Showing posts with label Yaşanmışlıklar. Show all posts
Showing posts with label Yaşanmışlıklar. Show all posts

Sunday, May 24, 2020

Yaşanmışlıklar - 16 / Don't Forget To Drink To Forget

2000 yılı Temmuz ayı...18 yaşında koyu ergen ve koyu bir metal dinleyicisi olarak en sevdiğim grupların başında Amok, Down, Frozen ve sene içerisinde çıkarttıkları Crimson albümleri ile gönlümü fena halde fethetmiş olan Finlandiyalı Sentenced grubu geliyordu..Aynı zamanda CD formatında (o ana dek) yayınlanmış tüm albümlerini topladığım ilk gruplardan biri olan Sentenced; ne gothic metal, ne doom metal ne de death metal kategorisine tam olarak sokulamayan, ancak liriklerindeki hüznü müziğine her daim yansıtmayı başarmış çok özel bir gruptu benim için..

Yeni milenyumun ilk yaz tatilinde ailemle beraber Sarımsaklı/Ayvalık'ta bulunan amcamların yazlığına gitmiştik. Bol deniz ve güneşlenmeyle geçen bir yaz gününün akşamında Sarımsaklı sahilinde ufak bir gezintiye çıkmıştım. Hediyelik eşyaların satıldığı bir pazar alanında bardak satılan bir stand dikkatimi çekti. Tezgahında "Bardakların üzerine isim yazılır" diye bir not vardı..

Aklıma kısa bir süre önce zamanın heavy metal mecmuası Şebek'te Türkçe'ye çevrilip yayınlanan Sentenced röpörtajında grubun gitaristi Miika Tenkula'nın söylediği bir söz gelmişti..

Tezgahtaki adama yaklaşıp: "İsim değil de herhangi bir şey yazdırabiliyor muyuz bardağın üzerine?" diye sordum.."Tabi ki" diye cevap verdi satıcı..

Birkaç dakika sonra ortaya şu şey çıkmıştı:



Derken zaman su gibi aktı..Birkaç ay sonra (21 Ekim 2000) taparcasına sevdiğim Sentenced'ı eskiden düğün salonu olan bir mekanda izleme fırsatı buldum..İçerde çok büyük bir kalabalık olmasa da unutulmaz bir konser oldu kendi adıma..

Grup, 2 albüm daha yayınladıktan sonra 2005 yılında sessiz sedasız (Ve beklenmedik bir şekilde) dağıldığını açıkladı..Bardağımın üzerinde yazan "Don't Forget To Drink To Forget" sözünü söylemiş olan Miika Tenkula ise 2009 yılında henüz 34 yaşındayken kalp yetmezliğinden vefat etti..

Bu bardak ise hala benimle beraber..Ona baktığımda aklıma ilk olarak bu şarkı geliyor:



Saturday, May 09, 2020

Yaşanmışlıklar - 15 / Çağlan Tekil Anısına


18 Mayıs 2003..

Icon albümleriyle tanışıp Draconian Times ile iyice sıkı fanları olduğum; One Second ve Host ile deneyselliğin sınırlarını zorlamalarına rağmen keyifle dinlemeye devam ettiğim, Believe In Nothing ve Symbol Of Life ile yavaş yavaş eski sounduna dönme sinyalleri veren, Britanya'nın belki de en fazla risk almış grubu Paradise Lost'un Türkiye'de ilk defa konser vereceği tarihti..

Pazar gününe denk gelmesine karşın ertesi günün 19 Mayıs nedeniyle tatil olması nedeniyle içim rahattı..Bir yandan ciddi anlamda fanı olduğum Paradise Lost ile beraber o güne kadar birkaç albümünü dinleyip sevdiğim Alman ön grup Lacrimas Profundere'yi izleyecek olmanın heyecanını yaşıyordum..

Konser, Taksim Sıraselviler caddesinde bulunan Kemancı Bar'da düzenlenecekti. Arkadaşımla konserin başlamasına birkaç saat kala mekanın önüne gelip kapının açılmasını beklemeye başladık..Etrafta çok büyük bir kalabalık olmasa da konser mekanını dolduracak kadar insan vardı..

Yaklaşık bir yarım saat kadar geçmişti ki Kemancı Bar'ın bulunduğu binanın en üst katın balkonunda bir figür belirdi..

Yanımdaki bir adam balkondaki şahsı hemen tanımış olsa gerek ki ona doğru "Napıyorsun abi?" diye bağırdı..

"Napalım, Paradise Lost elemanlarını eve davet ettim, beraber içiyoruz" diye bir cevap geldi binanın üst katından..

Evet, o sırada Paradise Lost elemanları ile evinde içen kişi, Laneth zamanlarına yetişemesem bile çıkardığı Non-Serviam dergisinde yazılarını büyük bir beğeniyle takip ettiğim Çağlan Tekil'den başkası değildi...(O sırada Kemancı'nın bulunduğu binada oturduğunu bilmiyordum)

Sonrasında bir süre daha bekledikten sonra hem Lacrimas Profundere, hem de Paradise Lost, sahnede efsanevi bir performansa imza atmışlardı..Konserin biletini (Yazının başında da görüldüğü üzere) hala saklarım.

Çağlan'la daha sonraları Akmar Pasajı'nda tanışma fırsatı bulmuştum. Bir dönem çalışmış olduğum Atlantis Müzik'e geldiğinde ayaküstü muhabbet etmiştik. O günden sonra da birbirimizi gördüğümüzde selamlaşır olmuştuk..

...........

15 Şubat 2020 tarihinde Facebook'da Çağlan'ın beyin kanaması geçirip ameliyata alındığını duyduğumda içimden bir parça koptu adeta..Bu; güzel müzik dinleyip dinlettiren, düzenlediği konser organizasyonlarıyla yılmadan yerli gruplara destek veren, yazılarından samimiyet ve bilgi birikimi akan güzel insan bu kadar erken yaşta göçüp gitmemeliydi..Bir umutla iyi haberlerini bekledim..Facebook'da yöneticisi olduğu "Hayatta oldum ki kâni; musiki oluyor tahsile mâni"müzik grubunda sağlık durumunu yakın arkadaşlarından takip ettim..

Maalesef beklenen iyi haber bir türlü gelmedi..Ameliyattan sonra 50 günü aşkın bir süre komada kaldıktan sonra vefat ettiğini duydum..

Kendisine çok yakın olmasam bile yazılarıyla, mütevaziliği ile, müzik aşkı ile hayranlık duyup sevdiğim bir insandı..Türkiye'deki her metalcinin üzerinde hakkı vardır diye düşünüyorum....

Rahat uyu baron....Özleneceksin....



Son olarak yazının başında bahsettiğim efsanevi konserden "Say Just Words" performansı ile bitirelim:




Friday, July 26, 2019

Pide Is The Law



İşyerinde 14 Şubat'ta "Red Party" adında düzenlenen kokteylimsi partide çekilen bu resmi Instagram'da paylaşmamın ardından hiç tanımadığım bir kullanıcıdan gelen yorum ve yaşadığım dumur..

Tuesday, January 08, 2019

6 Ocak 2019 (Tanrım Bizi Türklerden Koru!)

"Hoşlandığım birisi var ama bana yüz vermiyor, sence ne yapmam lazım?" diye sordu Pazar sabahı saat 06:45'te sınav mesaisi için Marmara Üniversitesi Göztepe Kampüsü'ne gitmek üzere bindiğim taksinin şoförü..

Dönüp adama baktım. 50'li yaşlarında kelli felli bir abiydi.

"Bence unutmaya çalış abi bir başkasını bulursun" diye cevapladım.

"Ya unutmak mümkün değilse?"diye devam etti adam.

Nasıl bir yanıt versem de çenesini kapatsa diye düşündüm. Belki de genel bir şey söylemek işe yarayabilirdi.

"Bu dünyada unutulmayacak bir şey yok abi" dedim. Gerçekten de "Haklısın" deyip daha fazla uzatmadı.

*****

Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi'ne geldiğimde gün daha ağarmamıştı. Saat 09:00'a kadar zaman sınav hazırlığı içinde koşuşturmayla geçti. Sınav başladıktan sonra okulu biraz dolaşayım dedim. Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne geldiğimde panoda şöyle bir şeyin asılı olduğunu gördüm:




Kitabı internetten biraz araştırdım. İçinde böyle dualar varmış mesela:





Uzun zamandır gördüğüm en merak uyandırıcı şey olabilirdi. Yanlız neden Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü'nün katında asılmış olduğunu bir türlü anlayamadım..

*****

Günün geri kalan kısmı ise 3'e kadar sınavın bitmesini bekleyerek, akşam da Sevilla ile Atletico Madrid'in 1-1 berabere kalarak Barcelona'nın ekmeğine yağ sürdükleri maçı izleyerek geçti. (Bu sene de şampiyon Katalanlar olacak herhalde)

Saturday, January 05, 2019

Yaşanmışlıklar - 14 / Hayatımın En Soğuk Gecesi + İznik By The Lake

2017'nin Aralık ayı sonlarına doğru uzun yıllardır bir özel bankanın genel müdürlüğünde birlikte çalışmaya devam eden ve geçmişte de güzel anılar biriktirmeyi başarmış beyaz yakalı 3 arkadaşın feci halde canı sıkılıyordu. Hem yaklaşmakta olan ultra gereksiz ofis içi yılbaşı kokteylinden kaçmak, hem de birkaç günü stresten uzak sakin bir yerde geçirip biraz kafa dağıtmak niyetindeydiler; fakat tek sorun hangi istikamete doğru ilerlemeleri gerektiğini bilmemeleriydi..Arayışlar devam ederken cömert teklif beklenmedik bir anda ofiste yan kübiğimde oturan K.Y.'den geldi: "Bizim Armutlu'da yazlık evimiz var. Şu an müsait, isterseniz anahtarını size vereyim birkaç gün kalın"

Teklifi masaya yatıran 3 arkadaştan İ.G. ve B.Ş.; daha önce uzun yola çıkmış ve herşeyden önemlisi samimi, eğlenceli, kafa dengi çocuklardı..Üçüncü kişi ise ben (S.K.) oluyorum..Ehliyetim olmamasına rağmen kardeşimden babadan yadigar arabayı ödünç alabileceğime dair garanti aldım ve benzin parasını ortak karşılayarak yola çıkabileceğimizi arkadaşlarıma ilettim. Kısa bir durum değerlendirmesi yaptık. Hava o günlerde ayaz mı ayaz olmasına rağmen ev sahibi K.Y.'nin "Evde soba var, merak etmeyin" demesi bize cesaret verdi. Zaten üçümüzün de kafasını türlü türlü düşünceler meşgul ediyordu, bulunduğumuz yerden birkaç günlüğüne de olsa uzaklaşmak niyetindeydik, e altımızda araba da olacaktı..Neden olmasındı?

24 Aralık 2017 Pazar günü yola çıkıp Armutlu'da K.Y.'nin evinde birkaç gün kalarak İstanbul'a dönmek konusunda anlaştık. Ancak o akşam Galatasaray'ın kendi sahasında Göztepe ile maçı vardı ve arkadaşlarım kombine bilet sahibi olduklarından dolayı maçı izlemek istiyorlardı. Plana göre İ.G. ve B.Ş., maçtan sonra Seyrantape'den çıkıp bizim muhite (Acıbadem) geleceklerdi ve arabayı alıp yola koyulacaktık..

