Plağın alt tarafı dökülen gözyaşlarından mı o hale geldi acaba..
Thursday, August 10, 2017
Thursday, November 06, 2014
Sosyolog Tezgahtarın Zor Anları
Atlantis Müzik'te çalışırken müşterilerden tarafından sorulan acayip nesnelerden yukarıdaki listeyi oluşturup "Bunlar bizde bulunmamaktadır" başlığı ile dükkanın camına asmıştık..Fotoğrafı çekerken elim titremiş o yüzden yazılar net okunmuyor..(Aşağıya full listeyi yazacağım)Bu arada o dönemde dükkanda sadece orjinal müzik CD'si, film DVD'si, esprili tişört ve grup tişörtlerinin satılıyor olduğunu belirtmek isterim..
1-Marduk diye bir adamın posterini veren dergi
2-Tesbih
3-Jaco Pastarious tişörtü
4-Batman kostümü
5-Pozitif düşünce kaseti
6-Gözlük ve bone (Deniz ürünleri)
7-Amerikan bayrağı baskılı boxer
8-Tarak
9-Maske
10-Drum tütün
11-Azeri grup Yu-Hu'nun albümü
12-Yo-Yo
13-Mp3 formatında müzik
14-Futbolcu dizliği
15-Erkeklerin saçlarına taktıkları bone
16-Ucuz, kırık DVD
17-İlahi Mp3 leri
18-Suziki 2 CD'si
19-Çocuklar için örümcek adam kıyafeti
20-Eski İtalya tişörtleri
21-Mikrofon ayaklığı
22-Mp4 fomatında film
23-Orjinal Mp3 CD'si
24-?
25-Dini kaset
26-DVD CD'si
27-İçinde Jim Capaldi bulunan Genesis albümü
Friday, June 28, 2013
Yaşanmışlıklar - 9 / The Mystery Of Stinky Customer
2006 - 2007 yıllarında çalıştığım Kadıköy Akmar Pasajı'nın güzide dükkanlarından Atlantis Müzik'te yaşadığım sayısız ilginç olaydan biriydi...
Mesai arkadaşım Cem ile dükkanda otururken içeriye kıyafetleri pislik içinde, saçı başı dağılmış, göbekli, 30'lu yaşlarda bir adam girdi. Bir süre dükkandaki müzik CD'lerine, filmlere, tişörtlere baktı. Bu esnada cebinden çıkarttığı gofretimsi şeyleri bir bütün olarak ağzına atıyor, aralıksız olarak çikolata yiyiyordu.
Derken Cem ile o kokuyu duyduk...Adamın üzerinden yayılan ve dükkandaki diğer zavallı müşterilerin kısa bir süre içinde dışarıya kaçmalarına neden olan o pis kokuyu..Adam, belli ki çok uzun zamandan beri yıkanmamıştı ve üzerine iğrenç, ağır bir koku sinmişti. 10 metre mesafeden bile insanın burnunun direğini kırmaya yetecek kadar kuvvetli bir kokuydu.
Adam, plakların bulunduğu bölüme gitti ve teker teker hepsine bakmaya başladı. (O yıllarda longpileylere son dönemlerdeki kadar ilgi duyulmadığı için satışta fazla plağımız yoktu..Sıfır plak getirmek yerine ellerindeki plaklardan kurtulmak isteyenlerden cüzzi fiyatlar karşılığında ikinci el plak alıyorduk..) Bazı plakları kenara koymaya başladı. Bir-iki-beş-on derken kenara koyduğu plaklar üst üste bir yığın oluşturdu...
Bu esnada Cem ile adamı dükkandan dışarı atmayı, pasajın güvenlik görevlisini çağırmayı düşündük. Adam, belli ki sokakta yaşayan, tehlikeli ve belki de akli dengesi bozuk bir tipti. Üzerinden yayılan koku iyice dayanılmaz olmaya başlamıştı, nefes almak için arada dükkana oda spreyi sıkıyorduk. Harekete geçmek ile geçmemek arasında karar veremedik ve "Bir süre bekleyelim bakalım" dedik..
Bu arada adamın hangi plakları ayırdığına bakınca şaşkınlığımı gizleyemedim...Iron Maiden, Running Wild, Queensryche, Venom, Pretty Maids, Manowar, Rage, Y&T, Victory, Survivor, KISS, Motörhead gibi grupların plaklarını kenara koymuştu..
Yaklaşık 20 dakika içinde dükkanda bulunan bütün plaklara baktı. Ardından ayırdığı yaklaşık 50-60 kadar plağı eline alarak kasaya yaklaştı. "İşte bela geliyor" diye düşünmeye başladık..
Adam sakin bir ses tonuyla "Bunlar ne kadar?" diye sordu...
"Fiyatları 20 ile 40 lira arasında değişiyor" diye cevap verdim isteksizce...
"Tamam alıyorum" dedi...
Cem ile birbirimize baktık. Ciddi olamazdı...
"Hepsini alıcam. Ne kadar yapıyo?" diye tekrar sordu...
Hesap makinasını elime alıp tutarı hesapladım. 1800 küsür lira yapıyordu...
"1800 TL" dedim...
Adam, çukulata bulaşmış ellerini cebine soktu ve 20 TL'lik yeşil banknotlardan bir tomar çıkarttı. Üzerinde ne 5 TL'lik, ne 10 TL'lik ne de 50 TL'lik başka bir banknot yok gibiydi...
90 tane 20'lik banknot uzattı. Arkadaşımla paraların sahte olup olmadığını kontrol ettik. Bildiğin gerçek paraydı...
Plakları poşetlere doldurduk. Kokan müşteri, dükkandaki rock ve metal plaklarının neredeyse tamamını satın almış olarak kapıdan dışarı çıktı...
Adamı bir daha ne Akmar'da ne de başka bir yerde görmedik...
Kötü kokan müşterinin hikayesi; bizim için bugün hala gizemini koruyan, akılla ve mantıkla açıklanması zor bir vaka olarak zihnimizin derinliklerinde yatmaktadır...
