Monday, January 27, 2014

2013'ün En İyi Albümleri

Geride bıraktığımız yıl hard rock ve heavy metal kategorilerinde beni fazlasıyla tatmin eden bir yıl oldu. Harika geri dönüş albümlerine şahit olmamızın yanı sıra bazı eski toprakların şaşırtıcı derecede başarılı işlere imza attıklarını gördük. Ayrıca yeni dönem gruplardan kaliteli albümler dinledik. Üzerinde bayağı bir düşünerek ve maalesef yıl içinde severek dinlediğim bazı iyi albümleri de listenin dışına taşımak zorunda kalarak aşağıdaki sıralamaya ulaştım:


BEST OF 2013


10 - CATHEDRAL - THE LAST SPIRE



İngiliz doom/stoner devi Cathedral'den hüzünlü bir veda...Türünün öncülerinden olan grup The Last Spire'ın ardından 24 senelik kariyerini bitirme kararı aldı. Karanlık ve kasvetli bir atmosfere ve genellikle ağır bir tempoya sahip olan albümde grubun özellikle son dönemlerde yöneldiği stoner ve progressive metal tarzlarından uzaklaşarak efsanevi debut albümleri Forest Of Equilibrium'daki doom metal sounduna yaklaştıklarını görüyoruz. Umarım ilerleyen yıllarda geri dönüp bizi uğursuz müziklerinden mahrum bırakmazlar. Bu arada grubun şu güne kadar yaptığı en iyi parçalardan biri olan Cathedral Of The Damned'a özellikle dikkat edilmesi gerek albümde...


9 - IHSAHN - DAS SEELENBRECHEN



Eski Emperor elemanı Ihsahn'ın derin, anlaşılması güç ve progressive metal'in sınırlarını zorlayan son albümü Das Seelenbrechen'den her dinleyişimde biraz daha fazla keyif alıyorum. Brutal vokaller, groove gitar riffleri, senfonik partisyonlar, dakikalar süren davol soloları albüme oldukça sıradışı bir hava katıyor. Yeri geldiğinde Noise denilen türe yaklaşan albümde harika clean vokaller ve ballad ayarında parçalar da bulunuyor. Emperor fanlarını pek tatmin etmeyeceği kesin, ancak progressive ve avant-garde müzikten hoşlananlara ilaç gibi gelecektir...


8 - OCTOBER FALLS - THE PLAGUE OF A COMING AGE



October Falls'un frontmani Mikko Lehto; Tuoni, Marras, Sarastus gibi folk tarzında tamamen akustik ve enstrümantal parçalardan oluşan albüm ve EP'ler yayınladıktan sonra yanına Ensiferum basçısı Sami Hinkka ile Moonsorrow davulcusu Marko Tarvonen'i alarak black metal tarzına yönelmişti. Grup, folk müzikte olduğu gibi black metal kategorisinde de birbiri ardına güzel albümler yapmaya devam ediyor. The Plague Of A Coming Age; dinlerken yoğun biçimde hissedilen hüzün duygusu, melankolik gitar melodileri ve aralara serpiştirilmiş folk elementleri ile 2013 yılında dinlediğim en başarılı albümlerden biri olmayı hak ediyor. Katatonia'nın eski dönemlerini sevenlerin kaçırmaması tavsiye edilir..


7 - ALTER BRIDGE - FORTRESS



Alter Bridge, bir önceki albümü AB III ile beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Ancak Fortress ilk iki albümlerindeki kaliteli soundu tekrar yakalamayı başarmışlar. Hatta bu sefer gitarist Mark Tremonti'den zaman zaman hard rock kalıplarının dışına çıkıp Meshuggah'ı falan andıran gitar rifflerini dinleyiciye sunduğunu görüyoruz. Bu anlamda Alter Bridge eskiye göre daha sert bir sounda yönelmiş. Solist Myles Kennedy'nin vokali ise yine eşsiz. Pek çok şarkıyı sesiyle uçuruyor...Fortress; hard rock, amerikan metali ve alternatif metal müzikten hoşlananların kesinlikle es geçmemesi gereken bir albüm..


6 - ALICE IN CHAINS - THE DEVIL PUT DINOSAURS HERE



Grup elemanları artık dinazor olmaya doğru ilerlerken (Hepsi 50'lerine yaklaştılar) isminde dinazor adı geçen yeni albümlerini piyasaya süren Alice In Chains'in bu yaptığı ironik değil midir? Alice In Chains, bence yılların getirdiği olgunluğu müziğine en başarılı şekilde yansıtan gruplardan biri. 4 sene aradan sonra çıkan The Devil Put Dinosaurs Here'daki grunge olup olmadığı tartışmaya açık, benim daha çok heavy metal tadı aldığım gitar soundu gerçekten muazzam. William DuVall, bir Layne Staley olmasa da bence karizmatik bir sese sahip ve vokali parçalara genel olarak bir melankoli havası katıyor. Zaman zaman sludge ve doom metale yaklaşan atmosferik, karanlık, ürkütücü ve ilk dinleyişte anlaşılmayan ancak zamanla insanı kendisine bağımlı eden albümlerden, The Devil Put Dinosaurs Here...


5 - HELL - CURSE AND CHAPTER



80'li yıllarda ilk albümlerini kaydetmek üzere stüdyoya girmeye hazırlanan ancak anlaştıkları plak şirketlerinin aniden kapanması yüzünden albümü yayınlama fırsatı bulamayan Hell, 2008 yılında toplanarak eski şarkılarını yeniden kaydetmeye başlamış, 2011 yılında ise nihayet ilk albümü Human Remains'i yayınlamıştı. Albüm, yıllanmış şarap tadındaydı. 2 sene aradan sonra Curse And Chapter ile yollarına kaldıkları yerden devam eden İngiliz metalkafalar; başarılı prodiksiyonu, Sabbat'dan hatırladığımız Andy Sneap'in gitarından çıkan enfes melodileri, solist David Bower'ın çılgın vokalleriyle heavy metal müzikten hoşlanan bir insanı her yönüyle tatmin edecek bir çalışmaya imza atmış. Elemanlarının yaş ortalaması 40'ın üzerinde olan grubun sahip olduğu bu güçlü ve enerjik sounda hayran kalmamak elde değil..


4 - THE OCEAN - PELAGIAL



Normalde sludge metal çok fazla haz aldığım bir tür değildir ancak The Ocean gibi bu türü progressive elementler ile ustaca birleştirmeyi başaran gruplar kendilerini zevkle dinletiyorlar. Pelagial, bu bakımdan oldukça keyif aldığım bir albüm oldu. Güçlü, enerjik ve hiddetli olduğu kadar grubun duygusal derinliğini sergileyen ve adı üstünde okyanus kadar geniş bir albüm ile karşı karşıyayız. Bu arada kadroda neden çift bas gitarist bulunduğuna şaşmamak mümkün değil...


3 - THE GATHERING - AFTERWORDS



Anneke, The Gathering için çok şey ifade ediyordu ancak Hollandalı grup onun ayrılışından beri istikrarlı biçimde kaliteli işler yapmaya devam ediyor. Afterwords, mistik atmosferi ve dinlendirici yapısı itibariyle özellikle geceleri dinlenmesi gereken çok başarılı bir rock albümü olmuş. Vokallerde Silge Wargeland harika bir performans sergilese de albümde en beğendiğim parça grubun ilk albümü Always...'de kadroda yer alan Bart Smits'in vokalleri üstlendiği albümle aynı ismi taşıyan parça oldu..


2 - WARLORD - THE HOLY EMPIRE



Gelmiş geçmiş en underrated gruplardan biri olan Warlord, The Holy Empire ile en son albümünden tam 11 sene sonra kusursuz bir geri dönüşe imza attı. İnsanın tüylerini diken diken eden melodileri, şahane klavye partisyonları, bütün enstrümanların net bir şekilde duyulmasını sağlayan temiz prodiksiyonu ile tek kelimeyle "epik" bir heavy metal mücevheri ile karşı karşıyayız. Benim gözümde çoktan başyapıt kategorisine ulaşmış durumda olan albümün görkemli atmosferini anlatacak kelime bulmakta güçlük çekiyorum. İyi ki Warlord gibi gruplar var, iyi ki metal müzik var!


