Showing posts with label Albüm Kritiği. Show all posts
Showing posts with label Albüm Kritiği. Show all posts

Friday, February 13, 2015

Coroner - No More Color (1989)



Samael ile beraber İsviçre'nin en önemli müzik gruplarından biri olarak kabul edilen Coroner’ın 1989 yılında Noise Records tarafından yayınlanan 3.albümü No More Color; içindeki tek bir parçada bazı grupların bütün albümleri boyunca kullanmış oldukları sayıda gitar riffi barındıran, dinleyiciyi 35 dakikalık kısa süresi boyunca oturduğu yere çivileyen baş döndürücü bir metal klasiğidir. Albümün soğuk ve mekanik derinliklerini katederken henüz bir yıl önce Punishment For Decadence ile ortalığı kasıp kavuran grubun mükemmelliğe nasıl ulaştığına saniye saniye şahit olursunuz. Önceki albümlerine göre daha temiz bir prodüksiyona sahip bu albüm ile Coroner; müzikal anlamda progressive-thrash metal çizgisine biraz daha yaklaşmış, şarkı sözlerini ise daha ise çok toplumsal bozukluk, medyanın aldatıcılığı ve depresyona yöneltmiştir. İlk albüm R.I.P’den bu yana devam eden teknik müzikal altyapı ise aynen korunmuştur. No More Color’un taze, yaratıcı fikirlerle yazılmış 8 parçasında gitarist Tommy Vetterli’nin ardı arkası kesilmeyen riffleri dahilik ürünleridir. Hayatımda duyduğum en iyi gitar melodilerinden biri ile başlayan “Die By My Hand”, aynı zamanda albümün insanı şaşkına çeviren atmosferini yansıtan açılış parçasıdır. Jilet gibi gitarların solist Ron Broder’ın ulumayı andıran vokalleriyle birleştiği “No Need To Be Human” ile devam eden albüm, bazı yerlerinde speed metal havası estiren “Read My Scars” ile iyice muazzamlaşır. ”Mistress Of Deception”, şu güne kadar dinlediğim en iyi 10 solodan birini içeren, albümdeki favori parçamdır. Broder’ın enerjik bas introsu ile başlayan ve bir başka olağanüstü gitar riffi ile devam eden “Tunnel Of Pain”, albümün diğer ağır toplarından biridir. ”Why It Hurts”, önceki parçanın kaldığı yerden devam eder; duygusuz, siyah-beyaz bir thrash metal parçasının nasıl yazılacağına örnektir. Ardından gelen albümün son ve en deneysel şarkısı “Last Entertainment”, muhtemelen bu sıradışı tecrübeye koyulabilecek en uygun noktadır. No More Color, metal müzik içinde nelerin mümkün olabileceği kavramını değiştirmiştir .Tıpkı bir “Seasons In the Abyss”, “Somewhere In Time”, “Horrorscope” ya da “Keeper Of The Seven Keys” gibi bu müziğin sınırlarını zorlayan, trendlerden ve klişelerden uzak ciddi bir müzikal devrimdir. (Ancak ne yazık ki diğerleri kadar hak ettiği değeri görmemiştir) Kanımca baştan sona bir kusursuzluk örneği olup metal müzikten hoşlanan bir insanın dinlerken içinde “Bu olmamış!” diyerek kötüleyebileceği bir tane riff, gitar solusu, davul atağı ya da şarkı sözü bulması zordur. Dinleyin, dinlettirin...

Friday, October 26, 2012

Uncanny - MCMXCI - MCMXCIV



Kemiğe kadar İsveçli!

Uncanny, Death Metal'in altın dönemini yaşadığı 90'ların başında bir anda ortaya çıkıp sessizce kaybolan ismi pek duyulmamış İsveç'li bir grup..Gitarda Fredrik Norrman ve davulda Kennett Englund tarafından 1987'de Sodom, Napalm Death ve diğer punk/grindcore gruplarının parçalarını coverlayarak müzik yolculuklarına başlamışlardır..90'lı yılların başında vokalde Jens Törnroos ve bas gitarda Christoffer Harborg'un gruba katılmasıyla ilk parçalarını kaydetmişlerdir.Yayınlanan iki demo ve Belçikalı Black Metal grubu Ancient Rites ile kaydedilen bir split albümün ardından 1994 yılında şu ana kadarki ilk ve tek albümleri olan Splenium for Nyktophobia'yı çıkarmışlardır..Bu albümün yayınlanmasından kısa bir süre sonra dağıldıklarını açıklayan grubun elemanları yollarına Centinex, Katatonia, October Tide gibi gruplarda devam etmişlerdir.

