın başlamasının ardından bir dakika kadar geçmişti..2 grup da birbirine yumruklar, tekmeler sallıyordu. Olayı uzaktan izlemeye devam ederken birden Caddebostan Sahili'nin deniz tarafından gelen bir bağırış duydum. Kafamı o tarafa doğru çevirdiğimde gördüklerim şu an bile gözlerimin önünde...

Önce ses şiddetlendi...Birtakım küfürler duydum...Sonra üstü çıplak ve üzerinden sular damlayan bir adamın kavganın olduğu yere doğru koştuğunu gördüm..."Z....erim uleaan" diye bağırdı ve önüne gelene vurmaya başladı...

Gözlerime inanamıyordum..Denizden gelip kavgaya karışan adamın amacının ne olduğunu anlamak mümkün değildi..Görünüşe göre kavga edenlerin hiçbirini tanımıyordu..

4-5 dakika kadar süren kavga benim ve ortamdaki birkaç sağduyulu insanın çabalarıyla sona erdi. İki grup da birbirleriyle bir süre daha küfürleştikten sonra Evlat'ın kavga ettiği tipler oradan uzaklaştı. Denizden gelen adam "O bıçağı kim çekti lan!" diye bağırarak kanayan kolunu gösterdi ve bir süre daha küfür ettikten sonra ortadan kayboldu. Nerden gelmişti, kavgaya neden karışmıştı, Caddebostan Plajı'nın henüz açılmadığı o yıllarda koli basili ve mantar dolu denizin içinde ne yapıyordu hala bilmiyorum...

Sahilde ben, kaleci ve Evlat kalmıştık. Birer bira açıp olayı tartışmaya başladık. Evlat hala "Ben tanımıyorum bu adamları, sen nerden tanıyosun, neden çağırıyorsun?" diyip kaleciye yükleniyordu. Meğerse kaleci de içlerinden sadece birini tanıyormuş ve o da çok samimi olduğu bir adam değilmiş..

Akşam olmak üzereydi. Rüzgar soğuk esmeye, yağmur hafiften çiselemeye başlamıştı. Evlere dağılmak üzere yürümeye koyulduk..

Caddebostan Migros'un otoparkında Evlat'ın kavga ettiği tipleri gördük. Bizi beklemişlerdi..

O an oradan kaçıp gidebilirdik ancak adamlar sakin görünüyorlardı. Bir tanesi "Tamam sorun yok" anlamında bir el işareti yaptı..

Evlat'ın en başta tartıştığı ve kavganın başlamasına neden olan adam yanımıza geldi."Özür dilemek istiyorum" diyerek elini Evlat'a doğru uzattı. Kimsenin beklemediği bir hareketti bu..

Evlat da şaşırmıştı. Elini uzatıp uzatmamakta tereddüt etti. Sonra yavaşça uzatıp adamın elini sıktı. Ardından yine kimsenin beklemediği bir şekilde eleman şimşek hızıyla Evlat'ın suratının ortasına bir kafa attı. Şaşkın bir şekilde kalakalan Evlat'ın kaşı açıldı ve yüzünden kan akmaya başladı..

Kafayı atan adam "Sen bunu hakettin" dedi ve elemanlar otoparktan ayrıldılar..

"Ben kaçıyorum abi yeter bu kadar kavga dövüş" diyerek caddeden Kadıköy tarafına doğru yürümeye başladım. İçim sıkılmıştı..

Bağdat Caddesi, Fenerbahçe'nin şampiyonluk kutlamaları nedeniyle trafiğe kapatılmıştı. Yol üzerindeki bir tekelden Efes Dark alıp Fenerbahçelilerin arasından yürümeye devam ettim..

Tam Fenerbahçe Stadı'na varmıştım ki kavgaya karışan elemanlardan birisi karşıma çıkmasın mı...Gerçi benim olaylarla bir alakam yoktu ama temkinli olmak lazımdı..

"Nerden tanışıyosun bu herifle, ne yaptığını bilmiyor ayyaş" dedi bana..

"Ben de yeni tanışmıştım zaten pek gözüm tutmamıştı" diye cevap verdim..

Birbirimize "İyi akşamlar" diyerek bir daha hiç görüşmemek üzere ayrıldık..

Gerçekten de enteresan olayların yaşandığı süper saçma bir gündü...

Tuesday, September 02, 2014

Pre-Sosyal Medya Döneminden Kalma Bir Yazı



Her ne kadar içinde yaşadağımız dönemde kaygılarını, heyacanlarını, etkile(n)diklerini, saplantılarını eline bir kalem alarak kağıtlara dökerek rahatlamaya çalışan pek insan kalmamış olsa da da bir zamanlar Facebook, Twitter ve Blogger'ın piyasada olmadığı gerçeğini unutmamak lazım. Peki insanlığın "sosyal medya" kavramıyla henüz tanışmamış olduğu o yıllarda ben ne yapıyordum? En sevdiğim işlerden birisi kırtasiyeden çeşitli defterler alıp sayfalarını bazen sadece kendimin okuyup anlayabileceği ve iç dünyamı yansıtan yazılarla, bazen de dış dünyaya haykırmak istediğim öfkeli satırlarla doldurmaktı. 90'lı yılların sonuna doğru söz konusu defterleri o dönemde samimi olduğum ve kendilerine tamamiyle güvenebileceğim bazı arkadaşlarıma vermeye başlamış; bu vatandaşların da yorumlarını, eğlenceli ya da rahatsız edici buldukları konuları veya bana karşı besledikleri sevgi dolu(!) hisleri aynı defterlerde paylaşmaları neticesinde söz konusu defterler aracılığıyla arkadaşlarımla küçük bir sosyal bağ oluşturmuştuk. (Nereden bilecektik ki kısa bir süre sonra herşeyin klavye başında LIKE, COMMENT, SHARE ya da RETWEET sekmelerine tıklayacak kadar basit olabileceğini?)

1998-2002 arası eskittiğim sayısız defter çeşitli nedenlerle fiziksel olarak artık mevcut olmasa bile zamanında üzerimde etki bırakmış yazılardan bir derleme yaparak bunları Word'a aktarmayı becermiştim. Geçenlerde bilgisayarımın içinde "Geçmiş-Warehouse-Bana Neler Yazılmış?" klasörünün içinde yer alan aşağıdaki yazıyı okuduğumda aradan 14 yıl kadar geçmiş olmasına rağmen ilk kez okuduğumda güldüğüm gibi yine güldüm. Bana bu eğlenceli satırları armağan eden arkadaşım Cem Doğan, umarım sana bu nostaljik postu okumak kısmet olur ve bu acımasız dünyanın ve sahteliklerle dolu sanal alemin içinde sürüklenip gitmeden mutlu yaşamayı başardığımız o son yılları hep yüzünde gülümsemeyle hatırlarsın..


"10 Ekim 2000

Selam Serhat,Hi,

Sevgili Serhat, öncelikle bana kalbin kadar temiz bu sayfayı ayırdığın için...HADİ LEEN! Leş gibi kokuyo bu be!! Ucuz diye ikinci el bi defter mi alınır be. Neyse fazla hard girmiyim daha en başından. Bi saniye bekleyin de parfüm sıkayım.PISS!PISS!Tamam sıktım.

Kusura bakma çok çirkin yazım var ama zaten sen biliyosun benim yazımı. Gerçi dersanede ve başka yerlerde beni pek yazarken görmedin ya neyse:) Harbiden yazdığın Dörtler günleri harbiden çok kraldı. Hele yazındaki Güneş'le Karadeniz Üni. muhabbeti çok komik. Aslında daha önceki yazıları okurken bi şey farkettim. Sen konuştuğundan daha güzel yazıyosun. Yani hitabet kabiliyetin pek yok,ama yazıda daha sakin kafayla karekterinin tüm özelliklerini katmışsın helal olsun sana.

