Yazan:Aylin Asım
Non Serviam Dergisi Yıl 1998-Sayı 6
Sen gittiğinden beri böyleyim. Her sabah bir tokatla uyanıyorum; gerçek olmayan, yalnızca gerçeği suratımın ortasına patlatan bi tokatla...Zaten ondan sonra bütün gün dayanmaya, toparlanmaya çalışmakla geçiyor...
Gündüzler bir şekilde geçiyor, biliyorsun. Bir kaç anlamsız telefon konuşması, aslında hiç işin olmayacak adamlarla zaman geçirmeler...(Sen belki "Yine sarhoş olup bir herife vermiştir diye düşünürken ben onların konuştuklarını bile dinlemiyorum) Acının en yoğunlaştığı anlara yolda yürürken yakalanıyorum bazen. İnlemeye benzer bir ses çıkarıyorum, isteğim dışında...Ben de şaşırıyorum. Sırf biraz daha oyalanayım diye okula bile gidiyorum; daralıyorum, daha da daralıyorum, ama en azından 1-2 saatim yokluğunu, acıyı daha az düşünerek geçiyor...Okulda geçirdiğim anlamsız saatlerin, tamamen alakasız yüzler görmenin sıkıntısına katlanabiliyorum...Ne de olsa biliyorum, akşama beni çok daha kötüsü bekliyor...
Eve gelir gelmez repeat'e basıp Björk'ün Play Dead'ini arka arkaya 10-15 kere falan dinliyorum. Gece yaklaştıkça paniklemeye başlıyorum. Kafamda bir sürü ses aynı anda konuşmaya başlıyor, delirtici birşey bu...
"Herşey düzelecek,zaman meselesi, sağlam kalırsam herşey düzelicek, iyi düşünürsem iyi olur..." diye umut ederken, "Yok oluyorum, giderek yok oluyorum!" korkusu o umutlu sesi gırtlağımdan sıkıp boğuyor; leşini bi kenara atıp kumandaya geçiyor. "Hiçbirşey düzelmeyecek, kaybediyorsun, başarısızsın, beceremeyeceksin...O hiç geri gelmeyecek, ömrünün sonuna kadar...O yeni bir hayat kuracak, sen geçmişinle yaşayıp bir köşede kaybolacaksın, azalacaksın. Ağlamalar hiç bitmeyecek, insanlar bıkacak umutsuzluğundan, sana acımaktan bıkacaklar...Debelendikçe tek kalacaksın..."
Kimseyi aramak istemiyorum, etrafımda kalan birkaç kişiyi de "beynimdeki sesler" ile gecenin bu saatinde baymak istemiyorum...Kimse bilsin istemiyorum, bu halde biriyle kim ne yapmak ister ki...
Yatağımda derin nefesler alıyorum. "Panik yok ,bunların hepsi senin kafanın içinde, gerçek değil...işler düzelecek, para durumları falan...iyi olacaksın"
Bir yarım saat daha kıvrandıktan sonra teslim oluyorum. Bomboşum, anlamsızım. Zaman, mekan kayboluyor...Herşey biraz daha kötüye gidene kadar bekleyip, daha ne kadar kötüleşebilir görmek istiyorum. Galata Kulesi'nden atlayıp bu olayı kapatmayı düşünüyorum (Bu görüntü sık sık gidip geliyor, beğeniyorum, merak ediyorum) Ancak ölümde huzur bulabileceğimi biliyorum, hep biliyordum. Ama bir parça huzuru da sende buluyordum, zaten bütün bu acı, bu kıvranış ondan...Bu yalnızlık ondan...Bu şehrin, bu gezegenin, bu galaksinin dışına fırlatılmış gibiyim. Eksiğim,bomboşum,anlamsızım...
Beynim ışık hızında paranoyak düşünceler üretmekten, bir tavana bir yere çarpmaktan bitkin düşmeye başlayınca gizli gizli seviniyorum."Hah,tamam" diyorum, "Bu geceyi de böyle geçirdim galiba, sabaha daha var!"...
Friday, March 31, 2006
Thursday, March 30, 2006
İlk Acı Tecrübelerimden Biri
Şöyle bir geçmişe dönüp çocukluğunu yeniden yaşamayı kim istemez? Peki ya çocukluktan çıkarak yavaş yavaş gözlerimizi açmaya başladığınız zamanları hatırlar mısınız? Dertsiz, tasasız, cıvıl cıvıl zamanlardır. Sizi kanatları altına almış olan ailenizin sıcaklığını hissedersiniz. Önünüzde keşfedilmek üzere duran bir dünya bekliyordur. Anne-babanızdan genetik yollardan kolay kolay değiştirilemeyecek huyları kapmışınızdır. Aileniz size topluma adapte olma sürecinde belli ölçülerde yol göstermiş durumdadır.
Ebeveynlerinden eğitim denilen şeyin E'sini görmemiş olan çocuklar bile içinde bulunduğu aile ortamından belli bir davranış ve düşünüş biçimi, dış dünyayı algılama yeteneği kazanır. Genetik özellikler ve içinde bulunulan aile ortamı, insanların karakteristik özelliklerinin ve dünya görüşlerinin oluşumlarında herşeyden çok belirleyicilerdir.
Bunları düşünürken aklıma birden çocukken yaşadığım bir olay geldi..
Yaşım 12'ydi. Aile tarafından "Bu çocuk okuyacak, işi sıkı tutmak lazım" mantalitesi kanına işlenmiş bir çocuk olarak zamanın yükselen değerlerinden Anadolu Liselerini kazanmayı başarmıştım. Öncelikli yabancı dilin Almanca olması fark etmiyordu. Her sabah vaktinde kalkıp kapının önüne kadar gelen servisi bekletmemem gerekiyordu. Oysa her gün servis okulun içine girdiği andan itibaren yeni bir hayat bekliyordu..
Arkadaşlarımla çerezlerin içinde çıkan taso kartlarını biriktiriyorduk. Herkes en fazla karta sahip olmak için birbiriyle yarış halindeydi. "Taso oyunu" diye bir oyun vardı, kazanan hepsini alıyordu. Bu oyunda pek başarılı olduğum söylenemezdi. Bir gün bir baktım o kadar para bayılıp Cheetos alarak biriktirdiğim bütün taso kartlarım arkadaşlarımın eline geçmiş..Yakın arkadaşım olduğunu sandığım birisi vardı. Ondan oyuna devam edebilmek için birkaç kart istedim borç olarak. Erkekler arasına taso kartları biten bir tek ben vardım ve bu durum hoşuma gitmiyordu. Ancak arkadaşımın cevabı olumsuzdu. Kartlarını benimle paylaşamayacağını söyledi. Utandım, sıkıldım, nerede olursa olsun tek kalmanın çok kötü bir şey olduğunu fark ettim...
Güçlü olmak gerekiyormuş, güçlü olmak için de kazanan olmak..Demek ki çevrende arkadaş olarak gördüğün kişiler her zaman senin iyiliğini istemiyorlarmış. Oysa ben arkadaşımın beni kırmayıp kartlarını benle paylaşacağını düşünmüştüm.