Sunday, July 08, 2012
Selamiçeşme Blues
2007 yılında Atlantis Müzik'te çalışırken yaptığımız işlerden biri de yerli grupların albümlerini basmaktı. O dönemde Raven Woods-..And Emotions Are Spilled, Gargoyle-March of the Heroes, Cenotaph-Reincarnation in Gorextasy gibi Türkiye standartlarının üzerinde sağlam albümler çıkarmıştık. Ha, peki yerli albümler satıyor muydu diye soracak olursanız maalesef iç açıcı bir cevap veremeyeceğim. O zamanlar yerli albümlerin fiyatları 10 TL idi. (2 bira parası ediyor, halen da fiyatları bundan daha yüksek değil) En çok satan albümümüz yaklaşık 2000 kopya ile Crossfire'ın Aggression Treaty albümü idi. Ondan sonra Raven Woods'un albümü geliyordu. 500 tane basılan ilk baskının hepsi bitmişti. (Bir kısmını takas yaparak yurtdışına göndermiştik) İkinci baskıda da 500 tane basmıştık ancak bu partiden elimizde kalanlar olmuştu. Yani toplamda yaklaşık 800 adet civarı Raven Woods albümü satılmıştı. Farkındayım, bunlar yabancı gruplarla karşılaştırıldığında çok komik rakamlar ancak Türk metal piyasası içinde başarılı bir istatistik olarak gözüküyor..(Ülkemizde metal müzik dinleyip yerli gruplarımıza destek olan kaç kişi var, bu rakamlardan bir tahmin edin bakalım)
Albüm çıkartma işinde benim görevim telif hakları ve Kültür Bakanlığı ile ilgili bürokratik işlemleri halletmekti. Eserin içeriği ile ilgili evrakları önce MSG'ye (Musiki Eseri Sahipleri Grubu) ve MESAM'a (Türkiye Musiki Eseri Sahipleri Meslek Birliği) iletirdim. Buralarda çalışan birtakım insanlar albüm çıkaracak sanatçının kendi birliklerine kayıtlı olup olmadığını araştırır; kendilerine kayıtlıysa telif hakkı adına sizden ücret ister, kayıtlı değillerse de evraklara basit bir kaşe basarlardı. Tabi bu kaşe basma işi elemanların işi savsaklamasından dolayı 1 gün yerine genellikle 1 hafta - 10 gün sürerdi. Bu aşama geçildikten sonra evrakları MÜYAP'a (Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği) götürürdüm. Bu kuruluş da albümün radyo, TV ve diğer ortamlarda kullanımına ilişkin lisanslama faaliyetlerini yürütür, basitçe halledilebilecek bir sorunu (örneğin parça adlarının birindeki ufak bir harf hatası) mümkün olduğu kadar büyütür ve insanı dellendirirdi. (Adamların mail adresi de şahaneydi bu arada: korsanlamucadele@mu-yap.org )
Bütün bu bürokratik işlemleri hallettmeyi başarabilirsem vapura atlayıp Eminönü'ne geçer ve işin son ayağı olan Kültür Bakanlığı'nı ziyaret ederdim. Burada da eserin bandrolünün alınmasına ilişkin işlemler yapılırdı. Tabi her devlet dairesinde olduğu gibi bir imza için oradan oraya koşturmak gerektiğini, gerekirse saatlerce yetkililerin toplantısının bitmesini beklemek zorunda kaldığımı falan belirtmem lazım..
Herşey tamamlandıktan sonra (Bu en az 1 hafta sürerdi, bir keresinde ise bizim patron işleri ağırdan aldığı için 2 ayı bulduğu olmuştu) onaylanmış evrakları, bandrolleri, albüm kapak resimlerini alıp Unkapanı'nda bulunan bir dükkana götürürdüm. Orası da bunları albümün basılacağı fabrikaya iletirdi ve benim görevim biterdi..
Bütün bunları neden yazdım peki? Bu dönemde eski Pentagram gitaristi, Reflex ve Bulutsuzluk Özlemi'nde de çalmış olan Murat Net'in solo albümünü de basmıştık. Usta gitarist albüme Selamiçeşme Blues adını vermişti. Bir gün internette dolanırken bir röpörtajda adımın geçtiğini fark ettim. Meğerse Murat Net'in bir müzik dergisiyle yaptığı bir röpörtajmış. Benden de şöyle bahsetmiş:
"...bu esnada, albümün çıkabilmesi için maksimum çabayı harcıyanlardan biri olan Serhat Kongur, albümün çıkabilmesi için gerekli olan telif hakları, kültür bakanlıgı işleri gibi bürokratik islemlerle ilgilendi.Kendisine teşekkür ederim
Ama kapak hazırlanırken bunlardan habersiz olduğum için albüm kapakçığındaki teşekkür listesinde ismi geçmiyor"
Belki küçük bir şey ama hoşuma gitmişti. Bir gün bir albümün kitapçığında ismimin geçtiğini de görürüm umarım..
Bu arada aşağıya Kültür Bakanlığı'na bandrol alımı için verilen kayıt tescil belgesinin bir örneğini koyuyorum. İçini epey sıkılmış olduğumuz bir anda iş yerinden arkadaşım Mutlu ile doldurmuştuk...
Sunday, September 02, 2007
On The Sunday Of Life
- Akşamdan kalmış olmamın etkisiyle dükkanın anahtarını içerde unutmuş olduğumu fark etmem..
- "Türk insanı Pazar günü yataktan kalkmaz " önermesinin bir kez daha doğru olduğunun anlaşılması.Bu yüzden elimde kahveyle saatlerce dükkanın kapısını açacak anahtarcıyı beklemem..
- Bu esnada Rock'n'Coke festivalinde şirketimizi temsil etmekte olan patronun araması ve çok da kibar olmayan bir dille bu güne kadar o anahtarın bir kopyasının yapılmış olmasının gerektiğini hatırlatması..
- “Kısmet bugüneymiş” diye cevap vermem ve anahtarcıyla giriştiğim sıkı olmayan pazarlık neticesinde öğlene doğru dükkanı açmayı başarmam..
- Camda yazan “ECM 18 YTL" yazısı üzerine birkaç yaşı 40’ı aşkın müzik koleksiyoncusunun içeri girmesi ve sırf ucuz diye Jazz CD'lerine hücum etmeleri..