1 - SATAN - LIFE SENTENCE



Bu albümü ilk dinlediğimde sanki Court In The Act'in üzerinden 30, Suspended Sentence'ın üzerinden 26 sene geçmemiş, adı ilk duyulduğunda farklı şeyler çağrıştıran ancak aslında NWOBHM türünün pek adı duyulmamış ama son derece başarılı temsilcilerinden olan Satan sanki kariyerine hiç ara vermemiş gibi gelmişti. Gerçekten de Life Sentence, aradan bunca yıl geçmesine rağmen grubun aynen kaldığı yerden devam ettiği havasını hissettiriyor. Bundan birkaç ay önce birisi grubun böylesine güzel bir albüm yapacağını söyleseydi muhtemelen onu aşırı duygusal davranmakla suçlardım. Ama albüm baştan aşağı akılda kalıcı parçalarla dolu nefis bir melodik metal örneği ve her türlü övgüyü fazlasıyla hak ediyor..


BKNZ:Favori Albümlerim (1986-2013)

Sunday, January 26, 2014

Best Of Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda



Yılmız Özdil'in 1,5 seneye yakın süren gazete arşivleri taraması çalışmasıyla son 11 senede ülkemizde olup bitenleri derlediği kitabı Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda'yı sonunda bitirebildim.Kitaptan alıntı yaparak Özdil'in kendine özgü espirili diliyle anlattığı ancak bu sefer fazla yorum katmadığı trajikomik olaylardan bir best-of derlemesi oluşturuyorum.Kalemine sağlık Yılmaz Usta...


2004

"...Başbakan hareket memuru şapkası taktı.Ankara-Isparta arasındaki hızlı tren seferlerini bizzat başlattı.Avuçlar patlarcasına alkışlandı.Bir kaç gün kazasız belasız gidildi, gelindi.Neticede, Sakarya-Pamukova'da raydan çıktı.41 vatandaşımız sizlere ömür..

İkinci Dünya Savaşı'ndan kalma dandik trenlere "hızlı git" demişlerdi...Olmuştu sana hızlı tren!

Raylara inek çıkmasın diye güzergahta 90 memur 24 saat vardiya usulü nöbet tutuyordu.Çünkü kazaya sadece ineklerin sebep olabileceği düşünülmüştü."Kardeşim bu ilkel trenler bu hızla gidebilir mi?" diye düşünülmemişti.Lokomotif sigortalıydı, yolcular sigortasızdı.TCDD Müdür Vekili "Her şey Allah'tan" dedi.AKP Milletvekili Nusret Bayraktar ise, kem gözlerin nazarı olduğunu söyledi.

Hızlı tren faciasından 20 gün sonra, Ankara'dan İstanbul'a gelenle, İstanbul'dan Ankara'ya giden "normal tren" ler Kocaeli'nde kafa kafaya tokuştu, altı vatandaşımız daha sizlere ömür...Ulaştırma Bakanı "İstifa edecek bir şey görmüyorum, her sene karayollarında beş bin kişi ölüyor" dedi.

E bu kadar trajikomik hadiseyi ben bile hayal edemem diye kahretmiş olmalı ki, Gırgır'ın yaratıcısı Oğuz Aral çekip gitti, Avanak Avni yetim kaldı."


2006

"76 yaşındaki genelev kadını, malulen emekli olmak için SSK'ya başvurdu.Okmeydanı Hastanesi Sağlık Kurulu "iş görür" raporu verdi!Kadıncağız, Çalışma Bakanı'na rica mektubu yazdı."Sevgili oğlum, Menderes zamanından beri çalışıyorum, yaşlılığıma hürmeten bana yardım et" dedi.Gazetelerde yer alan son SSK haberiydi...SSK, Bağkur ve Emekli Sandığı tarihe karıştı, hepsi birleştirildi, Sosyal Güvenlik Kurumu oldu."


2007

"AKP yüzde 47 aldı ama öbür tarafta yüzde 53 var, çoğunluk hala AKP'nin karşısında deniyordu.Başbakan çıktı, hesabı kendince izah etti."Yüzde 84 oranında oy kullanıldı, bunun yüzde 47'sini aldık, yüzde 100 üzerinden hesap yaparsanız aldığımız oy yüzde 55,4'tür; kusura bakmasınlar, bu hesapları iyi biliriz, biz bu hesapların içinde piştik" dedi.

Geçti mi böylece yüzde 53'ü?

Geçti.

Yüzde 100 üzerinden hesap yapıp...

Yüzde 115'i bulan ilk ve tek başbakandı!"


2010

"Haklarını aramak için Ankara Abdi İpekçi Parkı'nda toplanan Tekel işçilerine gazla, copla, tazyikli suyla saldırdılar, döve döve havuza attılar.CHP'li MHP'li milletvekillerine bile gaz sıkılmıştı.Peki sorun neydi?Tekel'in sigara fabrikalarını satmışlardı.Açıkta kalan işçileri "4C" denilen statüye geçirmeye çalışıyorlardı.Neydi bu statü?1500 lira civarında maaş alan işçilere şu teklifte bulunuyorlardı:Başka bir devlet kurumuna geçeceksin.550 lira maaş alacaksın.Hangi şehire gönderirsem o şehirde çalışacaksın.10 ay çalışacaksın, iki ay ücretsiz izin yapacaksın, bu 10 ay da garanti değil, istediğimde kapının önüne koyarım.Birikmiş ikramiyelerin yanacak.Kullanmadığın izinler silinecek.Sendikalı olmayacaksın, olursan zaten kovarım.

Hükümetimizin teklifi buydu.

Ben işçilerin yerinde olsam...

İstersen bir de domalayım derdim!"

-----------------------------------

"23 Nisan geldi.Tayyip Erdoğan, başbakanlık koltuğunu ilkokul öğrencisine bırakırken "ileri demokrasi" yi tarif etti.

"Yetki artık senin; ister asar, ister kesersin" dedi."


2012

"Okul Sütü Akıl Küpü" projesi başlatıldı.

İlkokul çocuklarına süt dağıtıldı.

E tabi bu iş avanta kömür dağıtmaya benzemiyordu.

Ülke genelinde onlarca çocuk hastanelik oldu.

Şahane açıklamalar yapıldı.

Milli Eğitim Bakanı "Zehirlenme gibi değil, süte karşı hassasiyet olabilir" dedi.Bülent Arınç "Çocuklar ilk defa süt içtiği için aşırı dozdan rahatsızlanmış olabilir" dedi.Diyarbakır Valisi "Sütten değil, psikolojik" dedi.Konya Valisi "Zehirlenmediler,etkilendiler" dedi.Edirne Valisi "Açlıktan mideleri bulanmıştır" dedi.


Sunday, January 19, 2014

Yaşanmışlıklar - 11 / Ergenlik Kazası

Bu, utanarak yazacağım bir hikaye aslında..Herkesin ergenlik zamanlarında yaşadığı ve şu anda pek de hatırlamak istemeyeceği maceraları olmuştur..Benimkisi de absürdlük düzeyi bakımından hiç de küçümsenemeyecek vaziyette olduğu için burada paylaşayım dedim..

Hikaye Yaşanmışlıklar serisinin 5.bölümünde bahsettiğim, amcamların Altınoluk Fener Mahallesi'ndeki yazlıklarında vuku bulmuştu..1996 yılında 14 yaşında bıyıkları terlememiş bir velet iken tatilimi geçirdiğim sitede birtakım arkadaşlarla (Hepsi sapına kadar erkek) gündüzleri denizin, sıcak kumların ve soğuk kolanın tadını çıkartıyor, akşam 17:30 gibi henüz büyüklerimiz sitedeki toprak futbol sahasını kapmadan güneşin alnında futbol oynamaya başlıyor, akşam yemeğini yedikten sonra da deniz kenarında "Belki kızlarla tanışırız" umuduyla volta atıyorduk..

Ancak umutlu arayışlarımız sonuç vermiyordu..3-4 kişilik cesaretten yoksun ergen grubu olarak sahilde gezerken tek yapabildiğimiz karşıdan gelen bayanlara göz ucuyla bakmak ve birileri çakırkeyif halde kumsalda gitarla dönemim popüler parçalarını çalarken onun yanında oturmak ve etrafındaki kızlarla tanışma umudu aramaktı..Bir türlü medeni cesaretimizi toplayıp karşı cinsle iletişime geçemiyorduk..

