"These things moved me when I turned my back. Now I return with open hands.
I found light that lead me to the shrine where children sang and pilgrims mourned.
I was lost but not alone.
From a distance they come alive. Sleepwalking across the plains.
No answers were found here. Seeking shelter in her embrace.
Down on sore knees. Erase and begin. Under my eyelids, come forth light. "
Takas Pazarı; kaset, CD ve plak satın alarak müziğe hak ettiği değeri veren bir grup insanın organize ettiği ve kanımca Türkiye'deki rock ve metal müzik dayanışmasını arttırma konusunda çok önemli pay sahibi olan bir etkinlik..Geçen ay Rasputin Bar'da 4.'sü düzenlenen organizasyonun öncesinde Takas Pazarı Fanzini'nin 2.sayısının hazırlanacağı duyurulmuştu..Ben de ilgili arkadaşlara birkaç anı yazımı yollamıştım..Sağolsunlar, 2 tanesini yayınlamışlar.Tamamen kalpten bir çabayla ve gerçek müzik tutkusuyla hazırlanmış ve bu sefer 100'ün üzerinde sayfa sayısına sahip dergiyi satın alarak ülkemizdeki rock-metal müzik dayanışmasına destek olmanızı tavsiye ediyorum..Son gelen haberlere göre fanzin Hammer Müzik'te bulunabiliyormuş..
Resimde en sağda yer alan ve Kadıköy Akmar Pasajı'nın arka kapısının çıkışında 90'lı yılların ortalarından 2000'lerin başına kadar tezgah açan Selahattin Abi'ye selam olsun..Çektiği kasetlerin sonlarında boş kalan yerlere albümün en baba parçalarını ya da sevdiği grupların birkaç şarkısını ekleyip sattığı her albümün hakkını verirdi..Delikanlı adamdı..Bu arada 90'ların samimiyeti ne güzeldi, Savatage'in yeni albümünü ilk defa torrent siteleri yerine müziğe gönül vermiş insanların açtıkları tezgahlarda görebiliyorduk..
Rockstar Games; Manhunt, Max Payne, L.A.Noire, Grand Theft Auto serisi gibi kült statüsüne ulaşmış oyunlar üretmiş, oyuncuya sunduğu serbestlik ve gerçeklik unsurları nedeniyle son yıllarda en fazla takdirimi toplayan oyun firmasıdır..Az ama öz oyun yapan firmanın 2010 yılında sadece Playstation ve Xbox 360 için çıkartmış olduğu ve bence gelmiş geçmiş en başarılı western oyunu olan Red Dead Redemption'un Playstation 3 versiyonu resimdeki materyallerden oluşuyor..(SPOILER) Hayatının son anlarında ailesini güvenli bir yere ulaştırmayı başaran ve yiğitçe sahtekar kanun adamlarına direnen John Marston için üzülmemek mümkün müydü...
Delikanlı başkan black metal konserine çelenk gönderir..
Videosu:
(Aslında çocuklar Morin Dagor logosunun yanında STAR MODA afişi asılması gibi çeşitli talihsizliklerle karşılaşmış olsalar bile öğlen sıcağında ve pek az seyircinin önünde Mourning Palace'ı hiç de fena çalmamışlar..)
Samael ile beraber İsviçre'nin en önemli müzik gruplarından biri olarak kabul edilen Coroner’ın 1989 yılında Noise Records tarafından yayınlanan 3.albümü No More Color; içindeki tek bir parçada bazı grupların bütün albümleri boyunca kullanmış oldukları sayıda gitar riffi barındıran, dinleyiciyi 35 dakikalık kısa süresi boyunca oturduğu yere çivileyen baş döndürücü bir metal klasiğidir. Albümün soğuk ve mekanik derinliklerini katederken henüz bir yıl önce Punishment For Decadence ile ortalığı kasıp kavuran grubun mükemmelliğe nasıl ulaştığına saniye saniye şahit olursunuz. Önceki albümlerine göre daha temiz bir prodüksiyona sahip bu albüm ile Coroner; müzikal anlamda progressive-thrash metal çizgisine biraz daha yaklaşmış, şarkı sözlerini ise daha ise çok toplumsal bozukluk, medyanın aldatıcılığı ve depresyona yöneltmiştir. İlk albüm R.I.P’den bu yana devam eden teknik müzikal altyapı ise aynen korunmuştur.