"Splenium for Nyktophobia" az sayıda basılmış olup baskısı kısa sürede tükenmiştir.Şu an açık arttırma sitelerinde oldukça yüksek fiyattan satılan bir albümdür.

Neyse ki Amerikalı Dark Descent Records, bu önemli Death Metal topluluğunun tarihin tozlu sayfalarında kaybolmasına izin vermeyerek 2010 yılında grubun ilk albümü "Splenium..." ve daha önce kaydedilen "Transportation to the Uncanny" ve "Nyktalgia" demoları ile Ancient Rites ile yapılan split albümü 2 CD olarak "MCMXCI - MCMXCIV" adıyla tekrar yayınlamış.Bana da grubun bütün diskografisini içeren bu harika seti Hammer Müzik'te görür görmez almak kaldı..

Soundu anlayabilmek için yazının başlığında yer alan ifadeye bir göz atmak yeterli: Kemiğe kadar İsveçli..Uncanny'nin soundu, İsveç Death Metal'inde yer alması beklenen her öğeyi taşıyor..Hızlı, melodik, aynı zamanda brutal..Old-School Death Metal sizin için bir anlam ifade ediyorsa ilk bakmanız gereken yerlerden birisi burasıdır..Ama eğer Death Metal denince Arch Enemy, Amon Amarth gibi yeni nesil gruplar aklınıza geliyorsa bu müzik size biraz ilkel, anlaşılmaz ve rahatsız edici gelecektir..Ancak Death Metal'in doğuş zamanlarından özgün, safkan ve süssüz birşeyler dinlemek isterseniz Splenium for Nyktophobia hemen yanı başınızda bulunması gereken albümlerden biridir..

MCMXCI - MCMXCIV toplaması Dark Descent Records tarafında remastered olarak yayınlandığı için albümde yer alan gitarların gümbür gümbür duyulduğunu, davullardaki her bir zil sesinin ayırt edilebildiğini söylemek lazım..Prodiksiyon olarak da gayet başarılı bir albüm ile karşı karşıyayız demek oluyor bu..

Şu parçada bütün oldschool death metal fanları ile kadeh kaldırmak isterim:


Friday, September 07, 2012

Iron Maiden - The X Factor (1995)



Bu yazıda Iron Maiden fanlarının adını duymaktan pek haz almadığı, grubun 30 seneyi aşmış tarihçesinde bir kenarda kalmış ve üvey evlat muamelesi görmüş The X-Factor albümü hakkında kendi çerçevemden birkaç değerlendirmede bulunacağım…

The X Factor, Iron Maiden'ın çok eleştirilen, grubun birçok sadık fanı tarafından yerden yere vurulan 1995 çıkışlı albümüdür.Bruce Dickinson’un gruptan ayrılmasından sonra vokallerde Blaze Bayley ile kaydedilen ilk Iron Maiden albümüdür.Kötü bir prodüksiyonu vardır, özellikle gitar kayıtları çok boğuktur ve zor duyulmaktadır..Albüm, karanlık ve karamsar bir atmosfere sahip olması ve içinde yer alan parçaların genellikle ağır tempoda ilerlemesi sebebiyle o güne kadar yapılmış bütün Iron Maiden albümlerinden biraz farklıdır..

Bunlar albüm hakkında hemen herkes tarafından söylenen ve yıllar yılı kulaktan kulağa yayıılmış yorumlardır.Benim için ise biraz özel bir yere sahip olan, hatırlattığı güzel anılar nedeniyle özel bir yere koyduğum ve hala keyifle dinleyebildiğim bir albümdür The X Factor…Ayrıca söylenilenlerin aksine hiç de vasat bir albüm değildir, tek şanssızlığı o dönemde Iron Maiden fanlarının Blaze Bayley’den fazla bir beklenti içinde olmaları ve onun aynı Bruce gibi söylemesini beklemeleridir..Bir de klasik Iron Maiden çizgisinden uzak, daha progressive ve karanlık bir altyapısı olmasından dolayı hemen kabullenmesi, içine girmesi zor bir albümdür…Bu sebeplerden dolayı grubun diskografisi içinde değeri hiçbir zaman anlaşılamayan bir başyapıt olarak kalmıştır ve kalacaktır..