Paylaşmak!
Bu hayatta ilk acı tecrübelerimden birini yaşamama sebep olan rahatsız edici his menfaatten başka birşey değildi. Zayıf olanın ezildiği ve herkesin kendi çıkarları doğrultusunda yaşadığı bir dünyadaydık. Bu durum, insanın kalbinin soğuması için her gün birçok sebep yaratmıyor muydu?
Ebeveynlerinden eğitim denilen şeyin E'sini görmemiş olan çocuklar bile içinde bulunduğu aile ortamından belli bir davranış ve düşünüş biçimi, dış dünyayı algılama yeteneği kazanır. Genetik özellikler ve içinde bulunulan aile ortamı, insanların karakteristik özelliklerinin ve dünya görüşlerinin oluşumlarında herşeyden çok belirleyicilerdir.
Bunları düşünürken aklıma birden çocukken yaşadığım bir olay geldi..
Yaşım 12'ydi. Aile tarafından "Bu çocuk okuyacak, işi sıkı tutmak lazım" mantalitesi kanına işlenmiş bir çocuk olarak zamanın yükselen değerlerinden Anadolu Liselerini kazanmayı başarmıştım. Öncelikli yabancı dilin Almanca olması fark etmiyordu. Her sabah vaktinde kalkıp kapının önüne kadar gelen servisi bekletmemem gerekiyordu. Oysa her gün servis okulun içine girdiği andan itibaren yeni bir hayat bekliyordu..
Arkadaşlarımla çerezlerin içinde çıkan taso kartlarını biriktiriyorduk. Herkes en fazla karta sahip olmak için birbiriyle yarış halindeydi. "Taso oyunu" diye bir oyun vardı, kazanan hepsini alıyordu. Bu oyunda pek başarılı olduğum söylenemezdi. Bir gün bir baktım o kadar para bayılıp Cheetos alarak biriktirdiğim bütün taso kartlarım arkadaşlarımın eline geçmiş..Yakın arkadaşım olduğunu sandığım birisi vardı. Ondan oyuna devam edebilmek için birkaç kart istedim borç olarak. Erkekler arasına taso kartları biten bir tek ben vardım ve bu durum hoşuma gitmiyordu. Ancak arkadaşımın cevabı olumsuzdu. Kartlarını benimle paylaşamayacağını söyledi. Utandım, sıkıldım, nerede olursa olsun tek kalmanın çok kötü bir şey olduğunu fark ettim...
Güçlü olmak gerekiyormuş, güçlü olmak için de kazanan olmak..Demek ki çevrende arkadaş olarak gördüğün kişiler her zaman senin iyiliğini istemiyorlarmış. Oysa ben arkadaşımın beni kırmayıp kartlarını benle paylaşacağını düşünmüştüm.
Paylaşmak!
Bu hayatta ilk acı tecrübelerimden birini yaşamama sebep olan rahatsız edici his menfaatten başka birşey değildi. Zayıf olanın ezildiği ve herkesin kendi çıkarları doğrultusunda yaşadığı bir dünyadaydık. Bu durum, insanın kalbinin soğuması için her gün birçok sebep yaratmıyor muydu?
Friday, March 17, 2006
3 Dialog
1 - Kadıköy otobüs duraklarında 21A otobüsünü beklemekteyim. Yara bandı satan bir abimiz otobüs kuyruğundakilere seslenmektedir:
- Yara bandııı..30 tanesi 500...
- ........
- Elimizde kaldı böyle olduu..30 tanesi 500...
- ........
(Benim yanıma gelir)
- Yok abicim ne desen almıyolar
- Haklısın abi..
(Bir amca dayanamaz atılır)
- Ver bakalım
- Buyur abi..
2 - Kadıköy'de boğa heykelinin bulunduğu yerde gece vakti ışıklardan karşıya geçmek için beklemekteyim. Karşı tarafta bir polis arabası durmaktadır. Yayaya kırmızı yanmaktadır. Yanıma bir trafik polisi gelir:
Ben: (İçimden)Allahallah kontrol falan mı var acaba. Bu polis niye geldi şimdi yanıma.
Polis: Boşver geç ya birşey olmaz...
- ...
(Trafik polisi kırmızıda karşıya geçer ve karşıdaki arkadaşlarının yanına gider. Ben ise inatla yeşilin yanmasını beklerim. Arızayım galiba)
3 - Küçükbakkalköy minibüsü ile Kadıköye dönmekteyim. Şöför yolcu kapabilmek için aracı hızlı sürmekte ve trafikte türlü cambazlıklar yapmaktadır. Minibüsteki yaşlı bir amca dayanamaz:
- Evladım biraz yavaş gidebilir misin. Ani dur kalk yapıyosun sürekli. Senden ekstra birşey beklemiyorum ki. Sadece sakin sür biraz yeter.
- Ya amca ben bunu kendi keyfim içim yapmıyorum. Hızlı gidiyorum ki ilerdeki yolcuyu kapayım di mi ama..
- Bıdı bıdı hedö hedö..
Aradan zaman geçer. Kadıköy'e yaklaşılır. O yaşlı amca inmiştir. Şöför minibüsü yine deli gibi kullanmaktadır. Bu sefer bir genç bayan atılır:
- Bakın birşey söyleyeceğim. Az önce yine uyarmışlardı sizi. Biraz yavaş gidemez misiniz. İçim dışıma çıktı ya
- Hanfendi benim evde çoluk çocuğum var. Yavaş gidersem nasıl yolcu alacağım arabaya. Ekmek parası için bunu yapmak zorundayım. Bakın mesela şu yolcuyu başkası kapacaktı ben ağır gitseydim. (Minibus durur, bir yolcu biner) DOĞANIN KANUNU bu?!
- (Ben, yine içimden):Oha ya doğanın ilk kanunu hayatta kalmak değil midir? Böyle denyo bir şekilde araba kullanırsan kaza yapma riskin artmaz mı be adam? Evde çoluk çocuğun varsa neden onları düşünüp biraz yavaş sürmüyorsun ey cahil insan...
- Yara bandııı..30 tanesi 500...
- ........
- Elimizde kaldı böyle olduu..30 tanesi 500...
- ........
(Benim yanıma gelir)
- Yok abicim ne desen almıyolar
- Haklısın abi..
(Bir amca dayanamaz atılır)
- Ver bakalım
- Buyur abi..
2 - Kadıköy'de boğa heykelinin bulunduğu yerde gece vakti ışıklardan karşıya geçmek için beklemekteyim. Karşı tarafta bir polis arabası durmaktadır. Yayaya kırmızı yanmaktadır. Yanıma bir trafik polisi gelir:
Ben: (İçimden)Allahallah kontrol falan mı var acaba. Bu polis niye geldi şimdi yanıma.
Polis: Boşver geç ya birşey olmaz...
- ...