Bugün Kauntır Sitrike'de nasıl ezildik ama(25-1). Rezil bi sonuç. Ben aslında bu ilk klan maçı öncesi o kadar ümitli ve umutlu ve necdetli ve ayhanlıydım ki anlatamam. Klan diil sanki dünya karması Fenerbahçe gibi abuk subuk keyifsiz bi savaş oldu. Ama gün geçtikçe takım olmayı öğrenicez. Hani Mustafa Denizli diyo ya "Kariyerimi ezdirmem" diye aynen ööle. Neyse bu arada ben senden ayrıldıktan sonra Görsel'e gidip bi maç daha teklif ettim. Yenilen pehlivan güreşe doymazmış hesabııı. Üstelik ben geceleyin heyecandan uyuyamamıştım. İlk klan maçı diye. Öff ne salak mışım.

OOps. Telefon çalıyo. Kim lan bu. Bekle.
-A sen mişsin. Fuck you .Kime ayı diyon lan sen:P Negro(Nigre)Shit.

Neyse ben senle Begüm'ün aşk yazılarını okuyunca içimdeki ukte dahada büyüdü. Niye kimse benle çıkmıyo ya. Ya ben ne yaptım allahım sanada bana böyle itici bir tip verdin. Var ya Serhat sen tipime bakmadan doğru dürüst karar veren ender insanlardan birisin. Zaten öyle olmasaydın belki de şu son bi sene her dakikası birliktelikle ve kesinlikle kavgasız geçen bu kadar şeyi paylaşamazdık. Ya gene aklıma takıldı. Niye ben kız arkadaş bulamıyorum ya. Şöyle kumral saçlı (Sarışınlar soğuk oluyo) 1.65-1.70 arası, tipi orta halli olan, doğru dürüst karakteri olan bi kız bulamıyorum. İntihar mı etsem acaba. Mok Mok etmiyim. Hayatı seviyorum,dostluk ve dostlar var. Evet Evet I must survive until the death comes. Pek karamsar oldu ya neyse.

Sen şeyi hatırlıyo musun. Geometrici Atabeyle benim aramdaki diyoloğu:

Ben:Hocam bi saniye kenara çekilir misiniz? Tahtayı göremiyorum.
Hoca:Çekiliyim de oğlum. Sen oraya çekil diyosun, bu buraya çekil yazamıyorum diyo. Peki ben nereye gidiyim o zaman.
Ben:Mümkünse dışarı hocam.

Tabii kahkalar falan filan.

Sonra duvar yazısı muhabbetlerini hatırlıyon mu? Allahım ne komikti yaa.

Sonra aklıma Suphi, pardon Necmi, aaah Necati, hastir Kadri, aman Ferdi abi geldi. Kız tavlayabilmek için 1 milyar parayı çöpe atan ve asterix okuyan tek insan .1.80'lik kızların arasında, afedersin dıııt kadar boyuyla karizma yapmaya çalışan laf salatası. Örümcek kafalı herif ya. Böyleleri gelecekten ne umarlar anlaşılmaz yahu.

Şimdi de aklıma Ahmet denen göt geldi. Ulan ben o herifin aşağılamalarına maruz kalcak adam mıydım lan ben. Daatırım ulan orayı. Üç kuruş Ahmet. 3-5 puan fazla aldı diye tacizcilik yapıyo osmanlı delikanlısı tripli külhanbeyi bozuntusu. Ulan o benim kıçımın kılı olamaz ulan.

Neyse aklıma bişey gelmiyo. Yazabilirsem aşağı bi de entel kuntel bi şiir yazmaya çalışıyım. Saol beni de yazanlar listene kattığın için. Thank You. Merci beaucoup. Danke Schön(??) Asla "teşekkür" demem çünkü teşekkür kelimesi arapça. Araplardan ve o bilindik ırktan nefret ediyorum.

[Ice]leon-s.g Cem

Harcanmış bakma bu günlere
Yaşlanınca bir bağın bulunsun dünlere
Hayatta üzülme verdiğin ödünlere
Elbet anlayan olur,gidersin düğünlere(Kim acep???)


11 Ekim 2000

Ya Serhat kusura bakma bi sayfanın daha içine edicem ama. Napiim yani ama. Saat 01.39 a.m ve ben hala uyuyamadım. Yenilgimiz hep aklımda. Number one fm dinledim ve kendi yabancı pop listemi yapmaya karar verdim. Hani sen yapmışsın ya. Bende kendimden bişeyler katıyım dedim. Tabii izin verirsen:) Vermicem bu defteri sana geri. Ha ha şaka yaptım. Hemen nasıl kızdın ama.


CEM DOĞAN'S HİT MUSIC LİST

1-Bon Jovi-It's my life
2-Sonique-Sky
3-Motjo-Lady
4-Melanie C-I turn to you
5-Choyonne-Boom boom
6-Benjamin Diamonds-Do you remember
7-Mark Anthony-When I dream at night
8-Groovejet Spiller-Why don't you feel so good
9-Anastasia-I'm in love
10-(???)-Spanish Guitar

Kusura bakma silgi bulamadım, silcem derken bu güzelim defterin içine ettim(Sorry)"





Saturday, July 26, 2014

İKİBİN Lira Ederi Olan Plak

Hayatımda yediğim en saçma laflardan birini 2000 yılında ergen rockçı edalarıyla etrafta dolaşırken mahallemin bıçkın delikanlılarından birinden yemiştim..Liseden mezun olmamın ardından kanı rock müzikle kaynayan(!) hemen her genç insanın yaptığı gibi saçımı uzatmaya başlamış, ancak ne kısa ne de uzun sayılabilecek bir bir saça sahip vaziyette Kadıköy'ün birtakım muhafazakar vatandaşlarının ikamet ettiği sokağımızda yürürken an itibariyle yol kenarında arkadaşlarıyla bol küfürlü bir muhabbetin içinde bulunan ve bir baltaya sap olması mümkün olmayan genç yanıma yaklaşmıştı..

Delikanlı beni bir süre süzdükten sonra "VAAY BEATLES ÖZENTİSİ NAAABER?" demişti..

Cevap vermeden oradan sıvışmayı tercih etmiştim..


Yıllar sonra Atlantis Müzik'te şu aşağıda resimleri yer alan plağı gördüğümde aklıma nedense bu saçma hikaye geldi..

Vokal olarak David Bowie, şarkı isimleri bazında İbrahim Tatlıses ve imaj itibariyle tabi ki Beatles'i andıran ve kariyeri boyunca sadece bir albüm çıkarmış olan Silüetler'in toplamda 500 adet basıldığı söylenen plağının üzerinde 2000 TL etiketi vardı ve plağın şu andaki piyasa değeri 1000 ila 4000 lira arasında değişiyordu..

Trend bağımlısı, gösteriş budalası, maymun iştahlı bir tüketim toplumuyuz..Bundan 7-8 sene önce yüzlerine bile bakılmayan long pileylere bir anda patlayan retro fetişizmi sayesinde anlamsız bir tutkuyla bağlanabilen ve müziğin kendisi yerine koleksiyonun büyüklüğüne değer veren ve sırf zor bulunuyor diye yıllar önce unutulmuş bir albüme fahiş bedeller ödeyebilecek insanlarla aynı memlekette yaşıyoruz..

Bu arada Issız Adam filmi tahminimce plakların şu anda depresif ergenler tarafından bile bu derece sevilip sayılmasının en önemli sebebidir..Anılaar beni rahaat bıraakııın...