Anılara dönelim..1995 yılında Orta 3’e giderken metal müzik dinlemeye yeni başlamıştım.Metallica, Megadeth, Testament, Slayer kasetleri teybimde dönüp duruyordu.O zamanlar en yakın arkadaşım olan Umut'tan bir kaset almıştım bir gün.Grubu daha önce duymuştum: Iron Maiden.Albümü ise hiç duymamıştım.(Hatta bir süre isminin The X-Factory olduğunu sanmıştım).Kaseti teybime koyduğumda ufak bir şok geçirmiştim.Çünkü bir albümden hem de ilk dinleyişte böylesine etkilenmeyi beklemiyordum..Albüm sihirli gelmişti bana.Açılış parçası Sign Of The Cross'taki sonradan adının Blaze Bayley olduğunu öğrendiğim adamın güçlü ve ritmik vokali dikkatimi çekmişti hemen..Albümde, beni dinlerken başka dünyalara götüren pek çok riff vardı..Hele Judgement Of Heaven'daki gaza getirici hızlanma bölümü harikaydı...Bu albümdeki gitar melodileri gerçekten olağanüstüydü..(Şu ana kadar dinlediğim sayısız metal albümü arasında içinde en muazzam melodilerini barındıran albümlerden biridir)

Sonra ufaktan "Acaba neler anlatılıyor bu şarkılarda?" diye merak etmeye başlamıştım.Kısıtlı İngilizcemle kaset kapağında yer alan şarkı sözlerinden anlam çıkarmaya çalışıyordum.

Albümün etkisinden çıkmak zordu..Çok sık dinlediğimi hatırlıyorum…

O zamanlar samimi olduğum Emrah adında bir vatandaş vardı okulda.O da benim gibi acemi metalciydi o aralar, hatta bayağı deneyimsizdi.Bir gün kendisiyle The X-Factor hakkında konuşurken bir anda sınıftan Yaman adında bir arkadaşımız da ortak olmuştu muhabbete.Konu aynıydı, paylaşılan duygular aynıydı, ikimizin de içinde metal müzik heyecanı vardı.The X Factor albümü, Yaman ile güzel bir arkadaşlık kurmamı sağlayarak hayatıma bir başka atraksiyon katmıştır..

Daha sonraları Yaman'la süper eğlenmiştik.FIFA turnuvaları, soluksuz geçen basket maçları, birlikte müzik dinlemeler falan.Yaman'ın kankası Kerem'le de iyi arkadaş olmuştuk..İlk defa doğru dürüst bir arkadaş grubunun içine girmiştim.Okuldan sonra da çoğu zaman birlikteydik ve süper vakit geçiriyoduk.İkisi de çok iyi ve komik çocuklardı.

Hafızamı biraz daha zorluyorum..

1997 yılına gelmiştik.Orta sonun son zamanlarıydı.Okul bitiyor diye saçlarımı uzatabildiğim kadar uzatmıştım..Bir bahar günü Cuma sabahı okula gitmek için kalkmıştım.Ama efsanevi müzik programı Rock Market'i izlemek için normalden biraz erken uyanmıştım.(Rock Market, o zamanlar TRT 1’de Çarşamba geceleri geç saatte yayınlanıyor, Cuma sabahları saat 7'de de tekrar ediliyordu.Ben de Cuma sabahları biraz erken kalkıp programı izliyordum ve sonra servise yetişiyordum..)

TV’yi açtığımda Rock Market’in sunucusu Dr.Şener Yıldız’ın anonsunu duymuştum:

''Evet, Iron Maiden'ın son albümünden bir klip yayınlıyoruz şimdi.Klip elimize yeni geçti vee..''

Amanın Lord of the Flies giriyordu gümbür gümbür..

Muhteşem bir parçadır gerçekten.Yine de klibiyle beraber dinleyince kulağıma daha bir hoş gelmişti.Gaz olmuştum…

Parçanın nakaratı aklımdan çıkmıyordu,sürekli içimden söylüyorum.Okula gittiğimde heyecanlı bir biçimde Yaman'a anlatmıştım..”Abi bugün Rock Markette Iron Maiden’ın son albümünden Lord of the Flies’in klibini yayınladılar”..(Şimdi düşününce komik geliyor tabi..Ne de olsa internet sayesinde artık her video klibe, her albüme, her şarkı sözüne ulaşabiliyoruz)

Maiden aşkı tavana vurmuştu birden.Sınıfta ''Fortunes of war...fortunes of war...no pain anymore'' diye haykırmaya başladığımızı hatırlıyorum..