(Trafik polisi kırmızıda karşıya geçer ve karşıdaki arkadaşlarının yanına gider. Ben ise inatla yeşilin yanmasını beklerim. Arızayım galiba)
3 - Küçükbakkalköy minibüsü ile Kadıköye dönmekteyim. Şöför yolcu kapabilmek için aracı hızlı sürmekte ve trafikte türlü cambazlıklar yapmaktadır. Minibüsteki yaşlı bir amca dayanamaz:
- Evladım biraz yavaş gidebilir misin. Ani dur kalk yapıyosun sürekli. Senden ekstra birşey beklemiyorum ki. Sadece sakin sür biraz yeter.
- Ya amca ben bunu kendi keyfim içim yapmıyorum. Hızlı gidiyorum ki ilerdeki yolcuyu kapayım di mi ama..
- Bıdı bıdı hedö hedö..
Aradan zaman geçer. Kadıköy'e yaklaşılır. O yaşlı amca inmiştir. Şöför minibüsü yine deli gibi kullanmaktadır. Bu sefer bir genç bayan atılır:
- Bakın birşey söyleyeceğim. Az önce yine uyarmışlardı sizi. Biraz yavaş gidemez misiniz. İçim dışıma çıktı ya
- Hanfendi benim evde çoluk çocuğum var. Yavaş gidersem nasıl yolcu alacağım arabaya. Ekmek parası için bunu yapmak zorundayım. Bakın mesela şu yolcuyu başkası kapacaktı ben ağır gitseydim. (Minibus durur, bir yolcu biner) DOĞANIN KANUNU bu?!
- (Ben, yine içimden):Oha ya doğanın ilk kanunu hayatta kalmak değil midir? Böyle denyo bir şekilde araba kullanırsan kaza yapma riskin artmaz mı be adam? Evde çoluk çocuğun varsa neden onları düşünüp biraz yavaş sürmüyorsun ey cahil insan...
Tuesday, March 14, 2006
Release
Görmek inanmaktır ama ben bilmek istemiyorum
Çorak toprakların içinden geçerken seni yüzüstü bırakıp gidemiyorum
Seni ağlarken görmeye dayanamıyorum
Her zaman…
Tutun..
Lütfen..
Tutun bana
Kadere aldırış etme
Serbest bırak..
Kaç..
Şuanda birileri alevler yükselirken çığlık atıyor
Şu anda düşün biz burada kaybolmuşuz ve neden bilmiyoruz
Kabullenmesi çok zor, seni ağlarken görmeye dayanamıyorum
Her zaman…
Tutun..
Lütfen..
Tutun bana
Kadere aldırış etme
Serbest bırak..
Kaç..
Bu gri ve yalnız gözlerin arkasında,
Zaman tarafından unutulmamış bir gerçeklik görünmeye başlıyor
Ruhumuz uyanıyor..
Ve kasırganın içinde bir yerlerde
Umut bekliyor,
Uzaklardan haykırıyor
Ve senin adını söylüyor…
Monday, March 06, 2006
Tuesday, February 28, 2006
Only in Turkey
Sadece Türkiye'de vuku bulduklarını düşündüğüm olaylardan birkaçı:
- Erkeklerin tek başlarına sokakta yürürken kafalarını sağa, sola ve arkaya çevirip çevreye karşı maximum hassasiyeti gösterdikleri, buna karşılık kızların tek başlarına sokakta yürürken "Aman erkekler beni rahatsız etmesin" güdüsüyle gözlerini yere diktikleri tek ülkedir Türkiye...
- Herhangi bir yerden bir ambulans veya itfaiye aracı geçtiğinde ve üzerinde bütün bakışların toplandığı tek ülkedir Türkiye...
- ICQ ve MSN gibi sohbet programlarında cinsiyetinizi kız olarak belirtmeniz halinde dakika başı ortalama üç erkeğin sizi listenize eklemeye çalıştığı tek ülkedir Türkiye...
- Her türlü kuyrukta (fatura yatırma kuyruğu, maç kuyruğu vs) herhangi bir sebeple mutlaka bir kavganın yaşandığı tek ülkedir Türkiye....
- 2.Amatör Küme futbol maçlarında bile şiddet olaylarının yaşandığı, hakemlerinin kovalandığı, seyircilerinin sahaya indiği, şike iddaalarının konuşulduğu tek ülkedir Türkiye...
- Minibüslerin, dolmuşların ve taksicilerin yol kenarında duran bütün insanlara korna çalıp onları araçlarına bindirmeye çalıştıkları tek ülkedir Türkiye...
- Cep telefonuyla konuşmanın yasak olduğu otobüslerde mutlaka bir yolcunun telefonla konuştuğu ve ona başka bir yolcunun "Hoop hemşerim kaza yaptıracaksın" şeklinde uyarıda bulunduğu tek ülkedir Türkiye...
- Zengininin solcu, fakirinin sağcı olduğu tek ülkedir Türkiye...
- Bedava herhangi birşey dağıtıldığında insanların birbirini ezdiği, devasa kalabalıklar oluşturduğu tek ülkedir Türkiye...
- İnsanların sokakta çekim yapan bir televizyon kamerası gördüklerinde mutlaka kameraya bir bakış attıkları tek ülkedir Türkiye...(Hatta bazıları bakmakla kalmayıp kameranın çevresine durarak konuşmaları dinlerler. Kimi zaman da kameraya çeşitli el kol hareketleri yaparlar)
- İnsanlarının içki içtikten sonra şiddet eylemlerine giriştiği, içlerinde önceden birikmiş nefretlerini döktüğü ülkedir Türkiye...
Sunday, February 19, 2006
Ne Yapıyorum?
Bu aralar:
- Yeni bütünleme sistemi sayesinde bir aya çıkan ara tatili tüketiyorum. Okula gidip notlarıma bakmayacak, derslerden geçip geçmediğimi arkadaşlarımdan öğrenecek kadar ilgisiz bir öğrenciyim.
- New Star Soccer diye bir oyun oynuyorum. Oyuncuya neredeyse "Kız arkadaşına alacağınız hediyenin parasını peşin mi ödeyeceksiniz yoksa taksit mi yapalım?" diye soracak kadar detaylı bir futbol menejerlik oyunu. Üstelik maç ekranı Sensible'ı hatırlatıyor acayip. O yüzden bayağı sardı..
- Votka içiyorum (Soğuk havalar nedeniyle genellikle Caddebostan Burger King'in ikinci katında)
- Telekoma karşı savaş baltalarımı çıkartıyorum. Her gün MSN'den elli kez düştüğüm, mesajlarımın karşı tarafa ulaşmaması falan yetmiyormuş gibi bir de fiber optik kabloların kopması ve yabancı sitelere erişilememesi alışıldık hale geldi. Böyle internet hizmeti mi sunulur...