Kendi adıma bu sıkıntılı sürece bir son vermeyi kafama koymuştum..O yaz mutlaka bir kızla tanışmalıydım..Öyle ya, yaşıtım olan herkes bunu yapıyordu, benim neyim eksikti?

Ağustos ayının sıcak gecelerinden birinde aradığım fırsat çocuk parkında karşıma çıktı..Sitedeki en yakın arkadaşım Aslan'la yürüyor ve bitmek bilmeyen geyik muhabbetleri yapıyorken salıncaklarda oturan 2 tane kız gördük..Gecenin karanlığında yüzlerini net bir şekilde seçmek kolay değildi ama birdenbire içimi saran cesaret duygusunun etkisiyle yanlarına gitmeyi düşündüm..

"Ben gidip tanışacağım" dedim Aslan'a.."Peki ne diyeceksin?"diye sordu.."Bir planım yok" diye cevap verdim..Aslan, geride kalıp izleyeceğini, işler olumlu biçimde ilerlerse daha sonra yanımıza geleceğini söyledi..

Derin bir nefes alıp salıncaklarda oturan kızların yanına doğru ilerledim..Kaybedeceğim ne vardı ki?

Kızlar karşılarında beni görünce konuşmayı kestiler..Sanırım dengesiz biri olup olmadığımı anlamaya çalıştılar..O anda nasıl gözüktüklerinin, kim olduklarının falan hiç önemi yoktu..Sadece tanışmak istiyordum ama bunu nasıl ifade edeceğimi bilmiyordum..Ağzımdan şu laflar çıktı:

"Merhaba..Ben SİZİ rahatsız etmek istemem..Sadece SİZDEN hoşlandığımı ve tanışmak istediğimi söylemek istedim..SİZİ bir süredir sitede görüyorum ve belki arkadaş olabileceğimi düşündüm.. (Bunları söylerken bir soldaki salıncakta oturan kıza, bir diğerine bakıyordum) Eğer SİZ de isterseniz......."

O anda kızlardan esmer olanı ve sanırım solda oturanı bir anda şu basit soruyu soruverdi:

"Hangimizden bahsediyorsun onu anlamadım..Yani hangimizden hoşlanıyorsun?"

Doğru ya, amaç kızlarla tanışmaktı ama ortada bir değil iki kız vardı..O an aklıma gelen en mantıklı cevabı vermeye çalıştım:

"MESELA SENDEN!"

.....

Esmer kız şaşırdı ve gülmeye başladı..İstanbul'da bir erkek arkadaşı olduğunu, onu sevdiğini ve yanlış birşey yapmak istemediğini söyledi.."YAZ AŞKLARI KISA OLUR" diye o zamanlar bir arkadaşımdan duymuş olduğum ve karizmatik olduğunu zannettiğim bir cümleyle tekrar şansımı denedim..Kız, düşünmek için süre istedi..Ertesi gün tekrar parkta buluştuk ve kız aynı düşüncede olduğunu söyledi.."Peki" dedim, bir daha yüzünü hiç görmedim...

Hala bir yerde "MESELA" lafını duyduğumda aklıma ilk olarak bu hikaye gelir..

Monday, December 30, 2013

Black Gives Way To Blue

Kaderde en yakınımdaki bazı insanlara yeteri kadar ilgi ve sevgi gösterememiş olmanın yaşattığı ağır vicdan azabını çekmek ve "İşallah bu gün öncekinden daha iyi olur" diye umutlanmak ve bu esnada yeni yılın nasıl geldiğini hiç anlamamak da varmış..

Allahın düşmanıma yaşatmamasını temenni ettiğim bu zamanlarımda şu aşağıdaki parçaya ve parçanın yer aldığı albüme fena halde tutuldum..

Bir şekilde bekleyişin sona ereceğini ve yeni taze başlangıçın o kadar uzakta olmadığını haykırıyor..

Sen ne güzel grubumuzdun Alice In Chains, Staley'siz de olsa aramıza tekrar hoşgeldin..

Bu dinazorları buraya kim koydu sahiden?

Sunday, December 15, 2013

Rahatsız Mısın Sen Hanri?



Bunu gördükten sonra aşağıdaki adamı hatırlamamak mümkün mü?


Wednesday, December 04, 2013

Çalışma Masası


Bir Pazartesi sabahı gayet uykulu bir halde ofise geldiğinizde karşılaşabileceğiniz en renkli görüntülerden biri..Hafta sonu mesaiye gelen Sayın İsmail Gülenç'e saygılarımızı sunuyoruz..

Edge Of Sanity - Sacrificed



Parçayı ilk dinlememin ardından şaşkınlığa kapılmış ve "Cover mı değil mi?" diye üzerinde detaylı bir araştırma yapma gereği duymuştum..Bu, bir The Sisters Of Mercy, The Mission, ya da Billy Idol parçası olabilirdi ama İsveç death metali denince aklıma ilk gelen gruplardan biri olan Edge Of Sanity'nin işi olduğuna inanması zordu..Ancak o zamanlar (1993) hangi ruh hali içinde olduklarını kestirmenin pek mümkün olmadığı da Dan Swanö ve saz arkadaşları "Bir metal grubundan duymaya alışık olmadığımız parçalar" kategorisine unutulmaz bir isim eklemişlerdi..Albümün geri kalanının (The Spectral Sorrows) Swedish Death Metal tarihinin en nefis örneklerinden biri olarak hafızama kazındığını ayrıca belirtmeliyim...

Saturday, November 30, 2013

Kamyoncu Metal


Bir de Manowar için kamyoncu metal derler...

İçki Koleksiyonu - 12 / Ardbeg Islay Single Malt Scotch Whisky


İlk defa Taps Smoke Lager içtiğimde hafifçe damağıma yayılan duman tadı harika gelmişti ve içtiğim en orjinal içkilerden biri olduğuna karar vermiştim..Anca sanırım Ardbeg, isli tatları sevenler için ulaşılabilecek son nokta..Isley adında İskoçya'da zamanında Kelt rahiplerinin kuzeyli barbarlardan korunmak için sığındıkları küçük adaların birinde üretilen viski, bardağa koyduğunuzda şampanya görüntüsü veren rengi ve keskin kokusuyla dikkat çekiyor..Adanın, üzerinde bol miktarda yer kömürü bulunan toprakları viskiye doğal olarak duman tadı katıyor ve bu da Ardbeg'i diğer bütün single maltlardan farklı yapıyor..Leziz ve benzersiz tadının bir diğer sebebi de chill-filtering denen soğutma aşamasından geçirilmemesi (Bu sayede duman tadı kaybolmuyor) ve içindeki alkol oranının %46 olması..Zaten şu aşağıdaki resimdeki gibi bir yerde üretilen bir içkinin kalitesiz olma ihtimali var mı?

Sunday, November 24, 2013

The Warriors (1979)


Sanırım "İsimleri nedeniyle ilk insana ilk başta tırt gibi gelen filmler" diye bir kategori varsa bu filmi oraya yerleştirmek lazım..Gerçekten de adını duyduğunuzda sıradan bir dövüş filmi zannedilebilecek The Warriors, geleceğin New York'unun karanlık sokaklarında geçen ve yumruklarından çok akıllarını kullanan elemanlardan oluşan bir çetenin çılgın bir tempoda ilerleyen hikayesini anlatan futuristik bir kusursuzluk örneği..Loş ışıklarla aydınlatılmış metro istasyonları, her biri değişik kostümlere bürünmüş çeteler, tehlikeli kadınlar ve filmin atmosferiyle mükemmel bir uyum sağlayan müzikler filmi bir oturuşta sonuna kadar izleme ihtiyacı hissettiriyor..Walter Hill'in yönetmenliğini yaptığı; Michael Beck, James Remar, Dorsey Wright, Brian Tyler gibi isimleri pek duyulmamış genç aktörlerin akıllardan çıkmayan oyunculuklar sergiledikleri film, dünya çapında kült statüsüne ulaşmış durumda ve bence bunu sonuna kadar hak ediyor..Karanlıkta izlenmesi tavsiye edilir..

Friday, November 22, 2013

Bunak Adam


Hayatımda aldığım en acayip iltifatlardan birini Last Fm'i ilk açtığım zamanlarda Alper Balkış kişisi tarafından almıştım..

Sunday, November 17, 2013

Charles Manson's Epic Answer



Gerçekten de "Sen kimsin?" sorusuna verilebilecek en epik yanıt..