Zaman geçtikçe X Factor'ün sözleri iyice ilgimi çeker olmuştu: İnançların sorgulanması..İnandığımız ilahi kuvvetin var olup olmadığını bilemememiz sorunu..Hayatın tekdüzeliği..Savaş sonrası psikolojisi..Savaşın insanın içinde oluşturduğu zihinsel yaralar…Albümün şarkı sözleri de müzik kadar karamsar idi…

Son olarak şöyle bir anım vardır albümle ilgili.Okul servisinde Tümay adında, hayatında Heavy Metal dinlememiş bir kız vardı.Bir gün bir arkadaşımla servisin teybine zorla bu kaseti koydurmuştuk.(Teybin bozuk olmadığı ender zamanlardandı)Daha ilk şarkı bitmeden Tümay'dan ''Tamam ben bu kaseti alıyorum sonra getiririm'' sözünü duymuştuk..

Monday, August 20, 2012

Bolt Thrower - War Master (1991)

Genellikle yavaş ve orta tempoda icra ettikleri agresif death metal soundunu enfes melodiler ile dinleyicinin beynine kazıyan Bolt Thrower, yolundan hiç sapmadan 80'lerden günümüze kadar gelen bir İngiliz metal devi. Değişimlerden uzak durması grubun her albümünde kendini tekrarladığı anlamına gelmesin; Bolt Thrower, her albümünde bir önceki albümlerinin üzerine bir şeyler koyabilmiş ve yaratıcılığını hiçbir zaman kaybetmemiş bir grup. Öyle ki 2005 yılında çıkan Those Once Royal albümlerinden sonra "Henüz bundan daha iyisini yapamadıkları"gerekçesiyle yeni bir kayıt yayınlamadılar. Grubun yeni albümünün ancak öncekilerden daha iyisini yaptıklarına ikna olduğunda yayımlanacağı duyuruldu. Bolt Thrower'a saygı duymak için yukarıda belirtilen nedenler yeterli aslında. Yıllardır metal fanlarının ya çok seveceği ya da nefret edeceği, tavizsiz, safkan death metal yapıyorlar. Genellikle yavaş ve orta tempolu soundları ve çok brutal olmayan vokalleri nedeniyle kimi çevreler tarafından "Easy listening death metal"grubu olarak görülse de bence bu görüşe katılmak mümkün değil. Death Metal mutlaka çok brutal olmak zorunda değil; kuvvetli bir armoni, ustaca yazılmış melodiler ve şarkı sözleri ile de gayet güzel icra edilebilir kanımca. Bu arada grubun şarkı sözlerinin genellikle savaşlar, savaşta verilen kayıplar ve Warhammer 40K oyunu ile ilgili olduğunu söyleyelim... War Master albümüne geri dönecek olursak...Elimde 1991 yılında Earache Records tarafından piyasaya sürülmüş ilk baskı CD'si bulunan ve 5.parçası (Destructive Infinity) bonus track olarak yer alan albüm, baştan aşağı kaliteli melodiler ile bezenmiş ve genellikle ağır tempoda başlayıp ortalarına doğru hızlanan parçalarla dolu enfes bir albüm. 90'lı yılların başında çıkmış olmasına rağmen produksiyonu gayet sağlam. Her enstrümanın temiz biçimde duyulduğu; gitarlarda Gavin Ward ve Barry Thompson, davulda Andy Whale, bas gitarda Jo Bench (Bu arada Jo Bench, bir metal grubunda bas gitar çalan ender bayan müzisyenlerden) ve vokallerde Karl Willets'ten oluşan kadrosuyla grubun üçüncü albümü olarak yayımlanmış. Unleashed (Upon Mankind) introsu ile açılan War Master'ın başındaki kısım aslında bütün albümün kısa bir özeti gibi. Ağır, tehditkar bir havada ve düşük tempoda başlayan parça; ortalarına doğru hızlanıp dineyiciyi gaza getirmekte.2.parça olan What Dwells Within, kanımca hem albümün hem de Bolt Thrower tarihinin en baba parçalarından biri. Nefis gitar melodileri ile tam bir oldschool death metal ziyafeti sunuyor. The Shreds of Sanity ile doyurucu ikram devam eder. Bu parça aksak gitarları ve davulları ile bence albümün klas parçalarından biridir.. Profene Creation, hem yavaş hem de hızlı tempoda mükemmel melodiler içeren bir başka Bolt Thrower güzelliğidir. Albümün 6.parçası olan Final Revelation ise kısa, vurucu, fırtına gidir. Ne zaman başlayıp ne zaman bittiği anlaşılmaz. Albüm ile aynı adı taşıyan parça da yine güçlü ve agresiftir. İnsanlığın yok oluşu ve yeni bir kurtarıcının (War Waster)gelişi ile ilgili sözleriyle dikkat çeker: "..Now once more..We rise to fall Man's destruction..In the final war Nothing's left..Of the human race The planet's end..Our destiny oblivion" Albümün sonunda yer alan iki sıkı parça (Rebirth of Humanity ve Afterlife) ile bu nefes kesen death metal yolculuğu sona erer. Son parçadaki kapanış solusu tam anlamıyla epiktir. Bolt Thrower'ın metal müzik dinleyicileri için bir nimet olduğuna inanıyorum. Bu grup bence ölüm müziğini sevme sebebi, İngiliz metaline saygı duyma gerekçesi...20 küsür seneden beri hiçbir trende aldırış etmeden bildikleri, sevdikleri tarzdan hiç uzaklaşmadan yolunda ilerleyen adamlardan bahsediyorum. Günümüzün metalcore, drone gibi zırvalıklarının yanında hala ışıl ışıl parıldayan bir isim Bolt Thrower. Var oldukları için şükrediyorum ve Those Once Royal'dan daha iyisini yapabilmelerini temenni ediyorum, aksi halde maalesef death metal efsanelerinden birinin sonuna tanıklık edeceğiz...