- Ülkemin gündemine oturan gelişmeleri takip etmiyorum. Televizyonda Süper Baba dışında hiçbir şey izlemiyorum. Gazete okuma alışkanlığımı da kaybettim. Film izlemeyeli de uzun zaman oldu. Başladığım işleri bir türlü bitiremiyorum. Gittikçe kaos bağımlısı oluyorum..
- Yeni Whitesnake tişörtümle ortalıklarda geziniyorum. Benim gibi antika adama da böyle antika bi tişört yakışırdı zaten.
- Halı sahaya abone olduk sonunda. Her Pazar gecesi kramponlarımızı giyip yağmur çamur demeden sahaya çıkıyoruz.
- Yeni bütünleme sistemi sayesinde bir aya çıkan ara tatili tüketiyorum. Okula gidip notlarıma bakmayacak, derslerden geçip geçmediğimi arkadaşlarımdan öğrenecek kadar ilgisiz bir öğrenciyim.
- New Star Soccer diye bir oyun oynuyorum. Oyuncuya neredeyse "Kız arkadaşına alacağınız hediyenin parasını peşin mi ödeyeceksiniz yoksa taksit mi yapalım?" diye soracak kadar detaylı bir futbol menejerlik oyunu. Üstelik maç ekranı Sensible'ı hatırlatıyor acayip. O yüzden bayağı sardı..
- Votka içiyorum (Soğuk havalar nedeniyle genellikle Caddebostan Burger King'in ikinci katında)
- Telekoma karşı savaş baltalarımı çıkartıyorum. Her gün MSN'den elli kez düştüğüm, mesajlarımın karşı tarafa ulaşmaması falan yetmiyormuş gibi bir de fiber optik kabloların kopması ve yabancı sitelere erişilememesi alışıldık hale geldi. Böyle internet hizmeti mi sunulur...
- Ülkemin gündemine oturan gelişmeleri takip etmiyorum. Televizyonda Süper Baba dışında hiçbir şey izlemiyorum. Gazete okuma alışkanlığımı da kaybettim. Film izlemeyeli de uzun zaman oldu. Başladığım işleri bir türlü bitiremiyorum. Gittikçe kaos bağımlısı oluyorum..
- Yeni Whitesnake tişörtümle ortalıklarda geziniyorum. Benim gibi antika adama da böyle antika bi tişört yakışırdı zaten.
- Halı sahaya abone olduk sonunda. Her Pazar gecesi kramponlarımızı giyip yağmur çamur demeden sahaya çıkıyoruz.
Friday, February 10, 2006
Bir Halı Saha Maçının Düşündürdükleri (2003 Yılında Yazmışım)
09.10.2003
23:48:40
Başlık bulamadım bu yazıya diye giriş yapacaktım, bunu yazarken bile 3 kere yazım hatası yaptım. Aslında heyecanlıyım, içimde tatlı bi mutluluk var. (Zaten bu hissettiklerim olmasa oturup bu yazıyı yazmazdım heralde, Colin Mc Rae Rally oynardım) Yazıya dökebilecek miyim acaba içimdekileri, döksem kimin umurunda olacak, benden başka kim ilgilenicek merak etmiyorum değil.
Aslına bakarsak fazla zaman olmuş oturup yazmayalı. Formdan düşmüş olduğumu hissedebiliyorum. Ayrıca artık bilgisayarda arşivlemek istiyorum yazılarımı. O meşhur defterdeki yazışmalardan geriye kalan çok az kısmı. (Asla günün birinde yanıp kül olacakları aklıma gelmemişti, neyse) Mr.X ve Cem'in kendi gibi şebekçe yazılarını..Yıllardan beri gıdım gıdım ilerleyen şarkı sözleri arşivimi..Kağıt parçalarındaki eski, unutulmuş anıları..Binbir çabayla uğraşıp kağıda döktüğüm, kimi zaman beğenmeyip silgilerle haşat ettiğim onlarca sayfadaki yazıları bilgisayara geçirmeliyim.
1993 yılı..Böyle mi başlasam? Yok iyi olmadı. Hem zaman periyodunu sadece bir yıl içine sıkıştırmak hoş olmaz. (Bu arada annem "Bir gün de benden önce yattığını göreyim" dedi, o gün ne zaman gelecek ben de merak ediyorum)
Evet, 90'lı yılların başı..Güzel zamanlardı..Tabi hemen akla hemen şu soru geliyor: "O zamanlar daha kaç yaşındaydın ki be adam?" Bu soruya de şöyle bir cevap verebilirim: Yaşım küçüktü belki ama hafızama güvenirim. O dönemdeki gündelik hayatı, evde ve okulda yaşadığım olayların çoğunu gayet net hatırlıyorum. İnsanlar arasındaki ilişkilerin şimdiye göre daha az menfaat ağırlıklı olduğunu kendimden emin bir şekilde söyleyebilirim. İnsan dedik, insan sayısı bakımından metropolumuz İstanbul'un o zamanlar şimdiye göre daha nefes alınabilir bir şehir olduğunu düşünüyorum. Biz o yıllarda mahallede oyun oynayabiliyoduk, inanılmaz zevkli mahalle maçları yapabiliyoduk. Bunları yaparken arabaların oyunumuzu bölmesi nadiren yaşanan bir durumdu. Şimdi acıyorum bizim mahalledeki çocuklara. Hiçbir zaman mahallede bırakın top oynamayı rahat rahat koşturma şansları bile yok arabalar yüzünden.
90'lı yıllardan günümüze doğru gelindiğinde bir başka büyük değişim de güvenlik konusunda yaşandı. Çok iyi hatırlıyorum, o zamanlar gittiğim bütün evlerde kapılar zile basılınca hemen açılırdı. Şimdi ise anket işlerinden edindiğim tecrübelerden öğrendiğim kadarıyla kapılar açılmadan önce soruluyor: "Kimsiniz?" Güven eksikliği had safhada. Neden? Çünkü hırsızlık olayları inanılmaz derecede arttı (Arkadaşlarımın %70 inin en az 1 kere cep telefonu çalınmıştır son yıllarda) Çünkü sadece hırsızlık değil, hırsızlıkla beraber yaralama hatta öldürme vakaları arttı. Arabalar çalınıyor, insanlar gece vakti biryerlerde otururken gasp ediliyor, eve birşeyler satmak amacıyla girenler ev sahiplerini dolandırıyor. Aslında bunların hepsi tek bir şeyi ortadan kaldırıyor: Güven...
90'lı yılların başlarında "Tinercilerin kendilerine para vermeyen adamı vahşice öldürdükleri" başlıklı bir haber okudunuz mu hiç? Ya da "kapkaç" denilen kavram o zamanlar mevcut muydu? Hiç sanmıyorum..
Tabi son iki paragrafta yazdıklarımı okuyacak olan bir insan "E bunlar da durup dururken olmadı. İşsizlik arttı, açlık arttı. İnsanlar bu işleri biraz da karınlarını doyurmak için yapmaya başladılar" diyecektir. Diyebilir de. Bu yazının konusu bu değil. Son yıllarda insanlar arasındaki güvenin azalmaya başlamasının sosyolojik nedenleri hakkında daha fazla yazmak istemiyorum. Ya da neden bireyler arasındaki ilişkilerin büyük kısmı tamamen menfaate dayanıyor, bunu da başka bi yazıya saklamak istiyorum.