- Seçim zamanı çoktan geçtiği halde Kadıköy’de kimin organize ettiği bilinmeyen bir mitingin düzenlenmesi..Kime ne faydasının dokunacağının asla anlaşılamaması..Ama yolların kapanması..İnsanların yürümek zorunda bırakılmaları..
- Dükkana fazla insan girmediği için sıkılmak..Kafayı masaya koyup uyku pozisyonuna geçmek..Ulver'in Themes From William Blake’s: The Marriage Of Heaven And Hell albümünü dinlemek…Bir kez daha "Aşmış bu adamlar!" demek..
- Sevilen arkadaşlardan birinin (Bihter) ziyarete gelmesi..Yalnız birisi olmadığıma kanaat getirmek ve yalnızlığı bir süreliğine unutmak..
- Dükkana takılmayı alışkanlık haline getirmiş olan tayfanın akşama doğru yine dükkana akın etmesi.Bütün şarkıları sanki birbirinin kopyası olan Jazz albümleri dinlemek..Müzik kültürüne yeni bir şeyler katamamak…
- Rock'n Coke'da yaşanan rezillikleri öğrenmek..Üzerine dedikodu çevirmek..
- Böyle ölü bir günde Akmar’da en yüksek ciroyu yapmak..Ama bunun şahsıma herhangi bir getirisi olmayacağını bilmek..
- Önceki gece doğru dürüst uyunmadığı için bir an önce eve dönme isteği duymak.Ama ani bir kararla gelirken bir büyük Binboa Votka almak ve bilgisayar başında takılmak..Uykusuzluğu biraz daha ertelemek.
- Saatin iki buçuğu göstermesi ve MSN'de konuşacak kimse bulamamak..
Thursday, December 21, 2006
Bana Bunlarla Gelmeyin
"Korsan bayrağı var mı?"
"Marduk diye bir adamın posterini veren bir dergi varmış.Var mı sizde?"
"Ege Çubukçu'nun 2 liraya 3 liraya CD'si yok mu?"
"Burada tesbih bulabilirmiyim?"
(Film Dvd'lerine bakarak)"Bu filmleri insanlar mı getiriyor?"
"Jako Pastorious t-shirtü var mı?"
"Burada palyaço kiralanan bir yer var mı?"
"Buralarda DJ'lik kursu veren bir yer var mı acaba?"
"Sauna var mı buralarda?"
"Pozitif düşünce kaseti var mı?"
"Sizde gözlük ve bone var mı?..Deniz ürünleri yani"
"Amerikan bayraklı boxer külot var mı?"
Tuesday, December 12, 2006
Bambaşka Açılardan Haggard İstanbul Konseri 08.12.2006
Öğlen 12 gibi Atlantis Müzikteydim. Bileti son anda alınan Haggard'ın en genç elamanı Veronica Biendl'ın hangi uçakla geleceği hala belli değildi. Almanya'daki adamımız Uwe Kleinschittinger'i (Bundan sonra kısaca Uwe diyecem) aradım fakat cevap vermiyordu. Grubun 12 kişilik bir bölümünün 16:30'da, geri kalanının da 22:45'de Atatürk Hava Limanı'nda olması bekleniyordu.
Elbette bu kadar kalabalık bir grupla tek başıma ilgilenmem mümkün değildi. Yardımcı olması için bizim dükkanda çalışan Mutlu'nun bir arkadaşıyla anlaşılmıştı. Çocuğun ismi Ömer'di. Ofise geldi, tanıştık.Saat 15:30'da Taksim The Marmara otelinin önünde bizi havaalanına götürmek üzere bir minibüsün bekleyeceğini öğrendik. Şoförün geçen seferki Sodom konserinde bizi deli eden Gökhan zırtapozu olduğunu öğrenince moralim bozuldu. Bir süre boş boş önümdeki monitöre baktım ve kimseyle konuşmadım. Bu Gökhan denilen herif deli gibi araba kullanıyor, olur olmaz yerlerde garip isteklerde bulunuyor (Bana 20 milyon verin yemek yiyeceğim!..gibi) ve bir fırsatını bulduğunda aniden ortadan kayboluyordu. Neyse, daha başlangıçta böyle bir sebepten moralleri bozmamak lazımdı. Bu arada Selda Abladan Veronica'nın ilk grupla beraber geleceğini öğrenip biraz rahatladık..
Ömerle karşıya geçmek için Karaköy iskelesine yürüdük. O saate kadarki vapur seferleri sis yüzünden yapılamamış, ancak tam biz geldiğimizde sis kaybolduğu için tekrar başlamıştı. Sevindik. (Başımıza geleceklerden haberimiz yoktu)
15:30'da The Marmara'nın önünde içinde güneş gözlüğüyle oturan dallama bir herifin bulunduğu servis aracını gördük. Adam sahil yolundan havaalanına gidene kadar aşağı yukarı yedi-sekiz telefon görüşmesi yaptı, üç-dört bayan şöförü taciz etti, ikiyüzelli kadar trafik kuralı ihlalinde bulundu...
Saat 16:00 gibi havaalanındaydık. Munich'den gelecek uçağın beklenen saatte ineceğini öğrendik. Uçak vaktinde indi ama elemanların kontrolü yanlarında taşıdıkları eşyaların fazla olması nedeniyle uzun sürdü. İlk grupta gelenleri ancak 17:00 gibi karşılayabildik. Grubun lideri konumunda olan Asis'i bulmam gerekiyodu. Sora sora adamı buldum; tanıştık, sohbet etmeye başladık. Bu arada eşyalarını minibüsümüze yerleştirmelerine yardım eden havaaalanı görevlisi birisinden para istedi. Haggard elemanı anlamadı birşey. "Benden olsun" dedim, bozuk para uzattım. Herif "Sadaka mı veriyorsun?" diye karşılık verdi ve parayı geri uzattı."Zaten bu yaptığın iş için maaş almıyor musun sen?" dedim bu şerefsiz insan evladına..Sinirlerime hakim olmaya çalışarak minibüsün kapısını kapattım ve 3 yıldızlı otelimizin bulunduğu yer olan Sultanahmet istikametine doğru yola koyulduk. Şoför yine Need For Speed oynar gibi sürmeye başlayınca Haggard'ın yaşlıca bir bayan elemanı "Lütfen daha yavaş gitmesini söyler misin?" diye ikaz etti beni.(Bu arada diğer Haggard elemanları, trafikte değişik atraksiyonlarda bulunduğu zaman şöförle dalga geçiyorlardı. Alkışlıyorlardı falan..Şöförün beyni de bir muhabbet kuşununkinden farksız olduğu dalga geçildiğini anlamıyor, daha da havalara giriyordu)
Yolda Asis ile bayağı muhabbet ettik. Ön satışları, konser mekanının nasıl olduğunu, akşam yemeğinde ne yiyeceklerini falan sordu. Bir de yabancı grupların Türkiye'de çalarlarken sahnede söyleyince sempati kazandığı belli başlı Türkçe kelimeleri sordu iyakşamlar, meraba, teşkürler gibi...Türkiye turu için özel bastırdıkları tişörtleri gösterdi ve bir tanesi senin dedi. Ancak şaşırtıcı biçimde tişört o güne kadar gördüğüm en kötü baskılı tişörtlerden biriydi..