Sunday, June 24, 2012

...And Oceans / A.M.G.O.D (2001)

Vakti zamanında o kadar çok zamanım varmış ki üşenmemişim bir albüm kritiği yazmışım.Üstelik İngilizce yazıp Metal-Archives'e göndermişim..Sonra "track by track review is not allowed" diye cevap gelmiş ve doğal olarak yayınlanmamış sitede..Oysa ki Metal-Archives de gururla temsil edebilirdim ülkemizi..Olmadı sonuçta..Şevkim kırıldı..Bari yıllar sonra blogumda yayınlayım...



...AND OCEANS / A.M.G.O.D







Some years ago, I’ve visited one of the metal shops around here and saw ...And Oceans' strange titled A.M.G.O.D album on budget CD's shelf.I've never heard about the band by that time.But I thought that a label like Century Media can't press a terrible album and decided to give it a chance.That was one of the very good choices of mine so far...

First of all, I'm not against symphonic black metal (I enjoy these Finnish guys' first two symphonic black metal works too) but A.M.G.O.D is a brilliant step in ...And Oceans' progressive music career.You can somewhat call this "Electronic-influenced, futuristic black metal" but it's offering much more to the listener..

The first track "Intelligence Is Sexy" begins with a ultra catchy and strange keyboard melody.Then an industrial guitar tone comes in.After that, suddenly the band turns it's style towards their old times, a raw black metal sound appears..And later in the track, it turns to industrial again.I have to tell, the whole album's full with changes like this.

"White Synthetic Noise" opens with a slow guitar riff and accelerates just seconds after.In the middle of the track, an electronic part takes place.You can hear the disco beats for a while but it doesn't last long.

"Tears Have No Name" was a indispensable song for me for years.The main melody of this song is truly amazing.I would kick at the doors and scream when the rhytm guitar starts to follow the thrilling keyboard tunes.Besides, the lyrics of this song are very emotional surprisingly.You can't except such deep lyrics from this song full of vim.For example:

"The angel of my dream
Carried away to the stars
Hurt by your cruelty
I breath your beauty
Alone in the rain
With tears that have no name"


Great song indeed..

"Esprit De Corps" is another highlight of the album..Very fast and heavy..The screams at the chorus are also awesome: ”Pigs, pigs, pigs..Espirit De Corps"

"Odious&Devious" starts reminding ...And Oceans' early times.The raging black metal sound suddenly turns into electronic stuff.Then another excellent guitar riffs are occuring and finally the song comes to an end.