Saturday, March 15, 2014

Yaşanmışlıklar - 12 / Icq'lu Mirc'li Nostaljik Bir Aşk Hikayesi

2003, Üniversite 1.sınıf..Derslerden arta kalan zamanların hemen hemen tamamını kütüphanelerde ya da birkaç çay içip Tabu oynayarak saatlerce oturabileceğiniz öğrenci kafeleri yerine Kadıköy rock tayfası ile geçiriyordum. Moda'da ara sokaklarda otururken muhtemelen fazla gürültü çıkarmış olduğumuzdan dolayı üzerimize üst daireden pilav dökülmek suretiyle kovalandığımız, bazı uzun saçlı ve küpeli arkadaşlarımızın tren istasyonunda beklerken yanlarına yaklaşam faşo tipler tarafından uzun bir süre süzüldükten sonra "BURASI İTALYA MI LAN!" lafının ardından dayak yedikleri, çekme CD'lerin tezgahlarda rahatça satıldığı zamanlardı. Birazdan ana hatlarıyla anlatmaya çalışacağım hikaye de söz konusu yıllarda yazının altındaki nostaljik resimde Running Wild nickini kullanan şahısın başından geçmişti. Running Wild, o zamanlar oldukça samimi olduğum bir arkadaşım olmasının yanı sıra aşk adamı olmasıyla da adından söz ettiren bir şahıstı. Adamda şeytan tüyü vardı, kızlarla kısa sürede samimiyet kurmasıyla tanınırdı. Ağzı inanılmaz laf yapar, söylediği şeyler doğru da yalan da olsa kendini dinlettirirdi. Hala Kadıköy Reks Sineması'nın civarında "Wacken Festivali'ne otobüs kaldıracağım" diyerek genç rockçılardan para topladığı ve sonra ortadan kaybolduğu hikayesi anlatılmaktadır... Arkadaşım, bir gün Caddebostan'da çimenlerin üzerinde keyif çatarken Elçin isminde bir kız ile telefonda konuşmaya başladığını anlatmıştı. Çok kafa bir kız olduğunu ve zengin bir aileden geldiğini söyledi.Bunu duyan arkadaşlardan biri, "Hangi Elçin, .....'in arkadaşı mı?" diye araya girdi."Evet"cevabını alınca gülmeye başladı, "Oğlum o kızdan uzak dur" dedi. Running Wild şaşırdı, "Niye lan?" dedi. Eleman da alaycı bir ses tonuyla "Oğlum ben senin yerinde olsam o kıza hiç bulaşmam, uyarmadı deme bak" diye cevap verdi. Running Wild tabi ki kimseyi dinlemedi ve kızla samimiyetini artırdı. Saatlerce telefonda konuşuyorlar, birbirlerine cinsellik içerikli mesajlar atıyorlardı (Bunları burada yazmasam daha iyi olacak)"Kız çok rahat abi, sınır tanımıyor, her konudan konuşabiliyoruz" diyordu arkadaşım. "Ee ne zaman görüşeceksiniz?" sorularına ise kaçamak yanıtlar veriyordu. Anladığım kadarıyla kız sürekli görüşmek istiyor, arkadaşım da buna pek yanaşmıyordu.Bu işte ters giden birşeyler vardı... İkili arasında aylarca yaşanan yoğun telefon ve mesaj mesaisinin ardından büyük buluşma 2003'ün güzel bir Temmuz gününde gerçekleşti. Ancak tek bir sorun vardı, buluşmaya arkadaşım yerine ben ve daha önce Yaşanmışlıklar serisinde kendisinden bahsettiğim arkadaşım Credo gidecektik! O gün yine Caddebostan sahilinde demlenirken Elçin ısrarla Running Wild'a artık görüşme vaktinin geldiği yönünde baskı yapıyordu. Kendisini artık oyalamaması gerektiğini, isterse görüşmek için hemen şu an Caddebostan'a gelebileceğini söylemişti. Bunun üzerine biz de hain arkadaşlar olarak adamı gaza getirmeye başladık. "Oğlum ne kaybedicen ki, macera olur hem" falan derken Running Wild razı oldu, kızı Caddebostan'a çağırdı. Dakikalar geçtikçe arkadaşımın stresi artıyordu.."Yok abi ben o kızla görüşmek istemiyorum, içimde kötü bir his var" diyip duruyordu. En sonunda kız "Ben geldim, Migros'un önündeyim" diye mesaj atınca iyice panik oldu, bana ve Credo'ya "Ben gidemiyeceğim oraya, siz karşılasanıza onu. Buraya geldiğinde de ben olduğumu söylemezsiniz, başka biri olarak tanıtırsınız" dedi. Kıza ayıp olmasın diye mecburen bu teklifi kabul etmek zorunda kaldık. Credo'yla sahilden Caddebostan Migros'a doğru yürürken neyle karşılaşacağımıza dair hiçbir fikrimiz yoktu. Elçin, yaz sıcağında simsiyah giyinmiş gotik bir hatun olabilirdi, ya da ailesi zengin olduğu için süslü püslü bir tiki ile de karşılaşabilirdik. Belki de eli ayağı düzgün hanım hanımcık bir kız çıkacaktı karşımıza. Migros'un önünde bekleyen insanların içinde o olmamasını umut ettiğim tek bir insan vardı ve Murphy kanunlarını doğrularcasına aradığımız kişi tabi ki oydu. Bakışlarım kızın makyajsız gözlerinden tombik yanaklarına, oradan kocaman göbeğine ve son olarak da parmak arası terliklerinin içinden sarkan şişman ayak parmaklarına kaydıktan sonra "Merhaba, Elçin sen misin, ben Serhat, Running Wild'ın arkadaşı" dedim. Benimkilerin 2 katı kadar büyük olan elini uzattı, "Evet benim" dedi. O güne kadar hayatımda gördüğüm en şişman kız ile sahile doğru yürürken hiç konuşmuyorduk..Kızı incitmek istemiyorduk ama bunu nasıl yapacaktık, Akrep Nalan onun yanında daha ince ve bakımlı kalıyordu. Caddebostan sahilinde birlikte oturduğumuz o sayılı dakikalar ölüm sessizliği içinde geçmişti. Running Wild da oradaydı, ancak kendisini RIDVAN diye tanıtmıştık...Hiç konuşmamışlardı. Zaten kız yanımıza geldikten sonra neredeyse hiç muhabbet olmamıştı. Acıma duygunun yanında gelen bir rahatsızlık hissi ortama hakimdi. En sonunda Rıdvan(!) "Ben kaçıyorum" diyip Fenerbahçe yönüne doğru yürümeye başlamıştı. Duyduğumuza göre Elçin onun kim olduğunu anlamış ve arkasından pek de hoş olmayan şeyler söylemiş. Aşağıdaki resimde de olaydan 1 sene kadar sonra konuyla ilgili Mirc ortamında dönen muhabbeti görmek mümkün.

Friday, June 28, 2013

Yaşanmışlıklar - 9 / The Mystery Of Stinky Customer


2006 - 2007 yıllarında çalıştığım Kadıköy Akmar Pasajı'nın güzide dükkanlarından Atlantis Müzik'te yaşadığım sayısız ilginç olaydan biriydi...

Mesai arkadaşım Cem ile dükkanda otururken içeriye kıyafetleri pislik içinde, saçı başı dağılmış, göbekli, 30'lu yaşlarda bir adam girdi. Bir süre dükkandaki müzik CD'lerine, filmlere, tişörtlere baktı. Bu esnada cebinden çıkarttığı gofretimsi şeyleri bir bütün olarak ağzına atıyor, aralıksız olarak çikolata yiyiyordu.

Derken Cem ile o kokuyu duyduk...Adamın üzerinden yayılan ve dükkandaki diğer zavallı müşterilerin kısa bir süre içinde dışarıya kaçmalarına neden olan o pis kokuyu..Adam, belli ki çok uzun zamandan beri yıkanmamıştı ve üzerine iğrenç, ağır bir koku sinmişti. 10 metre mesafeden bile insanın burnunun direğini kırmaya yetecek kadar kuvvetli bir kokuydu.

Adam, plakların bulunduğu bölüme gitti ve teker teker hepsine bakmaya başladı. (O yıllarda longpileylere son dönemlerdeki kadar ilgi duyulmadığı için satışta fazla plağımız yoktu..Sıfır plak getirmek yerine ellerindeki plaklardan kurtulmak isteyenlerden cüzzi fiyatlar karşılığında ikinci el plak alıyorduk..) Bazı plakları kenara koymaya başladı. Bir-iki-beş-on derken kenara koyduğu plaklar üst üste bir yığın oluşturdu...