Müziksiz bir hayat düşünülebilir mi? Rock müzik gibisi var?
Gerçekten de Rock'ın 90'lı yıllarda, özellikle 90 ların başında tüm dünyada ve Türkiye'de -altın çağını yaşamasa da- inanılmaz rağbet gördüğünü kim inkar edebilir? Muhteşem albümlere tanık oldu o zamanları yaşayanlar. Nasıl kıskanıyorum Metallica-The Black Album'ü çıkar çıkmaz dinleyebilenlere..Veya Guns'n Roses'ın Use Your Illusion klasiklerini çıktığı gün raflardan alıp teybine takabilenlere. Birkaç albüm daha o yıllara damgasını vuran ve benim 90'ların başına müzikal anlamda sevgi ve saygı duymama neden olan:
Judas Priest / Painkiller (1990)
Savatage / Edge Of Thorns (1993)
Annihilator / Set The World On Fire (1993)
Overkill / Horrorscope (1991)
King Diamond / The Eye (1990)
Queensryche / Empire (1990)
Skid Row / Slave To The Grind (1991)
Ve muhteşem grubun muhteşem dönüş albümü:
Mercyful Fate / In The Shadows (1993)
Bütün bunlar benim o dönemin güzellikleri arasından seçtiklerimdi.
Gelelim bu akşama...
Kadıköy Anadolu Lisesi benim gönlümdeki okul olmuştur hep. Oturduğum yere yakın olmasından mıdır, bir kez yıllar önce okulum Üsküdar Anadolu Lisesi'nin onlarla oynayacağı basketbol maçını izlemek için okulun içine girdiğimde görkeminden acayip etkilenmemden midir bilmiyorum ama Kadıköy Anadolu Lisesi'ne her zaman sempati duymuşumdur. İstanbulda okuyamadığım için üzüldüğüm tek lisedir. (Herkes Galatasaray Lisesi veya Robert Kolej için söyler bunu genelde) Ayrıca KAL'de okuyan veya mezun olmuş tanıdıklarımın hepsi şeker gibi, dünya tatlısı insanlardır.
Böylesine sevgi ve saygı duyduğum bir okulun 1993 yılı mezunlarıyla, yani o çok özlediğim 90'ların başındaki dönemde delikanlılıklarını yaşamış insanlarla halı saha maçı yapma şansı buldum bu akşam. Kuzenim Nedim "Serhat bizim KAL tayfasının maçı var akşam, oynar mısın?" dediğinde bayağı heyecanlanmıştım..Hemen kabul ettim. Sevinçliydim, çünkü daha önce kuzenimin yıllığından 1993 yılı mezunları hakkında az da olsa bilgi edinme şansı bulmuştum ve şimdi onlarla yüzyüze tanışma hatta futbol oynama şansı bulmam beni mutlu ediyordu. Yıllıkta kuzenimin sınıfındaki kişiler için yazılmış bütün yazıları okumuştum. Hepsi de çok iyi ve komik insanlara benziyorlardı.
Gerçekten de süper insanlarmış! Hemen hemen hepsi kafa adamlardı..Bir yandan top oynuyorlar, bir yandan da aralarında şakalaşıyorlardı..Bana sıcak davrandılar. Etkilendim..Sadece o insanların karakterleri değildi beni etkileyen. Maçtan sonra şöyle bir düşündüm:"Liseden daha üç sene önce mezun olmama rağmen görüştüğüm iki ya da üç kişi kaldı. Lise yıllarında birlik beraberlikten söz edenler nerde şimdi? Bak şu adamlar 30'lu yaşlara merdiven dayamışlar, hala düzenli olarak bir araya gelip eğlenebiliyorlar. Hala paylaşabilecekleri şeyler var..."
Düşündüğüm zaman durumun vahim olduğuna kanaat getirdim. Cevaplarını aradığım sorular var. 15 Eylül'de, okulların açıldığı gün neden Üsküdar Anadolu Lisesi'nin bahçesinde 2000 mezunlarından ben dahil sadece dört kişi vardı? Lise zamanı "11 TM ruhu hiç kaybolmayacak, birbirimizden kopmayacağız" diyenler o sabah ne yapıyorlardı? (Üstelik daha önce internette 15 Eylül sabahı eski mezunların okulda toplanacağı mesajları geziyodu) Liseden kaç kişi hala birbirleriyle görüşüyor? Yıllığa "Veda etmiyorum, okuldan sonra da görüşeceğiz" yazanların kaç tanesi dediklerini yaptı? O yıllık yazıları sembolik değil miydi o zaman, sadece yer kaplamış olmak için yazılmış olmadılar mı?
Bu güzel insanların arasında birkaç saat geçirince birkaç şeyin farkına vardım. Öncelikle ben ve bizim dönemdekiler lisede sadece aynı ortamda bulunduğumuz için beraber gözükmüşüz. Yani bizde görünüşte bir beraberlik söz konusuymuş. Lise bitince o geçici beraberlik bir daha geri dönmemek üzere ortadan kalkmış.
KAL 93 mezunlarının birlikteliği ise gerçek bir birliktelikmiş. Onlar gerçekten dostlarmış. Göstermelik, yapmacık, günlük arkadaşlıklar kurmamışlar birbirleriyle. Birbirlerini ve içinde yedi senelerini geçirdikleri okullarını bizden çok daha fazla hatırlıyorlarmış. Örneğin okulun Talaş Böreği gününde tüm tayfa orada toplanıyormuş. (Bunu bu gece Emre Abi söledi, nam'ı diğer Yamyam)
Bizler lisede günleri tüketmişiz sadece, onlar günleri yaşamışlar deli dolu, olabildiğince samimi ve eğlenceli şekilde. Birbirlerine verdikleri değer asla azalmamış aradan on yıl geçse de. Bir araya geldiklerinde konuşabilecekleri hala çok şeyler var."Ah biz lisedeyken" ile başlayacak sayısız cümle kurabiliyorlar. Biz ise aradan sadece üç sene geçmesine rağmen tekrar bir araya bile gelemiyoruz...