Only the ending guitar solo on the sixth track called "Of Devilish Tongues" draws my attention there.It's a weak song otherwise.

"Postfuturistika" is another good one.There are some great riffs here.By the way, the band deserves a greeting for creating weird and original song titles like this..

"TBA In A Silver Box" is one of the darkest songs I've ever listened. When I imagine myself standing lonely at the seaside, watching the waves at night while drinking some booze during pouring rain, this song would be the first choice to complete the atmosphere.

Last song of the album "New Model World" is made for just fun, I guess.If a genre like "Dark Techno" would exist, this one would really fit that..

At last, I think A.M.G.O.D had disappointed many of the band's old fans because of the band's electronic and industrial influences after first two albums but the album's "A Must" for all open-minded metalheads...Well worth a listen…

Wednesday, March 21, 2012

Arcturus - La Masquerade Infernale (1997)




La Masquerade Infernale, Arcturus’un 1997 çıkışlı ikinci uzunçalarıdır.Grubun, daha önceki kayıtlarında (Aspera Hiems Symfonia albümü ile My Angel ve Constellation EP’leri) icra ettiği doom metal etkileşimli yavaş tempolu black metalden tamamen uzaklaşmasına rağmen müziğindeki karanlık atmosferi koruduğu ve avant-garde metal tarihinin gelmiş geçmiş en başarılı işlerinden birine imza attığı eseridir.Bir müzik albümü olmasının yanı sıra bende hep karnaval havasında geçen orkestral bir tiyatro oyunu izlenimi yaratmıştır.Bunda şarkı sözlerinin edebiyatla, tiyatro oyunlarıyla ve şeytanla ilgili olmasının ve albümdeki tüm parçalarda keman, çello, viyola gibi enstrümanların kullanılmış olmasının etkisi büyüktür.Hatta bu klasik müzik enstrümanları ve sıklıkla kullanılmış olan sintisayzırlar, albümdeki gitar tonlarından daha ön plandadırlar.

La Masquerade Infernale’de grubun önceki albümlerinde yer alan scream vokaller hiç kullanılmamıştır.Bunun yerini Ulver’in frontman’i Kristoffer Rygg’in (Bir müzik dahisi olan bu adam o sıralarda kendine kısace Garm denilmesini tercih ediyordur) clean vokalleri ve boğuk sesi almıştır.Garm’a albümdeki üç parçada Borknagar ve Vintersorg gibi gruplardan hatırladığımız ICS Vortex, yüksek perdeli opera vokalleriyle eşlik etmiştir.

Albümde yer alan şarkıları kısa kısa incelersek:

-Master of Disguise: 19.yy.’da yaşamış Fransız şair Charles Baudeloire’in bir şiirinden alıntıyla başlar:

Hayır, bu yüz sadece bir maske, günahkar bir takı,
Nazik bir surat ekşitmeyle aydınlanmış,
Bak ve gör, vahşice kontrol edilmiş…
Gerçek baş ve içten yüz, yalan söyleyen yüzün gölgesinin altına geri döndürülmüş…


Cehennemden geldiği havası yaratan tuhaf seslerle açılan parçada Garm’la ICS Vortex düet yapmışlardır.Overtür niteliğinde bir şarkıdır.

-Ad Astra: Parçanın adı Latince’de “Yıldızlara doğru” anlamına gelmektedir.İlk 5 dakika 15 saniyesi ağır bir tempoda ilerler ve tamamen enstrümantaldir.Şarkının böyle biteceği düşünülürken aniden giren ve bu dünyaya ait olmadığını düşündüğüm gitar melodisi ve görkemli bir solo ile dinleyiciyi yıldızlara doğru uçurarak finale ulaşır.Bir diğer küçük ayrıntı da, albümdeki 8 parça içinde sadece bu parçada flüt ve kornet adında daha önce hiç duymadığım bir müzik aletinin kullanılmış olmasıdır.

-The Chaos Path: Bir başka yavaş tempolu ancak olağanüstü güzel bu şarkıda vokaller tümüyle Vortex’e aittir ve mükemmellerdir.Hele Vortex’in bir “…with the memories now” diyişi vardır ki insanın aklına kazınır.Parçanın piyano ile desteklenmiş ana gitar melodisi damardır, enfestir…

-La Masquerade Infernale: 2 dakikalık, sırf “albümün adını taşıyan bir parça olsun” diye yapıldığı izlenimi yaratan bir geçiş parçasıdır.Gönül rahatlığıyla skip edebilirsiniz.