Albion Otel'e vardığımızda otel hakkında ilk düşündüğüm şey "Umarım ilk izlenimlerim beni yanıltır" oldu. Gördüğüm bina dışarıdan bakıldığında otele pek benzemiyordu, daha çok tatil beldelerindeki ucuz pansiyonlar gibi görünüyordu. "Ah be Tansel abi, rezervasyon yaptırmadan önce neden hiç bakmadın şu otele?" diye içimden geçirdim. Görse eminim kararı değişirdi..Grup elemanlarının eşyalarını içeri taşıdık. O arada odalama konusunda sorun çıktı. Adamlar üç kişilik odalar yerine iki kişilik odalarda konaklamak istiyorlardı .Üstelik onlara göre bu, imzalanan söleşmenin maddelerinden biriyid.Oysa ki patronun hanımı telefonda öyle söylemiyordu. Kesinlikle bu odalama şeklinin dışına çıkılamayacağını, çıkılırsa doğacak ekstra masrafı grubun kendisinin ödemesi gerektiğini anlattı. Yaklaşık yarım saat otelin resepsiyonunda tartışmalar yaşadık. Asis ısrarla grupta 3-4 tane çift(sevgili ya da evli) olduğunu söylüyor ve bunların birlikte kalması gerektiği konusunda ısrar ediyordu. Bu arada tartışmalar esnasında sürpriz bir şey gelişme yaşandı. Elimizdeki grubun Türkiye'ye gelecek elemanlarınının isimlerinin yer aldığı listeye göre 23 kişi olmaları gerekiyordu. Buna rağmen istedikleri odalama 21 kişi içindi. Asis'e "Sanırım iki kişi eksik gelmişsiniz.Nedenini söyleyebilir misin?" diye sordum.Dediğine göre 2 eleman sabahleyin aniden hastalanmış, kusmuşlar falan o yüzden onları yanlarına almamışlar. Genelde saftorik biriyimdir, her söylenenene inanırım ama bu çok da inanılacak bir bahane değildi açıkçası.(Kirli çamaşırlar ertesi gün ortaya çıkacaktı)Ayrıca iki kişi eksik gelmiş olmalarına rağmen bunu bize bildirme gereği duymamışlardı...
Resepsiyondaki tartışmalardan sıkılmıştım. İşi Ömer'e bıraktım. Şans yardım etti, otel görevlisi gruba istedikleri odalamayı sağlayacağını ve eksta ücret almayacağını söyledi. Tam derin bir nefes almıştım ki Asis eşyalarını odasına yerleştirir yerleştirmez yanıma geldi ve "Odamda bir fare vardı!" diye bağırdı. Durumu otel görevlilerine aktardık. Odayı değiştireceğini söyledi..
Saat 19:00 civarı otelin önünde bekleyen minibüse binip akşam yemeğinin yenileceği Mephisto Kitabevi'ne gitmek üzere yola koyulduk. Asis ısrarla akşam gelecek diğer elemanları karşılamak için havaalanına gitmek istediğini söylüyordu..
Manyak şoför, trafiğin o saatlerde yoğun olacağı bahanesiyle bizi Galatasaray'ın oralarda biryerlere bıraktı. Ekip halinde yokuş yukarı yürüyüp İstiklal Caddesi'ne çıktık. Haggard elemanları, İstiklalde kendi konserlerinin afişlerini görünce çok sevindiler. Afişlerin önüne geçip fotoğraf çektirdiler. Bu esnada meraklı bir amca yanıma gelip İngilizce "Where are you from?" diye sordu."Ben Türküm ama onlar Alman amca" diye Türkçe cevap verdim. Adam şaşırdı, "Aralarında en çok Almana benzeyen sensin ama" dedi gülerek..
Grup yemek için Mephisto'ya geçti. Benim yemek yemeye vaktim yoktu. Patrondan 7 buçukta başka bir minibüsün The Marmara Oteli'nin önünde bekleyeceğini öğrendim. Tekrar havaalanına gidip Uwe'yi almam gerekiyordu (Uwe Almanya'dan tek başına geliyordu). The Marmara Oteli'nin önünde Yakup adındaki şoförle buluştum. Neyse ki arabayı daha insancıl kullanıyordu. Yol boyunca bana sürekli haksızlıklara uğradığını, insanlarda saygı diye birşey kalmadığını falan söyleyip durdu...
Havaalanına vardık. Şoför; az ileride bekleyeceğini, uçak indiğinde onu ararsam beş dakika içinde geleceğini söyledi. Uwe'nin uçağı normal şartlar altında 8:15'de inmeliydi. Henüz vakit vardı. Bekleme salonunda kenarda duran makinelere bir teklik atarak kahve aldım...Bu arada hayatım boyunca hiç görmemiştim bu Uwe denilen adamı. Tansel abi onun için "Sarışın gibi, hafif uzun saçlı, Richard Gere'e benziyor biraz" demişti o kadar.