Konuştuklarımın hemen hemen hepsi o dönemin sıkı rockerlarıydı. Zaten yıllık yazılarından da anlaşılıyordu bu..Kimisi arkadaşına "Özünü inkar etme olum, sen bir rockçısın. Benim Poison'ıma da laf etme" diye takılırken kimisi de yıllıkta kendisine ayrılan sayfanın bir bölümüne Kreator'ın Love Us Or Hate Us'ının sözlerini serpiştiriyordu: We will never be a part of this sick society. Hatta daha da ileri gidip "Rock the School, Roll the Teachers" yazan vardı. Yıllıkta yazısını okuduğum kişilerin çoğunluğu rock ve metal müziğin içindeydi. O güzel yıllarda ortalıkta tekno, hip-hop, nu metal zırvalıkları yoktu. İnsanlar ruhsuz müzikleri dinlemiyorlardı. Kendi lise dönemime baktığımda ise arada dağlar kadar fark olduğunu görüyorum. Koca okulda bizim dönem mezunlarından heavy metal dinleyen sadece iki-üç kişi vardı. Yıllıkta sadece benim sayfamda bir heavy Mmtal grubundan bahsedilmişti. (Helloween) Bunun dışında birkaç kişinin sayfasında Metallica'nın adı geçiyordu o kadar. Herhalde heavy metal yok oluyor bu ülkede yıllar geçtikçe. Dinleyici sayısı azalıyor. Asla 80'lerdeki ve 90'lardaki geniş kitleleri, mekanları, konserleri göremeyeceğiz sanırım. Asla sayıca o kadar kalabalık olamayacağız. Bu müziği dinleyenler toplum tarafından acayip, ucube, marjinal, şeytana tapan insanlar olarak görülmeye devam edilecekler..
Kısaca özetleyecek olursam, içinde bulunduğumuz zaman, çıkar ilişkilerinin zamanı maalesef..90'lardan 2000'lere geçtiğimizde etrafımızı yoğun bir ruhsuzluk ve güvensizlik ve kaplamaya başladı. Ne yazık ki o yıllardan günümüze doğru geldikçe müzikte de yobazlık yaşandı. Belki de o dönemde duygular daha saf, ilişkiler daha samimi, arkadaşlar daha gerçekti.
O yıllara dönmeyi ve herşeye baştan başlamayı isterdim...
23:48:40
Başlık bulamadım bu yazıya diye giriş yapacaktım, bunu yazarken bile 3 kere yazım hatası yaptım. Aslında heyecanlıyım, içimde tatlı bi mutluluk var. (Zaten bu hissettiklerim olmasa oturup bu yazıyı yazmazdım heralde, Colin Mc Rae Rally oynardım) Yazıya dökebilecek miyim acaba içimdekileri, döksem kimin umurunda olacak, benden başka kim ilgilenicek merak etmiyorum değil.
Aslına bakarsak fazla zaman olmuş oturup yazmayalı. Formdan düşmüş olduğumu hissedebiliyorum. Ayrıca artık bilgisayarda arşivlemek istiyorum yazılarımı. O meşhur defterdeki yazışmalardan geriye kalan çok az kısmı. (Asla günün birinde yanıp kül olacakları aklıma gelmemişti, neyse) Mr.X ve Cem'in kendi gibi şebekçe yazılarını..Yıllardan beri gıdım gıdım ilerleyen şarkı sözleri arşivimi..Kağıt parçalarındaki eski, unutulmuş anıları..Binbir çabayla uğraşıp kağıda döktüğüm, kimi zaman beğenmeyip silgilerle haşat ettiğim onlarca sayfadaki yazıları bilgisayara geçirmeliyim.
1993 yılı..Böyle mi başlasam? Yok iyi olmadı. Hem zaman periyodunu sadece bir yıl içine sıkıştırmak hoş olmaz. (Bu arada annem "Bir gün de benden önce yattığını göreyim" dedi, o gün ne zaman gelecek ben de merak ediyorum)
Evet, 90'lı yılların başı..Güzel zamanlardı..Tabi hemen akla hemen şu soru geliyor: "O zamanlar daha kaç yaşındaydın ki be adam?" Bu soruya de şöyle bir cevap verebilirim: Yaşım küçüktü belki ama hafızama güvenirim. O dönemdeki gündelik hayatı, evde ve okulda yaşadığım olayların çoğunu gayet net hatırlıyorum. İnsanlar arasındaki ilişkilerin şimdiye göre daha az menfaat ağırlıklı olduğunu kendimden emin bir şekilde söyleyebilirim. İnsan dedik, insan sayısı bakımından metropolumuz İstanbul'un o zamanlar şimdiye göre daha nefes alınabilir bir şehir olduğunu düşünüyorum. Biz o yıllarda mahallede oyun oynayabiliyoduk, inanılmaz zevkli mahalle maçları yapabiliyoduk. Bunları yaparken arabaların oyunumuzu bölmesi nadiren yaşanan bir durumdu. Şimdi acıyorum bizim mahalledeki çocuklara. Hiçbir zaman mahallede bırakın top oynamayı rahat rahat koşturma şansları bile yok arabalar yüzünden.
90'lı yıllardan günümüze doğru gelindiğinde bir başka büyük değişim de güvenlik konusunda yaşandı. Çok iyi hatırlıyorum, o zamanlar gittiğim bütün evlerde kapılar zile basılınca hemen açılırdı. Şimdi ise anket işlerinden edindiğim tecrübelerden öğrendiğim kadarıyla kapılar açılmadan önce soruluyor: "Kimsiniz?" Güven eksikliği had safhada. Neden? Çünkü hırsızlık olayları inanılmaz derecede arttı (Arkadaşlarımın %70 inin en az 1 kere cep telefonu çalınmıştır son yıllarda) Çünkü sadece hırsızlık değil, hırsızlıkla beraber yaralama hatta öldürme vakaları arttı. Arabalar çalınıyor, insanlar gece vakti biryerlerde otururken gasp ediliyor, eve birşeyler satmak amacıyla girenler ev sahiplerini dolandırıyor. Aslında bunların hepsi tek bir şeyi ortadan kaldırıyor: Güven...
90'lı yılların başlarında "Tinercilerin kendilerine para vermeyen adamı vahşice öldürdükleri" başlıklı bir haber okudunuz mu hiç? Ya da "kapkaç" denilen kavram o zamanlar mevcut muydu? Hiç sanmıyorum..
Tabi son iki paragrafta yazdıklarımı okuyacak olan bir insan "E bunlar da durup dururken olmadı. İşsizlik arttı, açlık arttı. İnsanlar bu işleri biraz da karınlarını doyurmak için yapmaya başladılar" diyecektir. Diyebilir de. Bu yazının konusu bu değil. Son yıllarda insanlar arasındaki güvenin azalmaya başlamasının sosyolojik nedenleri hakkında daha fazla yazmak istemiyorum. Ya da neden bireyler arasındaki ilişkilerin büyük kısmı tamamen menfaate dayanıyor, bunu da başka bi yazıya saklamak istiyorum.
Müziksiz bir hayat düşünülebilir mi? Rock müzik gibisi var?