No More Color’un taze, yaratıcı fikirlerle yazılmış 8 parçasında gitarist Tommy Vetterli’nin ardı arkası kesilmeyen riffleri dahilik ürünleridir. Hayatımda duyduğum en iyi gitar melodilerinden biri ile başlayan “Die By My Hand”, aynı zamanda albümün insanı şaşkına çeviren atmosferini yansıtan açılış parçasıdır. Jilet gibi gitarların solist Ron Broder’ın ulumayı andıran vokalleriyle birleştiği “No Need To Be Human” ile devam eden albüm, bazı yerlerinde speed metal havası estiren “Read My Scars” ile iyice muazzamlaşır. ”Mistress Of Deception”, şu güne kadar dinlediğim en iyi 10 solodan birini içeren, albümdeki favori parçamdır. Broder’ın enerjik bas introsu ile başlayan ve bir başka olağanüstü gitar riffi ile devam eden “Tunnel Of Pain”, albümün diğer ağır toplarından biridir. ”Why It Hurts”, önceki parçanın kaldığı yerden devam eder; duygusuz, siyah-beyaz bir thrash metal parçasının nasıl yazılacağına örnektir. Ardından gelen albümün son ve en deneysel şarkısı “Last Entertainment”, muhtemelen bu sıradışı tecrübeye koyulabilecek en uygun noktadır.
No More Color, metal müzik içinde nelerin mümkün olabileceği kavramını değiştirmiştir .Tıpkı bir “Seasons In the Abyss”, “Somewhere In Time”, “Horrorscope” ya da “Keeper Of The Seven Keys” gibi bu müziğin sınırlarını zorlayan, trendlerden ve klişelerden uzak ciddi bir müzikal devrimdir. (Ancak ne yazık ki diğerleri kadar hak ettiği değeri görmemiştir) Kanımca baştan sona bir kusursuzluk örneği olup metal müzikten hoşlanan bir insanın dinlerken içinde “Bu olmamış!” diyerek kötüleyebileceği bir tane riff, gitar solusu, davul atağı ya da şarkı sözü bulması zordur. Dinleyin, dinlettirin...
JoWood Productions tarafından 2003 yılında piyasaya sürülen Neighbours From Hell; şirin grafikleri ile 90’lı yılların Amiga oyunlarını hatırlatan, basit bir oynanış biçimine sahip olsa da oyuncuyu saatlerce ekran başına bağlayan keyifli bir platform oyunuydu. Oyunda Woody isminde yanına yeni komşusu Mr.Rottweiler (İsme gel) taşınana kadar sıradan bir hayat süren bir karakteri yönetiyordunuz. Hayatını mahveden komşusundan intikam almaya yemin eden Woody ile gizlice komşusunun evine giriyor ve tuzaklar kurarak kargaşa çıkartmaya, adamı sinirden çılgına çevirmeye çalışıyordunuz. Sandalyesinin bacağını kesmek, yerlere sabun ve muz kabuğu koyarak düşmesini sağlamak, evindeki tabloları lekelemek, çamaşır makinesini bozmak, yaptığı heykeli kırmak, adamın hayatını cehenneme çevirmek için yapabileceğimiz şeylerden sadece birkaç tanesiydi. Yanlız tuzakları kurarken adama ve adama evde bir yabancının dolaştığını haber vermeye çalışan aptal papağana ve uyuz köpeğe yakalanmamak lazımdı. Komşusu Woody’yi yakalarsa evire çevire dövüyor ve karakterimizi birkaç ekran geriye atıyordu.
İlk başta evin mutfak, oturma odası, banyo gibi birkaç odasına girebilirken bölümler ilerledikçe balkon, bodrum, çalışma odası gibi yerlerde tuzaklar kurmak gerekiyordu ve bu da oyunun zorluğunu arttırıyordu. Rottweiler, sürekli odalar arasında gezip dururdu. Kafasının üzerindeki balondan bir sonraki hareketinin ne olacağını görebiliyorduk. Tuzakları adamın evin içindeki hareketlerine göre kurmak gerekiyordu. Yanlış bir hareketin ardından bir anda komşunuzla burun buruna gelebiliyordunuz. (Sopayı da yiyiyordunuz doğal olarak)
Bir çizgi film havasına sahip Neighbours From Hell'de karakterimizin hareketleri aynı zamanda televizyondan yayınlanıyordu ve siz komşunuzu ne kadar kızdırırsanız ekran başındaki seyirciler programı o ölçüde beğeniyor ve bu şekilde oyunda aldığınız puan artıyordu.
Pembe terlik giyen göbekli komşuyu delirttiğinizde garip bir haz alırdınız. Bölümlerde %100 başarıyla tamamlamak için hem beyninizdeki gri hücreleri kullanmanız gerekirdi hem de zamanlamanız çok iyi olmalıydı.
Neighbours From Hell, benim gözümde yüzlerce dolarlık ekran kartlarına gerek olmadan oynanabilecek en eğlenceli oyunlardan biridir. İyi bir oyunun mutlaka muhteşem grafiklere, sansasyonel efektlere, fantastik karakterlere sahip olması gerekmediğini kanıtlar. Oyunun sonraları 2. ve 3. bölümleri de çıkmıştır.