Uçağın iniş vakti geldiğinde adamı bir türlü bulamayınca stres oldum. Sarışın birkaç yabancıya "Are you Uwe?" diye sordum, değillerdi. Bu sırada yanımda bekleyen adam Berlin uçağının pist yoğun olduğu için yarım saat geç indiğini, ama bunun tabelada gözükmediğini söyleyince rahatladım. Çok iyi bir insandı. Uwe'nin beni fark etmesi için adını üzerine yazmak üzere kitabının arka kartonunu yırtıp verdi.(Havaalanında hiç tanımadığın bir adamı beklemek çok stresli bir işmiş)
Saat 21:15 gibi buldum Uwe'yi. İstanbula iki türk arkadaşıyla beraber gelmiş. O gece onlarla biraz takılıp sonra muhteşem otelimize geleceğini söyledi. Okey dedim. Uwe'ye otelin adresini verdim ve adam iki arkadaşıyla beraber havaalanından ayrıldı. Beni havaalanına getiren şöförü aradım. Adamın telefonu kapalıydı! Allahtan yaklaşık bir saat sonra Haggard'ın diğer elemanlarını taşıyan uçak iniş yapacaktı. Dolayısıyla havaalanına mutlaka bir minibüsün gelmesi gerekiyordu. Patronu aradım; "Bekle orada, diğer grubu da sen karşılarsın, ben Gökhan'ı gönderiyorum oraya dedi"."Ulan gene mi Gökhan!" diyerek içimden küfrettim ama yapacak birşey yoktu..
Bıkkın bir şekilde havaalanının içinde dolaşmaya başladım..Birilerini aramak, başımdan geçen saçma işleri anlatmak istedim..Telefon rehberimi taradım ama arayacak kimseyi bulamadım..Burger King'e gidip normal fiyatının iki katına bir Whopper menü aldım.(Havaalanında her şey çok kazıkmış)
Ekranda 22:45'te gelmesi gereken uçağın 25 dakika rötar yapacağı yazdı. On buçuğa doğru Asis, grubun davulcusu Luz ve leş gibi içki kokmakta olan şoför girdiler içeri..Gökhan bizi dışarıda bekleyeceğini söyledi ve yemek parası istedi. Yalanın bazı durumlarda caiz olduğunu hatırlayarak "Yok yanımda para" dedim..Söylene söylene gitti..Asis ile Luz birer kahve içmek istediler. Luz, İstanbul’a gelmişken yeni bir zil takımı almak istediğini söyledi. Ona göre dünyanın en ucuz ve en kaliteli zilleri Türkiye’de üretiliyormuş..Asis ise yine otelden şikayet ediyor ve onlara başka bir otel bulup bulamayacağımı soruyordu. Oteli bir turizm acentasının ayarladığını ve bu isteğinin yerine getirilmesinin zor olduğunu anlatmaya çalıştım..
Uçak, 25 dakika olarak bildirilmesine rağmen yaklaşık bir saat rötar yaptı. Yeni gelen grup bayan ağırlıklıydı. Bütün elemanlar içten bir gülümsemeyle elimi sıktı. Dışarıda bekleyen minibüse atladık. Gerizekalı şöför güzel kızları görünce bir hoş oldu. Zaten alkollü olduğu için iyice kontrolü kaybetti. Tabakhaneye bok yetiştir gibi sürmeye başladı. Önde giden arabaların üzerine üzerine gidiyor, hızını hiç kesmiyor, önde giden arabaları yan şeride geçmeye zorluyordu. Hatta karşıdan karşıya geçen insanları görünce sanki onlara çarpmak ister gibi hızını arttırıyordu (Hayatım boyunca böyle bir yolculuk yapmadım). Arabadaki Haggard elamanları ise işi dalgaya vurup herifin bu tehlikeli hareketlerine alkışla karşılık veriyorlardı.
Şans eseri kimse yaralanmadan otele ulaştığımızda saat gece yarısını geçiyordu. Ertesi gün soundcheck yapmak üzere Yeni Melek’e gideceğimizi, bunun için sabah 11'de hazır olmaları gerektiğini söyledim. Adamlar otele girdikten sonra Gökhan bana “Benim işim var, buradan dönersin sen değil mi?” dedi. ”Abi bu saatten sonra nasıl döneyim burdan Kadıköy'e, üstelik yanımda para da yok” falan diyip acındırdım kendimi. Adam imana gelip Taksim’e bıraktı beni. Oradan dolmuşa atlayıp Kadıköy'e geldim.Eve gidip biraz PES oynadım sonra da yattım…..
8 Aralık 2006 Cuma
Ömer’le Kadıköy’de buluşup Eminönü'ne geçmek üzere vapura bindik. Yolda Tansel Tetik aradı ve soundcheck'in saatinin değiştiğini, 11 yerine 1 gibi konser mekanında olsak daha iyi olacağını söyledi. Tramvaya binip Sultanahmet'te indik. Oteli bulmaya çalışırken Uwe aradı ve beni şok eden şu sözleri söyledi:”Serhat, bu otel hasarlı bir otel. Bizim için burada daha fazla kalmak imkansız. Bazı grup elemanları kaçıp gittiler buradan”.Gerçekten de kafamı kaldırıp baktığımda bazı Haggard elemanlarının Sultanahmet Meydanı'nda gruplar halinde dolaştıklarını gördüm. Büyük bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu fark ettim, işlerin sürekli ters gitmesinden dolayıcanım çok sıkılmıştı..Ama kendimi topladım ve gördüğüm grup elemanlarının yanlarına gidip 11 yerine 1'de otelden soundcheck yapmak üzere konser mekanına hareket edeceğimizi söyledim. Zar zor oteli bulduk.Bu esnada klavyeci Hans Peter’in (Kendisi 1958 doğumlu) eşofmanlarla civarda sabah koşusu yaptığını gördüm. Hem şaşırdım hem takdir ettim hem de güldüm.