Bu esnada Cem ile adamı dükkandan dışarı atmayı, pasajın güvenlik görevlisini çağırmayı düşündük. Adam, belli ki sokakta yaşayan, tehlikeli ve belki de akli dengesi bozuk bir tipti. Üzerinden yayılan koku iyice dayanılmaz olmaya başlamıştı, nefes almak için arada dükkana oda spreyi sıkıyorduk. Harekete geçmek ile geçmemek arasında karar veremedik ve "Bir süre bekleyelim bakalım" dedik..

Bu arada adamın hangi plakları ayırdığına bakınca şaşkınlığımı gizleyemedim...Iron Maiden, Running Wild, Queensryche, Venom, Pretty Maids, Manowar, Rage, Y&T, Victory, Survivor, KISS, Motörhead gibi grupların plaklarını kenara koymuştu..

Yaklaşık 20 dakika içinde dükkanda bulunan bütün plaklara baktı. Ardından ayırdığı yaklaşık 50-60 kadar plağı eline alarak kasaya yaklaştı. "İşte bela geliyor" diye düşünmeye başladık..

Adam sakin bir ses tonuyla "Bunlar ne kadar?" diye sordu...

"Fiyatları 20 ile 40 lira arasında değişiyor" diye cevap verdim isteksizce...

"Tamam alıyorum" dedi...

Cem ile birbirimize baktık. Ciddi olamazdı...

"Hepsini alıcam. Ne kadar yapıyo?" diye tekrar sordu...

Hesap makinasını elime alıp tutarı hesapladım. 1800 küsür lira yapıyordu...

"1800 TL" dedim...

Adam, çukulata bulaşmış ellerini cebine soktu ve 20 TL'lik yeşil banknotlardan bir tomar çıkarttı. Üzerinde ne 5 TL'lik, ne 10 TL'lik ne de 50 TL'lik başka bir banknot yok gibiydi...

90 tane 20'lik banknot uzattı. Arkadaşımla paraların sahte olup olmadığını kontrol ettik. Bildiğin gerçek paraydı...

Plakları poşetlere doldurduk. Kokan müşteri, dükkandaki rock ve metal plaklarının neredeyse tamamını satın almış olarak kapıdan dışarı çıktı...

Adamı bir daha ne Akmar'da ne de başka bir yerde görmedik...

Kötü kokan müşterinin hikayesi; bizim için bugün hala gizemini koruyan, akılla ve mantıkla açıklanması zor bir vaka olarak zihnimizin derinliklerinde yatmaktadır...

Sunday, February 10, 2013

Yaşanmışlıklar - 6 / Moda'da Boktan İşler

Olay 1999'un sıcak bir yaz gününde Kadıköy Moda sahilinde yaşanmıştı..

O yıllarda türk metal camiası, işlenmiş olan saçma sapan bir satanist cinayeti yüzünden sıkıntılı zamanlar yaşıyordu..Uzun saçlı, küpeli, dövmeli adamlar cahil toplumumuzun hedefi haline gelmişlerdi..Metalciler, görünüşleri nedeniyle sorgusuz sualsiz göz altına alınabiliyordu..Siyah giyinenlere "Satanist" damgasının vurulduğu, "Siz kedi kesiyomuşsunuz, doğru mu?" sorularına bizzat pek çok kez maruz kaldığım zamanlardı..

O zamanlar Kadıköy tayfasına takılan İzmir'li bir eleman vardı. İzmir'de polis tarafından satanist olduğu iddiasıyla göz altına alınıp sonradan serbest bırakılmıştı. Eleman, şehir merkezinden uzakta bir mağara içinde birkaç metalci arkadaşıyla beraber yakalanmıştı. Yapılan incelemelerde takıldıkları mağarada kemiklere rastlanmıştı.Polisin "Bunlar ne kemikleri lan, adam mı öldürdünüz içerde?" sorusuna "Yok abi, tavuk yemiştik onların kemikleri onlar" cevabını vermişti..Eleman, daha sonraları metal camiasını savunmak üzere canlı yayında Savaş Ay'ın sunduğu A Takımı programına katılmıştı..Savaş Ay'la aralarında geçen şu dialog karakteri hakkında yeteri kadar bilgi veriyordu:

- Savaş Ay: "Şimdi, satanistler genellikle bakire kızları öldürüyorlarmış..Bu doğru mu?İzmir'de şeytana kurban edilen bakire kızlar var mıydı?"

- Eleman: Yok abi, İzmir'de bakire kız ne arar!"

Elemanın o zamanlar şu anda ismini hatırlayamadığım bir kız arkadaşı vardı..Kız arkadaşı, adam ona ne kadar vahşi davranırsa davranırsın her şeyi kabulleniyor, kendisini dövmesine bile sesini çıkartmıyordu..Mazoşist haller içerisindeydi..

1999'un o sıcak yaz gününde Moda'da Haldun Taner Heykeli'nin önünde deniz kenarına bakan duvar dibinde bira içiyorduk..Ortama kalabalık bir metalci tayfası hakimdi..Kızlı erkekli (erkek ağırlıklı) bir grup olarak takılıyorduk..Biraz önümüzde, denizin birkaç metre gerisindeki bölgede ağaçlık bir alan vardı.Bu alan, baş başa kalmak isteyen ergen çiftler için biçilmiş kaftan olmasının yanı sıra arpa suyu alan bünyelere su dökme yeri olarak hizmet ediyordu.

Geyik muhabbeti tam gaz devam ederken bizim eleman bir anda ayağa kalktı..Biz "Tekel'e bira almaya gidecek herhalde" diye düşünürken ağzından şu laf çıktı:

"Abi, benim bokum geldi"

Yanında oturan kız arkadaşına baktı..Birşey söylemeden önümüzdeki ağaçlık alana doğru yürümeye başladı..Yavaşça ağaçların arasında kayboldu..Baktığımızda sadece ıkınma pozisyonu almış bir adamın kafasını görüyorduk..Belden aşağısı gözükmüyordu..

Yaklaşık 5 dakika içinde işini bitirdi..Gördüğümüz kadarıyla ne su, ne de tuvalet kağıdı kullanmıştı..Tekrar yanımıza geldi..Kız arkadaşının yanına oturdu..

Kıza sarıldı..Muhabbete devam ettiler..

Bu metalcilerin bazıları da gerçekten bir acayip oluyordu...

PS: Yazıyı yazarken Jettblack'in Get Your Hands Dirty parçasını aklımdan çıkartamadım.

Sunday, July 08, 2012

Selamiçeşme Blues

2007 yılında Atlantis Müzik'te çalışırken yaptığımız işlerden biri de yerli grupların albümlerini basmaktı. O dönemde Raven Woods-..And Emotions Are Spilled, Gargoyle-March of the Heroes, Cenotaph-Reincarnation in Gorextasy gibi Türkiye standartlarının üzerinde sağlam albümler çıkarmıştık. Ha, peki yerli albümler satıyor muydu diye soracak olursanız maalesef iç açıcı bir cevap veremeyeceğim. O zamanlar yerli albümlerin fiyatları 10 TL idi. (2 bira parası ediyor, halen da fiyatları bundan daha yüksek değil) En çok satan albümümüz yaklaşık 2000 kopya ile Crossfire'ın Aggression Treaty albümü idi. Ondan sonra Raven Woods'un albümü geliyordu. 500 tane basılan ilk baskının hepsi bitmişti. (Bir kısmını takas yaparak yurtdışına göndermiştik) İkinci baskıda da 500 tane basmıştık ancak bu partiden elimizde kalanlar olmuştu. Yani toplamda yaklaşık 800 adet civarı Raven Woods albümü satılmıştı. Farkındayım, bunlar yabancı gruplarla karşılaştırıldığında çok komik rakamlar ancak Türk metal piyasası içinde başarılı bir istatistik olarak gözüküyor..(Ülkemizde metal müzik dinleyip yerli gruplarımıza destek olan kaç kişi var, bu rakamlardan bir tahmin edin bakalım)