O hafta sonuna doğru ev sahibimiz K.Y., Armutlu'da evin bulunduğu yeri gösteren bir kroki çizdi ve şöyle söyledi: "Caddedeki benzin istasyonunun ilerisinde bir trafo var. Trafonun yanındaki toprak yoldan gireceksiniz. Bizim ev o yolun sonundaki soldan ikinci ev".."Nasıl olsa navigasyon var, buluruz" diye üzerinde fazla durmadık...

Pazar günkü maçın bitişi 9'u, İ.G. ve B.Ş.'nin stadtan çıkıp Acıbadem'e gelmeleri ise 11'i buldu. Bira alıp birşeyler yedikten sonra saat 12 gibi yaklaşık -1 derecelik havada Armutlu'ya doğru yola koyulduk.

Yalova sınırından geçtikten sonra yolda gördüğümüz araba sayısı hızla azalmaya, Armutlu'ya geldiğimizde ise sokaklardaki insan sayısı bir elin parmaklarını geçmememeye başladı. Etrafta dolaşan seri katil esprileriyle içimizi ısıtmaya çalışırken bölgenin gecenin karanlığında dünyanın en ürkütücü yerlerinden biri olduğuna karar getirmiştik. Ortalıkta adres soracak tek bir allahın kulu yoktu ve navigasyon ile yönümüzü bulma gayreti içindeydik ancak karanlıkta yanlış yollara girmiş olduğumuzdan dolayı aynı yerlerde birkaç kere tur attık. Sonunda saat 3 buçuğa yaklaşırken ve İstanbul'a geri dönme önerileri gündeme gelmeye başlamışken önce K.Y. arkadaşımızın krokide işaret ettiğini umduğumuz benzin istasyonunu, onun biraz ilerisinde ise elektrik trafosunu gördük. Trafonun yanından arabanın zorlukla girebileceği, girse de çukurlar nedeniyle patinaj çekme riskiyle karşı karşıya kalacağı çamurlu bir yol uzanıyordu. Zifiri karanlıkta yolun nereye çıktığını görmek imkansızdı. Bir süre ne yapmamız gerektiğini tartıştık. Ya bu trafo o trafo değilseydi? Gecenin dondurucu soğuğunda gidip kontrol mu etmeli yoksa doğrudan geldiğimiz yoldan sıcak evlerimize geri mi dönmeliydik?

Sonunda İ.G. ve ben arabayı ıssız yolun girişinde bırakarak ve karşımıza ayı çıkması, kayarak uçuruma düşmek, karanlıkta kaybolup donarak ölmek gibi riskleri göze alarak yolun nereye ilerlediğini görmeye karar verdik. B.Ş. ise arabada kalmayı tercih etti..Tam arabadan inerken radyoda The Cure'un "Killing An Arab" parçası çalmaya başladı..Acaba gün ağarırken Armutlu'da donmuş ya da parçalanmış 3 ceset mi bulunacaktı yoksa kafamızı sıkabileceğimiz sıcak bir eve ulaşarak maceramıza devam edebilecek miydik?

İ.G. ile arabadan indikten sonra önce küçük abdestimizi yapıp rahatlayalım dedik ama su döktüğümüz yerin hemen yanında bir mezar taşı olduğunu karanlık yüzünden biraz geç fark ettik! Gerçekten de üzerinde arapça yazılar yazan beyaz bir taşın yanında görmüşüz işimizi ve bunu fark ettiğimizde iş işten geçmişti..Birisinin mezarına işeyerek belki de kendi mezarımızı kazmıştık.."Kesin lanetlendik olum, ya bu mezarın sahibi evliyaysa, hocaysa falan?"diye konuşmalar geçti aramızda..

Neyse, bir karar vermiştik ve bunu uygulayacaktık. İ.G. ile 2 adım ilerisinin bile zor görüldüğü çamurlu toprak yolda sadece telefonun ışığının rehberliğinde yürümeye başladık. Bir iki adım attıktan sonra karanlıkta karşıdan bize doğru gelmekte olduğunu zannettiğimiz iki silüet görmemiz içimizdeki dehşeti bir anda had safhaya ulaştırdı ki telefonunun ışığından dolayı kendi gölgelerimizi görmüş olduğumuzu fark ederek rahatladık..

Kör karanlıkta 5-6 dakika kadar yürüdükten sonra ileride bir çit ile çevrelenmiş ve içinde hiçbir ışık yanmayan bir ev gördük."Herhalde aradığımız ev budur" diye düşünerek çitin ortasında yer alan kapının kilidine anahtarı soktuk. Açılmıyordu..Diğer anahtarı denedik, hatta çaresizce kapıyı zorladık. Olmuyordu..Bu arada o sırada o kadar garip bir ruh hali içindeymişiz ki başkasının evine zorla girmeye çalıştığımızın farkına varamamışız..Evde uyuyan birisi olabilirdi ve gecenin bir vaktinde evinin kapısını zorlayan iki yabancıya tüfekle ateş açsaydı kimse onu suçlayamazdı..

"Arabaya geri mi dönsek etrafı biraz daha mı araştırsak?" ikilemiyle karşı karşıyaydık..O sırada K.Y.'nin "Soldan ikinci ev" lafı aklımıza geldi. Gerçi zifiri karanlıkta hangi evin ikinci hangi evin üçüncü olduğunu anlamak mümkün değildi, hatta civarda bir başka evin olup olmadığını bile bilmiyorduk ama şansımızı denemeye karar verdik. Yaklaşık 10-15 dakikalık bir araştırma neticesinde bir başka ev ile karşılaştık. Bu evin de çitlerle çevrilmiş bir ön kapısı vardı. Anahtarı elime aldığımda: "Tamam artık, bu sefer de olmazsa geri dönüyoruz ve defolup gidiyoruz buradan" dedim...

Kapının açıldığında yaşadığımız mutluluk çölde vaha bulan adamın yaşadığından eksik olamazdı. Evin yerini aklımızda tutmaya çalışarak geldiğimiz yoldan geri dönüp B.Ş.'yi almak üzere tekrar ağır ve dikkatli adımlarla yürümeye başladık..

Trafonun yanında duran arabada bekleyen B.Ş.'nin yanına geldiğimizde hala hayatta olduğumuz için şükrediyorduk.."Araba bu yoldan geçer mi? Geçse bile patinaj yapar mı, çamura saplanır mı?"tartışmaları İ.G.'nin direksiyon başına geçmesiyle sonlandı. Usta sürücülüğünü konuşturarak arabayı yavaş yavaş ilerletti ve evin bulunduğu yerin yakınındaki çimenlik araziye park etti. Sonunda ısınabileceğimiz bir yer bulmuş olduğumuzdan dolayı inanılmaz bir sevinç içerisindeydik.

Dışarısının soğuğunun iyiden iyiye içine sinmiş olduğu evin kapısından içeri girdiğimizde saat sabaha karşı 4'ü geçiyordu. Girer girmez kapının yanında yer alan sobayı fark ettiğimizde arkadaşlarla göz göze geldik. Gördüğümüz şey eski usul bir odun sobasıydı. Hatta hayatımda gördüğüm en eski soba olabilirdi..

Sobanın yanındaki gazete kağıtların yardımıyla odunları tutuşturmaya çalıştık. 10 dakika içinde sobanın içinden dumanlar yükselmeye başladı. Karbonmonoksit zehirlenmesinden eşek cennetini boylamak riskini göze almayarak kağıtları söndürdük ve ısınmak için başka bir bulmaya çalıştık. Ama yoktu...

"Bu geceyi bir şekilde geçirelim, ertesi gün belki elektrikli ısıtıcı alırız" düşüncesi öne çıktı. Üzerimize alabileceğimiz kadar battaniye alarak yatmaya karar verdik. İ.G. ile B.Ş. oturma odasındaki yataklara uzanırlarken ben de sobanın hemen yanındaki yatağa üzerimde mont, bere, çoraplar ve 2 battaniyeyle kıvrıldım..O arada yanlışlıkla İ.G.'nin daha önceden kendine ayırmış olduğu battaniyeyi almışım. Neyse ki kaldıkları odada fazladan battaniye varmış..

Muhtemelen hayatımda Armutlu'daki o küçük yazlık evde uyumaya çalışmakla geçen birkaç saat içerisinde üşüdüğüm kadar başka bir zaman üşümemişimdir. Bir ara uykuya dalmak üzereyken karşı odadan İ.G. ve B.Ş.'nin "Olum adamın sesi kesildi, dumandan zehirlenmiş olmasın..Zaten sobanın yanına yatıyor" dediklerini duyduğumu hatırlıyorum...

Sabah 8'e doğru yataktan kalktığımda arkadaşlarımın da buz tutmuş olduğunu gördüm. İ.G., İstanbul'da kalan çocuklarını uyandırmak için saat 7'de kalkmış. Bana "Bir ara inlemeye benzer sesler çıkartıyordun" dedi...

Evde kahvaltı için birşeyler olup olmadığına bakmak için buzdolabını açtığımızda içinde sadece dondurma olduğunu görmek de bu maceranın bir diğer ironik anıydı...

Elektrik sobası almak fikri tekrar gündeme geldi ama onun bile işe yarayacağı şüpheliydi. Bu evde bu koşullar altında bir geceyi bırak bir saat bile geçirmek her babayiğidin harcı değildi.

Kendimizi arabaya atarak ne yapacağımızı düşünmeye başladık. (Sanırım arabanın içinde uyusaydık bu kadar üşümezdik). İ.G.; kahvaltı için Gemlik tarafına gitmeyi, daha sonra da İznik yakınlarında kemiklerimizi ısıtabilmek için bir kaplıca bakmayı önerdi. Armutlu'dan çıkarak dağ eteklerindeki virajlı yollardan Gemlik'e ulaştığımızda öyle bir acıkmışız ki bir köftecide oturup adam başı 1 kilo köfte yedik..

Daha sonra İznik tarafında birkaç kaplıca baktık (Hatta önünden geçtiğimiz kaplıcaların birinin adı KERAMET KAPLICASI idi) ama hem yanımızda uygun kıyafet bulunmadığından, hem de kış günü suya girip daha çok üşüme endişesi nedeniyle bu işten vazgeçtik. Önce İznik Gölü'ne gidip nefis manzaranın tadını çıkarttık, daha sonra da deniz kenarında Askania isimli şirin bir mekanda oturarak işten güçten, hayatımıza girenlerden-çıkanlardan, eski güzel günlerden ve bizim hangi akla hizmet kışın ortasında Armutlu'ya geldiğimizden falan konuştuk..

Akşam 8'e doğru İstanbul'a dönmek için yola çıktık. En az 2 gecelik planladığımız gezi, öngörülemeyen sebepler yüzünden 24 saat bile sürmemişti ancak geride enfes İznik Gölü manzaraları ve böylesine absürt anılar bıraktı.

En çok şaşırdığım şey ise neredeyse Sibirya soğuklarını iliklerimizde hissetmiş olduğumuz o gecenin ardından hiçbirimizin hasta olmamasıydı. Bir de İstanbul'a döndükten sonra K.Y.'ye "Ya biz galiba orada birinin mezarına işedik" dedikten sonra aldığımız "Orası mezar değil, NAMAZGAH" cevabı yürüklerimize biraz su serpti...

Son olarak yazıyı birkaç fotoğrafla renklendirelim...


Odun sobasının yanında kaderini bekleyen ben: (Evsiz gibiyim. Ha bir de o anda tam ihtiyacım olan şey soğuk biraydı tabi...)