Otelde Uwe ile Asis sinirli bir şekilde bizi bekliyorlardı. Dışarıdaki dandik masalardan birine oturup konuşmaya başladık. Daha doğrusu onlar konuşuyor ben dinliyordum. Asis’in uykusuzluktan gözleri şişmişti. Otelin berbat bir yer olduğunu anlattı. Odalarda tahtakurularının olduğunu ve kollarını ısırdıklarını söyledi (Gerçekten de kollarında kırmızılıklar vardı).Odalarda çöp kutusu ve havlu olmadığını, tuvalet kokusunun her yerden duyulduğunu ve gece sürekli duyulan bir sifon sesi yüzünden kimsenin yeterince uyuyamadığını söyledi. Bu oteli bir an önce terk etmek istediklerini anlattı. Eğer mümkünse bir gece daha bu otelde kalmak yerine konserden sonra doğrudan Ankara’ya gitmek istediklerini söyledi. Bu konuda bir şeyler yapacağımıza dair söz verdim ona..Asis, saat 1'e kadar dinlenmek istediğini söyleyerek odasına çekildi. Ben Ömer ve Uwe ise birşeyler yemek için Çemberlitaş'ta bir kafeye gittik. Bu arada Uwe Türkiye’ye gelmeyen iki elemanın hastalık yüzünden değil, paranın zamanında ödenmemesi yüzünden gelmediğini söyledi…Oysa ki ödemenin zamanında yapıldığından emindim...
Saat 1’de otele döndüğümüzde kocaman bir otobüsün otelin önünde beklediğini gördüm.(Ne de olsa grubun tamamını taşıyacaktı)Ben, Ömer, Uwe ve 20'den fazla Haggard elemanı otobüse doluştuk.
Yeni Melek’in arka girişine ulaşmamız için Beyoğlu’nun ara sokaklarına girmemiz gerekiyordu. Ara sokakların birinden yokuş aşağı iniyorduk ki otobüs fazla iri olduğundan dolayı ön tarafı yere sürtme tehlikesi geçirdi. Çözüm olarak ağırlığı azaltmamız gerektiğini düşündük ve hep beraber indik araçtan.Ama işe yaramadı. (Bu esnada civardaki insanların uzaylı görmüş gibi bize baktıklarını söylememe gerek yok sanırım) Otobüsün yere sürtmeden önündeki düzlüğe ulaşması zor gözüküyordu. Uwe arka tekerleklerin önüne taş koyarsak otobüsün zarar görmeden düzlüğe ulaşacağını söyledi. Bu planı uyguladık. Ama yine de otobüsün ön kısmı biraz yere sürttü. Şöför dellendi ve daha fazla ilerlemeyeceğini söyledi."Bu arabayla beni buraya niye soktunuz ulan!" diye bağırdı ve hasarın karşılanması için para istedi. Meydana gelen hasar için Tansel ile konuşması gerektiğini söyledim. Bir yandan da yaşanan bu kadar aksilik yüzünden sinir krizi geçirmek üzereydim. Şöför fazla üstelemedi ve bizi bırakıp gideceğini söyledi! Araçtan inerek Beyoğlu'nun arka sokaklarından Yeni Meleğe doğru yürümeye başladık. Yaklaşık 25 kişiydik ve etraftaki insanlar bizi ilgiyle izlemekteydi..
Galatasaray Hamamı'nın yakınlarında dik ve uzun bir merdiven vardı. Merdivenden yukarıya çıkarken grubun ses teknisyeni aniden titremeye başladı. Nefes nefese kalmıştı ve “Scheisse Scheisse!” diye bağırmaya başladı. Meğerse astım hastasıymış ve sık sık nöbet geçirirmiş..Düzelmesini bekledik..O an ciddi anlamda berbat hissettim kendimi. Bu konser hiçbir zaman olmayacak gibi gelmeye başladı bana…
Güç bela Yeni Melek’e vardık..Tansel Abi karşıladı bizi. O ana kadar herşeyin çok kötü gittiğini anlattım. Bana moral verdi, görevimi yaptığımı falan söyledi…
Backstage’de Uwe, Asis ve Tansel abi konuşmaya başladılar. Galiba paranın zamanında yatıp yatmadığını, otelin neden böyle kepaze olduğunu falan tartışıyorlardı. Yeni Melek'in sahne arkasındaki koltuklarından birine uzanıp gözlerimi kapattım…..
Hm konser nasıl mı geçti? Öncelikle Haggard konser mekanından bayağı memnun kaldı. İçeride her türlü yiyecek ve içecek ihtiyaçlarını karşıladık. Önlerine kasalarla bira sunduk. Bir dediklerini iki etmedik.S oundcheck için onlarla kaliteli bir teknik ekip ilgilendi. Uzun zamandan beri Yeni Melek’te duyduğum en iyi soundu yakalamalarına yardımcı oldular. Konserde her enstrüman net bir şekilde duyuluyor gibiydi. Bunun yanında seyircilerin şarkılara katılımını takdir ettim. Kaliteli bir seyirci vardı. Ayrıca içeride 1000’in üzerinde insan olması da sevindiriciydi..Açıkçası Haggard fanı değilim, bu yüzden konser sırasında backstage'de takılıp bira içmeyi tercih ettim. Bu arada Asis konserin sonlarında “I want to thank to the organizator and Atlantis Music” dedi. Bunu duymak beni oldukça mutlu etti. Demek ki grup, önceden yaşanan bütün aksaklıkları unutmuş..
Beklendiği üzere Haggard konserden sonra o berbat otele dönmek yerine doğrudan Ankara’ya doğru yola koyuldu.Ben de bulduğum ilk vasıtaya atlayıp Kadıköy’e döndüm….
Tuesday, September 26, 2006
56k
Az önce adamın birine mor bir tişört satarak siftahı yaptım.Bu saate kadar hiçbir şey satamamak kötüydü ama neyse ki şeytanın bacağını kırdım.Ayrıca bu ara işlerin kötü olmasınının belli sebepleri var..Okullar açıldı, millet kitap işine odaklanmış durumda..İnsanlar müzik ve film gibi hobi kategorisine giren şeylere kolay kolay para harcamıyorlar.
Bu arada esmer bir oğlan içeri girip “Tez ve proje hazırlayan bir tanıdığın var mı?” diye sordu şimdi..Yok abi ben sosyolojiden mezun oldum bu sene, bizde tez yoktu dedim..Tez zamanda kaybol dükkandan dedim (Bunu içimden dedim).Nerden buluyor bu garip adamlar ve sorular beni ya..Geçen gün de biri aramıştı, aramızdaki dialog aynen aşağıdaki şekilde gerçekleşti:
- Alo Atlantis mi orası?