Coccotti: I know you know where they are. So tell me, before I do some damage you won't walk away from. Clifford: Could I have one of those Chesterfields now? Coccotti: Sure. Clifford: You got a match? Oh wait no no, don't bother. I got one.
Clifford: You're Sicilian, huh? Coccotti: Yeah, Sicilian. Clifford: You know, I read a lot. Especially about things in, uh, about history. I find that shit fascinating. Here's a fact, I don't know whether you know or not, Sicilians ... were spawned by niggers. Coccotti: Come again? [laughs] Clifford: It's a fact. You see, Sicilians have black blood pumpin' through their hearts. If you don't believe me, you can look it up. Hundreds and hundreds of years ago, you see, the Moors conquered Sicily. And the Moors are niggers. Coccotti: Yes... Clifford: So you see, way back then, uh, Sicilians were like, uh, wops from Northern Italy. Ah, they all had blonde hair and blue eyes, but, uh, well, then the Moors moved in there, and uh, well, they changed the whole country. They did so much fuckin' with Sicilian women, huh? That they changed the whole bloodline forever. That's why blonde hair and blue eyes became black hair and dark skin. You know, it's absolutely amazing to me to think that to this day, hundreds of years later, that, uh, that Sicilians still carry that nigger gene. Now this...
[Coccotti laughs] Clifford: No, I'm, no, I'm quoting... history. It's written. It's a fact, it's written. Coccotti: [laughing] I love this guy. This guy. Clifford: Your ancestors are niggers. Uh-huh. Hey. Yeah. And, and your great-great-great-great grandmother fucked a nigger, ho, ho, yeah, and she had a half-nigger kid... now, if that's a fact, tell me, am I lying? 'Cause you, you're part eggplant.
[All laughing] Coccotti: Ohhh! Clifford: Huh? Hey! Hey! Hey! Coccotti: You're a cantaloupe. [laughing] Ohhh! This guy, beautiful.
[kisses Clifford on the cheeks, then shoots him] Coccotti: I haven't killed anybody since 1984. Go over to this comedian's son's apartment, come back with something that tells me where that asshole went, so I can wipe this egg off my face and finish this fucked-up family for good.
Hala gözümün önünde canlanan anlardan birisi lise yıllarından kalma..Her zamanki gibi sıkıcı geçen derslerin arasındaki kısa bir tenefüste, önümdeki sırada oturan Uğurcan adında bir çocuğun masasında bir çekme kaset görmüştüm. Elemanla müzik zevklerimiz uyuşuyordu, o an çok sıkıldığım ve walkmanimde dinleyecek bir kaset de olmadığı için Uğurcan'a "Bu ne tarz?" diye sordum."Al dinle, belki seversin" diyerek kaseti bana uzattı. Üzerinde hiç kağıt şerit bulunmayan (Kağıtlar sökülmüştü) ve kocaman harflerle "At The Gates" yazan kaseti başa sararak walkmanime koydum. Keman ile başlayan kısa bir intronun ardından mükemmel bir gitar melodisi ve ardından hiç alışık olmadığım sertlikte vokaller ve başdöndürücü hızda davullar girdi. (O ana kadar dinlediğim en sert gruplar Slayer, Kreator, Testament vs. idi). Teneffüs malum kısa olduğu için bir-iki şarkı anca dinleyebildim ancak albüm çok hoşuma gitmişti. Kaseti ödünç isteyip evde kendime kopyaladım ve walkmanimde uzun bir süre dinledim. Yanlız elimde bir şarkı listesi yoktu, Uğurcan albümün grubun hangi albümü olduğunu bilmiyordu ve çevremde grubu bilen kimseyi de tanımıyordum. Sadece çekme kasetin üzerine büyük harflerle yazılmış "At The Gates" yazısı vardı.(Şu anda bile grubun adını duyduğumda aklıma ilk olarak o çekme kaset gelir)
Aradan birkaç sene geçtikten sonra nihayet -Internet sağolsun- dinlediğim çekme kasetin İsveçli grubun 1994 çıkışlı Terminal Spirit Disease albümü olduğunu öğrendim. Ayrıca müzik sitelerinde maalesef grubun 1995 yılında dağılmış olduğu yazıyordu.
Dağılmadan önce yaptıkları son albüm olan Slaughter Of The Soul'u dinleyince gruba iyice bağlandım. Karanlık, isyankar, liriklerinde gizli acılar barındıran; güçlü produksiyonuyla insanı neye uğradığına şaşırtan olağanüstü bir albümdü. Melodik death metalin kilometre taşlarından biriydi. Şarkı sözlerini araştırdım, Kazaa'dan Blinded By Fear'ın klibini indirip defalarca izledim, davulcu Adrian Erlandsson'un kollarının bu albümün kayıtları sırasında nasıl kopmadığına hayret ettim.