Albüm çıkartma işinde benim görevim telif hakları ve Kültür Bakanlığı ile ilgili bürokratik işlemleri halletmekti. Eserin içeriği ile ilgili evrakları önce MSG'ye (Musiki Eseri Sahipleri Grubu) ve MESAM'a (Türkiye Musiki Eseri Sahipleri Meslek Birliği) iletirdim. Buralarda çalışan birtakım insanlar albüm çıkaracak sanatçının kendi birliklerine kayıtlı olup olmadığını araştırır; kendilerine kayıtlıysa telif hakkı adına sizden ücret ister, kayıtlı değillerse de evraklara basit bir kaşe basarlardı. Tabi bu kaşe basma işi elemanların işi savsaklamasından dolayı 1 gün yerine genellikle 1 hafta - 10 gün sürerdi. Bu aşama geçildikten sonra evrakları MÜYAP'a (Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği) götürürdüm. Bu kuruluş da albümün radyo, TV ve diğer ortamlarda kullanımına ilişkin lisanslama faaliyetlerini yürütür, basitçe halledilebilecek bir sorunu (örneğin parça adlarının birindeki ufak bir harf hatası) mümkün olduğu kadar büyütür ve insanı dellendirirdi. (Adamların mail adresi de şahaneydi bu arada: korsanlamucadele@mu-yap.org )


Bütün bu bürokratik işlemleri hallettmeyi başarabilirsem vapura atlayıp Eminönü'ne geçer ve işin son ayağı olan Kültür Bakanlığı'nı ziyaret ederdim. Burada da eserin bandrolünün alınmasına ilişkin işlemler yapılırdı. Tabi her devlet dairesinde olduğu gibi bir imza için oradan oraya koşturmak gerektiğini, gerekirse saatlerce yetkililerin toplantısının bitmesini beklemek zorunda kaldığımı falan belirtmem lazım..

Herşey tamamlandıktan sonra (Bu en az 1 hafta sürerdi, bir keresinde ise bizim patron işleri ağırdan aldığı için 2 ayı bulduğu olmuştu) onaylanmış evrakları, bandrolleri, albüm kapak resimlerini alıp Unkapanı'nda bulunan bir dükkana götürürdüm. Orası da bunları albümün basılacağı fabrikaya iletirdi ve benim görevim biterdi..

Bütün bunları neden yazdım peki? Bu dönemde eski Pentagram gitaristi, Reflex ve Bulutsuzluk Özlemi'nde de çalmış olan Murat Net'in solo albümünü de basmıştık. Usta gitarist albüme Selamiçeşme Blues adını vermişti. Bir gün internette dolanırken bir röpörtajda adımın geçtiğini fark ettim. Meğerse Murat Net'in bir müzik dergisiyle yaptığı bir röpörtajmış. Benden de şöyle bahsetmiş:

"...bu esnada, albümün çıkabilmesi için maksimum çabayı harcıyanlardan biri olan Serhat Kongur, albümün çıkabilmesi için gerekli olan telif hakları, kültür bakanlıgı işleri gibi bürokratik islemlerle ilgilendi.Kendisine teşekkür ederim
Ama kapak hazırlanırken bunlardan habersiz olduğum için albüm kapakçığındaki teşekkür listesinde ismi geçmiyor
"


Belki küçük bir şey ama hoşuma gitmişti. Bir gün bir albümün kitapçığında ismimin geçtiğini de görürüm umarım..

Bu arada aşağıya Kültür Bakanlığı'na bandrol alımı için verilen kayıt tescil belgesinin bir örneğini koyuyorum. İçini epey sıkılmış olduğumuz bir anda iş yerinden arkadaşım Mutlu ile doldurmuştuk...



Sunday, September 02, 2007

On The Sunday Of Life

Olabildiğince saçma geçirilen bir Pazar günü yaşadım.Şu şekilde gelişti olaylar:

- Akşamdan kalmış olmamın etkisiyle dükkanın anahtarını içerde unutmuş olduğumu fark etmem..

- "Türk insanı Pazar günü yataktan kalkmaz " önermesinin bir kez daha doğru olduğunun anlaşılması.Bu yüzden elimde kahveyle saatlerce dükkanın kapısını açacak anahtarcıyı beklemem..

- Bu esnada Rock'n'Coke festivalinde şirketimizi temsil etmekte olan patronun araması ve çok da kibar olmayan bir dille bu güne kadar o anahtarın bir kopyasının yapılmış olmasının gerektiğini hatırlatması..

- “Kısmet bugüneymiş” diye cevap vermem ve anahtarcıyla giriştiğim sıkı olmayan pazarlık neticesinde öğlene doğru dükkanı açmayı başarmam..

- Camda yazan “ECM 18 YTL" yazısı üzerine birkaç yaşı 40’ı aşkın müzik koleksiyoncusunun içeri girmesi ve sırf ucuz diye Jazz CD'lerine hücum etmeleri..

- Seçim zamanı çoktan geçtiği halde Kadıköy’de kimin organize ettiği bilinmeyen bir mitingin düzenlenmesi..Kime ne faydasının dokunacağının asla anlaşılamaması..Ama yolların kapanması..İnsanların yürümek zorunda bırakılmaları..

- Dükkana fazla insan girmediği için sıkılmak..Kafayı masaya koyup uyku pozisyonuna geçmek..Ulver'in Themes From William Blake’s: The Marriage Of Heaven And Hell albümünü dinlemek…Bir kez daha "Aşmış bu adamlar!" demek..

- Sevilen arkadaşlardan birinin (Bihter) ziyarete gelmesi..Yalnız birisi olmadığıma kanaat getirmek ve yalnızlığı bir süreliğine unutmak..

- Dükkana takılmayı alışkanlık haline getirmiş olan tayfanın akşama doğru yine dükkana akın etmesi.Bütün şarkıları sanki birbirinin kopyası olan Jazz albümleri dinlemek..Müzik kültürüne yeni bir şeyler katamamak…

- Rock'n Coke'da yaşanan rezillikleri öğrenmek..Üzerine dedikodu çevirmek..

- Böyle ölü bir günde Akmar’da en yüksek ciroyu yapmak..Ama bunun şahsıma herhangi bir getirisi olmayacağını bilmek..

- Önceki gece doğru dürüst uyunmadığı için bir an önce eve dönme isteği duymak.Ama ani bir kararla gelirken bir büyük Binboa Votka almak ve bilgisayar başında takılmak..Uykusuzluğu biraz daha ertelemek.

- Saatin iki buçuğu göstermesi ve MSN'de konuşacak kimse bulamamak..

Tuesday, December 12, 2006

Bambaşka Açılardan Haggard İstanbul Konseri 08.12.2006

7 Aralık 2006 Perşembe

Öğlen 12 gibi Atlantis Müzikteydim. Bileti son anda alınan Haggard'ın en genç elamanı Veronica Biendl'ın hangi uçakla geleceği hala belli değildi. Almanya'daki adamımız Uwe Kleinschittinger'i (Bundan sonra kısaca Uwe diyecem) aradım fakat cevap vermiyordu. Grubun 12 kişilik bir bölümünün 16:30'da, geri kalanının da 22:45'de Atatürk Hava Limanı'nda olması bekleniyordu.