Eve vardığımızda İ.G. ve B.Ş. ile beraber:




Efsane gecenin sabahında evin önü:




Hiç yakamadığımız sobanın yanında ısınır gibi yapma pozu:




İznik Gölü: (Arkadaki dağlarda görülen küçük kar tabakaları nedense çok hoşuma gitmişti)




Askania'daki şirin mi şirin köpekçik ile yakınlaşma anları:









Thursday, February 11, 2016

Kadife Sesli Sanatçı İlhan İrem



Bir Cumartesi gecesi Beşiktaş'ta henüz yeni açılmış olan bir kafede kahvemi içtikten sonra ziyaret ettiğim tuvaletin kapısında karşıma çıkan resim..Konuşamadım..

Saturday, October 03, 2015

İzmir Macerası (23-27.09.2015)

(BY AYSU ÖZBABACAN)


İzmir macerası

23.09.2015 gecesi İst. Kadiköy'den (otobüs için) servisle yola çıktık. (Oguzhan, Olgay , Serhat) Otobüse vardığımızda dakka bir gol bir otobüste önümde duran ekranı yerinden çıkardım. Yolculuk boyunca Olgay'la lak lak yapıp uyuma adına gözümüzü kırpmadık. Otelimize yerleşirken otelle ilgili içimizden geçen: Bu otel bizi yemese bari oldu. Nitekim de yiyordu az kalsın.

Otele eşyaları bırakıp boyoz yemeye gittik. Dostlar Fırını Alsancak'ta en iyi boyoz mekanı ünvanını hak ediyor bence de. Otele geri dönüş ve dinlenme. Uyanınca farkettim ki oda cidden felaket. Özellikle banyo tam kabus.

Akşamüstü midye yemeye gittik. Midyelim muhteşem özellikle hepimizin favori yemeği sahanda midye oldu. Fiyatlar uygun, bira var, midye çeşitleri de bol. Mekanın İstanbul'da açılma ihtimali mevcutmuş.

Sonrasında klasik içmeye gidelim oldu. Önce Sardunya Bar'a gittik. Grolsh şişe 11.50 tl görünce dumur oldum. Mekan güzeldi, fiyatlar uygun. Bayram için de birer shot ikram ettiler. Love Letter Hobbit oynadık. Olgay bey ağlaya ağlaya kazandı oyunu. Sonra Borsa Pub'a geçtik. (3 sene önce kuzenim götürmüştü değişmemiş pek) . Konsepti: Belirli fiyatta başlıyor içkiler talep arttıkça fiyat da artıyor. Dezavantajı: Fazla çeşit yok. Ekrandan takip ediyorsun fiyatları. Bol bol tekila shot içtik 5 liraya. Bir de bullshit beer diye bir şey var (bira cin cola) onu denedik. Benim dışımda beğenen olmadı. Colalı bira nasıl olur diye burun kıvırarak sipariş vermiştim ama dozajını iyi ayarlamışlar tadı güzeldi. Shot bardağı arakladım boğalı. (Shot bardağının akıbeti iyi olmadı arkamdan beddua etmişler herhalde)

2. Gün uyanıp otelde kahvaltı ettik. Otelin müşteri popülasyonu da bir değişik. Bölgede suriyeliler, otelde çinli aile, çek anne kız, biz fln. Kahvaltıda yiyecek var da peynirlerin tadı rezalet. Nescafe nedense lobide, çok seçenekli değil. (Basmahane bölgesi otelin bulunduğu yer. 3 sene önce böyle değildi)
Otelin sokağında eskici tezgahları açılıyor. Ayyakkabılar falan vardı acaba camilerden ya da kapı önlerinden mi çaldılar diye düşünmedim değil.

Karşıyaka'ya geçtik kahvaltıdan sonra. Nargile içtik içinde limon portakal parçacıkları sanırım İzmir'de en güzel nargile yapan yeri bulmuş olabiliriz. Taç Nargile Cafe. "Gıybet nerd" terimini kattık (Olgay'ın buluşu) literatüre. Geçmişe gittik ne zaman neler peeeey diye. Akşama doğru döndük otele.

Kapı sesleri insan bağrışmaları eşliğinde uyuyoruz. Beni pek etkilemiyor uykum derin. Ama akşamüstü prizin patlama sesine uyandım noluyoruz diye. (Benim şarj aleti bozuk dedim gitti telefon ama patlayan Olgay'ınkiymiş.) Sonra yanık kokusu gelince Ben panik halde "Olgay yanıyoruz" dedim. (İzmirdeki sloganımızı da ilan etmiş oldum) Yok yanmadık ama odadaki prizler devredışı kaldı.

Buradan sonrası tam bir DnD quest. Bornovaya yakın ünlü kokoreççi varmış oraya gideceğiz. Sanayi bölgesinde indik. (Güvenlik de bayram haftası her yer boş dedi).Neyse çok uzak değil yürürüz dedik. Bölge Dudullu Sanayiyi andırıyor. Yanmış arabaların fotolarını çekiyordum ben saf saf önde Olgayla Oğuzhan napıon sen ardarda yakmışlar tekin değil burası sen ver makinayı yürümeye devam et dediler.



Quest: Find the place and loot the room (kokereççiyi bul karnını doyur)

Rangers: Oğuzhan Dağ, Olgay Ertez (Öndeki keşif ekibi)

Companian: Husky (Bize dahil olup yol gösterdi)

Sorcerer/illisionist: Aysu Özbabacan

Paladin: Serhat Konğur

Ekip bu

Etraftaki duvar yazıları takdire şayan. (Uyarı nitliğinde) Yolda normalde en panik karakter olan ben en sakiniydim grubun. Serhatla arkadan giderken goy goy yapıyoruz.

Sonuç: Quest Failed..

Baktık mekan kapalı. Bornova'ya gelmişken Oğuzhanla Serhat'ın arkadışını aradık. Sherwood'a geçtik. O da gruba dahil oldu bu arada Sherwood'da canlı müzik nasıl bilmem ama fiyatlar pahalı ayrıca Black Russian yapmayı bilmiyorlar. Meknın dekoru dışında hiçbirşeyini beğenmedim.

Sonrasında Alsancak'a geçtik tekrardan sokakları gezerken sessiz sevimli kafelerin bulunduğu bir sokağa denk geldik. Sahibi çok cana yakın yazlık mahalle kafesi samimi neşeli. Biranın yanında turşusu süper.





Sonra başka bir grup arkadaşla karşılaşıp kokoreç midyeye abandık. Karaoke denince ben kendimi kaybettim grup arkadaşlarım da beni kırmayınca toptan karaokeye gittik. Çooook eğlendim. Şarkı dans shotlar. Ardından sahil ve nargile cafe.



Olgay'ın odaya döndüğünde yaşadığı macera ayrı. Biz otele döndüğümüzde oda numaram değiştiği söylendi dedim prizdeki sorundandır herhalde.

Sabah işin aslını öğrendim odada fare varmış. Poşetin içinde bisküviler vardı ona dadanmış. Bir de benim yatağın altındaymış. Arada shot bardağı da güme gitti poşetin içinde.

Sertaç'ın (Oğuzhanların arkadaşı) evine geçtik otel çıkışı. Orada da vukuat bitmedi çocuğun ampülünü patlattım.



Özetle çok güzel tatil oldu benim için. Bir kez daha tekrarlıyorum en güzel tatil arkadaşlarla gidilen tatil.





Wednesday, October 01, 2014

Yaşanmışlıklar - 13 / Evlat (Denizden Her Çıkan Yenmez)

Ondan bu blogda bahsetmemek olmaz..Hayatının bir gününde bile ayık gezmeyen, Bon Jovi ve Iron Maiden dışında black metalden başka hiçbirşey dinlemeyen, en büyük zevki soğuk kış gecelerinde arabasını deniz kenarına çekip demlenmek olan bir adamdı Evlat..Evlat, ICQ ve MIRC'deki takma adıydı. Eski Türk filmlerinde kullanılan "Adın ne senin evlat?" gibi replikleri sevdiği için bu nicki kullandığını söylerdi..

2003-2007 yılları arasında zaman zaman görüştüğümüz bu adamla ilgili hatırladığım şeylerin hemen hepsi alkolizm odaklı. 9-10 kutu Efes üzerine 5 Extra içtikten sonra en yakın arkadaşlarından birini evine çağırdığı ancak kapıda arkadaşını tanımadığı ve "Sen kimsin?" diye sorduğu anlatılırdı. Zaman zaman Caddebostan sahilinde toplanıp çimenlerin üzerinde orta-gol oynadığımızda ya da çift kale maç yaparken elinde mutlaka bira olurdu. Bir gün gelip "Birayı bırakıyorum..Babamla anlaştım, bira içmemem şartıyla bana hergün 1 büyük viski alacak" demişti. O günden sonra Caddebostan sahilinde -başbaşa oturan sevgililerin dibinde- orta-gol oynarken deniz tarafından yaptığım ortaları elinde bir büyük JB şişesiyle gole çevirmeye çalışan Evlat'ın kafasına doğru göndermeye başlamıştım..Dışarıdan bakıldığında komik görünüyordu..

Hayatımda şahit olduğum en absürd olaylardan birinin arkasında da bu adam var. 2005 yazında ailem tatile gittiğinde geçici olarak bizde kalmaya başlayan Alper Balkış kişisi ile mega bir ev partisi organize etmeye ve partiye alakasız birçok insanı çağırmaya karar vermiştik. Davetliler arasında kimler yoktu ki..Daha önce Yaşanmışlıklar serisinde kendisinden bahsetmiş olduğum efsane adam Credo, Küçükyalı Death Metal tayfasından yaklaşık 2 metre boyunda ve bakışlarından herkesin korktuğu gizemli bir eleman, metal camiasıyla hiçbir alakası olmayan hafif tikimsi ergen bir kız, o dönemlerde Avşa Adası'nda bir pansiyon işleten uzun saçlı adam hastası bir hatun, Balkış'ın platonik aşkı olan ancak ancak ilerleyen zamanlarda çocuğun en yakın arkadaşı ile birlikte olarak adamın kalbine bir ok saplayan Japon asıllı kız ve daha birçok değişik karakter...

Keyifli başlayan gece, ilerleyen saatlerde Evlat'ın rakı şişesinin dibini görmesiyle tatsızlaşacaktı..Arka odada birtakım insanlarla muhabbet ederken, kendisini son gördüğümde odamdaki yatağın üzerinde Evlat'ın yanında oturmakta olan pansiyoncu kız bir anda yanıma gelip şöyle demişti:

- Serhat sana birşey söylemem lazım..Arkadaşlarından biri beni rahatsız ediyor..

- (BEN) Hangisi?

- Evlat..

- (BEN) Hadi ya naaptı gene?

- AYAKLARIMI MINCIKLADI

- (BEN) Hö?Nasıl yani?

- Yatağın üzerinde oturuyorduk.Birden hiçbirşey söylemeden ayaklarını ayaklarıma sürtmeye başladı. Biraz kenera çekildim ama sürtmeye devam etti. Ben de kalktım yanından


Odaya gittiğimde Evlat'ı elinde rakı kadehiyle boş gözlerle etrafına bakarken bulmuştum. "İyi misin?" dedim..."Phhş..kıza bak ya" gibi birşeyler mırıldandı sonra oturduğu yerde sızdı. Ertesi sabah 12 gibi kalkıp lahmacun siparişi verdi. Kalan rakısını da lahmacunla beraber içti..

*****

Evlat'ı tanımak için sanırım yukarıdaki paragraflar yeterli ancak beni hayretler içerisinde bırakmış olan bir başka hikayesini aşağıda anlatmaya çalışacağım...