Wednesday, November 13, 2013

Total Annihilation In Istanbul - 11.11.2013


"Yıl olmuş 2013, sen hala thrash metal mi dinliyorsun?"

Aramızda böyle anlamsız sorular sorabilen, ”zamanında” metal müziğin en gürültülü ve hızlısını dinlemiş olduğuna inanan ama artık bu müziğin kulaklarını tırmalamasından dolayı günümüzün easy listening trend gruplarına yönelen adamlar yaşıyor..

Böyle düşünen insanların mantığından yola çıkacak olursak artık kimsenin progressive rock veya klasik rock da dinlememesi gerekir..Çünkü bu tarzda müzik yapan birçok önemli grubun (Genesis, Rush, Yes, Journey ve Fleetwood Mac ilk aklıma gelen örnekler) özellikle 60’ların sonunda ve 70’lerde altın çağlarını yaşadıktan sonra 80’lerden itibaren dönemin synthesizer ve elektronik etkileşimleri nedeniyle soundlarını değiştirdiklerini ve 90’lardan itibaren de günümüzün modern rock sounduna yöneldiklerini görmekteyiz..”70’ler“ denince müzikal anlamda hemen herkesin aklına ilk olarak klasik rock, progressive rock ve psychodelic rock türleri geldiği gibi 80’lerin sonunda metal müzikte thrash metal hegemonyası yaşanmıştı..Ancak aradan geçen zaman, insanın bütün bu müzik türlerinden ayrı ayrı haz almasına engel olmamalı, en azından bana engel olmuyor..

Annihilator, metal müzik dinlemeye ilk başladığım zamanlardan beri takip ettiğim bir grup.Alice In Hell ve Never Neverland gibi thrash metal için kült kabul edilebilecek iki albüme imza atan Kanadalılar, Set The World On Fire ile daha yumuşak bir sound ile deneysel işlere girince bağnaz metalkafaların tepkisini çekmiş (Benim çok sevdiğim bir albümdür aslında) ve Roadrunner Records gibi zamanının dev plak şirketlerinden biriyle yollarını ayırmak zorunda kalmıştı.90’lı yılların ortalarından itibaren yayınlanan King Of The Kill, Refresh The Demon ve Remains albümleri, Annihilator albümlerinden çok gitarist Jeff Waters’ın solo albümlerine benziyorlardı..Hatta King Of The Kill albümünde Jeff Waters, davullar dahil bütün enstrümanları kendi çalmakla kalmıyor, vokalleri de üstleniyordu..1999 yılında basist Wayne Darley dışında ilk kadrosuyla tekrar toplanan grup, Criteria For A Black Widow albümünü yapacak ancak bu sefer de bazı parçalarda soundu metalden çok hard-core’a benzediği için eleştirilecekti.(Oysa ki bence gayet başarılı ve gaz bir albümdü Criteria For A Black Widow).2001 ve 2002 yıllarında sırasıyla Carnival Diablos ve Waking The Fury uzunçalarlarını yayınlayan grup, thrash metali groove metal ile oldukça başarılı biçimde harmanlamayı başarıyordu..Özellikle Waking The Fury albümü, sahip olduğu elektrikli testere sesine benzeyen gitar soundu ile metal tarihi içinde ayrı bir yere konulması gereken bir albümdür. Bu albümdeki gitar soundunu şu ana kadar dinlediğim başka hiçbir albümde duymuş değilim..

Waking The Fury albümünden sonra grubun çekirdek kadrosu bir kez daha dağılmış, buna sinirlenen frontman Waters, sadece vokalist/gitarist Dave Padden’ı kalıcı eleman olarak grupta tutmaya, bunun dışında sadece turlarda çalacak basist ve davulcular ile çalışmaya karar vermişti..Bu dar kadroyla 2004 yılında kanımca kariyerinin en vasat albümü All For You’yu piyasaya süren Annihilator, hemen ertesi sene çıkan Schizo Deluxe ile kendini affettirmişti..2007’de Angela Gossow, Jeff Loomis, Alexi Laiho, Jesper Strömblad gibi metal camiasının birçok ünlü müzisyeninin konuk sanatçı olarak yer aldığı ve sadece “Metal” gibi iddialı biri isimle yayınlanan albüm ise beklentileri tam olarak karşılamayan bir albümdü..(Hatta albümün ismine aldanılmaması gerektiği, albümdeki soundun thrash metalle alakası olmadığına dair ciddi eleştiriler almıştı..) 3 sene sonra Annihilator’ın thrash köklerine tekrar sıkı sıkıya sarıldığı gupla aynı ismi taşıyan 13.albümleri piyasaya sürüldü..Ve içinde bulunduğumuz yılın yaz aylarında “Feast” isimli albüm raflardaki yerini almıştı ki bir gün Facebook’a girdiğimde bir baktım ki Vera Productions ve Freebird Agency grubu İstanbul’da konsere getiriyormuş!Harika bir haberdi, ancak iptal olma ihtimalini de göz önünde bulundurmak gerekiyordu..Sonunda dualarım kabul oldu, konser iptal olmadı, 11 Kasım 2013 Pazartesi günü iş çıkışı en sevdiğim thrash metal grupları içinde üst sıralarda yer alan Annihilator’ı izlemek üzere Maslak’ın yolunu tuttuk..

Benim için metal konserlerinin farklı bir havası var..Ertesi gün erkenden kalkıp işe gitmem gerektiğini, konserde fazla gaza geldiğim taktirde izleyen günlerde boynumun ve bacaklarımın feci halde ağrıyacağını bildiğim halde sahnede çalan grup die-fard fanı olduğum bir grupsa ve üstüne üstlük setlistte hastası olduğum parçalarına yer veriyorsa kendimi tutamıyorum..Annihilator tam olarak bunu yaptı..İlk albümden Alison Hell ve W.T.Y.D, Neverland’den The Fun Palace, Reduced To Ash ve I Am In Command, Set The World On Fire’dan albümle aynı ismi taşıyan parça, No Zone, Knight Jumps Queen (Ayrıca Phoenix Rising, Sounds Good To Me ve Snake In The Grass’den oluşan akustik bir kombo da yaptılar), King Of The Kill’den Bliss, Second To None, Fiasco ve albümün ismini taşıyan o hayvani parça, Refresh The Demon, Carnival Diablos’un en sevdiğim parçası Time Bomb, Waking The Fury’nin en gaz parçası Ultra-Motion, Grupla aynı ismi taşıyan albümden Ambush ve son albümün ilk 3 parçasından oluşan harika bir setlist sundular..Benim için sonuç ise yapılan headbang neticesinde ertesi gün ağrımaya başlayan bir boyun ve ayakların sürekli yere vurulup tempo tutulması suretiyle oluşan bir bacak ağrısı oldu..Ama İstanbul, turnenin son durağı olmasına rağmen grup sahnede o kadar enerjikti ve o kadar kuvvetli bir sounda sahipti ki insan bütün bu ağrılardan şikayet edemiyor..

Konserin ses sistemi şaşırtıcı biçimde çok iyiydi..Gitarlar çok temiz duyuluyordu..Jeff Waters her Annihilator konserinde olduğu gibi konser boyunca sempatik hareketler sergiledi ve sürekli sırıtarak sahneyi dolaştı..(Gitar çalarken onun kadar eğlenen başka bir adam var mıdır acaba?)Vokalist David Padden çok başarılıydı..Grubun eski ve yeni parçalarını kusursuz biçimde söyledi..Genç davulcu Mike Harshaw ve sonradan Venezuela’lı (!) olduğunu öğrendiğim genç gitarist Alberto Campuzano da iyilerdi..

Konserin yapıldığı Maslak Arena küçük bir mekan..Pazartesi günü olmasına rağmen konsere gelen yaklaşık 500 civarı metal fanı sayesinde içerisi kalabalık gibi gözüküyordu..Gönül ister ki Annihilator gibi bir gruba binlerce kişi gelsin ama Türkiye’de yaşıyor olduğumuz için hafta içi bir gün için bu sayı yüksek sayılır..”Abi konsere gelecektim ama hafta içine denk geldi” diyebilme rezilliğini göstebilen insanlara da konsere İzmir’den gelip ertesi gün işine giden adam olduğunu hatırlatıp allah’a havale ediyorum..