İlk iki albümleri The Red In The Sky Is Ours ve With Fear I Kiss The Burning Darkness'ı de sonradan dinleyip sevdim. Her ne kadar biraz zamanın death metal gruplarından farklı olma çabası taşıyarak hazırlandığı hissedilse ve bildiğimiz İsveç death metalinden farklı, kaotik bir sounda sahip olsa da, Slayer'ı hatırlatan gitar riffleri ve Tomas Lindberg'in soğuk, ağlamaklı vokalleri ile The Red In The Sky Is Ours, 2.en sevdiğim At The Gates albümüdür..(1.sinden zaten yukarıdaki paragrafta bahsettim)
"Göteborg Soundu" kavramını yaratmış, metalcilik hayatımda her zaman saygı duyduğum ve dünyada da metal müzik dinleyen insanların çoğunun saygı duyduğunu tahmin ettiğim At The Gates'den 2010 yılında güzel haber geldi: Yeniden birleşmişlerdi. Ancak sadece konserlere çıkacaklardı, yeni albüm yapmayı düşünmüyorlardı. Neyse ki grubun bu inadı çok uzun sürmedi ve 2014 yılında 19 seneden sonra yaptıkları ilk albüm "At War With Reality", Century Media Records etiketiyle yayımlandı. Tam albümü sindirme işine girişmiştim ki Vera Productions'ın 8 Ocak 2015 tarihinde At The Gates İstanbul Konseri'ni duyurmasıyla tam anlamıyla coştum. Gerçekten de Türkiye'de çalmasına ihtimal vermediğim bir gruptu ama hayatta beklenmedik şeyler oluyor..
Konser tek kelimeyle olağanüstüydü..Üstüste gelen Cold, Terminal Spirit Disease, Under A Serpent Sun, Windows, Suicide Nation, Nausea, World Of Lies gibi parçalar beni ve oradaki tüm seyirciyi darmadağın etti. Tahmin edileceği gibi Blinded By Fear'da ortalık tamamen yıkıldı. Setlistlerinde son albümlerinden 6 şarkıya yer veren grubun özellikle eski parçalarına katılım yüksek seviyedeydi. Dışarıdaki dondurucu soğuğa rağmen Garaj İstanbul'un neredeyse tamamının dolmuş olması beni bayağı şaşırttı. Konsere bu kadar insanın geleceğini zannetmiyordum. Ayrıca son yıllarda yapılan metal konserleri içinde seyircisinin en yüksek yaş ortalamasına sahip olduğu konserdi. 50 yaş üzerinde olduklarını tahmin ettiğim birtakım adamlar gördüm.
Grubun 20 küsür sene önceki şarkılarını bile hatasız söylemeyi başaran Tomas Lindberg'in bir şarkı arasında "Bir At The Gates fanı normal bir metal fanından 10 kat daha zekidir" demesi dikkat çekiciydi. Gitarlarda Björler kardeşler her zamanki gibi ultra enerjiklerdi. Davulcu Adrian Erlandsson, "45 yaşında nasıl hala death metal grubu davulcusu olunur?" dersi verdi. Sahneye Paradise Lost tişörtüyle çıkarak da ayrıca takdirimi topladı.
Konserin en unutamadığım anı yine bir şarkı arasında yaşandı. Tomas "Tompa" Lindberg, bir anda alaycı bir ifadeyle "At The Gates Doesn't Like Death Metal" diyince herkes şaşırdı. Seyirciler arasında yuhalayanlar oldu. Kısa bir sessizlikten sonra Tompa mikrofunu yeniden eline aldı ve "WE LOVE DEATH METAL" lafıyla olaya son noktayı koydu...
Şu güne kadar çok az yerli dizi izlemişimdir ve özellikle günümüzün leş seneryolarara sahip, birbirinin kopyası, saçma sapan entrikalarla uzayıp giden yerli dizilerini izlemenin vakit kaybından başka birşey olmadığını düşünüyorum.İnsana hiçbirşey katmayan, yaşamımızdaki realitelerle hiçbir biçimde örtüşmeyen bu popüler kültür ürünlerine insanlar nasıl bu kadar bağlanırlar, aklım almaz..Hatta son yıllarda ekranlarda yayınlanan yerli diziler beni televizyondan soğutmuştur, sayelerinde birkaç yarışma dışında neredeyse hiç televizyon izlemiyorum..
Hayatımda yeni bölümlerini izlemek için sabırsızlandığım ve hiçbir saniyesini kaçırmamak için dizi başlamadan bir süre önce ekran karşısına geçtiğim iki yerli dizi oldu..Birincisi çocukluk dönemime denk gelen, tek kanallı yılların efsanesi "Bizimkiler"'di..İkincisi ise ergenliğime denk gelen, henüz insanların yalnızlığa itilmediği ve şehrin karmaşası içinde kaybolmadığı bir dönemde yayınlanan, izleyen her insanın kendi hayatından kesitler bulabileceği "Süper Baba" idi..