- Evet buyrun?
- Numaranızı internetten buldum da birşey soracaktım
- Tabi sorun..
- Ceviz satıyor musunuz?
- ........(eaaeaaaaaa)
"Yok kayısı satıyoruz, hakiki Malatya kayısısı" diyecektim de diyemedim..
Bu arada Billy Joel CD'sini çıkartıp Warrant CD'si takarak hareketlendik biraz..Bundan sonra da Deicide yeni album takarım belki..Bu arada şu Lastfm olayına girdim de bayağa hoş birşeye benziyor.Hangi şarkıları hangi sıklıkta dinlediğini istatistiklerle gösteriyor falan..Dinlediğin müzik türlerine göre grup önerilerinde bulunabiliyor.
Şimdilik bu kadar yeter sanırım..56k modemlerin internete bağlanırken çıkarttıkları sesleri özlemişim..
Saturday, August 19, 2006
Pasaj Günlerinden
Akmar Pasajındaki bir müzik markette çalışırken karşılaşabileceğiniz normal olaylarlardan bir derleme yaptım:
1 - Her sabah dükkanı açarken karşıdaki kitapçının iğrenç hoparlöründen yayılan Şebnem Ferah şarkılarını son seste dinlemek..(İlerleyen saatlerde Şebnem Ferah'tan türkülere geçtiklerinde kontrolü kaybediyorum ve onlara yükses volümde metal müzik ile karşılık veriyorum.Sonuçta bizim hoparlörlerimiz onlarınkini bastırıyor ve zafer metal savaşçılarının oluyor)
2 - Pasajdaki bütün kitapçıların dükkanlarının önlerinden geçen herkese "Buyrun", "Kitaplarda %50 indirim var", "Aradığınız bir kitap var mı?" diye seslenmeleri..(Birşey arayan insan sorar zaten..Görüyor senin ne sattığını...Hatta geçen gün bana da "Buyrun" dediler bir kitapçının önünden geçerken)
3 - Pasajdaki kitapçılardan birinin adının Kozi Kitabevi olması(Ee ne var bunda demeyiniz, adamın ad Kozi imiş meğer..Ayrıca dükkanın camına sarı-kırmızı-yeşil renklerden oluşan bir flama asıyor herif..Bir de neden Akmar pasajındaki kitapçıların hemen hepsi kürt kökenli, planlı mı yerleştirildiler oraya acaba)
4 - Müşteriler tarafından dükkanda bulunması imkan dahilinde olmayan garip şeylerin sorulması..Örnek: Virüs programı, porno film, erotik film (Porno'nun daha kibar olanı), Zekai Tunca'nın ilk kaseti, bandana, Gandhi Tişörtü, eski İtalya tişörtleri, Amerikan bayrağı baskılı boxer, tespih, ilahi mp3'leri, hap (Evet bildiğimiz keyif verici madde)
5 - Patron faturayı ödemediği için telefonun aniden kesilmesi..Sürekli "Sizden önce uzun saçlı gözlüklü bir bey vardı burda ne oldu ona?" sorularına maruz kalmak..Distribütörü olduğumuz şirketlerin albümlerinin siparişler aksadığı için dükkanda bulunmaması..Distribütörü (Ne zormuş bu kelimeyi yazmak) olduğumuz firmanın CD'lerini yan dükkanda görmek ve hayret etmek..Dükkandaki klimanın bir türlü tamir ettirilmemesi..Bütün yaz eski bir vantilatörle serinlemeye çalışmak (Vantilatörün de bozuk olduğu için sağa sola dönmemesi, hep belli bir yöne üflemesi)..Jazz standının içinden Eminem albümlerinin çıkması..Her sabah yaklaşık yarım saat boyunca kaset ve tişörtleri dışarıya dizmek (Akşam kapatırken de tersini yapmak)..Diğer dükkanların dışarıdaki mallarını basit bir kilit sistemiyle muhafaza ettiklerini görmek, bu durumda tek işkence çekenin biz olduğumuza kanaat getirmek..Zamanında tanesi 1 - 2 eurodan alınmış Budget CD'lerin bir yığın oluşturması ve onları yerleştirecek raf bulamamak..Dışarıdaki telefon tellerinin üstüne üzerine tişört asmak, bu yüzden bir gün "Telefonumuz kesildi sizin yüzünüzden" diye iriyarı bir herifin gelip benden hesap sorması..Karşı dükkanın kendi POS cihazının olmaması, kredi kartıyla yaptığı satışlar için bizim POS cihazını kullanmaları ancak patronun bizim cihazdan yapılan işlemlerin nakit karşılığını onlara çok geç ödemesi - bu yüzden karşı dükkan sahibinin sürekli çileden çıkması..Çekmecelerin kırık dökük olması ve içlerinde nuhnebiden kalma malların bulunması (Video kasetler gibi)
Monday, May 15, 2006
14 Mayıs 2006 - Bir Şampiyonluk Hikayesi
Bir gün önceden patronun "Pazar günkü Blind Guardian konserinde yüzde 90 ihtimalle stand açmayacağız, Host Productions'un sahibinin kız arkadaşı kıllık yarattı" şeklindeki beyanına rağmen ihtimalleri hesaba katarak başladım güne. Öğrencimi arayarak derse gelemeyeceğimi söyledim. Onun da canına minnet zaten, dersten kaytarmak için fırsat kolluyor kerata..
Saat 2 gibi Atlantis'e geldim. Duydum ki patron masaları, CD'leri yanına alıp Maslak'a doğru yola çıkmış."Tansel abinin bir bildiği vardır" diye geçirdim içimden ve standı açacağımıza inanmaya başladım. Kısa bi süre sonra Can İnandım'ın telefonu çaldı ve beklenen sözler duyuldu: "CD raflarını, askıları, posterleri alın gelin"
İlk önce kredi kartı ile ödeme yapılabilmesini sağlamak için POS cihazına bağlanacak 50 metrelik kablo aldım bir elektrikçiden. Sonra İnandım ile yüklendik CD kutularını, CD raflarını ve diğer konser mekanında satılma ihtimali olan ıvır zıvırı. Beşiktaş iskelesine yürüdük. İskelede yarım saat civarı vapur beklerken kafamı her kaldırışımda siyah giyinmiş küçük Hobbit'leri gördüm. Çok sayıda Blind Guardian fanıyla aynı vapurla karşıya geçtik. (Bu arada vapurun kıç tarafında birer bira çakmayı ihmal etmedik)
Saat 6 gibi eski adı Maslak Venue olan Refreshing Venue'deydik. Kuyrukta bekleyenlerin arasından sıyrıldık, "Abi Atlantis Müzik'ten geliyoruz" gibi basit bir cümleyle güvenlik görevlilerinin yanından geçip giriverdik içeriye. O ana kadar biletsiz olarak bir konsere girebilmek hiç bu kadar kolay olmamıştı benim için..