14 Mayıs 2004 günü Fenerbahçe, şampiyonluğunu zaten ilan etmişken sezonun son maçında Kadıköy'de Malatyaspor ile oynayacaktı. Cadde; şampiyonluk kutlamaları nedeniyle gelin gibi süslenmiş, ellerinde sarı-lacivertli bayraklarıyla yüzlerce insan Kadıköy sokaklarında dolanmaktaydı.. O gün bulutlu ve sıkıntılı bir hava vardı. Yağmur yağma ihtimalinin kuvvetli olmasına rağmen ben, Evlat ve birkaç arkadaş Caddebostan sahilinde buluşup futbol oynamaya karar verdik. Belki şampiyonluk kutlamaları nedeniyle sahil tenha olurdu ve rahat rahat topumuzu oynayabilirdik.. Öğle saatlerinde sahilde tahmin ettiğim gibi fazla insan yoktu. Uzaktan şut turnuvası yaptık, orta-gol oynadık. Evlat; elinde viski şişesiyle koşturuyor, gelen ortalara etkili kafa vuruşları yapıyordu.. Biraz dinlenmek için çimlere uzanmıştık ki bizim kalecinin arkadaşları oldukları söylenen 5-6 kişi ellerinde biralarla yanımıza geldiler. Heriflerin kılık kıyafetleri bir tuhaftı. Bir tanesinin üzerinde siyah atlet gibi birşey vardı ve göğsünden kıllar fışkırıyordu. İçlerinde pembe pantolon giyen birisini hatırlıyorum. Havalı tiplerdi, hemen hepsi küpeliydi ve acayip saç-sakal kesimleri vardı.. Bir süre çimlerde oturduktan sonra futbol topunu alıp tekrar oynamaya başladık. Elemanlardan biri yanımıza gelip "Hadi maç yapalım" dedi. Evlat bu fikri beğenmemişti."Boşver böyle iyi" diye cevap verdi. Orta-gol'e devam ettik. 10 dakika sonra aynı eleman tekrar maç teklifinde bulundu. Evlat yine reddetti.. Aradan biraz zaman geçti.Aynı eleman gelip "Abi hadi maç yapalım, kalabalığız ya zevkli olur" deyince Evlat sinirlenerek adama"Abi sen kimsin ya ben seni tanımıyorum" diye cevap verdi..

Eleman da sinirli bir şekilde: "Laflarına dikkat et" diye karşılık verdi..

Evlat ısrarla "Ben seni tanımıyorum" diyip duruyordu..Elemanın arkadaşları toplandı. Bizim çocuklar da Evlat'ın yanına geldi. Münakaşa, kısa sürede küfürleşmeye dönüştü. Hayatımda göreceğim en saçma kavganın başlamak üzere olduğunu hissettim...

Çok geçmeden Evlat tartıştığı adama bir yumruk salladı. Bunun üzerine elemanlar Evlat'a saldırdı. Bizim kaleci ve diğer arkadaşlar da karşılık verdi. Kenara çekilip hiç yokten yere kavga etmeye başlayan bu acayip insanları izlemeye başladım. Bağırış çağırış derken doğal olarak sahilde oturan insanların ilgi odağı olmuştuk..

Kavganın başlamasının ardından bir dakika kadar geçmişti..2 grup da birbirine yumruklar, tekmeler sallıyordu. Olayı uzaktan izlemeye devam ederken birden Caddebostan Sahili'nin deniz tarafından gelen bir bağırış duydum. Kafamı o tarafa doğru çevirdiğimde gördüklerim şu an bile gözlerimin önünde...

Önce ses şiddetlendi...Birtakım küfürler duydum...Sonra üstü çıplak ve üzerinden sular damlayan bir adamın kavganın olduğu yere doğru koştuğunu gördüm..."Z....erim uleaan" diye bağırdı ve önüne gelene vurmaya başladı...

Gözlerime inanamıyordum..Denizden gelip kavgaya karışan adamın amacının ne olduğunu anlamak mümkün değildi..Görünüşe göre kavga edenlerin hiçbirini tanımıyordu..

4-5 dakika kadar süren kavga benim ve ortamdaki birkaç sağduyulu insanın çabalarıyla sona erdi. İki grup da birbirleriyle bir süre daha küfürleştikten sonra Evlat'ın kavga ettiği tipler oradan uzaklaştı. Denizden gelen adam "O bıçağı kim çekti lan!" diye bağırarak kanayan kolunu gösterdi ve bir süre daha küfür ettikten sonra ortadan kayboldu. Nerden gelmişti, kavgaya neden karışmıştı, Caddebostan Plajı'nın henüz açılmadığı o yıllarda koli basili ve mantar dolu denizin içinde ne yapıyordu hala bilmiyorum...

Sahilde ben, kaleci ve Evlat kalmıştık. Birer bira açıp olayı tartışmaya başladık. Evlat hala "Ben tanımıyorum bu adamları, sen nerden tanıyosun, neden çağırıyorsun?" diyip kaleciye yükleniyordu. Meğerse kaleci de içlerinden sadece birini tanıyormuş ve o da çok samimi olduğu bir adam değilmiş..

Akşam olmak üzereydi. Rüzgar soğuk esmeye, yağmur hafiften çiselemeye başlamıştı. Evlere dağılmak üzere yürümeye koyulduk..

Caddebostan Migros'un otoparkında Evlat'ın kavga ettiği tipleri gördük. Bizi beklemişlerdi..

O an oradan kaçıp gidebilirdik ancak adamlar sakin görünüyorlardı. Bir tanesi "Tamam sorun yok" anlamında bir el işareti yaptı..

Evlat'ın en başta tartıştığı ve kavganın başlamasına neden olan adam yanımıza geldi."Özür dilemek istiyorum" diyerek elini Evlat'a doğru uzattı. Kimsenin beklemediği bir hareketti bu..

Evlat da şaşırmıştı. Elini uzatıp uzatmamakta tereddüt etti. Sonra yavaşça uzatıp adamın elini sıktı. Ardından yine kimsenin beklemediği bir şekilde eleman şimşek hızıyla Evlat'ın suratının ortasına bir kafa attı. Şaşkın bir şekilde kalakalan Evlat'ın kaşı açıldı ve yüzünden kan akmaya başladı..

Kafayı atan adam "Sen bunu hakettin" dedi ve elemanlar otoparktan ayrıldılar..

"Ben kaçıyorum abi yeter bu kadar kavga dövüş" diyerek caddeden Kadıköy tarafına doğru yürümeye başladım. İçim sıkılmıştı..

Bağdat Caddesi, Fenerbahçe'nin şampiyonluk kutlamaları nedeniyle trafiğe kapatılmıştı. Yol üzerindeki bir tekelden Efes Dark alıp Fenerbahçelilerin arasından yürümeye devam ettim..

Tam Fenerbahçe Stadı'na varmıştım ki kavgaya karışan elemanlardan birisi karşıma çıkmasın mı...Gerçi benim olaylarla bir alakam yoktu ama temkinli olmak lazımdı..

"Nerden tanışıyosun bu herifle, ne yaptığını bilmiyor ayyaş" dedi bana..

"Ben de yeni tanışmıştım zaten pek gözüm tutmamıştı" diye cevap verdim..

Birbirimize "İyi akşamlar" diyerek bir daha hiç görüşmemek üzere ayrıldık..

Gerçekten de enteresan olayların yaşandığı süper saçma bir gündü...

Saturday, March 15, 2014

Yaşanmışlıklar - 12 / Icq'lu Mirc'li Nostaljik Bir Aşk Hikayesi

2003, Üniversite 1.sınıf..Derslerden arta kalan zamanların hemen hemen tamamını kütüphanelerde ya da birkaç çay içip Tabu oynayarak saatlerce oturabileceğiniz öğrenci kafeleri yerine Kadıköy rock tayfası ile geçiriyordum. Moda'da ara sokaklarda otururken muhtemelen fazla gürültü çıkarmış olduğumuzdan dolayı üzerimize üst daireden pilav dökülmek suretiyle kovalandığımız, bazı uzun saçlı ve küpeli arkadaşlarımızın tren istasyonunda beklerken yanlarına yaklaşam faşo tipler tarafından uzun bir süre süzüldükten sonra "BURASI İTALYA MI LAN!" lafının ardından dayak yedikleri, çekme CD'lerin tezgahlarda rahatça satıldığı zamanlardı. Birazdan ana hatlarıyla anlatmaya çalışacağım hikaye de söz konusu yıllarda yazının altındaki nostaljik resimde Running Wild nickini kullanan şahısın başından geçmişti. Running Wild, o zamanlar oldukça samimi olduğum bir arkadaşım olmasının yanı sıra aşk adamı olmasıyla da adından söz ettiren bir şahıstı. Adamda şeytan tüyü vardı, kızlarla kısa sürede samimiyet kurmasıyla tanınırdı. Ağzı inanılmaz laf yapar, söylediği şeyler doğru da yalan da olsa kendini dinlettirirdi. Hala Kadıköy Reks Sineması'nın civarında "Wacken Festivali'ne otobüs kaldıracağım" diyerek genç rockçılardan para topladığı ve sonra ortadan kaybolduğu hikayesi anlatılmaktadır... Arkadaşım, bir gün Caddebostan'da çimenlerin üzerinde keyif çatarken Elçin isminde bir kız ile telefonda konuşmaya başladığını anlatmıştı. Çok kafa bir kız olduğunu ve zengin bir aileden geldiğini söyledi.Bunu duyan arkadaşlardan biri, "Hangi Elçin, .....'in arkadaşı mı?" diye araya girdi."Evet"cevabını alınca gülmeye başladı, "Oğlum o kızdan uzak dur" dedi. Running Wild şaşırdı, "Niye lan?" dedi. Eleman da alaycı bir ses tonuyla "Oğlum ben senin yerinde olsam o kıza hiç bulaşmam, uyarmadı deme bak" diye cevap verdi. Running Wild tabi ki kimseyi dinlemedi ve kızla samimiyetini artırdı. Saatlerce telefonda konuşuyorlar, birbirlerine cinsellik içerikli mesajlar atıyorlardı (Bunları burada yazmasam daha iyi olacak)"Kız çok rahat abi, sınır tanımıyor, her konudan konuşabiliyoruz" diyordu arkadaşım. "Ee ne zaman görüşeceksiniz?" sorularına ise kaçamak yanıtlar veriyordu. Anladığım kadarıyla kız sürekli görüşmek istiyor, arkadaşım da buna pek yanaşmıyordu.Bu işte ters giden birşeyler vardı... İkili arasında aylarca yaşanan yoğun telefon ve mesaj mesaisinin ardından büyük buluşma 2003'ün güzel bir Temmuz gününde gerçekleşti. Ancak tek bir sorun vardı, buluşmaya arkadaşım yerine ben ve daha önce Yaşanmışlıklar serisinde kendisinden bahsettiğim arkadaşım Credo gidecektik! O gün yine Caddebostan sahilinde demlenirken Elçin ısrarla Running Wild'a artık görüşme vaktinin geldiği yönünde baskı yapıyordu. Kendisini artık oyalamaması gerektiğini, isterse görüşmek için hemen şu an Caddebostan'a gelebileceğini söylemişti. Bunun üzerine biz de hain arkadaşlar olarak adamı gaza getirmeye başladık. "Oğlum ne kaybedicen ki, macera olur hem" falan derken Running Wild razı oldu, kızı Caddebostan'a çağırdı. Dakikalar geçtikçe arkadaşımın stresi artıyordu.."Yok abi ben o kızla görüşmek istemiyorum, içimde kötü bir his var" diyip duruyordu. En sonunda kız "Ben geldim, Migros'un önündeyim" diye mesaj atınca iyice panik oldu, bana ve Credo'ya "Ben gidemiyeceğim oraya, siz karşılasanıza onu. Buraya geldiğinde de ben olduğumu söylemezsiniz, başka biri olarak tanıtırsınız" dedi. Kıza ayıp olmasın diye mecburen bu teklifi kabul etmek zorunda kaldık. Credo'yla sahilden Caddebostan Migros'a doğru yürürken neyle karşılaşacağımıza dair hiçbir fikrimiz yoktu. Elçin, yaz sıcağında simsiyah giyinmiş gotik bir hatun olabilirdi, ya da ailesi zengin olduğu için süslü püslü bir tiki ile de karşılaşabilirdik. Belki de eli ayağı düzgün hanım hanımcık bir kız çıkacaktı karşımıza. Migros'un önünde bekleyen insanların içinde o olmamasını umut ettiğim tek bir insan vardı ve Murphy kanunlarını doğrularcasına aradığımız kişi tabi ki oydu. Bakışlarım kızın makyajsız gözlerinden tombik yanaklarına, oradan kocaman göbeğine ve son olarak da parmak arası terliklerinin içinden sarkan şişman ayak parmaklarına kaydıktan sonra "Merhaba, Elçin sen misin, ben Serhat, Running Wild'ın arkadaşı" dedim. Benimkilerin 2 katı kadar büyük olan elini uzattı, "Evet benim" dedi. O güne kadar hayatımda gördüğüm en şişman kız ile sahile doğru yürürken hiç konuşmuyorduk..Kızı incitmek istemiyorduk ama bunu nasıl yapacaktık, Akrep Nalan onun yanında daha ince ve bakımlı kalıyordu. Caddebostan sahilinde birlikte oturduğumuz o sayılı dakikalar ölüm sessizliği içinde geçmişti. Running Wild da oradaydı, ancak kendisini RIDVAN diye tanıtmıştık...Hiç konuşmamışlardı. Zaten kız yanımıza geldikten sonra neredeyse hiç muhabbet olmamıştı. Acıma duygunun yanında gelen bir rahatsızlık hissi ortama hakimdi. En sonunda Rıdvan(!) "Ben kaçıyorum" diyip Fenerbahçe yönüne doğru yürümeye başlamıştı. Duyduğumuza göre Elçin onun kim olduğunu anlamış ve arkasından pek de hoş olmayan şeyler söylemiş. Aşağıdaki resimde de olaydan 1 sene kadar sonra konuyla ilgili Mirc ortamında dönen muhabbeti görmek mümkün.