11 Kasım 2013 Annihilator İstanbul konseri için verdiğim 60 lirayı grubu Türkiye’ye getiren Vera Productions ve Freebird Agency’ye sonuna kadar helal ediyorum..İnsan sevdiği grubu sahnede böylesine dehşet bir performansla izledikten sonrası parayı falan umursamıyor zaten..

Not:Bu arada Jeff’in “We are Canadians, we love everyone”sözü ve “Do you like Slayer and Metallica, listen to this” diyip Deadlock’a girişi unutulmazdı…



Tuesday, November 12, 2013

Kötü Gün Dostu Galatasaraylılar


Hazır Fatih Terim'in yok yere klüpten gönderilişini hala kabullenemiyorken, bu sezon şu ana kadar hemen hemen hiçbir maçta güzel futbol oynayamamışken ve ezeli rakibimizin sahasında kazanamama serisini 14 yıla çıkartmışken bu fotoğrafı da paylaşayım dedim..Fotoğraf, 1994-1995 sezonunda kendi sahamızda üst üste Samsun, Antep ve Antalya'ya kaybederek kötü bir rekora imza attığımız dönemde Florya Metin Oktay Tesisleri'nde çekilmiş..Beterin de beteri olduğunu unutmamak lazım..

Monday, October 28, 2013

Suçlu



Hayat böyle işte..Bazen bir duruma fena halde tepki göstermek istediğin halde neticesinde kaybedebileceğin şeylerin korkusu yüzünden frene basıyorsun..Bazen de haklı olduğuna kesin biçimde inanıp tepkini gösterdiğinde de hiç beklenmedik sonuçlarla karşılaşıyosun..Bu şiir, memleketteki kadın-erkek ilişkilerini pek de gerçekçi biçimde yansıtmıyor..Erkeklerin bu kadar düşünceli oldukları ne zaman görülmüş?

Wednesday, October 23, 2013

Efsane Commodore 64 Oyunları

7 yaşında henüz İlkokul 2'ye giden bir velet iken bir akşam babamın elinde siyah bir poşet ile eve geldiğini hatırlıyorum..Babam, o zamanlar arada bir küçük sürprizler yapıp legolar getirirdi bana. Bu sefer de öyle birşey yaptığını düşünüp heyecanla yanına gitmiştim.."Bilgisayar aldım" demişti..Tahtakale diye bir yerden bahsetmişti. Orada ucuzluk mu ne varmış..Bilgisayarı uygun fiyata bulmuş..Hayatımda "Tahtakale" kelimesini ilk duyduğum andı..Tabi sevinçten bunu fazla önemsemeyip bir an önce bilgisayarı oturma odasındaki Philips marka 52 ekran tüplü televizyonumuza bağlama işine girişmiştim..

Kurduğum bilgisayarın adı Commodore 64 idi ve babam bana bu aleti alarak mı iyilik mi kötülük mü yaptığı konusunda sanırım asla emin olamadı..Commodore'un evimize girmesiyle benim için bir devir kapanmış, evdeki legoların ve o zamanlar gazetelerin verdiği kartondan ev maketlerinin yüzüne bakılmaz olmuştu..

Commodore 64, benim ilk göz ağrımdı..Gelmiş geçmiş bilgisayarlar içinde en sıcak ve samimi olandı..Bir süre sonra bağlı olduğu televizyonunun görüntüsünü bozmasına, zaman zaman kafa ayarı diye tornavidanın bilgisayarın teybinin içine sokulmasıyla icra edilen akıllara zarar bir ayara gereksinim duymasına, bazı oyunları 10-15 dakikada yükleyebilmesine rağmen hiçbir zaman kızamadım ona..Yapabilecekleri sınırlıydı (Sadece 64 KB RAM'e ve sahipti ve grafik çipi 16 renkten oluşuyordu), ancak kısıtlı kapasitesi, hayatım boyunca oynadığım en zevkli oyunların birçoğunu bu tüm zamanların en çok satan ev bilgisayarında oynamama engel olmadı..

Datasette kullanarak başladığım Commodore hayatıma 5¼ Inch boyutındaki devasa disketler ile çalışan bir Commodore 1541 Disk Drive ile devam ettikten sonra tekrar Datasette'e dönerek veda etmiştim..Bu süre zarfında bu efsanevi bilgisayarda oynadığım en keyifli oyunlardan oluşan bir derleme yapayım dedim. Elbette aradan 20 seneden fazla zaman geçtiği düşünülecek olursa unuttuklarım olabilir, lütfen kusura bakmayınız...



10 - GHOSTS 'N GOBLINS (CAPCOM/1986)



Ürkütücü bir mezarlıkta başlayan; üzerimize doğru uçan kargaları ve kırmızı iblisleri, tepemizden ok atan şişman canavarları ve yer altından bir anda çıkan zombileri yok ederek ilerlediğimiz Capcom'un bu harika platform oyununda bölümler ilerledikçe düşmanlar zorlaşırdı. Oyuna ilk başladığımızda elimizde ateş tuşuna bastığımızda dümdüz ileriye giden dandik bir silah mevcutken, düşmanları öldürmek suretiyle meşale, balta, bıçak ve kalkana benzeyen acayip bir silah bulunabiliyordu.(En kullanışlı silah bıçaktı) Yönettiğimiz karakter bir mumyaydı ve üzeri sargılarla kaplıydı. Düşmanlardan aldığımız her darbede sargılar birer birer ortadan kalkar ve en sonunda ölmeden hemen önce bir iskelete dönüşürdük. Hayatımda oynadığım en sabır gerektiren ve beceri isteyen oyunlardan birisi olan Ghost 'N Goblins, Gametrailers.com sitesi tarafından tarihteki en zor ikinci oyun seçilmiştir..


9 - R-TYPE (IREM/1987)



Uzayda geçen bu Shoot 'em Up oyunu, türünün en iyilerinden biriydi..Deli gibi üzerimize gelen düşmanları birer birer yok ederek bulduğumuz çeşitli power-up'lar sayesinde minik uzay gemimizi güçlendirir ve zamanla çaprazlara, aşağıya-yukarıya hatta geriye doğru bile ateş edebilecek duruma gelirdik. Bölüm sonu canavarları harika biçimde tasarlanmışlardı ve bazıları Alien'lara benziyorlardı. Oyunda temel olarak sürekli ateş ederek ekranın sağına doğru ilerlemekten başka birşey yapıyor olmasak da sürükleyicilik ve iyi tasarlanmış düşmanlar sayesinde insanın canı hiçbir zaman sıkılmıyordu..


8 - THE GREAT GIANA SISTERS (RAINBOW ARTS/1987)



Super Mario Bros'un Commodore 64 versiyonu olarak görülebilecek The Great Giana Sisters, son derece şirin grafiklere ve birbirinden iyi tasarlanmış bölümlere sahipti. Giana ve Maria adında iki kız kardeşi yönettiğimiz, önümüze çıkan taşları kafa atıp kırarak içlerinden çıkan çeşitli objeleri toplayarak ilerlediğimiz oyunda bir çok gizli oda bulunurdu ve bunları keşfetmek çok keyifliydi..Yuvarlak, acayip bir nesneyi aldıklarında kızların saçları kabararak cadı saçı gibi olurdu. Chris Hülsbeck adında zamanınının önemli video oyunu müzik besteleyecisi şahsın elinden çıkmış müzikleri de şahaneydi..


7 - BOULDER DASH (FIRST STAR SOFTWARE/1984)



Ufacık bir karıncayı yöneterek her an üzerimize düşecek gibi görünen taşların altında kalmadan ekranın çeşitli yerlerinde bulunan elmasları toplama amacına dayalı Boulder Dash, oynaması çok keyifli ama bir o kadar da zor olan zeka oyunlarından biriydi. Ekranda serseri mayın gibi dolanan böceklere dikkat etmek gerekiyordu..Bazı bölümlerde elmaslar, taşları böceklerin üzerine düşürerek onları patlattığımız zaman ortaya çıkarlardı. Bu oyunda yönettiğimiz karınca, gördüğüm en sevimli oyun karakterlerinden biriydi. Bir süre hiçbirşey yapmadan beklediğimizde canı sıkılır ve ayaklarını yere vurmaya başlardı. Taşların arasına sıkışıp kaldığında sürenin bitmesini beklemekten başka yapacak birşey yoktu...