Bir anda Mayıs ayının ikinci Pazar gününün Anneler Günü olduğunu ve anneme henüz hiçbir hediye almadığımı hatırladım. "Benden daha hayırsız bir evlat yoktur herhalde" diye düşünmeye başladım ama standı bir an önce kurmamız ve satış yapmaya başlamamız gerekiyordu o yüzden bu düşünceyi daha sonra tekrar gündeme almak koşuluyla erteledim. Sahnede bir grup çalmaya başladı ama o tarafa konsantre olamadım zira standımıza insanlar akın etmeye başlamıştı. Grubun Avrupa'nın dört farklı ülkesinde vereceği konserler için özel olarak bastırdığı Fly tişörtleri peynir ekmek gibi satıldı. Türk metal dinleyicisinin merchandising olayına ne kadar aç olduğunu farkettim o sırada..Bu arada bir düşünce daha geldi aklıma, Begüm'ü görmüştüm o gün Kadıköyde. Gözlerini kaçırmıştı herzamanki gibi. Diğer dükkana gitmek için İSKİ'nin karşı sokağına saptığımda karşımda belirivermişti. İnsan ömründe iki saniye kadar yer kaplayan bir süreçti, akla getirdiği kötü anıları boş verip Atlantis standında işimi yapmaya odaklandım.
Arada İtalyan BG fanları geldi standa, onlara da tişört verdik. Bir tanesi benim üzerimdeki Kamelot tişörtünü gösterip "Woooow, Kamelot" dedi. Ben de "Great band" diyebildim sadece. Türkiye'de geniş hayran kitlesine sahip olan birkaç grubun albümleri ve DVD'leri satıldı (Opeth, Pink Floyd..)Birkaç tane de Blind Guardian DVD'si ve albümu sattık. Sonra bir ara tezgah boşaldı, bundan istifade edip İnandım'la bira içmek için dışarı fırladık. O sırada yine birşey hatırladım ki futbolda son hafta maçları oynanıyordu ve bugün Türkiye Liginin şampiyonu belli olacaktı. Herkes gibi ben de Fenerin bir şekilde Denizli'yi yeneceğini düşünmekteydim o ana kadar ama benzin istasyonundan dakika 50 gibi gelen Denizli:0 Fenerbostan:0 haberi bir anda bütün ilgimi o yöne çekti. Denizli 40 dakika kadar dayanabilseydi şampiyon Cimbom olacaktı. Birayı çabucak tüketip aşağıya standın kurulduğu yere döndüm. Tansel abi bir yerden kulaklık bulup maçı dinlemeye başladı ve herkes onun ağzından dökülecek sözlere odaklandı..Derken Blind Guardian sahneye çıktı. Organizasyon şirketinden arkadaşım Okan'a "Bak birazdan Hansi Kürsch Galatasaray'ın şampiyonluğunu duyuracak sahnede görürsün" dedim. (Okan da Galatasaraylıydı) Zaman geçmek bilmedi. Denizli maçının önce 6 dakika, sonra 12, en son da 16 dakika uzatılmış olduğunu öğrendik. Stres olduk, hatta Hammer Haluk bile Galatasaray atkısını kuşandı geldi yanımıza. Zamanın tükenmesini hiç bu kadar istememiştim..Elime boş bir CD kutusu aldım ve amaçsızca oynamaya başladım onunla. Bir yandan da içimden bir ses Galatasaray'ın bu sene şampiyonluğunu hak ettiğini ve alacağını söylüyordu. Maç 1-1 devam ediyordu..Blind Guardian Nightfall'u çalarken Hansi'nin sesini Hammer Haluk'un "Bittiiiiiiii" çığlıkları bastırdı! Kendimizi kaybettik, standı falan bırakıp konser seyircisinin arasına girdik, "Cimbooom" diye bağırmaya başladık...İnsanlar tuhaf tuhaf baktı bize ama olsundu...
Sonra bünyeye biraz daha alkol alarak konser çıkışını bekledik. Konserden sonra insanlar oldukça ilgi gösterdiler Blind Guardian tişörtlerine. (Buradan adamların sağlam çalmış oldukları sonucunu çıkartabiliriz, ama konserle pek ilgilenmemiştim açıkçası) Yığılma oldu, birsürü insan toplandı yanıbaşımda. Hepsiyle ilgilenmeye çalıştım. Bu arada konser seyircisinin yaş ortalamasını 18-20 arası olarak tahmin ettim.
Mutluydum..Yaşımı, kalp kırıklıklarımı, gelecek kaygılarımı bir kenara atmıştım. Bir süre kendimden ve Galatasaray'dan başkasını önemsemeyecektim. Bir ara Blind Guardian'ın menejeri geldi yanımıza. Biraz sohbet ettik. Kickers Offenbach takımını tutuyormuş. Türkiye'den sadece Host Productions'la çalışacaklarını falan söyledi, "Oooookey" dedim ben de. "Geben Sie uns eure E-Mail-so können wir im Verfügung stehen" desem de fayda etmedi, vermedi e-mailini falan..Galatasaray muhabbeti de yaptık. Kalan birkaç tişörtü de bize indirimli fiyattan bıraktı ve veda etti. Sonra da patron kalan malları arabaya yükledi ve bizi eve bıraktı. Telegolde Ziya Şengül, Fenerbahçe taraftarlarının kandırıldığını söylüyordu. Sabah nasıl uyanacağımı düşünerek sızdım kaldım.....