Sunday, January 19, 2014

Yaşanmışlıklar - 11 / Ergenlik Kazası

Bu, utanarak yazacağım bir hikaye aslında..Herkesin ergenlik zamanlarında yaşadığı ve şu anda pek de hatırlamak istemeyeceği maceraları olmuştur..Benimkisi de absürdlük düzeyi bakımından hiç de küçümsenemeyecek vaziyette olduğu için burada paylaşayım dedim..

Hikaye Yaşanmışlıklar serisinin 5.bölümünde bahsettiğim, amcamların Altınoluk Fener Mahallesi'ndeki yazlıklarında vuku bulmuştu..1996 yılında 14 yaşında bıyıkları terlememiş bir velet iken tatilimi geçirdiğim sitede birtakım arkadaşlarla (Hepsi sapına kadar erkek) gündüzleri denizin, sıcak kumların ve soğuk kolanın tadını çıkartıyor, akşam 17:30 gibi henüz büyüklerimiz sitedeki toprak futbol sahasını kapmadan güneşin alnında futbol oynamaya başlıyor, akşam yemeğini yedikten sonra da deniz kenarında "Belki kızlarla tanışırız" umuduyla volta atıyorduk..

Ancak umutlu arayışlarımız sonuç vermiyordu..3-4 kişilik cesaretten yoksun ergen grubu olarak sahilde gezerken tek yapabildiğimiz karşıdan gelen bayanlara göz ucuyla bakmak ve birileri çakırkeyif halde kumsalda gitarla dönemim popüler parçalarını çalarken onun yanında oturmak ve etrafındaki kızlarla tanışma umudu aramaktı..Bir türlü medeni cesaretimizi toplayıp karşı cinsle iletişime geçemiyorduk..

Kendi adıma bu sıkıntılı sürece bir son vermeyi kafama koymuştum..O yaz mutlaka bir kızla tanışmalıydım..Öyle ya, yaşıtım olan herkes bunu yapıyordu, benim neyim eksikti?

Ağustos ayının sıcak gecelerinden birinde aradığım fırsat çocuk parkında karşıma çıktı..Sitedeki en yakın arkadaşım Aslan'la yürüyor ve bitmek bilmeyen geyik muhabbetleri yapıyorken salıncaklarda oturan 2 tane kız gördük..Gecenin karanlığında yüzlerini net bir şekilde seçmek kolay değildi ama birdenbire içimi saran cesaret duygusunun etkisiyle yanlarına gitmeyi düşündüm..

"Ben gidip tanışacağım" dedim Aslan'a.."Peki ne diyeceksin?"diye sordu.."Bir planım yok" diye cevap verdim..Aslan, geride kalıp izleyeceğini, işler olumlu biçimde ilerlerse daha sonra yanımıza geleceğini söyledi..

Derin bir nefes alıp salıncaklarda oturan kızların yanına doğru ilerledim..Kaybedeceğim ne vardı ki?

Kızlar karşılarında beni görünce konuşmayı kestiler..Sanırım dengesiz biri olup olmadığımı anlamaya çalıştılar..O anda nasıl gözüktüklerinin, kim olduklarının falan hiç önemi yoktu..Sadece tanışmak istiyordum ama bunu nasıl ifade edeceğimi bilmiyordum..Ağzımdan şu laflar çıktı:

"Merhaba..Ben SİZİ rahatsız etmek istemem..Sadece SİZDEN hoşlandığımı ve tanışmak istediğimi söylemek istedim..SİZİ bir süredir sitede görüyorum ve belki arkadaş olabileceğimi düşündüm.. (Bunları söylerken bir soldaki salıncakta oturan kıza, bir diğerine bakıyordum) Eğer SİZ de isterseniz......."

O anda kızlardan esmer olanı ve sanırım solda oturanı bir anda şu basit soruyu soruverdi:

"Hangimizden bahsediyorsun onu anlamadım..Yani hangimizden hoşlanıyorsun?"

Doğru ya, amaç kızlarla tanışmaktı ama ortada bir değil iki kız vardı..O an aklıma gelen en mantıklı cevabı vermeye çalıştım:

"MESELA SENDEN!"

.....

Esmer kız şaşırdı ve gülmeye başladı..İstanbul'da bir erkek arkadaşı olduğunu, onu sevdiğini ve yanlış birşey yapmak istemediğini söyledi.."YAZ AŞKLARI KISA OLUR" diye o zamanlar bir arkadaşımdan duymuş olduğum ve karizmatik olduğunu zannettiğim bir cümleyle tekrar şansımı denedim..Kız, düşünmek için süre istedi..Ertesi gün tekrar parkta buluştuk ve kız aynı düşüncede olduğunu söyledi.."Peki" dedim, bir daha yüzünü hiç görmedim...

Hala bir yerde "MESELA" lafını duyduğumda aklıma ilk olarak bu hikaye gelir..

Thursday, July 25, 2013

Yaşanmışlıklar - 10 / Böcekli Mantı Aftermath

Yaşanmışlıklar serisinde bu sefer uzun yıllar kendisiyle çeşitli enteresan olaylar yaşadığımız bir arkadaşımdan bahsetmek istiyorum..Arkadaşın adı çok lazım değil ama bir isim vermek gerekirse kendisine Credo demeyi tercih ederim..

Credo ile 2003-2009 yılları arasında oldukça sık görüşüyorduk. İri yarı, göbekli, gamsız, patavatsız, canı ne zaman ne yapmak istese onu yapan bir adamdı. Cahil ve yobaz insanlara uyuz olurdu..Benim gibi içinde yaşadığı toplumun bir parçası olmaktan pek hoşlanmayan ancak şartlar gereği idare etmek durumunda kalan bir "yerleşik toplumdışı" idi..

Credo sünger gibi içerdi. Görüştüğümüz zamanların belki yüzde 80'inde ayık değildi ancak içmiş olduğunu asla anlayamazdınız. Alkol yüzünden kendini kaybettiğine bir kez şahit oldum, onda da bir büyük votkanın 4'te 3'lük kısmını aç karnına yaklaşık 45 dakika içinde tüketmişti ve geceyi klozetin başında geçirmek zorunda kalmıştı..

Credo, bir ara her cümlesinden sonra türk insanının çok sevdiği "...'na koyiim" kalıbını kullanmayı alışkanlık haline getirmişti..Bir keresinde halk otobüsünde ben, Credo ve bir arkadaşımız ayakta Kadıköy'e doğru ilerlerken ve otobüste ortam gayet sessizken yine coşmuş; memleketi hararetli biçimde eleştirmeye başlamıştı. Kurduğu her cümlenin sonuna o edepsiz lafı ekliyor ve otobüste muavinden en arkada sırtını demire yaslamış adama kadar herkes bizi rahatça duyabiliyordu. Bu esnada yanımızdaki orta yaşlı bir kadının sabrı taşmış olacak ki bir anda Credo'ya döndü ve "Yeter ama, biraz sessiz konuşur musun, ayıp oluyor" diyerek hayatının hatasını yaptı..Ardından birkaç saniye içinde şuan hala gözlerimin önünden kaybolmayan o unutulmaz sahne yaşandı: Credo, yüzünde hiçbir ifade belirtisi olmadan, adeta bir robot gibi kadına döndü ve kadının gözlerinin içine bakarak yüksek sesle: "TAMAM YA, AYIPSIN!" dedi...Ben ve diğer arkadaşım kısa süreli bir şok geçirmiştik. Bir yandan gülüyor, bir yandan da otobüstekilerin bizi linç edeceği korkusuyla güldüğümüzü saklamaya çalışıyorduk. Derken otobüsteki vatandaşlar da gülmeye başladı ve Kadıköy yerine Göztepe SSK durağında inerek bu absürd yolculuğa son noktayı koyduk..

Credo; yer ve zaman gözetmeksizin aklına geleni söyleyen, içten ve dobra bir adamdı. Ama bazen bu huyları tuhaf olayların yaşanmasına neden oluyordu. Bir keresinde bir Cumartesi sabahı saat 9 buçuk gibi ev telefonundan beni aramıştı. Uykudan kalkıp telefonu açtım ve "Efendim?" dedim..Karşıdan "BU CHILDREN OF BODOM NE ÖZENTİ BİR GRUPTUR YA!" diye bir ses geldi...(Uyku sersemliğiyle kendisine yeteri kadar küfür edememiştim)...Bir gece de Fikirtepe'de bir arkadaşın evinde takıldıktan sonra saat 3'e doğru oldukça alkollü olmamıza rağmen birkaç bira daha almak için açık benzin istasyonu bulmak amacıyla dışarıya çıkmamızın ardından 5 dakika geçmişti ki "BOŞVER BİRAYI YA ŞURDAN BAKLAVA ALALIM" cümlesini kurarak "fesüphanallah" dedirtmişti..