Elbette bu kadar kalabalık bir grupla tek başıma ilgilenmem mümkün değildi. Yardımcı olması için bizim dükkanda çalışan Mutlu'nun bir arkadaşıyla anlaşılmıştı. Çocuğun ismi Ömer'di. Ofise geldi, tanıştık.Saat 15:30'da Taksim The Marmara otelinin önünde bizi havaalanına götürmek üzere bir minibüsün bekleyeceğini öğrendik. Şoförün geçen seferki Sodom konserinde bizi deli eden Gökhan zırtapozu olduğunu öğrenince moralim bozuldu. Bir süre boş boş önümdeki monitöre baktım ve kimseyle konuşmadım. Bu Gökhan denilen herif deli gibi araba kullanıyor, olur olmaz yerlerde garip isteklerde bulunuyor (Bana 20 milyon verin yemek yiyeceğim!..gibi) ve bir fırsatını bulduğunda aniden ortadan kayboluyordu. Neyse, daha başlangıçta böyle bir sebepten moralleri bozmamak lazımdı. Bu arada Selda Abladan Veronica'nın ilk grupla beraber geleceğini öğrenip biraz rahatladık..

Ömerle karşıya geçmek için Karaköy iskelesine yürüdük. O saate kadarki vapur seferleri sis yüzünden yapılamamış, ancak tam biz geldiğimizde sis kaybolduğu için tekrar başlamıştı. Sevindik. (Başımıza geleceklerden haberimiz yoktu)

15:30'da The Marmara'nın önünde içinde güneş gözlüğüyle oturan dallama bir herifin bulunduğu servis aracını gördük. Adam sahil yolundan havaalanına gidene kadar aşağı yukarı yedi-sekiz telefon görüşmesi yaptı, üç-dört bayan şöförü taciz etti, ikiyüzelli kadar trafik kuralı ihlalinde bulundu...

Saat 16:00 gibi havaalanındaydık. Munich'den gelecek uçağın beklenen saatte ineceğini öğrendik. Uçak vaktinde indi ama elemanların kontrolü yanlarında taşıdıkları eşyaların fazla olması nedeniyle uzun sürdü. İlk grupta gelenleri ancak 17:00 gibi karşılayabildik. Grubun lideri konumunda olan Asis'i bulmam gerekiyodu. Sora sora adamı buldum; tanıştık, sohbet etmeye başladık. Bu arada eşyalarını minibüsümüze yerleştirmelerine yardım eden havaaalanı görevlisi birisinden para istedi. Haggard elemanı anlamadı birşey. "Benden olsun" dedim, bozuk para uzattım. Herif "Sadaka mı veriyorsun?" diye karşılık verdi ve parayı geri uzattı."Zaten bu yaptığın iş için maaş almıyor musun sen?" dedim bu şerefsiz insan evladına..Sinirlerime hakim olmaya çalışarak minibüsün kapısını kapattım ve 3 yıldızlı otelimizin bulunduğu yer olan Sultanahmet istikametine doğru yola koyulduk. Şoför yine Need For Speed oynar gibi sürmeye başlayınca Haggard'ın yaşlıca bir bayan elemanı "Lütfen daha yavaş gitmesini söyler misin?" diye ikaz etti beni.(Bu arada diğer Haggard elemanları, trafikte değişik atraksiyonlarda bulunduğu zaman şöförle dalga geçiyorlardı. Alkışlıyorlardı falan..Şöförün beyni de bir muhabbet kuşununkinden farksız olduğu dalga geçildiğini anlamıyor, daha da havalara giriyordu)

Yolda Asis ile bayağı muhabbet ettik. Ön satışları, konser mekanının nasıl olduğunu, akşam yemeğinde ne yiyeceklerini falan sordu. Bir de yabancı grupların Türkiye'de çalarlarken sahnede söyleyince sempati kazandığı belli başlı Türkçe kelimeleri sordu iyakşamlar, meraba, teşkürler gibi...Türkiye turu için özel bastırdıkları tişörtleri gösterdi ve bir tanesi senin dedi. Ancak şaşırtıcı biçimde tişört o güne kadar gördüğüm en kötü baskılı tişörtlerden biriydi..

Albion Otel'e vardığımızda otel hakkında ilk düşündüğüm şey "Umarım ilk izlenimlerim beni yanıltır" oldu. Gördüğüm bina dışarıdan bakıldığında otele pek benzemiyordu, daha çok tatil beldelerindeki ucuz pansiyonlar gibi görünüyordu. "Ah be Tansel abi, rezervasyon yaptırmadan önce neden hiç bakmadın şu otele?" diye içimden geçirdim. Görse eminim kararı değişirdi..Grup elemanlarının eşyalarını içeri taşıdık. O arada odalama konusunda sorun çıktı. Adamlar üç kişilik odalar yerine iki kişilik odalarda konaklamak istiyorlardı .Üstelik onlara göre bu, imzalanan söleşmenin maddelerinden biriyid.Oysa ki patronun hanımı telefonda öyle söylemiyordu. Kesinlikle bu odalama şeklinin dışına çıkılamayacağını, çıkılırsa doğacak ekstra masrafı grubun kendisinin ödemesi gerektiğini anlattı. Yaklaşık yarım saat otelin resepsiyonunda tartışmalar yaşadık. Asis ısrarla grupta 3-4 tane çift(sevgili ya da evli) olduğunu söylüyor ve bunların birlikte kalması gerektiği konusunda ısrar ediyordu. Bu arada tartışmalar esnasında sürpriz bir şey gelişme yaşandı. Elimizdeki grubun Türkiye'ye gelecek elemanlarınının isimlerinin yer aldığı listeye göre 23 kişi olmaları gerekiyordu. Buna rağmen istedikleri odalama 21 kişi içindi. Asis'e "Sanırım iki kişi eksik gelmişsiniz.Nedenini söyleyebilir misin?" diye sordum.Dediğine göre 2 eleman sabahleyin aniden hastalanmış, kusmuşlar falan o yüzden onları yanlarına almamışlar. Genelde saftorik biriyimdir, her söylenenene inanırım ama bu çok da inanılacak bir bahane değildi açıkçası.(Kirli çamaşırlar ertesi gün ortaya çıkacaktı)Ayrıca iki kişi eksik gelmiş olmalarına rağmen bunu bize bildirme gereği duymamışlardı...

Resepsiyondaki tartışmalardan sıkılmıştım. İşi Ömer'e bıraktım. Şans yardım etti, otel görevlisi gruba istedikleri odalamayı sağlayacağını ve eksta ücret almayacağını söyledi. Tam derin bir nefes almıştım ki Asis eşyalarını odasına yerleştirir yerleştirmez yanıma geldi ve "Odamda bir fare vardı!" diye bağırdı. Durumu otel görevlilerine aktardık. Odayı değiştireceğini söyledi..

Saat 19:00 civarı otelin önünde bekleyen minibüse binip akşam yemeğinin yenileceği Mephisto Kitabevi'ne gitmek üzere yola koyulduk. Asis ısrarla akşam gelecek diğer elemanları karşılamak için havaalanına gitmek istediğini söylüyordu..

Manyak şoför, trafiğin o saatlerde yoğun olacağı bahanesiyle bizi Galatasaray'ın oralarda biryerlere bıraktı. Ekip halinde yokuş yukarı yürüyüp İstiklal Caddesi'ne çıktık. Haggard elemanları, İstiklalde kendi konserlerinin afişlerini görünce çok sevindiler. Afişlerin önüne geçip fotoğraf çektirdiler. Bu esnada meraklı bir amca yanıma gelip İngilizce "Where are you from?" diye sordu."Ben Türküm ama onlar Alman amca" diye Türkçe cevap verdim. Adam şaşırdı, "Aralarında en çok Almana benzeyen sensin ama" dedi gülerek..

Grup yemek için Mephisto'ya geçti. Benim yemek yemeye vaktim yoktu. Patrondan 7 buçukta başka bir minibüsün The Marmara Oteli'nin önünde bekleyeceğini öğrendim. Tekrar havaalanına gidip Uwe'yi almam gerekiyordu (Uwe Almanya'dan tek başına geliyordu). The Marmara Oteli'nin önünde Yakup adındaki şoförle buluştum. Neyse ki arabayı daha insancıl kullanıyordu. Yol boyunca bana sürekli haksızlıklara uğradığını, insanlarda saygı diye birşey kalmadığını falan söyleyip durdu...