Gerçekten de Rock'ın 90'lı yıllarda, özellikle 90 ların başında tüm dünyada ve Türkiye'de -altın çağını yaşamasa da- inanılmaz rağbet gördüğünü kim inkar edebilir? Muhteşem albümlere tanık oldu o zamanları yaşayanlar. Nasıl kıskanıyorum Metallica-The Black Album'ü çıkar çıkmaz dinleyebilenlere..Veya Guns'n Roses'ın Use Your Illusion klasiklerini çıktığı gün raflardan alıp teybine takabilenlere. Birkaç albüm daha o yıllara damgasını vuran ve benim 90'ların başına müzikal anlamda sevgi ve saygı duymama neden olan:
Judas Priest / Painkiller (1990)
Savatage / Edge Of Thorns (1993)
Annihilator / Set The World On Fire (1993)
Overkill / Horrorscope (1991)
King Diamond / The Eye (1990)
Queensryche / Empire (1990)
Skid Row / Slave To The Grind (1991)
Ve muhteşem grubun muhteşem dönüş albümü:
Mercyful Fate / In The Shadows (1993)
Bütün bunlar benim o dönemin güzellikleri arasından seçtiklerimdi.
Gelelim bu akşama...
Kadıköy Anadolu Lisesi benim gönlümdeki okul olmuştur hep. Oturduğum yere yakın olmasından mıdır, bir kez yıllar önce okulum Üsküdar Anadolu Lisesi'nin onlarla oynayacağı basketbol maçını izlemek için okulun içine girdiğimde görkeminden acayip etkilenmemden midir bilmiyorum ama Kadıköy Anadolu Lisesi'ne her zaman sempati duymuşumdur. İstanbulda okuyamadığım için üzüldüğüm tek lisedir. (Herkes Galatasaray Lisesi veya Robert Kolej için söyler bunu genelde) Ayrıca KAL'de okuyan veya mezun olmuş tanıdıklarımın hepsi şeker gibi, dünya tatlısı insanlardır.
Böylesine sevgi ve saygı duyduğum bir okulun 1993 yılı mezunlarıyla, yani o çok özlediğim 90'ların başındaki dönemde delikanlılıklarını yaşamış insanlarla halı saha maçı yapma şansı buldum bu akşam. Kuzenim Nedim "Serhat bizim KAL tayfasının maçı var akşam, oynar mısın?" dediğinde bayağı heyecanlanmıştım..Hemen kabul ettim. Sevinçliydim, çünkü daha önce kuzenimin yıllığından 1993 yılı mezunları hakkında az da olsa bilgi edinme şansı bulmuştum ve şimdi onlarla yüzyüze tanışma hatta futbol oynama şansı bulmam beni mutlu ediyordu. Yıllıkta kuzenimin sınıfındaki kişiler için yazılmış bütün yazıları okumuştum. Hepsi de çok iyi ve komik insanlara benziyorlardı.
Gerçekten de süper insanlarmış! Hemen hemen hepsi kafa adamlardı..Bir yandan top oynuyorlar, bir yandan da aralarında şakalaşıyorlardı..Bana sıcak davrandılar. Etkilendim..Sadece o insanların karakterleri değildi beni etkileyen. Maçtan sonra şöyle bir düşündüm:"Liseden daha üç sene önce mezun olmama rağmen görüştüğüm iki ya da üç kişi kaldı. Lise yıllarında birlik beraberlikten söz edenler nerde şimdi? Bak şu adamlar 30'lu yaşlara merdiven dayamışlar, hala düzenli olarak bir araya gelip eğlenebiliyorlar. Hala paylaşabilecekleri şeyler var..."
Düşündüğüm zaman durumun vahim olduğuna kanaat getirdim. Cevaplarını aradığım sorular var. 15 Eylül'de, okulların açıldığı gün neden Üsküdar Anadolu Lisesi'nin bahçesinde 2000 mezunlarından ben dahil sadece dört kişi vardı? Lise zamanı "11 TM ruhu hiç kaybolmayacak, birbirimizden kopmayacağız" diyenler o sabah ne yapıyorlardı? (Üstelik daha önce internette 15 Eylül sabahı eski mezunların okulda toplanacağı mesajları geziyodu) Liseden kaç kişi hala birbirleriyle görüşüyor? Yıllığa "Veda etmiyorum, okuldan sonra da görüşeceğiz" yazanların kaç tanesi dediklerini yaptı? O yıllık yazıları sembolik değil miydi o zaman, sadece yer kaplamış olmak için yazılmış olmadılar mı?
Bu güzel insanların arasında birkaç saat geçirince birkaç şeyin farkına vardım. Öncelikle ben ve bizim dönemdekiler lisede sadece aynı ortamda bulunduğumuz için beraber gözükmüşüz. Yani bizde görünüşte bir beraberlik söz konusuymuş. Lise bitince o geçici beraberlik bir daha geri dönmemek üzere ortadan kalkmış.
KAL 93 mezunlarının birlikteliği ise gerçek bir birliktelikmiş. Onlar gerçekten dostlarmış. Göstermelik, yapmacık, günlük arkadaşlıklar kurmamışlar birbirleriyle. Birbirlerini ve içinde yedi senelerini geçirdikleri okullarını bizden çok daha fazla hatırlıyorlarmış. Örneğin okulun Talaş Böreği gününde tüm tayfa orada toplanıyormuş. (Bunu bu gece Emre Abi söledi, nam'ı diğer Yamyam)
Bizler lisede günleri tüketmişiz sadece, onlar günleri yaşamışlar deli dolu, olabildiğince samimi ve eğlenceli şekilde. Birbirlerine verdikleri değer asla azalmamış aradan on yıl geçse de. Bir araya geldiklerinde konuşabilecekleri hala çok şeyler var."Ah biz lisedeyken" ile başlayacak sayısız cümle kurabiliyorlar. Biz ise aradan sadece üç sene geçmesine rağmen tekrar bir araya bile gelemiyoruz...
Konuştuklarımın hemen hemen hepsi o dönemin sıkı rockerlarıydı. Zaten yıllık yazılarından da anlaşılıyordu bu..Kimisi arkadaşına "Özünü inkar etme olum, sen bir rockçısın. Benim Poison'ıma da laf etme" diye takılırken kimisi de yıllıkta kendisine ayrılan sayfanın bir bölümüne Kreator'ın Love Us Or Hate Us'ının sözlerini serpiştiriyordu: We will never be a part of this sick society. Hatta daha da ileri gidip "Rock the School, Roll the Teachers" yazan vardı. Yıllıkta yazısını okuduğum kişilerin çoğunluğu rock ve metal müziğin içindeydi. O güzel yıllarda ortalıkta tekno, hip-hop, nu metal zırvalıkları yoktu. İnsanlar ruhsuz müzikleri dinlemiyorlardı. Kendi lise dönemime baktığımda ise arada dağlar kadar fark olduğunu görüyorum. Koca okulda bizim dönem mezunlarından heavy metal dinleyen sadece iki-üç kişi vardı. Yıllıkta sadece benim sayfamda bir heavy Mmtal grubundan bahsedilmişti. (Helloween) Bunun dışında birkaç kişinin sayfasında Metallica'nın adı geçiyordu o kadar. Herhalde heavy metal yok oluyor bu ülkede yıllar geçtikçe. Dinleyici sayısı azalıyor. Asla 80'lerdeki ve 90'lardaki geniş kitleleri, mekanları, konserleri göremeyeceğiz sanırım. Asla sayıca o kadar kalabalık olamayacağız. Bu müziği dinleyenler toplum tarafından acayip, ucube, marjinal, şeytana tapan insanlar olarak görülmeye devam edilecekler..