Adamla aramızda geçen en saçma dialoglardan biri de 2006 yılındaki Necrophagist konserinden önce yaşanmıştı. O zamanlar ben Atlantis Müzik'in Akmar'daki dükkanında çalışıyordum. Credo ise ofiste plak firmaları ve gruplar ile yazışıyor, konsere getirecek gruplar arıyordu. (Düzenlemiş olduğumuz Sodom ve Haggard konserlerinde grupları bağlayan oydu) Ekim ayında Atlantis Müzik Festivali adı altında Necrophagist, Orphaned Land ve Samael'in sahne alacağı bir organizasyon planlamıştık. Festivalden birkaç gün önce Necrophagist grubu, türk asıllı vokalisti Muhammed Suiçmez ile beraber Türkiye'ye geldi. Credo grubu havaalanında karşıladı ve ardından sürekli Muhammed Suiçmez ile takılmaya başladı. İstanbul'da adamı götürmediği kebapçı, bar, müze, masaj salonu vs kalmadı..Ne zaman arasam "Muhammed'le falanca yerdeyiz" diyordu. Konserden önceki gün arkadaşımla dükkanda otururken Credo ile Muhammed Suiçmez içeri girdiler. Muhammed'e hoşgeldin falan dedim, sonra Credo'ya "Napıyosun abi, nası gidiyo" diye sordum..Adamın verdiği cevap epikti: "Napiyim işte Muhammed'i berbere götürdüm şimdi de takılıyoruz öyle"......

Bu adamla ilgili hikayeler o kadar bol ki hepsini yazmak için ayrı bir blog açmak lazım..Ancak aşağıdaki paragrafta anlatacağım olay, üzerimde bıraktığı etkiler nedeniyle ayrıca incelenmesi gereken psikolojik bir vakadır..

Olay, 2004 yılında Üniversite yarıyıl tatili sırasında yaşandı. Evde annem, kardeşim ve anneannem ile kalıyordum. Credo ise o tarihlerde amcasının yakınımızda bulunan ofisinde çalışıyordu. Aslında çalışıyordu demek çok doğru olmaz, genellikle amcasının şirketinde çalışan servis şoförleriyle tartışıyor ve ofisten çıkıp bize gelerek saatlerce Championship Manager oynuyordu..

Önceki gece geç yatmıştım. Öğle vakti Credo'nun telefonuyla uyandım. Doğrudan "Napıyosun evde misin, size geliyim mi?" diye konuya girdi."Uyuyorum, birkaç saat sonra gel" demem işe yaramadı, acil bir durummuş...

Yaklaşık 15 dakika sonra kapı çaldı.Annemden önce davranıp kapıyı açtım..Aramızda şöyle bir diyalog geçti:

- BEN : "Gel abi, naber?"
- CREDO : "TERLİK VER LAN TERLİK VER!"
- BEN : (Elime geçen ilk terliği uzatarak)"Buyur"
- CREDO : "ABİ BÖCEKLİ MANTI YEDİRDİLER YA"

Odama geçtik. Amcasının ofisinde yediği öğle yemeğinin bağırsaklarını bozmuş olduğunu anlamam pek zor olmadı..Ancak Credo, kendi evi dışında başka hiçbir yerde kolay kolay tuvalete giremeyen bir adamdı..

Bilgisayarın başına oturdu. Geleli daha 5 dakika bile olmamıştı ki sorduğu şu soruyla irkildim:

"PANTOLONUMU BURDA MI ÇIKARTAYIM TUVALETTE Mİ?"

Böyle bir soruya maruz kalabilecek her insan evladı gibi önce şaşırdım...Sonra anlamaya çalıştım...Anlayamadım...

"Nasıl yani?" dedim...

"PANTALONUMU ÇIKARMADAN YAPAMIYORUM" diye yanıtladı...

"Eee o zaman içerde çıkar?!" diyebildim anca...

"Tamam, DERGİ VERSENE Bİ TANE" diye devam etti...

Sağa sola baktım. Enred dergisinin bir sayısını buldum. (Merak edenler için Enred dergisi )

Credo dergiyi alıp tuvalete girdi. Sevdiği grindcore-death metal gruplarının yazılarını okuyarak içerde yaklaşık bir yarım saat kaldı. Arada anneannem 2-3 kez tuvalet kapısına gelip geri döndü ve sonunda söylenmeye başladı...

Yarım saat sonra elindeki Enred dergisiyle karşıma dikildiğinde ağzından "Oh be dünya varmış!" lafı çıktı ve bilgisayarın başına oturarak Championship Manager'daki son kaydedilmiş oyununu açtı...


GROTESK bir adamdı...(Severim, orası ayrı)

Friday, June 28, 2013

Yaşanmışlıklar - 9 / The Mystery Of Stinky Customer


2006 - 2007 yıllarında çalıştığım Kadıköy Akmar Pasajı'nın güzide dükkanlarından Atlantis Müzik'te yaşadığım sayısız ilginç olaydan biriydi...

Mesai arkadaşım Cem ile dükkanda otururken içeriye kıyafetleri pislik içinde, saçı başı dağılmış, göbekli, 30'lu yaşlarda bir adam girdi. Bir süre dükkandaki müzik CD'lerine, filmlere, tişörtlere baktı. Bu esnada cebinden çıkarttığı gofretimsi şeyleri bir bütün olarak ağzına atıyor, aralıksız olarak çikolata yiyiyordu.

Derken Cem ile o kokuyu duyduk...Adamın üzerinden yayılan ve dükkandaki diğer zavallı müşterilerin kısa bir süre içinde dışarıya kaçmalarına neden olan o pis kokuyu..Adam, belli ki çok uzun zamandan beri yıkanmamıştı ve üzerine iğrenç, ağır bir koku sinmişti. 10 metre mesafeden bile insanın burnunun direğini kırmaya yetecek kadar kuvvetli bir kokuydu.

Adam, plakların bulunduğu bölüme gitti ve teker teker hepsine bakmaya başladı. (O yıllarda longpileylere son dönemlerdeki kadar ilgi duyulmadığı için satışta fazla plağımız yoktu..Sıfır plak getirmek yerine ellerindeki plaklardan kurtulmak isteyenlerden cüzzi fiyatlar karşılığında ikinci el plak alıyorduk..) Bazı plakları kenara koymaya başladı. Bir-iki-beş-on derken kenara koyduğu plaklar üst üste bir yığın oluşturdu...

Bu esnada Cem ile adamı dükkandan dışarı atmayı, pasajın güvenlik görevlisini çağırmayı düşündük. Adam, belli ki sokakta yaşayan, tehlikeli ve belki de akli dengesi bozuk bir tipti. Üzerinden yayılan koku iyice dayanılmaz olmaya başlamıştı, nefes almak için arada dükkana oda spreyi sıkıyorduk. Harekete geçmek ile geçmemek arasında karar veremedik ve "Bir süre bekleyelim bakalım" dedik..

Bu arada adamın hangi plakları ayırdığına bakınca şaşkınlığımı gizleyemedim...Iron Maiden, Running Wild, Queensryche, Venom, Pretty Maids, Manowar, Rage, Y&T, Victory, Survivor, KISS, Motörhead gibi grupların plaklarını kenara koymuştu..

Yaklaşık 20 dakika içinde dükkanda bulunan bütün plaklara baktı. Ardından ayırdığı yaklaşık 50-60 kadar plağı eline alarak kasaya yaklaştı. "İşte bela geliyor" diye düşünmeye başladık..

Adam sakin bir ses tonuyla "Bunlar ne kadar?" diye sordu...

"Fiyatları 20 ile 40 lira arasında değişiyor" diye cevap verdim isteksizce...

"Tamam alıyorum" dedi...

Cem ile birbirimize baktık. Ciddi olamazdı...

"Hepsini alıcam. Ne kadar yapıyo?" diye tekrar sordu...

Hesap makinasını elime alıp tutarı hesapladım. 1800 küsür lira yapıyordu...

"1800 TL" dedim...

Adam, çukulata bulaşmış ellerini cebine soktu ve 20 TL'lik yeşil banknotlardan bir tomar çıkarttı. Üzerinde ne 5 TL'lik, ne 10 TL'lik ne de 50 TL'lik başka bir banknot yok gibiydi...

90 tane 20'lik banknot uzattı. Arkadaşımla paraların sahte olup olmadığını kontrol ettik. Bildiğin gerçek paraydı...

Plakları poşetlere doldurduk. Kokan müşteri, dükkandaki rock ve metal plaklarının neredeyse tamamını satın almış olarak kapıdan dışarı çıktı...

Adamı bir daha ne Akmar'da ne de başka bir yerde görmedik...

Kötü kokan müşterinin hikayesi; bizim için bugün hala gizemini koruyan, akılla ve mantıkla açıklanması zor bir vaka olarak zihnimizin derinliklerinde yatmaktadır...

Sunday, March 31, 2013

Yaşanmışlıklar - 8 / Filim, Oyun, MP 3 (+18)

Kadıköy'deki Yazıcıoğlu Pasajı'nın kötü bir ünü vardır. 90'lı yılların ortalarından itibaren Commodore ve Amiga oyunları çektirmek üzere içindeki bilgisayarcıları sayısız defa ziyaret ettiğim mekan, 90'ların sonuna doğru maalesef korsan CD mafyasının eline geçmişti. Pasajın birkaç metre yakınına yaklaştığınızda bir anda yanınızda biten esmer vatandaşlar "CD lazım mı?", "Filim, oyun, empe 3", "Ne lazım?" diye seslenerek sizi taciz ederlerdi. Hatta bir keresinde oradan geçerken adamın biri yanıma gelip "Filim var, müzik var, oyun var" dedikten sonra daha alçak bir sesle kulağıma "AÇIK FİLİM VAR" diye fısıldamıştı, hiç unutmam...

İşte her istediğimiz filmi, oyunu ya da albümü internetten indirme şansını bulamadığımız o dönemlerde yakın bir arkadaşım beni bir hafta sonu Yazıcıoğlu Pasajı'na sürüklemişti. O pasajdan ve ordaki esnaftan pek hoşlanmıyordum, ama "Belki sevdiğim grupların full MP3 diskografilerini bulurum" umuduyla ona eşlik etmekten kendimi alıkoyamadım..

İlk başta her şey normal görünüyordu. Yazıcıoğlu Pasajı'nın, karşısında Gold Bilgisayar bulunan kapısından içeri girdik. Bir süre giriş katındaki bir dükkanda film CD'lerine falan baktık. Sonra yanımdaki arkadaşım dönüşü olmayan yola girdi, dükkanda çalışan çocuğa utana sıkıla "Şey, erotik CD var mı sizde?" diye sordu..(Bu konuda kendisini suçlamıyorum, henüz 20'li yaşlara yeni girmiş ergenlerdik ve daha önce belirttiğim gibi istediğimiz her filmi internetten indiremiyorduk, o zamanki şartlar buna izin vermiyordu)

Bunun üzerine çocuk "Olmaz olur mu abi" diyerek bizi başka bir dükkana götüreceğini söyledi. Birlikte Yazıcıoğlu'ndan dışarı çıktık. Yan taraftaki bir pasaja girerek merdivenlerden yukarıya çıkmaya başladık. Çocuk bizi soğuk, karanlık bir odanın içine soktu. Odanın içinde dışarıdan ilk bakışta fark edilmeyen bir gizli bölme vardı. Filmlerde kütüphanedeki kitabın itilerek gizli geçidin açılması gibi, çocuk duvarda bir yeri ittirdi ve içinde yüzlerce porno CD bulunan küçük bir odanın içine girdik..