Başrollerinde Şevket Altuğ, Sümer Tilmaç, Jülide Kural, Şevval Sam, Bennu Yıldırımlar gibi oyuncuların yer aldığı dizi 1993-1997 yılları arasında Cuma akşamları ATV'de yayınlanmıştı.İstanbul'un en güzel ve bozulmamış semtlerinden biri olan Çengelköy'de çekiliyordu..Başrol oyuncusu Fiko(Şevket Altuğ) zengin bir kadınla evlendikten ve 3 çocuk sahibi olduktan sonra eşinden boşanan ve ardından beraber yaşadığı çocuklarının her derdine koşmaya çalışan bir babayı canlandırıyordu.Sabit bir işi olmayan Fiko, dizi boyunca aşık olduğu (Genellikle kendisinden küçük) kadınlara çeşitli engeller yüzünden bir türlü kavuşamazdı..
Süper Baba; dostluk, karşılıksız sevgi, paylaşmak, fedakarlık gibi günümüzün nerdeyse unutulmaya yüz tutmuş değerlerini izleyiciye en saf halleriyle hissettiriyordu.Dizideki sıcak aile ortamını ve samimi diyalogları bir başka Türk televizyon dizisinde bulmak imkansız gibidir..
Fiko'nun ergenliğe giren çocuklarının özgürlük arayışlarını ve okulda arkadaşlarıyla yaşadıkları sorunları sanki kendim yaşıyor gibiydim..Oğlan çocuk Alim, yatılı kaldığı okulda kibirli zengin arkadaşları yüzünden uyum sorunu yaşayıp eve dönmek zorunda kaldığında çok etkilendiğimi hatırlıyorum çünkü tam olarak böyle olmasa bile benzer olaylar o zamanlar orta okula giderken benim de başıma geliyordu..
Dizinin çekildiği mahallelerdeki eski ahşap binalar, boğaz manzaraları enfesti..Çengelköy esnafının sohbetlerinin tadına doyum olmazdı..Yeni Türkü tarafından bestelenen enfes müziklerine ise dizinin havasını kusursuz biçimde yansıtmış olmalarından dolayı ayrı bir parantez açmak gerekir..
Türk televizyon tarihinin en sürükleyici dizilerinden biri olan Süper Baba, aynı zamanda insanlara eski İstanbul ruhunun nasıl olduğunu gösteriyordu..Dürüstlük ve ahlak gibi kavramların ne ifade ettiğini ve birine karşı hissedilen aşkın nasıl birşey olduğunu çocuk kafamla bu dizi sayesinde daha iyi anlamışımdır.."İyi ki Süper Baba izledik biz" diyebiliyorum..
Fiko'nun şanssızlığını kırarak zor da olsa sevdiği kıza kavuştuğu 6 Haziran 1997 tarihli son bölümü de ekleyim tam olsun..
Yukarıdaki resimde görülen binada (Beşiktaş çarşısına yakın bir yerde bulunan Maşuklar Yokuşu'nun girişindeki sağdaki bina) bundan 20 küsür sene önce hayatımın en büyük eğlencelerinden biri olan 64'ler Dergisi faaliyet gösteriyordu. Commodore 64 ve Amiga 500 oyunlarının açıklamalarına yer veren dergi, yazarlarının espirili ve samimi üsluplarıyla piyasadaki diğer bilgisayar dergilerinden ayrılıyordu. Murad Omay, Şahin Derya, Orhan Cevher, Rasim Mingü, Bahadır Akcan, Barış Yalçınkaya gibi oldukça genç yaşta yazarları bünyesinde barındıran 64'ler'in okuyucuyla kurduğu bağ o kadar kuvvetliydi ki (Mesela bir oyunda takıldığınızda nasıl geçeceğinizi sormak için dergi binasına gelmeniz mümkündü) derginin tüm yazarları sanki içimizden birileri gibilerdi. 1988-1992 yılları arasında yayınlanan 64'ler, ekonomik güçlüklerden dolayı Temmuz 1992'deki son sayısının ardından batmıştı..Okuyucularına Megadeth posteri, Elvira kodları ve hatta jelibon vermekten kaçınmamış efsanevi derginin ağır topu ise MAC Adventure adıyla dergide kendine ait bir köşesi yer alan Murat Adanç'tı..Pessimist ve şüpheci yaklaşımıyla beraber eğlenceli bir üsluba sahip olan MAC'in adventure ve strateji oyunları, metal müzik ve hayat hakkındaki yazılarını hayranlıkla okurdum. Hemen hemen her konuda bilgisi olan, zamanının ötesinde bir adamdı..