-Alone: Sözleri ünlü Amerikalı şair ve öykü yazarı Edgar Allan Poe’nin aynı isimdeki şiirinden alınmıştır.(Hatta bu şiire blogda daha önce yer vermiştim) Albümdeki diğer şarkıların aksine hızlı, zımba gibi bir girişle açılır.Ancak birkaç saniye sonra temposu düşer.01:57’de başlayan ve on saniye kadar süren orkestral kısım insanı kelimenin tam anlamıyla kulak orgazmına ulaştırır, hemen ardından gelen gitar solosu ise ekmek kadayıfının üzerine sürülen kaymak gibidir.Garm’ın boğuk ve ilahi vokaliyle süren parça “..of a demon in my view” haykırışıyla sona erer.

-The Throne of Tragedy: Şarkının başında bir dakika kadar süren sıkıcı bir intro vardır.Tam “Bu ne böyle şimdi?” diye düşünürken aniden giren gitar melodisi, dünya üzerinde şu güne kadar üretilmiş en güzel melodilerden biridir.Bu insanın doğrudan aklına yerleşen melodiyi ilk duyduğum anda yaşadığım şaşkınlığı ve CD’yi geriye alıp tekrar tekrar dinleyişimi unutamam.Melankolik senfonik partisyonlarla desteklenen parçanın bitmesinden önce o büyülü melodiyi tekrar duyma şansına erişirsiniz…

-Painting My Horror: Orta tempolu bir parçadır.01:46 ve 05:02 başlangıçlı mistik ve hatta oryantal gitar soloları dikkat çekicidir.ICS Vortex, albüm bitmeden önce son defa görünecek ve Garm ile düet yapacaktır.

-Of Nails And Sinners: Sverd Johnsen’in elinden çıkan tedirgin edici klavye melodileriyle açılan parça Garm’ın her zamanki gibi şahane vokaliyle ve gitarist Knut Valle’nin güzel melodileriyle ilerler ve 6 dakika 6 saniye sonra birdenbire sona erir.


La Masquerade Infernale, müzikte dahiliğin ve yaratıcılığın ulaşabileceği son noktalardan biridir.Ne kadar uğraşsanız da bu albümü benzetecek ya da karşılaştırabilecek bir başka albüm bulamazsınız.Sadece metal müzik dinleyicilerinin değil, ufku geniş her dinleyicinin dinlemesi gereken bir avant-garde başyapıtıdır.Arcturus, bir La Masquerade Infernale daha yaratamayacağını fark etmiş olsa gerek ki beş sene sonra The Sham Mirrors ile daha farklı bir müzikal çizgide ilerlemeye devam etmiştir.(Kötü yapmamıştır, The Sham Mirrors da olağanüstü güzel bir albümüdür hatta bence 2002 yılının en iyi metal albümüdür)


Bu arada müjde, Arcturusgeri dönmüş!


ALBÜM KADROSU:

G. Wolf (Garm) - Vokal ve Sample'lar
Steinar Sverd Johnsen - Klavye
Hellhammer - Davul
Knut M. Valle - Gitar
Hugh Steven James Mingay - Bas


KONUK SANATÇILAR:

Simen "ICS Vortex" Hestnæs : "The Chaos Path"'da ana vokal, "Master Of Disguise" ve "Painting My Horror"'da geri vokal
Carl August Tidemann : "Ad Astra" ve "Of Nails And Sinners"'da solo gitar
Idun Felberg : "Ad Astra"'da kornet
Erik Olivier Lancelot: "Ad Astra"'da flüt
Svein Haugen - Double bas
Vegard Johnsen - Keman
Dorthe Dreier - Viyola
Hans Josef Groh - Çello

Monday, December 26, 2011

Treat - Coup De Grace (2010)