6 - SAMURAI WARRIOR : THE BATTLES OF USAGI YOJİMBO (FIREBIRD/1988)



Bir tavşandan samuray yaratarak onu oyun karakteri yapmak kimin fikriydi bilmiyorum ama bu oyun oynadığım en zevkli Role Playing'lerden biriydi. Geniş bir harita üzerinde karşımıza çıkan ninjaları ve garip canavarları öldürerek, evlere ve mağaralara girerek, köylülere selam vererek yolumuza devam ederdik..(Karakterimiz köylüleri öldürürse harakiri yapıyordu) Köylü gibi görünüp bir anda ninjaya dönüşen adamlar insanı sinir ederdi. Canımız azaldığında aşçı kadına para verip pilav yiyerek enerjimizi arttırabiliyorduk. Kılıcımızı çektiğimizde çalan müzik bir anda değişir ve etraftaki köylüler kaçmaya başlarlardı. Grafikleriyle, müzikleriyle, oyuncuya verdiği serbestlik ile (Para verip kumar oynamak bile mümkündü) Commodore-64 tarihinin iz bırakan oyunlarından biriydi...


5 - RICK DANGEROUS (CORE DESIGN/1989)



Indiana Jones'a benzer saçma bir karakteri yönettiğimiz oyunun daha en başında kopup gelen kayanın zavallı adamımızı kovalaması, Rick Dangerous'ın ne kadar zor bir oyun olduğuna işaret ediyordu. Aniden çıkan ve insanı çaresiz bırakan tuzaklar yüzünden birçok yeri en az bir kere ölmeden geçemiyorduk. Bu nedenle her bölümdeki tuzakların yerini ezbere bilmemiz gerekiyordu. Oyunun insanı bazen sinir eden zorluğunu bir kenara bırakırsak, yapılmış en iyi platformlardan biri olduğunu söylemek lazım..Bir de Rick'in öldükten sonra ekrandan aşağıya doğru uçarken kollarını iki yana doğru açıp "Vıaaaaaaaaaa" diye bağırışını unutmak mümkün mü?


4 - INTERNATIONAL KARATE (SYSTEM 3/1986)



Beyaz kuşaklı acemi bir kareteciyle ülke ülke dolaşıp siyak kuşağa ulaşmaya çalıştığımız oyunda dövüş hareketleri inanılmaz gerçekçiydi. Yumruk, tekme, uçan tekme, dönen tekme gibi klasik hareketlerin yanı sıra dirsek atma, kafa atma, yere eğilip tekme sallama gibi hareketler de yapabiliyorduk. Etkili bir vuruştan sonra rakibimizin yere devrilip yıldızları saymasını izlemek çok keyifliydi. Kafamızla taş kırdığımız ve üzerimize gelen toplardan korunmaya çalıştığımız ara bölümler oyuna renk katıyordu. International Karate, halen Mortal Kombat ve Tekken serileri ile beraber oynadığım en zevkli dövüş oyunlarından biri olarak hafızama yerleşmiştir..


3 - IMPOSSIBLE MISSION (EPYX/1984)



Deli bir profesör dünyayı yok etmek amacıyla her yeri bombalarla doldurmuştur. Süper kahraman olarak yapmamız gereken, içleri bizlere zarar verebilecek sayısız robotla dolu odaların arasında sağa sola koşturarak her objeyi incelemek ve bulmacaları çözerek profesörü bulmaktır. Ancak oyunun isminden de anlaşılacağı üzere bunu becermek pek kolay olmayacaktır. Impossible Mission, 1984 yılında çıkmış olmasına rağmen Commodore için oldukça güzel kabul edilebilecek grafikleri ve robot tasarımlarının başarısı ile dikkat çeker. Ayrıca oyun ekranının altında yer alan kontrol panelleri ve ilerlerken karşılaştığımız terminal ekranları, oyuna esaslı bir bilim-kurgu havası katar. Metal zeminin üzerinde koşarken duyulan ayak sesleri ve kahramanımızın boşluklara düşerken attığı çığlık insanın kabuslarına girebilecek türdendir..


2 - EMLYN HUGHES INTERNATIONAL SOCCER (AUDIOGENIC/1988)



Sıra geldi başında en çok zaman geçirdiğim Commodore 64 oyununa..Emyln Hughes International Soccer, daha oyuna başlamadan oyuncuya sunduğu seçenekler ile takdirimizi toplardı.Beraberlik halinde uzatma olsun mu, deplasmanda atılan gol 2 gol sayılsın mı, oyuncular topa topuklarıyla vurabilsinler mi, kaleciyi bilgisayar mı yönetsin gibi ayarları istediğimiz gibi değiştirebiliyorduk. (Bu, o zamana kadarki futbol oyunlarında görmeye alışık olmadığımız birşeydi) Hatta çimlerin rengini bile değiştirebiliyorduk! Oyuncuların top sürüşü, şutları ve kayarak müdahaleleri ile kalecilerin kurtarışları ve degajları oldukça etkileyiciydi..(Ancak topa havadan nasıl vurulacağını öğrenmem birkaç ayımı almıştı) Dıt dıt dıdı dıt dıdı Dıt dıt dıdı dıt şeklindeki korna sesi gibi müziği ve oyuncuların gol attıktan sonra yumruk şov yapmaları aklımdan hala çıkmamıştır..Oyunun en zevkli tarafı ise oyuncuların ve takımların isimlerini, takımların forma renklerini değiştirerek kendi ligini yaratmaktı..


1 - LAST NINJA 2 (SYSTEM 3/1988)



Last Ninja 2, sanırım Commodore 64'ün kısıtlı imkanları ile yapılabilecek en detaylı oyundu. İzometrik grafikleri, nefis müziği ve gerilim filmlerini aratmayan atmosferi ile aklımızı başımızdan alırdı. Bölümleri geçmek için çeşitli eşyalar bulmak ve kafayı çalıştırarak bu eşyaları doğru yerlerde kullanmak gerekirdi. Bu eşyaları ararken karşımıza türlü türlü düşmanlar çıkardı (İlk bölümdeki bıçak fırlatan palyaçoyu unutmak mümkün mü). Oyunun zorluk seviyesi hayli yüksek olduğundan düşmanlarla savaşmak yerine yanlarından zıplayarak kaçmak çoğu zaman daha faydalı olurdu. Bir Arcade/Adventure'dan beklenebilecek herşeye sahip olan olan Last Ninja 2'yi Commodore 64 tarihinin gelmiş geçmiş en iyi oyunu olarak görüyorum..



BAKINIZ:EFSANE AMİGA OYUNLARI

Saturday, October 19, 2013

Müzikli Külot



İstiklal Caddesi'nde bir zamanlar böyle abuk subuk ürünler satan bir dükkan vardı..Hala var mı bilmiyorum ama akıl sağlığı yerinde olan bir insanın fotoğrafta kırmızı ile işaretlediğim yerde yazan şeyi hangi sebeple alıp kullanma ihtiyacı hissedebileceğini merak etmeden duramıyorum..

Friday, October 18, 2013

Top 10 Değeri Bilinmemiş Komedi Filmleri

Komedi filmlerine, özellikle "kara komedi" denilen güldürürken insanı kimi zaman sinir eden, hatta korkutan, "Bu kadarı da çok saçma!" dedirten türe ilgim vardır..Bu vesile ile bu güne kadar izlemiş olduğum komedi filmlerinden yeteri kadar bilinmediklerini tahmin ettiklerim ile ilgili bir derleme yapayım dedim. Özellikle "En iyi komedi filmleri" ifadesini kullanmaktan çekindim çünkü sanat eserleri göreceli kavramlardır ve benim defalarca izlemeye doyamadığım bir filmi bir başkası 10 dakika seyrettikten sonra Shift+Delete tuşları ile çok uzaklara gönderebilir. Ayrıca sinema dünyasında o kadar fazla seçenek, keşfedilebilecek o kadar çok güzellik var ki belki de bir süre sonra listeyi yenilemek durumunda kalacağım ancak o zamana kadar beni derinden etkilemiş olan şu fimlerle ilgili birkaç satır yazmak istedim..