Geçenlerde derginin son sayısını internette taranmış halde bulduğumda oldukça sevindim çünkü son sayıyı kağıt ortamında hiç görmemiştim.(En son Haziran 1992 sayısına sahibim) Türkiye'de bir nesli derinden etkilemiş olduğuna inandığım 64'ler'i aşağıdaki görsellerle biraz olsun hatırlamak ve hatırlatmak isterim..
MAC Adventure Son Sayı:
Son Sayfa Son Sayı:
Dergi Binasının Ana Kapısı: (Maşuklar Yokuşu tabelası hala orada)
Derginin Tam Karşısındaki Fırın: (Ekim 2014 itibariyle hala faaliyet gösteriyor)
Geçenlerde Journey'nin Frontiers albümünde yer alan uzunca bir soloyu dinlerken aklımda "Neden bloğa en sevdiğim gitar sololarıyla ilgili bir derleme yazısı yazmıyorum?" düşüncesi belirdi..Arada unuttuklarım olabilir, hatırlarsam yazıyı editlerim artık..Bu arada aşağıda yer alanlar "Gelmiş geçmiş en baba sololardır" diye bir iddiam yok, hatta müzik tarihinde mutlaka bunlardan çok daha teknik biçimde çalınmış sololar vardır, burada sadece beni en derinden etkilemiş olanları paylaşmak istedim..
10 - MARTY FRIEDMAN (MEGADETH) - HANGAR 18
9 - JOHAN EDLUND (TIAMAT) - GAIA
8 - ANDY LATIMER (CAMEL) - STATIONARY TRAVELLER
7 - TOMMY T.BARON (CORONER) - MISTRESS OF DECEPTION
Bundan yaklaşık 15 yıl önce günlüğüme aşağıdaki yazıyı yazmışım.."İlerde dönüp bakmak hoş olacak" demişim ama şimdi baktığımda biraz efkarlandım..
7 Ocak 2000/Cuma
ICE-UP (Arkadaşınızın şu aralar yediği naneler)
("Bana ne?" diyebilirsiniz tabi ama bence güzel birşey.İlerde dönüp bakmak hoş olacak)
Dinlediklerim:
NEVERMORE/The Politics Of Ecstasy (1996) 7/10
WASP/The Crimson Idol (1991) 8.5/10
ICED EARTH/The Dark Saga (1996) 10/10
ANTHRAX/Among The Living (1987) 7/10
ICED EARTH/Alive In Athens-Live (1999) 9/10
SENTENCED/Down (1996) 9/10
İzlediklerim:
Deep Blue Sea (Mavi Korku) 10/10
Life (Müebbet) 7.5/10
Bowfinger (Yaw bunu izleyeli bayağı oluyo ama neyse) 8/10
The House On The Haunted Hill (Lanetli Tepe) 7.5/10
Okuduklarım:
AGATHA CHRISTIE/Ve Perde İndi 10/10
GAME PRO/Ocak Sayısı 7.5/10
Oynadıklarım:
Nba Live 2000 10/10
D 5/10
Fifa 2000 4/10
Fighting Force 2 6/10
Dune 2000 8.5/10
Test Drive 6 8/10
Kısa kısa:
- Öncelikle herkesin Şeker Bayramını ya da bu yazıyı okuduğunuz zamana göre değişiklik olabileceğinden geçmiş Şeker Bayramını kutlarım.Şekersiz kalmamak lazım..Şekerlerden, özellikle bonbon denilen zararlı şeylerden bir türlü vazgeçemiyorum..
- Sentenced'ın yeni albümü Crimson 16 Ocak'ta geliyor.Ben albüm için şimdiden kampa girdim.Frozen'dan bile daha sağlam olduğu söyleniyor..En güzel haber de bugün Atlantis Müzik'te albümün kaset formatında da basılacağını duymam oldu..
- Galatasaray'ın (Bizim) bir türlü ilk onbire giremeyen oyuncusu Tugay'ın bugün resmen Glasgow Rangers'lı olduğunu öğrendim.İnşallah orada futbolunu oynar da "Avrupa'ya gidip birkaç ay içinde tıpış tıpış eski kulübünün yolunu tutan futbolcular" kervanına katılmaz.
-PC'leri ve interneti olan arkadaşlar, Half-Life'ın multiplayer olarak oynandığında inanılmaz zevkli bir hal aldığını biliyor musunuz?
- Başıma bu da mı gelecekti...Fizik labaratuarında Geometri sınavı olarak tarihe geçen 15 kişiden biri olmaktan gurur duyuyorum.Ulan bi de sınav iyi geçse ha.Harbi çuvalladık..
- Ne derece doğru bilmiyorum ama bazılarına göre biz aslında henüz 21.yüzyıla girmemişiz.21.yüzyıl, 2001 yılının ilk gününden itibaren başlayacakmış..
- Okulun ilk döneminin bitmesine yirmibir gün kaldı.Özgürlüğe doğru günleri saymaya devam...