Acayip bir durumdu. Odadaki birtakım adamların cinsel ihtiyaçlarını bastırmak amacıyla kendilerine kapak resimlerine bakarak film seçmelerine şahit oluyordum..

Arkadaşım CD'lerden birkaçını kenara ayırmıştı. Gelmişken almaya niyeti vardı..

Sonra bir anda içinde bulunduğumuz odanın ışıkları söndü..İçeriye bir adam girip "ELLER YUKARI, POLİS" diye bağırdı..O dönemlerde Yazıcıoğlu Pasajı sık sık baskına uğruyor, korsan CD satanlar ifadeleri alınmak üzere polis merkezine götürülüyor ve kısa bir süre sonra serbest bırakılıyordu. O an bu baskınlardan birini yaşadığımıza kanaat getirdik ve yusuf yusuf çekmeye başladık..Bu saçma yerde hiç bulunmamamız gerekiyordu ama oradaydık..Fena halde tırsmıştık..

Şakaymış (!)..İçeri girip ışıkları söndüren şakacı adam dükkan sahibiymiş..."Şaka şaka" diyip gönlümüzü alıp dışarı çıktı denyo herif. Arkasından bir ton küfür ettik haliyle...

Ama asıl hikaye bu değilmiş...

Arkadaşım resimlerinden beğendiği(!) birkaç CD'yi alıp bir an önce oradan ayrılmaya karar verdi. Tezgaha doğru yürüdük. At hırsızı tipli bir adamla karşılaştık. Arkadaşım her şeye rağmen bu işte de pazarlık payı olabileceğini düşünerek "Abi 3 tane alsam 5 lira olur mu?" diye sordu..(1 CD 2 liraydı o zaman)

Adam bizi şöyle bir süzdü. Ardından şu lafı söyleyerek olaya son noktayı koydu:

"Olur yiğenim, Senin s..in sağolsun"


O günden sonra uzun bir süre Yazıcıoğlu Pasajı'na yaklaşmamıştık...

Sunday, February 17, 2013

Yaşanmışlıklar - 7 / Ali Sami Yen Hell

2003 yılında üniversitede ilk sınıfta okurken gazete ilanlarından başvurduğum bir iş ilanına olumlu cevap gelmişti. İlanı veren Efor Araştırma diye bir kamu araştırma şirketiydi ve başında İBRAHİM BOŞNAK adında Antepli esmer bir herif vardı..Adam, kelimenin tam anlamıyla kolpaydı..İşini yaptırana kadar herkesle iyi geçinir, ama iş bitip de çalışana para ödeme aşamasına gelindiğinde çoğu zaman ortadan kaybolurdu..Ödeme zamanları geldiğinde telefonlara cevap vermezdi, tesadüf eseri kendine ulaşılabildiğinde ve konu alacak meselesine geldiğinde hep "Bir yerden ödeme beklediğini" söyler, en geç bir hafta içinde parayı yatıracağına dair söz verirdi..O "bir hafta" genellikle bir, çoğu zaman da birkaç ay haline dönüşürdü..

Yine de İbrahim Boşnak'ın hayatıma hiçbir katkısı dokunmadağını söylemek haksızlık olur..Onunla çalışırken yapmaktan mega keyif aldığım bir iş vardı: Burger King'de "Gizli Müşteri" pozisyonunda çalışmak..İşin amacı gizli müşteri pozisyonunda Burger King'in İstanbul'daki şubelerini ziyaret ederek restoranları denetlemekti..Efor Araştırma, bana önceden bir Whopper Menü parası veriyordu..Ben de hem Whopper'ın lezzetini test ediyor, hem de restoranlarda uyulması gereken kuralları kontrol ediyordum (Ortam temiz mi?, Siparişim ne kadar zamanda teslim edildi?, Çalışan personelin müşteriye davranışları nasıl?, Restoranda yeteri kadar reklam ve afiş var mı? gibi) İşin en önemli tarafı ise, gizli müşteri olduğunu hiçbir şekile Burger King personeline belli etmemekti..Gizli müşteri olarak restorana girdiğinizi anlayanlara özel bir prim veriliyordu. Yani Burger King çalışanları da bir bakıma "gizli müşteri avcısı" konumundaydılar..Eğer personel tarafından kimliğim anlaşılırsa bana ödeme yapılmıyordu. (Ayıptır söylemesi hiç yakalanmadım..Ayrıca gittiğim her Burger King restoranı için 10 TL alıyordum, 2003 yılı için fena para değildi..)

Burger King, söz konusu ziyaretlerin 12:00-14:30 saatleri arasında yapılmasını ve yiyecek olarak Whopper menü seçilmesini şart koşuyordu.(Restoranların öğlen en yoğun olduğu zamanlarmış) Hatta ziyaret sonrasında alınan fişleri kontrol ediyor, sipariş saati 14:30'u geçmişse ücretini ödemiyordu..

2003'ün güzel bir ilkbahar sabahında İbrahim Boşnak'ın telefonuyla uyandım. Çok acil Mecidiyeköy civarında üç restoranda gizli müşteri araştırması yapılması gerektiğini söyledi. Kabul edersem hemen yemek ücretini hesabıma yatıracakmış...

Teklifi kabul ettim; ancak şöyle bir sorun vardı, iki buçuk saatte tek başıma 3 Whopper menü yiyemezdim..(Sanırım hiçbir insan evladı yiyemez) Bunun üzerine bir arkadaşımı aradım..."Beleş yemek yiyebileceğin bir iş var, yardımcı olmak ister misin?" diye sordum..."Hayhay" dedi..Saat 12:00 gibi Mecidiyeköy otobüs duraklarının orada buluştuk...

Telefonda patron bana sırasıyla Burger King'in Mecidiyeköy, Ihlamur ve Fulya şubelerine gitmem gerektiğini söyledi...

Mecidiyeköy'de, eski Ali Sami Yen Stadı'nın yanındaki Burger King restoranını bulmak sorun değildi..Bir Whopper Menü'yü mideye indirdim, arkadaşıma da bir sonraki menünün onun olacağı konusunda güvence verdim..

Yanlız ortada bir sorun vardı, kısa bir süre içerisinde Mecidiyeköy'den Ihlamur'a geçmemiz gerekiyordu, ve ben yolu tam olarak bilmiyordum...Burger'dan çıkıp sağa, Şişli istikametine doğru yürümeye başladık..

Rahmetli Ali Sami Yen'in eski açık tribününün önünden geçmiştik ki az ileride duran simitçi dikkatimi çekti. Adres sormak için uygun bir hedefe benziyordu...

Aklıma gideceğimiz yeri İstanbul'daki stadların yardımıyla sormak geldi. Ihlamur'daki Burger King restoranı, İnönü Stadı'na yakın bir yerde olabilirdi...

Simitçiye yaklaştım.. "Pardon, burdan İnönü Stadı'na nasıl gidebiliriz?" diye sordum...

Adam yaklaşık 15 saniye kadar yüzüme baktı...

Sonra "BURDA ALİ SAMİ YEN VAR, OLMAZ MI?" dedi..

Buna ne cevap verilebilirdi ki?


----

Mecidiyeköy'den Ihlamur'a doğru yürürken yoldan geçen adamın birine adresi sorduk. Adam bildiği kadarıyla yolu tarif etti.

Ancak dik yokuşlardan birinden aşağıya doğru ilerlerken yanlış yöne doğru gittiğimizi düşünmeye başladık..

Arkadaşa "Ben "EMİN OLMAK" için adresi şu yandaki dükkana tekrar sorucam" dedim..

İçeri girdim, "Abi burdan Ihlamur'a nasıl çıkarız?" diye sordum..

Adam yolu tarif etti..Teşekkür ettik..

Tam dükkandan çıkarken tabelada yazılmış isme gözüm takıldı.

Adres sorduğumuz iş yerinin adı "EMİN EMLAK" imiş...(İçeri girerken görmemiştim)

----

Sonrasında görevimizi başarıyla tamamlamış, 2 buçuk saat içinde adam başı 1,5 Whopper menüyü midelerimize indirmeyi başarmıştık..

Sunday, February 10, 2013

Yaşanmışlıklar - 6 / Moda'da Boktan İşler

Olay 1999'un sıcak bir yaz gününde Kadıköy Moda sahilinde yaşanmıştı..

O yıllarda türk metal camiası, işlenmiş olan saçma sapan bir satanist cinayeti yüzünden sıkıntılı zamanlar yaşıyordu..Uzun saçlı, küpeli, dövmeli adamlar cahil toplumumuzun hedefi haline gelmişlerdi..Metalciler, görünüşleri nedeniyle sorgusuz sualsiz göz altına alınabiliyordu..Siyah giyinenlere "Satanist" damgasının vurulduğu, "Siz kedi kesiyomuşsunuz, doğru mu?" sorularına bizzat pek çok kez maruz kaldığım zamanlardı..

O zamanlar Kadıköy tayfasına takılan İzmir'li bir eleman vardı. İzmir'de polis tarafından satanist olduğu iddiasıyla göz altına alınıp sonradan serbest bırakılmıştı. Eleman, şehir merkezinden uzakta bir mağara içinde birkaç metalci arkadaşıyla beraber yakalanmıştı. Yapılan incelemelerde takıldıkları mağarada kemiklere rastlanmıştı.Polisin "Bunlar ne kemikleri lan, adam mı öldürdünüz içerde?" sorusuna "Yok abi, tavuk yemiştik onların kemikleri onlar" cevabını vermişti..Eleman, daha sonraları metal camiasını savunmak üzere canlı yayında Savaş Ay'ın sunduğu A Takımı programına katılmıştı..Savaş Ay'la aralarında geçen şu dialog karakteri hakkında yeteri kadar bilgi veriyordu:

- Savaş Ay: "Şimdi, satanistler genellikle bakire kızları öldürüyorlarmış..Bu doğru mu?İzmir'de şeytana kurban edilen bakire kızlar var mıydı?"

- Eleman: Yok abi, İzmir'de bakire kız ne arar!"

Elemanın o zamanlar şu anda ismini hatırlayamadığım bir kız arkadaşı vardı..Kız arkadaşı, adam ona ne kadar vahşi davranırsa davranırsın her şeyi kabulleniyor, kendisini dövmesine bile sesini çıkartmıyordu..Mazoşist haller içerisindeydi..

1999'un o sıcak yaz gününde Moda'da Haldun Taner Heykeli'nin önünde deniz kenarına bakan duvar dibinde bira içiyorduk..Ortama kalabalık bir metalci tayfası hakimdi..Kızlı erkekli (erkek ağırlıklı) bir grup olarak takılıyorduk..Biraz önümüzde, denizin birkaç metre gerisindeki bölgede ağaçlık bir alan vardı.Bu alan, baş başa kalmak isteyen ergen çiftler için biçilmiş kaftan olmasının yanı sıra arpa suyu alan bünyelere su dökme yeri olarak hizmet ediyordu.

Geyik muhabbeti tam gaz devam ederken bizim eleman bir anda ayağa kalktı..Biz "Tekel'e bira almaya gidecek herhalde" diye düşünürken ağzından şu laf çıktı:

"Abi, benim bokum geldi"

Yanında oturan kız arkadaşına baktı..Birşey söylemeden önümüzdeki ağaçlık alana doğru yürümeye başladı..Yavaşça ağaçların arasında kayboldu..Baktığımızda sadece ıkınma pozisyonu almış bir adamın kafasını görüyorduk..Belden aşağısı gözükmüyordu..