10 - OFFICE SPACE (1999)



Kaçımız yaptığımız işten tam anlamıyla memnunuz ki? Arada bir patronlarımıza kızıp herşeyi bırakıp gitmek, tamamen farklı alanlarda yeni bir işe başlamak istemiyor muyuz? İşte ofisindeki rutin işlerden, saçma kurallardan ve anlayışsız yöneticilerden usananların, sürekli kağıt sıkıştıran yazıcıları ve hiç durmadan çalan telefonları kırıp parçalamak isteyenlerin, iş yerinin cehennemden farksız bir yer olduğunu düşünenlerin zevkle izleyebilecekleri bir film Office Space...Kovulduktan sonra kafayı yiyip iş yerini ateşe veren gözlüklü adama ve sinir bozucu bir ses tonuyla telefonlara bakan şişman sekretere özellikle dikkat etmek lazım...Jennifer Aniston da hem performansı hem de güzelliğiyle göz kamaştırıyor..



9 - DEATH AT A FUNERAL (2007)



Karışan cenazeler, yatıştırıcı yerine yanlışlıkla uyuşturucu alan adamın yaşadığı trajedi, ölen adamın cüce gay sevgilisinin aileye şantaj yapmaya çalışırken başına gelenler (Bu rolde Game Of Thrones'dan hatırladığımız Peter Dinklage'i görmekteyiz)...Dirty Rotten Scoundrels gibi olağanüstü komik bir filme imza atmış yönetmen Frank Oz'dan İngilizlerin espiri anlayışını sevmeyenlerin dahi hiç sıkılmadan izleyebilecekleri bir kara komedi klasiği...Sırf filmin sonlarında ölen adamın oğlunun, tabuttan çıkan cüceye "Babamın tabutunun içinde ne arıyorsun?" diye sorduğu sahne için bile izlenebilir...



8 - MY COUSIN VINNY (1992)



Genellikle Goodfellas, Casino gibi gangster filmlerinde görmeye alıştığımız psikopat rollerin adamı Joe Pesci, bu filmde hukuk fakültesinden yeni mezun olmuş deneyimsiz bir avukat rolünde ve komik kişiliğiyle karşımıza çıkar. Her zamanki gibi hızlı konuşur ve hem konuşmalarıyla hem de mimikleriyle insanı gülmekten kırır geçirir. Nişanlısı rolündeki Marisa Tomei de bu filmdeki performansıyla en iyi yardımcı kadın oyuncu oscarını kapmıştır..



7 - BRAINDEAD (1992)



Bir gün birisi "Yaşlı bir kadının kendi kulağını yediği, bir rahibin "TANRI İÇİN KIÇ TEKMELİYORUM" diye bağırarak zombileri kung-fu yapma suretiyle dövdüğü, daha sonra rahibin de bir zombi haline gelerek bir zombi hemşire ile aşk yaşadığı, bu ilişkiden doğan zombi çocuğun çocuk parkında normal çocukları katletmek üzereyken son anda engellendiği ve bu esnada feci halde dayak yediği, başrol oyuncusunun bir çim biçme makinesiyle onlarca zombiyi kestiği, kanın gövdeyi götürdüğü bir film izleyeceksin ama izlerken gülmekten kırılacaksın" deseydi ona "Dalga mı geçiyorsun?" diye cevap verirdim..Ancak Braindead, kulağa imkansız gibi gelse de komedi ile korkuyu harika biçimde harmanlayan sıradışı bir film olarak hafızama kazındı. Sonraları Lord Of The Rings üçlemesine imza atacak olan yönetmen Peter Jackson'un bu komik kan banyosunu midesi kaldırabilecek herkese tavsiye ediyorum. Aynı yönetmenden bir benzeri için bakınız: Bad Taste



6 - CLERKS (1994)



Kendim de tezgahtarlık yapmış olduğumdan dolayı biliyorum, müşterilerin çoğu kıldır..İstekleri bitmez, kaprislidirler, kendilerini hep çalışanlardan üstün görürler. Clerks, müşterilerinden nefret eden ancak haliyle onlara katlanmak zorunda kalan iki tezgahtarın son derece keyifli diyaloglarla bezenmiş ve + 18'lik kesime hitap eden hikayesi olarak dikkat çeker. İşin ilginç tarafı ise filmin, yönetmen Kevin Smith'in gerçekten o zamanlar çalıştığı dükkanda çekilmiş olmasıdır..Resimli kısa bir özeti için..



5 - NIGHT ON EARTH (1991)



Dünyanın 5 ayrı şehrinde, 5 ayrı taksinin içinde geçen hem komik hem de dramatik ve sıradışı hikayeleri anlatan bir Jim Jarmusch başyapıtı olan Night On Earth, özellikle Winona Ryder ve Roberto Benigni'nin yıldızlaştıkları şahane bir komedidir. Belirli bir konsept içinde 5 ayrı kısa filmden oluşmuş gibi gözüken yapımda espiri dolu diyaloglar soluksuz biçimde ilerler, neticesinde yaklaşık 2 saat 10 dakika süren filmin nasıl bittiğini anlamazsınız..Özellikle New York'te geçen ve Doğu Almanya asıllı saf şoförün sakarlıkları üzerine kurulan bölümü gülmekten doğru dürüst izlemeyedim desem yeridir..Roma kısmında Roberto Benigni'den insanın çenesiyle nasıl katil olabileceğini öğreniriz..Hikayenin en dramatik tarafını yansıtan Helsinki bölümünde ise bir filmin en hüzünlü anlarında bile insanı gülümsetmeyi nasıl başarabildiğine hayranlıkla şahit oluruz..



4 - MONTY PYTHON AND THE HOLY GRAIL (1975)



Kral Arthur efsanesiyle dalga geçmek maksadıyla yazılan Monty Python And The Holy Grail, daha başındaki altyazıları esnasında tebessüm etmenizi sağlar. (Hangi filmin başında altyazılar gösterilirken "Altyazılardaki hatadan ötürü özür dileriz. Sorumluların işine son verildi.", ardından da "İşine son verilenlerin işine son vermekten sorumlu olanların işine son verildi" yazar ki?)..Filmdeki kahramanlarımız bir tuhaftır, "kutsal el bombası" adını verdikleri bir bombayla bir mağarayı koruyan beyaz bir tavşanı patlatırlar. Sürekli "Ni" diyip duran şövalyeleri sadece "Bu" diyerek bertaraf ederler..Saldırdıkları kaleden üzerlerine tavuk, horoz, kedi gibi hayvanlar atılmaları nedeniyle geri çekilmek zorunda kalmalarının ardından tahtadan bir tavşan yapıp (Truva atı misali) kalenin içine sızmaya çalışırlar ancak tek bir sorun vardır, tavşanın içinde kendileri yoktur! Filmin sonunda ise şövalyeleri polis tutuklar...Benim gibi beyazperdede zaman zaman absürdlük görmek isteyenlerin yanıbaşında bulunması gereken şahane bir filmdir..



3 - TOP SECRET! (1984)



Jim Abrahams ve David Zucker isimleri size birşey çağrıştırıyor mu? Airplane desem, Hot Shots desem, The Naked Gun serisi desem? 80'lerin bu kült olmuş filmlerinin yapımcılarının diğerleri kadar fazla bilinmeyen bu çılgın komedisinin hemen hemen her sahnesine bir espiri sıkıştırılmıştır. (Sinema tarihinin dakika başına en fazla espiri düşen filmi bile olabilir) Asiler ile Alman askerlerinin çatıştığı sahnede sesli biçimde gülmemek neredeyse imkansızdır. Usta oyuncu Omar Sherif ve kariyerinin henüz ilk filminde oynayan Val Kilmer'ın yıldızlaştıkları Top Secret; bir kere izlemenin kesinlikle yetmeyeceği, şu ana kadar gördüğüm en eğlenceli ve bir o kadar da absürd komedi filmidir..




2 - SHAUN OF THE DEAD (2004)



Normalde romantik komedi türünü sevmem ancak işin içinde zombiler varsa bir ayrıcalık gösterip zamanımı ayırabilirim! Edgar Wright'ın yönettiği; Simon Pegg ve Nick Frost'un harika oyunculuklarıyla İngiliz işi komedinin en iyi örneklerinden birine imza attığı film, aynı zamanda İngiliz toplum yaşamını ince bir biçimde eleştirmesiyle de dikkat çeker. Virüsün yayılıp insanların zombiye dönüşmeye başlamalarının ardından bir sabah uyanıp hiçbir şeyin farkında olmadan markete kola almaya giden kahramanımızın markete gidiş ve geliş sahneleri efsanedir. Ayrıca bir komedi filmi olarak tasarlanmış olmasına rağmen gore efektlerinin de oldukça başarılı olduğunu söylemek lazım..