ICE BORSA ENDEKSİ
(+) WRITE-UP YAZMAK
Zevkli bir uğraş olduğu için
(+) SENTENCED
Bizi daha fazla bekletmedikleri için
(+) AMERİKAN&İTALYAN KARIŞIK SANDWICH
Kantindeki en ucuz ve doyurucu besin maddesi olduğu için
(+) OKUL
Bitmesine az kaldığı için
(+) BAYRAM
Sayesinde iyi para kopardığım için
(-) CEVAT
Adamla üçüncü senem, onuçüncü kırık notumu almaya hazırlanıyorum..
(-) NON SERVIAM VE ORGANİZATÖRLER
Hep fazla ilgilenmediğim doom, black vs gruplarını getirdikleri için
(-) EUROPE Final Countdown gibi bir parçayı rezil hale soktukları için
(-) ORLANDO MAGIC
Geçen Cuma maçlarını izlemek için sabahın üçünde kalktım, kendi sahalarında New York Knicks'den fark yediler
(-) İZMİT İSMETPAŞA STADI-NUMARALI TRİBÜN
Gittiğim ilk deplasman maçında berbat izlenimler bıraktığı için
"Uh uh. I know what you're thinking. "Did he fire six shots or only five?" Well to tell you the truth in all this excitement I kinda lost track myself. But being this is a .44 Magnum, the most powerful handgun in the world and would blow you head clean off, you've gotta ask yourself one question: "Do I feel lucky?" Well, do ya, punk?"
Fırat Budacı'nın 2014 Versiyonu "Kaç Yıl Oldu?" kitabını okudum da..Bunlar gerçekten olmuş bu ülkede ya..Beyin bedava..
- "Knight Online" isimli bilgisayar oyununda askerleri çalınan 87 kişi polise başvuralı 5 yıl,
- Seren Serengil, şarkıcı Emrah'tan 25 santimlik fino köpeğine isim koymasını isteyince, bir süre düşünen Emrah, "Karabaş" diyeli 10 yıl,
- Huzurlu Yaşamı Destekleme Derneği, polis günü nedeniyle "Ödüllü tabanca atışı yarışması" düzenleyeli 5 yıl,
- Zaman gazetesi "Thor" filmini, "Düşüncesiz tavırlarıyla bir savaş başlatan güçlü ama kibirli savaşçı Thor..." gibi cümleler ve "Thor'dan büyük Allah var!" başlığıyla tanıtalı 3 yıl,
- Dünya Üniversiteler Yaz Spor Oyunları'nda masa tenisi branşı olmamasına rağmen, yazışma hatası yüzünden İzmir'e gelen beş Mısırlı masa tenisçi, götürüldükleri tenis kortlarında bir süre dolandıktan sonra ülkelerine geri döneli 9 yıl,
- Konserine gelen Egemen Bağış'a "İyi ki varsınız.Sizin için canımızı vermeye hazırız." diye seslenen Ajda Pekkan, yalakalıkla suçlanınca, sanatçının asistanı can vermenin yalakalık değil sahnede yaşanan bir "duygu fışkırması" olduğunu açıklayalı 3 yıl,
- "Mesut Japon Çocuklar" projesi kapsamında deprem ve tsunami felaketlerinin yaşandığı bölgeden Mersin'e getirilen 20 çocuğa dakikalarca deprem ve tsunami görüntüleri seyrettireli 3 yıl,
- Bitlis Adilcevaz Belediyesi, itfaiye eri olarak alacağı personele "Felsefe mezunu olma" şartı getirince, Belediye Başkanı Adnan Göksoy'un felsefe mezunu oğlu Gürsoy Göksoy'a büyük şans doğalı 3 yıl olmuş...
İspanyol oyun yapımcısı firma PyroStudios tarafından hazırlanan ve 1998 yılında Eidos Interactive tarafından piyasaya sürülen Commandos serisinin ilk oyunu Commandos: Behind Enemy Lines, PC tarihininin en zevkli real-time stratejilerinden biri olmakla beraber aşırı zorluğu nedeniyle oynarken insanın sinirini bozma garanti olan bir oyundu..(Muhtemelen hayatımda en fazla Save’i bu oyunda etmişimdir)II.Dünya Savaşı sırasında Avrupa’nin ve Afrika’nın çeşitli ülkelerinde Almanlar’a karşı kendilerine verilen gizli görevleri yerine getirmeye çalışan ve her biri farklı alanlarda uzmanlaşmış (Mühendis, Keskin Nişancı, Şoför, Ajan, Balıkadam, Yeşil Bereli) 6 komandoyu yönettiğimiz oyunda göğüs göğüse çarpışma yerine gizlilik ve taktik beceri esastı.İlerlemenin yolu, silahlar ve araç-gereçler konularında farklı yetenekleri olan komandoların birbirleriyle koordine olabilmelerinden geçiyordu.Görevler, ağırlıklı olarak stratejik noktalara sabotaj ve Almanlar tarafından kaçırılan müttefik ajanların ve suikastçıların kurtarılması üzerine tasarlanmıştı.