Havaalanına vardık. Şoför; az ileride bekleyeceğini, uçak indiğinde onu ararsam beş dakika içinde geleceğini söyledi. Uwe'nin uçağı normal şartlar altında 8:15'de inmeliydi. Henüz vakit vardı. Bekleme salonunda kenarda duran makinelere bir teklik atarak kahve aldım...Bu arada hayatım boyunca hiç görmemiştim bu Uwe denilen adamı. Tansel abi onun için "Sarışın gibi, hafif uzun saçlı, Richard Gere'e benziyor biraz" demişti o kadar.

Uçağın iniş vakti geldiğinde adamı bir türlü bulamayınca stres oldum. Sarışın birkaç yabancıya "Are you Uwe?" diye sordum, değillerdi. Bu sırada yanımda bekleyen adam Berlin uçağının pist yoğun olduğu için yarım saat geç indiğini, ama bunun tabelada gözükmediğini söyleyince rahatladım. Çok iyi bir insandı. Uwe'nin beni fark etmesi için adını üzerine yazmak üzere kitabının arka kartonunu yırtıp verdi.(Havaalanında hiç tanımadığın bir adamı beklemek çok stresli bir işmiş)

Saat 21:15 gibi buldum Uwe'yi. İstanbula iki türk arkadaşıyla beraber gelmiş. O gece onlarla biraz takılıp sonra muhteşem otelimize geleceğini söyledi. Okey dedim. Uwe'ye otelin adresini verdim ve adam iki arkadaşıyla beraber havaalanından ayrıldı. Beni havaalanına getiren şöförü aradım. Adamın telefonu kapalıydı! Allahtan yaklaşık bir saat sonra Haggard'ın diğer elemanlarını taşıyan uçak iniş yapacaktı. Dolayısıyla havaalanına mutlaka bir minibüsün gelmesi gerekiyordu. Patronu aradım; "Bekle orada, diğer grubu da sen karşılarsın, ben Gökhan'ı gönderiyorum oraya dedi"."Ulan gene mi Gökhan!" diyerek içimden küfrettim ama yapacak birşey yoktu..

Bıkkın bir şekilde havaalanının içinde dolaşmaya başladım..Birilerini aramak, başımdan geçen saçma işleri anlatmak istedim..Telefon rehberimi taradım ama arayacak kimseyi bulamadım..Burger King'e gidip normal fiyatının iki katına bir Whopper menü aldım.(Havaalanında her şey çok kazıkmış)

Ekranda 22:45'te gelmesi gereken uçağın 25 dakika rötar yapacağı yazdı. On buçuğa doğru Asis, grubun davulcusu Luz ve leş gibi içki kokmakta olan şoför girdiler içeri..Gökhan bizi dışarıda bekleyeceğini söyledi ve yemek parası istedi. Yalanın bazı durumlarda caiz olduğunu hatırlayarak "Yok yanımda para" dedim..Söylene söylene gitti..Asis ile Luz birer kahve içmek istediler. Luz, İstanbul’a gelmişken yeni bir zil takımı almak istediğini söyledi. Ona göre dünyanın en ucuz ve en kaliteli zilleri Türkiye’de üretiliyormuş..Asis ise yine otelden şikayet ediyor ve onlara başka bir otel bulup bulamayacağımı soruyordu. Oteli bir turizm acentasının ayarladığını ve bu isteğinin yerine getirilmesinin zor olduğunu anlatmaya çalıştım..

Uçak, 25 dakika olarak bildirilmesine rağmen yaklaşık bir saat rötar yaptı. Yeni gelen grup bayan ağırlıklıydı. Bütün elemanlar içten bir gülümsemeyle elimi sıktı. Dışarıda bekleyen minibüse atladık. Gerizekalı şöför güzel kızları görünce bir hoş oldu. Zaten alkollü olduğu için iyice kontrolü kaybetti. Tabakhaneye bok yetiştir gibi sürmeye başladı. Önde giden arabaların üzerine üzerine gidiyor, hızını hiç kesmiyor, önde giden arabaları yan şeride geçmeye zorluyordu. Hatta karşıdan karşıya geçen insanları görünce sanki onlara çarpmak ister gibi hızını arttırıyordu (Hayatım boyunca böyle bir yolculuk yapmadım). Arabadaki Haggard elamanları ise işi dalgaya vurup herifin bu tehlikeli hareketlerine alkışla karşılık veriyorlardı.

Şans eseri kimse yaralanmadan otele ulaştığımızda saat gece yarısını geçiyordu. Ertesi gün soundcheck yapmak üzere Yeni Melek’e gideceğimizi, bunun için sabah 11'de hazır olmaları gerektiğini söyledim. Adamlar otele girdikten sonra Gökhan bana “Benim işim var, buradan dönersin sen değil mi?” dedi. ”Abi bu saatten sonra nasıl döneyim burdan Kadıköy'e, üstelik yanımda para da yok” falan diyip acındırdım kendimi. Adam imana gelip Taksim’e bıraktı beni. Oradan dolmuşa atlayıp Kadıköy'e geldim.Eve gidip biraz PES oynadım sonra da yattım…..

8 Aralık 2006 Cuma

Ömer’le Kadıköy’de buluşup Eminönü'ne geçmek üzere vapura bindik. Yolda Tansel Tetik aradı ve soundcheck'in saatinin değiştiğini, 11 yerine 1 gibi konser mekanında olsak daha iyi olacağını söyledi. Tramvaya binip Sultanahmet'te indik. Oteli bulmaya çalışırken Uwe aradı ve beni şok eden şu sözleri söyledi:”Serhat, bu otel hasarlı bir otel. Bizim için burada daha fazla kalmak imkansız. Bazı grup elemanları kaçıp gittiler buradan”.Gerçekten de kafamı kaldırıp baktığımda bazı Haggard elemanlarının Sultanahmet Meydanı'nda gruplar halinde dolaştıklarını gördüm. Büyük bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu fark ettim, işlerin sürekli ters gitmesinden dolayıcanım çok sıkılmıştı..Ama kendimi topladım ve gördüğüm grup elemanlarının yanlarına gidip 11 yerine 1'de otelden soundcheck yapmak üzere konser mekanına hareket edeceğimizi söyledim. Zar zor oteli bulduk.Bu esnada klavyeci Hans Peter’in (Kendisi 1958 doğumlu) eşofmanlarla civarda sabah koşusu yaptığını gördüm. Hem şaşırdım hem takdir ettim hem de güldüm.

Otelde Uwe ile Asis sinirli bir şekilde bizi bekliyorlardı. Dışarıdaki dandik masalardan birine oturup konuşmaya başladık. Daha doğrusu onlar konuşuyor ben dinliyordum. Asis’in uykusuzluktan gözleri şişmişti. Otelin berbat bir yer olduğunu anlattı. Odalarda tahtakurularının olduğunu ve kollarını ısırdıklarını söyledi (Gerçekten de kollarında kırmızılıklar vardı).Odalarda çöp kutusu ve havlu olmadığını, tuvalet kokusunun her yerden duyulduğunu ve gece sürekli duyulan bir sifon sesi yüzünden kimsenin yeterince uyuyamadığını söyledi. Bu oteli bir an önce terk etmek istediklerini anlattı. Eğer mümkünse bir gece daha bu otelde kalmak yerine konserden sonra doğrudan Ankara’ya gitmek istediklerini söyledi. Bu konuda bir şeyler yapacağımıza dair söz verdim ona..Asis, saat 1'e kadar dinlenmek istediğini söyleyerek odasına çekildi. Ben Ömer ve Uwe ise birşeyler yemek için Çemberlitaş'ta bir kafeye gittik. Bu arada Uwe Türkiye’ye gelmeyen iki elemanın hastalık yüzünden değil, paranın zamanında ödenmemesi yüzünden gelmediğini söyledi…Oysa ki ödemenin zamanında yapıldığından emindim...