Yaklaşık 5 dakika içinde işini bitirdi..Gördüğümüz kadarıyla ne su, ne de tuvalet kağıdı kullanmıştı..Tekrar yanımıza geldi..Kız arkadaşının yanına oturdu..

Kıza sarıldı..Muhabbete devam ettiler..

Bu metalcilerin bazıları da gerçekten bir acayip oluyordu...

PS: Yazıyı yazarken Jettblack'in Get Your Hands Dirty parçasını aklımdan çıkartamadım.

Friday, February 01, 2013

Yaşanmışlıklar - 5 / 90'a Taktım

Amcamlar 1993 yılında Altınoluk-Balıkesir'e bağlı Fener Mahallesi'nde bir yazlık ev almışlardı.Ev, genellikle emeklilerin tercih ettiği sakin bir site içindeydi.Sitede yaz-kış oturan birkaç ailenin yanı sıra okulların kapanmasıyla beraber yıllık izinlerini geçirmek üzere yazlığa gelen orta yaşlı insanlar ikamet ediyordu.Özellikle Temmuz ve Ağustos ayları genç nüfusun sayısının arttığı zamanlardı ve bu dönemlerde site bayağı hareketleniyordu..

Özlem Sitesi'ne ilk kez 1994 yazında gelmiştim..O sene düzenlenen Amerika-94 Dünya Kupası maçlarını izlerken şu an hala görüştüğüm kadim dostlarımdan birisiyle, yani Aslan ile tanışmıştım..Sitede Aslan'ın o zamanlar yakın olduğu bir eleman vardı.(Yazının bundan sonrasında kendimce sebeplerden dolayı kendisine Zed Bobcat diyeceğim) Zed; sitenin sakin havasını her an bozabilecek, sinirli ve heyecanlı bir yapıya sahipti.Bazen sitenin marketinde satılan erotik dergileri çalıp koşarak eve kaçar ve hızlı bir şekilde yatağının altına saklardı..Bir keresinde kolasına yaptığımız maçtan sonra karşı takımdan eşleştiği adamın kendisine kolasını almaması üzerine çocuğun evini basmış ve kapısının önünden: "İLKEEER, KOLAMI VEEEEER" diye bağırmıştı..Şaşkın bir şekilde balkona çıkan site sakinlerinden yaşlı bir amcanın "Oğlum sakin ol biraz" şeklinde uyarısına da "SEN KARIŞMA AMCAAAA" diye cevap vermişti..Zed'in sağı solu belli olmazdı..Bir defasında Aslan'la sebebini hatırlamadığım bir konu yüzünden tartışmışlardı..Aslan'la deniz kenarında otururken karşıdan hızlı adımlarla geldiğini gördük."Herhalde özür dilemeye geliyor" diye düşünürken gittikçe hızlandı, koşmaya başladı, hiçbirşey söylemeden Aslan'a bir yumruk attı ve koşarak sitenin içlerinde kayboldu..Herşey birkaç saniye içerisinde olmuştu..1996 yılında siteye ikinci gelişimde aramızda bir kız meselesi yüzünden çıkan tartışmada (İddiasına göre ben onun hoşlandığı kızın bir arkadaşıyla çıkıp kendisinden ayrılınca hoşlandığı kız ondan soğumuş) bana yerden topladığı taşları fırlatmıştı, üstelik tam da İstanbul'a döneceğim gece..Allahtan attıklarının hepsi karavanaydı..

Zed Bobcat'in futbolu da bir acayipti..Yazlığa her sene "Bu sene kendimi çok geliştirdim" diyerek gelir, maçlarda sürekli ilerde beleş bekler, pas verdiğinde en basit golleri bile kaçırır, pas vermediğinde de "Niye bana vermedin de kendin vurdun?" diye iki saat insanın başının etini yerdi..

Bu anlatacağım olay 1997 yılında yaşanmıştı..Sakin bir yaz gecesinde Ben, Aslan ve Zed gezintiye çıkmıştık.Siteden çıkıp Fener Mahallesi'ne doğru yürümeye başladık..Mahalleden bazı arkadaşlarla buluşup kumsalda bira içmek niyetindeydik..

Siteden Fener Mahallesi'ne giden iki yol vardı.Birincisi deniz kenarından giden yol, diğeri de etrafında meyve ağaçlarının bulunduğu toprak yoldu.O akşam "Biraz meyve toplarız" diye ikinci yolu seçtik..(Keşke diğerini seçseymişiz).Armut ağaçlarına dalıp üst dallarda kalan armutlardan topladık ve yolda yürürken yemeye başladık..

Zed, hepimizden fazla armut toplamıştı.Durmadan yiyiyordu..Derken o adeta zamanın durduğu dumur anı yaşandı..

Yol kenarındaki yazlık evlerin birinin önünden geçiyorduk..Evin ışıkları açıktı.Zed bize hiçbirşey söylemeden bir anda yediği armutun çöpünü evin bir odasının camına doğru fırlattı..Armut çöpü gitti, tam camın üst bölümündeki iki kenarının birleştiği noktadan içeri girdi, ardından cam şangırrtt diye aşağıya indi..

Aslan'la şaşkınlık içinde birbirimize bakakaldık..Bir süre olan biteni anlamaya çalıştık..İnsan durup dururken neden böyle birşey yapardı?Bizi kendimize getiren, evin balkonunun ışığının yanması ve içerden bir adamın çıktığını görmemiz oldu.Tabanları yağladık ve son sürat kaçmaya başladık..Koşu esnasında Aslan Zed'e küfürler yağdırırken Zed'in yüksek sesle şu şekilde bağırdığını duyduk:

"HIAAAAAHH 90'A TAKTIM!!!"

Tuesday, January 22, 2013

Yaşanmışlıklar - 3 / Tüplü Dalış

1998'in Ocak ayı..Hava felaket soğuk.Sulu kar yağıyor..

Gözlük kullandığım zamanlar..Okulda tahtayı görmek için mecburen takmak zorunda kaldığım gözlüğü hafta sonları kızlardan yana şansım biraz yüksek olsun diye yanımda taşımıyorum..Bu yüzden birçok kez "Olum sokakta yanımdan geçtin, bir selam vermedin, ne biçim adamsın" gibi laflar işitmişim...

Bir hafta sonu okuldan arkadaşım Ahmet'le Kadıköy'den bizim eve doğru yürüyoruz..Amacımız bir an önce başımızı sıcak bir yere sokup Playstation'da yeni çıkan oyunları deneyebilmek..Oyun konsollarının yeni çıktığı, Star'da yayınlanan Şampiyonlar Ligi maçlarından önce spiker Bülent Karpad'ın kendine özgü tok sesiyle "Bir Şampiyonlar Ligi sponsoru olan Sony Playstation sunar" diye konuştuğu yıllar..

Arkadaşımla Kadıköy'den Acıbadem istikametine doğru yürüyoruz.Halitağa Caddesi'ni geçtikten sonra Dörtyol ışıklarına varmadan önce köprü üzerinde karşıdan gelmekte olan iki adamı fark ediyorum..Her ikisinin de arkalarında sarı renkte tüpler ve yüzlerinde maskeler var..

Görmeyen gözlerimle adamların tiplerini tam seçemesem ve neden arkalarında tüp taşıdıklarını anlayamasam da dalgıç olduklarına kanaat getiriyorum ve Ahmet'e şöyle diyorum:

"Yazık bu adamlara, bu havada nasıl dalacaklar denize..Üşürler yaw."

Bunu der demez Ahmet gülme krizine giriyor..Kendine geldikten sonra ise şu cevabı veriyor:

"Allah müstehakını versin.Adamlar haşere ilaçlama elemanıydı olum..Ne denizi, ne dalması..Eheheheheh"


Eleman bu hikayeyi lisede herkese anlatmıştı, ben de o günden sonra gözlüklerimi hafta sonları da takmaya özen göstermiştim..

Sunday, January 13, 2013

Yaşanmışlıklar - 2 / Heavy Metal Ruhu

Yıl: 2002

Üniversitenin ilk senesiydi..Okulun dışında kalan zamanlarımı Kadıköy tayfasıyla geçiriyordum..Bu tayfa içinde black metalcisinden glam rockçısına, bir gecede 10 bira içip etraftaki arabaların aynalarını kıranından, bir bira içip saatlerce sevgilisinden neden ayrıldığını anlatan kızına kadar her türlü insana rastlanıyordu..Kadıköy'de görmeye alışık olduğumuz tiplerden biri de "Üstün" adında bir heavy metal savaşçısısıydı..Bu enteresan kişilik ile 1998 yılında İş Bankası Çeşme Kampı'nda tanışmıştım..Üstün, çocuğuyla çizgi film izleyen adamın elinden uzaktan kumandayı alıp Rock Market'i açtıracak, o sene çıkan Tankard'ın Disco Destroyer albümünün etkisinde kalarak kampın içinde bulunan diskonun hoparlörlerine deniz kumu dökerek etkisiz hale getirmeye çalışacak kadar seviyordu bu müziği..

Soğuk bir kış gecesiydi..O zamanlar yakın arkadaşım olan bir elemanla Kadıköy'de takılıyorduk..Muhabbet sırasında konu Üstün'e geldi.."Oğlum sana o adamla ilgili birşey anlatacağım ama kimseye bahsetmek yok" dedi.."Okey, dinliyorum" dedim...

Arkadaş: "Oğlum bir gün Üstün ile yalnız kalmıştık..Adam bir anda "Sana birşey soracağım ama gülmek yok, doğru dürüst cevap ver" dedi bana..

Ben: "Haha..Ee ne sordu?"

Arkadaş: "Sormadan önce bir kez daha: "Oğlum bak dalga geçmek yok he" dedi..

Ben: "Ee, ne dedi abi?"

Arkadaş: "SENCE BENDE HEAVY METAL RUHU VAR MI??"


.....Disconnected.....





Yaşanmışlıklar - 1 / Postacı

Yeni bir yazı dizisine başlıyorum.Bu güne kadar hem bizzat yaşadığım, hem de tanıdığım bazı insanların başından geçmiş olan birtakım olayları paylaşacağım burada.Hatırlamalı, sevgiyle anmalı... Yıl: 1997 Orta-3'e gidiyordum. Internet'in insan hayatına yeni girmeye başladığı zamanlardı. Bir siteye bağlanmak yaklaşık 30 saniye, bir JPEG resmi indirmek 1 dakika sürüyordu. Evinde bilgisayarı bulunmayan, henüz hiç kimseye e-mail atmamış, mIRC'hiç bağlanmamış bir velettim. Bir gün okulda arkadaşlarla oturup konuşuyorduk. Konu Internet ve hayatımıza getirdiklerine gelmişti. - (Arkadaşlar): Bu Internet süper bir şey. Bilgisayarından Internet'e bağlandığında bambaşka bir aleme giriyorsun. Sevdiğin insanların resimlerini ekrandan görebiliyorsun. Günlük haberleri takip edebiliyorsun. Hatta kendine bir posta adresi bile alabiliyorsun. Arkadaşlarınla bu e-mail adresi üzerinden yazışabiliyorsun. - (Ben lafa girerim): Peki bu mailler nasıl geliyor? Postacı mı getiriyor? - (Arkadaşlar): Muhahauhauhaha... Sonuç: Arkadaşlarım, 2000 yılında mezun olduğumda beni hala teknoloji özürlü olarak hatırlıyorlardı. "E-mailleri postacı mı getiriyor?" nereden bakarsan bak açıklanamaz haliyle...