Commandos, oyuncunun haritanın tamamını görmesine izin veren izometrik grafiklere sahipti.Bu sayede düşmanların hareketlerine göre strateji belirlenebiliyordu.Bu grafik tasarımı, Commandos serisinin diğer oyunları olan 2001 çıkışlı Commandos:2 Men Of Courage ve 2003’te piyasaya sürülen Commandos 3: Destination Berlin’de de kullanılacaktı.
Oyun boyunca komandolarınızı karşılarında gördükleri anda silahlarına davranmakta bir saniye bile tereddüt etmeyen Alman askerleri, devamlı tetikte olup birbirlerini kollarlardı.Etrafta ceset veya ayak izi gördüklerinde ya da silah sesi duyduklarında olay yerine doğru depara kalkan bu adamları ortadan kaldırmanın en basit yolu arkalarından sinsice yaklaşıp bıçaklamak ya da yollarına ayı tuzağı döşemekti..Düşmanla silahlı çatışmaya girdiğiniz anda sesleri duyan askerler etrafınıza toplanırlar ve işinizi zorlaştırırlardı.Çok fazla gürültü yaparsanız düşman üssünde kırmızı alarm verilir, bu da daha fazla Alman askerinin garnizonlarından çıkıp volta atmasına sebep olurdu.Bu yüzden oyunda sessiz ve derinden ilerlemeniz gerekirdi.
Oyun ekranında düşman askerlerinin nereye baktıklarını gösteren bir ikon vardı.Bazen ilerlemenin tek yolu, askerler başka bir tarafa baktıkları sırada etraflarından dolaşmak ya da arkalarından yaklaşarak kendilerini namussuzca sırtlarından bıçaklamaktı..Düşmana çok yaklaştığınızda büyük ihtimalle görülürdünüz ve görüldüğünüz anda eşek cennetini boylamanız kuvvetli ihtimaldi.Düşman askeri tarafından görülen komandonuz hareketsiz kalırsa tutuklanıp hapse atılırdı.
Commandos: Behind Enemy Lines oynarken yüzlerce kere Almanların “Halt!”, “Alarm! Alarm!” ve “Ein Verletzter!” bağırışlarına maruz kalıp birkaç saniye içinde adamlarınızı kaybetseniz, içinizden küfür edip defalarca son kayıtlı oyununuzu açmak zorunda kalsanız da kolay kolay kopamayacağınız bir oyundu.Görevleri analitik düşünce yapısı içinde deneme-yanılma yöntemleriyle yavaş yavaş yerine getirmek hem sabır istene bir işti hem de keyifliydi.Commandos, insana binbir türlü strateji kurdurtan, bazen yatağa yattığınızda bile kafanızda taktikler planlamanıza neden olan bir oyundu.Karakterlerin seslendirmelerine de ayrı bir parantez açmak lazım...”Yiiissssööö” diye bağıran balıkadamı, “Consider it done” diyen her işe koşmaya hazır yeşil bereliyi, “Yiğğeees” diye acayip bir ses çıkartan keskin nişancıyı unutabilmek mümkün mü..
Atlantis Müzik'te çalışırken müşterilerden tarafından sorulan acayip nesnelerden yukarıdaki listeyi oluşturup "Bunlar bizde bulunmamaktadır" başlığı ile dükkanın camına asmıştık..Fotoğrafı çekerken elim titremiş o yüzden yazılar net okunmuyor..(Aşağıya full listeyi yazacağım)Bu arada o dönemde dükkanda sadece orjinal müzik CD'si, film DVD'si, esprili tişört ve grup tişörtlerinin satılıyor olduğunu belirtmek isterim..
1-Marduk diye bir adamın posterini veren dergi
2-Tesbih
3-Jaco Pastarious tişörtü
4-Batman kostümü
5-Pozitif düşünce kaseti
6-Gözlük ve bone (Deniz ürünleri)
7-Amerikan bayrağı baskılı boxer
8-Tarak
9-Maske
10-Drum tütün
11-Azeri grup Yu-Hu'nun albümü
12-Yo-Yo
13-Mp3 formatında müzik
14-Futbolcu dizliği
15-Erkeklerin saçlarına taktıkları bone
16-Ucuz, kırık DVD
17-İlahi Mp3 leri
18-Suziki 2 CD'si
19-Çocuklar için örümcek adam kıyafeti
20-Eski İtalya tişörtleri
21-Mikrofon ayaklığı
22-Mp4 fomatında film
23-Orjinal Mp3 CD'si
24-?
25-Dini kaset
26-DVD CD'si
27-İçinde Jim Capaldi bulunan Genesis albümü