Saat 1’de otele döndüğümüzde kocaman bir otobüsün otelin önünde beklediğini gördüm.(Ne de olsa grubun tamamını taşıyacaktı)Ben, Ömer, Uwe ve 20'den fazla Haggard elemanı otobüse doluştuk.

Yeni Melek’in arka girişine ulaşmamız için Beyoğlu’nun ara sokaklarına girmemiz gerekiyordu. Ara sokakların birinden yokuş aşağı iniyorduk ki otobüs fazla iri olduğundan dolayı ön tarafı yere sürtme tehlikesi geçirdi. Çözüm olarak ağırlığı azaltmamız gerektiğini düşündük ve hep beraber indik araçtan.Ama işe yaramadı. (Bu esnada civardaki insanların uzaylı görmüş gibi bize baktıklarını söylememe gerek yok sanırım) Otobüsün yere sürtmeden önündeki düzlüğe ulaşması zor gözüküyordu. Uwe arka tekerleklerin önüne taş koyarsak otobüsün zarar görmeden düzlüğe ulaşacağını söyledi. Bu planı uyguladık. Ama yine de otobüsün ön kısmı biraz yere sürttü. Şöför dellendi ve daha fazla ilerlemeyeceğini söyledi."Bu arabayla beni buraya niye soktunuz ulan!" diye bağırdı ve hasarın karşılanması için para istedi. Meydana gelen hasar için Tansel ile konuşması gerektiğini söyledim. Bir yandan da yaşanan bu kadar aksilik yüzünden sinir krizi geçirmek üzereydim. Şöför fazla üstelemedi ve bizi bırakıp gideceğini söyledi! Araçtan inerek Beyoğlu'nun arka sokaklarından Yeni Meleğe doğru yürümeye başladık. Yaklaşık 25 kişiydik ve etraftaki insanlar bizi ilgiyle izlemekteydi..

Galatasaray Hamamı'nın yakınlarında dik ve uzun bir merdiven vardı. Merdivenden yukarıya çıkarken grubun ses teknisyeni aniden titremeye başladı. Nefes nefese kalmıştı ve “Scheisse Scheisse!” diye bağırmaya başladı. Meğerse astım hastasıymış ve sık sık nöbet geçirirmiş..Düzelmesini bekledik..O an ciddi anlamda berbat hissettim kendimi. Bu konser hiçbir zaman olmayacak gibi gelmeye başladı bana…

Güç bela Yeni Melek’e vardık..Tansel Abi karşıladı bizi. O ana kadar herşeyin çok kötü gittiğini anlattım. Bana moral verdi, görevimi yaptığımı falan söyledi…
Backstage’de Uwe, Asis ve Tansel abi konuşmaya başladılar. Galiba paranın zamanında yatıp yatmadığını, otelin neden böyle kepaze olduğunu falan tartışıyorlardı. Yeni Melek'in sahne arkasındaki koltuklarından birine uzanıp gözlerimi kapattım…..

Hm konser nasıl mı geçti? Öncelikle Haggard konser mekanından bayağı memnun kaldı. İçeride her türlü yiyecek ve içecek ihtiyaçlarını karşıladık. Önlerine kasalarla bira sunduk. Bir dediklerini iki etmedik.S oundcheck için onlarla kaliteli bir teknik ekip ilgilendi. Uzun zamandan beri Yeni Melek’te duyduğum en iyi soundu yakalamalarına yardımcı oldular. Konserde her enstrüman net bir şekilde duyuluyor gibiydi. Bunun yanında seyircilerin şarkılara katılımını takdir ettim. Kaliteli bir seyirci vardı. Ayrıca içeride 1000’in üzerinde insan olması da sevindiriciydi..Açıkçası Haggard fanı değilim, bu yüzden konser sırasında backstage'de takılıp bira içmeyi tercih ettim. Bu arada Asis konserin sonlarında “I want to thank to the organizator and Atlantis Music” dedi. Bunu duymak beni oldukça mutlu etti. Demek ki grup, önceden yaşanan bütün aksaklıkları unutmuş..

Beklendiği üzere Haggard konserden sonra o berbat otele dönmek yerine doğrudan Ankara’ya doğru yola koyuldu.Ben de bulduğum ilk vasıtaya atlayıp Kadıköy’e döndüm….

Thursday, September 07, 2006

Remembrance



Recep Hoca'nın pek de eğlenceli geçmeyen derslerinden birinde herkes not tutarken benim zırvaladıklarım...

Thursday, April 27, 2006

Land of Confusion

Sanki boşlamışım sevgili bloğumu bir süreden beri ama içimdeki bazı hisler tavan tapmadan oturup yazamıyorum. Eskiden bilgisayarımın olmadığı zamanlarda yapacak birşey bulamadığında oturup uzun uzun yazardım. 90'lı yıllardı, odam oldukça sessizdi..Cep telefonum da yoktu, sokaklar oldukça boştu..Ama zaman değişti, e Çelik de değişti..

Bu arada farkettim ki ben sevincimi de üzüntümü de ekstrem sayılabilecek boyutlarda yaşıyorum. Yani gün geliyor ki böyle cıvıl cıvıl hissediyorum kendimi, içim yaşama sevinciyle dolmuş oluyor, "La vita è bella" diyorum ama genellikle kısa bir süre sonra yine karamsarlık, bunaltı ve cevabı bulunamamış sorular alıyor bu olumlu havanın yerini. İki dönem arasındaki geçiş doğrudan ve neredeyse bir anda gerçekleşiyor. 180 derece dönmek dedikleri şeyi yaşıyorum. Umutsuzluğun benliğimi ele geçirdiği zamanlarda iyice dibe vuruyorum (Müzisyen olsam bu zamanlarda en sağlam doom gruplarına taş çıkartacak şarkılar yazarım gibi geliyor) Hayallerimi takip ettiğimde, hoşlandığım bir işi yaptığımda ya da sevdiğim insanlarla birlikte olduğunda da sanki gökyüzüne ulaşmış gibi hissediyorum.

Bu arada bugün okulda yemekhanenin özelleştirilmesini boykot eden kürdo-komünist zümresinden bazı vatandaşlarla enteresan dialoglar yaşadım. Bir anda on kişinin karşısında tek kaldım, uzun zamandır başıma gelmiyordu böyle bir olay. Ama ezik cevaplar vermek yerine dalgaya vurdum işi ve özellikle söylemiş olduğum şu sözler aklıma geliyor hep ve gülümsememe neden oluyor:

(Bu arkadaşlar yemekhanenin özelliştirilmesi nedeniyle yemek fiyatlarının artmasını, herkesi yemekhaneden çıkartmaya çalışarak protesto ediyorlardı)

- "Abicim 2 ay sonra mezun olacağım şurda bırakın da karnımızı doyuralım. 4 sene boyunca okulun hiçbir şeyinden yararlanamadık bari yemekhanesini kullanalım..."
- "Ben de şu ana kadar hep sol partilere oy verdim ama ama bu yemekhane boykotunun solculukla falan ilgisi yok bence..."
- (Böyle solculuk olur mu falan demeleri üzerine)"Ee sizin de böyle kapıda durup içeri girmek isyenlerin yolunu kesmeniz faşistlik o zaman..."
- (Fransa'daki lise hareketinin başarısının hatırlatılması üzerine)"Söyler misin, bizim Fransızlarla tek bir ortak özelliğimiz var mı da böyle birşeyi örnek gösteriyorsun?"
- "İşe yarayacağını bilsem tavır alırdım..."

Sonunda olay mekanından uzaklaşılır, kantinden nugget yenir. Karınlar doyduğu için problem kalmamıştır. Bir kez daha okuldaki solcu geçinen elemanların büyük kısmının neden terörist tipli olduğu sorusu akıllara gelir. Asıl amaçlarının ne olduğu merak edilir. Ve Genesis'in Land Of Confusion adlı parçasının sözleri hatırlanır:

There's too many men,too many people..making too many problems.And not much love to go round..can't you see this is a land of confusion....