Son zamanlarda 80’ler çıkışlı birçok hard rock, melodic rock ve glam rock grubunun dağıldıktan uzun bir süre tekrar bir araya gelip o yıllarda icra ettikleri müziklerini günümüzün modern rock soundu ile birleştirdiklerine ve daha kaliteli produksiyonlarla geri dönüş albümleri yayınladıklarına şahit oluyoruz.Genellikle bu denemeler başarısızlıkla sonuçlandığı halde (Warrant, Quiet Riot ve Skid Row ilk aklıma gelen örnekler) bazen ortaya beklenmedik derecede iyi albümler çıkıyor.(Örneğin her ne kadar 80’ler çıkışlı bir grup olmasa da Whitesnake’in bu sene içinde çıkan Forevermore albümü, daha önce yaptıkları pek çok albümden daha kaliteliydi)

Ancak 1992 yılından itibaren ortalıkta görünmeyip sadece 2006’da Weapons of Choice adlı toplama bir albüm yayınlayan İsveçli Treat grubu, bu işi daha da ileriye götürüp son zamanlarda dinlediğim en başarılı AOR/Hard Rock çalışmalarından birine imza atmış.Grubun bu güne kadar dinlediğim tek albümü olan 1989 tarihli Organized Crime’ı seviyor olmama rağmen albümde akılda kalıcı parça bulma sıkıntısı çekiyordum.Coup De Grace’de ise dinledikten sonra kolay unutulabilecek şarkı yok gibi…Treat, bu albümde 80’lerin enerjik ve coşkulu havasını günümüzün rock çizgileriyle birleştirmiş ve ortaya hem modern rock dinleyicilerinin hem de old school tayfanın sıkılmadan dinleyebileceği bir albüm çıkmış.Vokalist Robert Ernlund kesinlikle çok başarılı, birçok şarkıyı tek başına uçuruyor.Hemen hemen her parçada sesinin muazzamlığına şahit oluyoruz.Vokalistin dinleyicide bazen coşku, bazen hüzün bazen de gizem hisleri uyandıran duru sesinin yanında Coup De Grace’de son zamanlarda duyduğun en nefis gitar rifflerinden bazıları yer alıyor.Gitar melodileri ile özellikle nakarat kısımlarındaki vokaller mükemmel biçimde harmanlanmış.(Roar, Skies of Mongolia ve I’m Not Runnin’ gibi parçalarda bu uyum yoğun biçimde hissediliyor) Solo gitarlar ise çok dikkat çekici olmasa da “tadında” denebilir.Albümdeki gitarlar ve vokal partisyonları sıklıkla klavye ile desteklenmiş ve klavyeler parçalara muntazam biçimde oturmuş.

Treat, Coup De Grace ile 80’lerde sesini duyurup ortadan kaybolan ve yıllar sonra re-union yapmaya karar veren herhangi bir rock grubunun sergileyebileceği maximum performansı sergilemiş.Albümdeki ilk 12 şarkıda (Ki zaten 14 şarkı yer alıyor) öyle ya da böyle akılda kalıcı birşeyler olduğunu söylesem çok mu abartmış olurum diye düşündüm bir an ama sanırım olmam.Şaşırtıcı derecede başarılı bir albüm…

Friday, May 14, 2010

Alcest - Écailles de Lune (2010)

Mutlaka üzerinde durulması gereken karanlık, agresif ama bir o kadar da şiirsel ve romantik bir albüm... Müzikte özgünlük böyle birşey olmalı sanırım. Ortalıkta "Nasıl daha teknik çalarım?", "Deneyselliğin sınırlarını daha nasıl zorlarım?" gibi gereksiz arayışlara giren sayısız grup varken; Fransa çıkışlı, gerçekten orjinal işlere imza atan müzik grupları kervanına Alcest de katıldı. (Bu hususta Blut Aus Nord ve Deathspell Omega hemen akıllara gelen diğer isimler) Alcest; aslında Neige ve Winterhalter isimli iki kişiden oluşuyor ve tarzı için Shoegaze ile Black Metal'in karışımı deniyor. Neige'nin gitarından duyulan neredeyse her tını dinleyenlere hüzün ikram ediyor. Hatta bu albümde melankolinin ve hiddetin değişik formlarına rastlıyorsunuz. Örneğin 2. ve 3. parçalarda (Écailles de Lune-Part 2 ve Percées de Lumière) brutalliğin sınırları zorlanırken aynı anda nasıl damar müzik yapılabildiğine şahit olurken, akustik son parça Sur L'Océan Couleur De Fer ile gözyaşlarına boğuluyorsunuz. Yaşasın duygusal Fransızlar, aşk şehri Paris, skandal varis Hilton ve kendi kalesine gol atan Raymond Domenech...