1 - AFTER HOURS (1985)



Gerilim, mafya ve suç filmlerinin usta yönetmeni Martin Scorsese'nin canı komedi türüne el atmak istediğinde ortaya nasıl birşey çıkabilir ki? Tabi ki sadece bir gecede olayların inanılmaz hızlı bir şekilde geliştiği, başrol oyuncusunun başına gelmedik iş kalmayan, hiç bitmeyen aksilikler üzerine kurulu şarap gibi bir film..After Hours, şu güne kadar izlediğim en keyifli kara komedi örneğidir. Filmin inanılmaz kurgusu ve çılgın atmosferi sayesinde izlerken bir buçuk saatin nasıl geçtiğini anlamam mümkün olmamıştır. Scorsese'nin 80'li yıllarda The King Of Comedy ile beraber yaptığı en nefis filmlerden biridir.



Saturday, October 05, 2013

Moda'nın Kedileri

Bu fotoğrafları yazın Moda'nın ara sokaklarında gezinirken çekmiştim.İnsanların hayvanlardan öğreneceği ne kadar çok şey bulunduğunu göstermeleri bakımından önem teşkil ediyorlar..Bu arada an sondaki resimde tepede duran vahşi kediyi jüri özel ödülüne layık görüyorum..

666 MB



Geçenlerde Mp3'lerimle ilgili bir düzenleme yaparken sıra Entombed'a geldiğinde ekran yukarıda görüldüğü şekilde dondu kaldı ve bilgisayarım bir süreliğine iptal oldu..Hadi bunu da açıklayın nihilistler..

(Aşağıya da L-G Petrov'un şu controversial resmini koyayım da tam olsun bari)

Wednesday, September 18, 2013

The Coffin Ships




Celtic metal diye bir müzik türünün oluşmasında başrol oynayan Primordial'ın The Gathering Wilderness albümünü eline aldığınızda yukarıdaki şarkının sözlerinin altında grup elemanları tarafından düşülmüş şöyle bir not görürsünüz:

"1845-1849 yılları arasında İrlanda'da hüküm süren kıtlık sonucunda 3 milyondan fazla insan açlıktan veya göç ederlerken hayatlarını kaybetti.

Daha önce dediğimiz gibi bizim ülkemizin tarihi trajedi ve kandan oluşmaktadır, bu 4 sene belki de ülkenin yaşadığı en büyük trajediyi temsil etmektedir..

Tabut gemileri, bu dönemde Amerika'ya yeni ve daha iyi bir yaşam için yelkan açan gemilerin adıdır..

Bu şarkı ile bu büyük trajedinin hatırasına ve hayatlarını kaybeden zavallı insanlara duyduğumuz saygıyı gösteriyoruz
."


The Coffin Ships, benim için ilk dinleyişten itibaren insanı etkisi altına alan ve asla bıkkınlık vermeyen o özel parçalardan biridir..Umutsuzluk, çaresizlik ve trajedi notalara ancak bu kadar başarılı biçimde aktarılabilir..Zaten hemen her parçası epik olarak değerlendirilebilecek Primordial'ın belki de bu güne kadar yazdığı en destansı hikayedir..


"Young hearts born with grief
Shall pay the penalty of truth
A season of stolen youth
Shall teach old hearts to break

It feels like I've been here before
Here where the animals lay down to die
So we stood alone on a distant store
Our broken spirits in rags and tatters

Nerve and muscle, heart and brains
Lost to Ireland, lost in vain
So you pause and you can almost hear
The sounds, they echo down through the ages
The creak of the burial cart
Here in humiliation and sorrow
Not mixed with indignation
So one is driven to exclaim
Oh god, that bread should be so dear
And human flesh so cheap

Young hearts are born with such grief
And we have paid the penalty of truth
A season of our stolen youth
Shall teach our hearts to break
"

Saturday, September 14, 2013

Klaus, Friedrich, Sebastian..Adam Eksik, Oynar Mısınız?

Bilgiler doğruysa ezeli rekabetin tarihindeki en ilginç sezonlardan biri yaşanmış..Bir de Galatasaray için Fransız ekolüne yakın derler!

Thursday, August 29, 2013

Mutluluk ve Zenginlik Üzerine (Ya Da Küçük Bir Züğürt Tesellisi)



"…Kimse kendi bireyselliğinin dışına çıkamaz.Tıpkı içine sokulduğu tüm koşullara karşın, özüne doğa tarafından karşı konulamaz bir biçimde çizilmiş bulunan dar bir çember içinde kalan bir hayvan gibi, ve bu yüzden, örneğin sevdiğimiz bir hayvanı mutlu etmek çabalarımızın tam da hayvanın özünün ve bilincinin sınırları gereği sürekli dar bir çerçeve içinde kalmak zorunda olması gibi.İnsanlarda da durum böyledir: İnsanın olası mutluluğunun ölçüsü bireyselliğiyle önceden belirlenmiştir.Özellikle zihinsel gücünün sınırları, yüksek bir hazzı alma yeteneğini sonsuza dek belirlemiştir.Bu sınırlar darsa, dışarıdan gelen tüm çabalar, insanların ve şansın onun için tüm yaptıkları, o kişiyi sıradan, yarı hayvansı insani mutluluğun ve hoşnutluğun ötesine geçiremezler.O kişi duyusal zevklere, rahat ve keyifli aile yaşamına, düşük bir dost canlılığına ve kaba saba bir zaman öldürmeye bağlı kalır.Eğitim bile, bir bütün olarak onun bu çemberini genişletemez, genişletebilse bile, bu çok kısıtlı kalır.Çünkü en yüksek, en çeşitli ve en kalıcı hazlar zihinsel hazlardır; gençliğimizde bu konuda ne denli çok yanılsak da bu hazlar zihinsel güce bağlıdırlar.Buradan, mutluluğumuzun ne olduğumuza, bireyselliğimize ne denli bağlı olduğu anlaşılıyor, oysa bu konuda çoğu kez akla gelen, yalnızca yazgımız, neye sahip olduğumuz ya da neyi temsil ettiğimizdir.Ama yazgı iyileşebilir.Ayrıca iç dünyası zengin olan bir kişi yazgıdan çok şey beklemez, buna karşılık bir aptal, sonuna dek bir aptal olarak kalır; isterse kendisi cennette, etrafı hurilerle çevrili olsun…"


"...Zenginlik bizim mutluluğumuza çok az katkıda bulunabilir; bu yüzden birçok zengin, asıl zihinsel donanıma, onları zihinsel uğraşa yetkin kılabilecek bilgilere ve dolayısıyla herhangi bir nesnel ilgiye sahip olmadıkları için kendilerini mutsuz hissederler.Çünkü zenginliğin gerçek ve doğal gereksinimlerin doyurulmasının ötesinde yapabileceğinin, bizim asıl huzurumuz üzerinde çok az bir etkisi vardır; huzurumuz daha çok, büyük bir mülke sahip olmanın neden olduğu sayısız ve kaçınılmaz sorun yüzünden bozulur.Yine de insanlar zenginlik elde etmek için, zihinsel donanım elde etmek için uğraştıklarından bin kat daha çok uğraşırlar; oysa, insanın mutluluğu üzerinde ne olduğunun, neye sahip olduğundan kesinlikle daha çok katkısı vardır.Bu yüzden, bitmez tükenemz bir çalışma içinde, bir karınca gibi gayretle, sabahtan akşama kadar, zaten var olan zenginliğini daha da arttırmaya çalışanları bile görürüz.O kişi, araçlar alanının dar ufkundan ötesini göremez.Zihni boştur, bu yüzden başka her şeye kapalıdır.En yüce hazlara, zihinsel olanlara ulaşamaz; bunların yerini geçici, duyusal, az zamana ama çok paraya mal olanla, kendine ara sıra izin verdiği şeyle doldurmaya çalışır boş yere.Yaşamının sonunda, şansı iyi gitmişse, bu çabasının bir sonucu olarak gerçekten de bir yığın parası olmuştur; bunu daha da arttırmayı ya da harcayıp bitirmeyi mirasçılarına bırakır.Ne kadar ciddi ve önemli bir çehreyle sürdürülmüş olsa bile, böyle bir yaşam da en az simgesi bir soytarı külahı olan kadar budalacadır."


ARTHUR SCHOPENHAUER - YAŞAM BİLGELİĞİ ÜZERİNE AFORİZMALAR