Kısaca özetleyecek olursam, içinde bulunduğumuz zaman, çıkar ilişkilerinin zamanı maalesef..90'lardan 2000'lere geçtiğimizde etrafımızı yoğun bir ruhsuzluk ve güvensizlik ve kaplamaya başladı. Ne yazık ki o yıllardan günümüze doğru geldikçe müzikte de yobazlık yaşandı. Belki de o dönemde duygular daha saf, ilişkiler daha samimi, arkadaşlar daha gerçekti.
O yıllara dönmeyi ve herşeye baştan başlamayı isterdim...
Wednesday, February 08, 2006
Yaran Resimler

İ.Ü Vezneciler Kampüsünden Fatih Belediyesine doğru yürürken bir giyim mağazında görüp resmini çektiğimiz bu iş ilanı hakkında ne desek boş...Doğu bloku (Bloğu yazması gerekmez miydi?) dillerinin bilinmesinin şart koşulması civardaki Rus potansiyeline dikkat çekiyor. Bunun yanında aranılan temizlik görevlisinin temizlik aletleri kullana bilmesi şartı gerçekten çok zekice düşünülmüş..Hepsini geçiniz bu işin denizle ve yüzmeyle ne alakası olabilir? Dükkan sahiplerine şu linke bir bakmalarını öneriyoruz:
http://www.google.com.tr/search?q=ak%C4%B1l+fikir&ie=utf-8&oe=utf-8&aq=t&rls=org.mozilla:tr:official&client=firefox-a
Tuesday, February 07, 2006
Persistence of Time
Hiç neden yapayalnız bırakıldığınıza şaştığınız oldu mu? Yoksa kendinizi yanlız hissettiğinizde bu duruma yol açmış olan sebepleri bir kenara atıp sadece bir önce bu kasvetli duygudan kurtulmaya mı çalışırsınız? Sahip olduğumuz hemen herşeyin değerini onları kaybedince anladığımız gibi çoğu zaman yanımızda olduklarını düşündüğümüz insanların sıcaklıklarına aldanıp kendimizi güçlü hissediyoruz. Ama aslında bilmiyoruz ki bu geçici bir durum, hatta dış dünyamızda gördüğümüz hemen herşey geçici aslında. Tek bir gerçek var o da içimizde ve biz çoğu zaman ona aldırış etmeyerek kendimizi kandırmış oluyoruz. İçimizdeki gerçeği göz ardı ediyoruz, saplantılarımızın veya bir başka ifadeyle tutkularımızın bizi farklı yollara sürüklemesine izin veriyoruz. Bu yolun sonunda elimize hiçbir şey geçmeyeceğini bile bile (Gerekirse tırnaklarımızla kazıyarak ve kişiliğimizden bolca ödün vererek) ilerlemeye devam ediyoruz. Çoğu zaman insanlarla "takılıyoruz". Yanımızda bulunan kişilerin bundan bir süre sonra nerede olabileceklerini asla aklımıza getirmiyoruz. Kendimizi anın sıcaklığına kaptırıyoruz. Muhabbetler ediliyor, karşı cinse karşı ismini net biçimde koyamadığımız duygular hissediliyor. (Aşk var ise nedir, nasıl açıklanır?) Sonra yeni bir gün doğuyor ve yaşamlarımızdaki kahrolası kısır döngüler kusursuz bir monotonluk içinde sürmeye devam ediyor. Bu sırada bazıları "doğru kişi" diye bir kavramdan söz ediyor, acaba karşımıza bizi bu gidişattan çekip alacak, yeniden doğmuş gibi hissettirecek, herşeyiyle güvenip bağlanabileceğimiz bir insan çıkacak mı? Bu, yıllar geçtikçe umut olmaktan çıkıp endişeye dönüşüyor ve biz de öylece bakakalıyoruz...
Saturday, January 28, 2006
My Life For One More Day
28 Ocak 2006
Sun fades in some way.Enter tragedy...Some where there's some way..Like all you ever dreamed...
Ne kadar iç karartıcı bir gün olacağı dün gece gördüğüm rüyalardan belliydi. Daha kaç kere rüyamda öldüğümü görüp titreyerek uyanacağım merak ediyorum..Rüya dünyası nelerden oluşur? İsteyerek veya istemeyerek bilinçaltına yerleştirdiklerimizin hortladıkları alan değil midir? Eğer öyleyse ben cidden hapı yuttum galiba..Uyurken bile iç açıcı şeyler göremiyorsam nasıl rahat hissedeceğim kendimi hayatta? Hayallerimde bile özgür olamadıktan sonra nasıl bir gelecek tasarlayacağım?
Kimler veya neler güç veriyor bize hayatta? Kimleri düşündüğümüzde yaşam mücadelemize devam etmek için kuvvet buluyoruz içimizde? Bu soruları cevaplamak konusunda çoğu zaman oldukça sıkıntı yaşıyorum...
Bazen anlamsız bir şekilde karamsar takıldığımı düşünüyorum. Var oldukları için şükretmem gereken şeyler var ama ben onların kıymetini bilemiyorum. Arada bir kendilerini hatırlasam da gerçek değerlerini anca onları kaybedince anlıyorum.
Bu aralar akıl sağlığımın sınırlarında dolaşıyorum. Kafamı toplayıp yoğunlaşamıyorum hiçbirşey üzerinde. (Ve önümüzdeki 3 gün içinde tam 5 tane finale gireceğim gerçeği de kafama vuruyor)
"Eski güzel günler" var mıydı acaba gerçekten, bundan bile şüphe duymaya başladım.
İhtiyacım olan neşe ve eğlence sürekli erteleniyor. Cumartesi akşamını evde tek başıma geçirmemden belli bu...
Bir yandan da bu topluma hem salaklıklarından dolayı gülme hem de toplumun parçası olmamaya çabalama durumum devam ediyor. (Dünyadaki en beleşçi milletin Türk milleti olduğunu düşünüyorum)
Yeni bir belirsizliğe, yani yeni bir güne girmemize 1 saat kala bu antika, dikkatsiz ve dağınık beyinden yazıya dökülebilecekler bu kadar sanırım. (Bu kadarını yazabildim ya, başarıdır yine)
Ben böyle bir yazı okusaydım yazan kişi için hiç de iyi şeyler düşünmezdim, hatta "Ne biçim ifade ediyon lan kendini?" diyip kendisine uyuz olurdum muhtemelen ama neyse...
Sun fades in some way.Enter tragedy...Some where there's some way..Like all you ever dreamed...
Ne kadar iç karartıcı bir gün olacağı dün gece gördüğüm rüyalardan belliydi. Daha kaç kere rüyamda öldüğümü görüp titreyerek uyanacağım merak ediyorum..Rüya dünyası nelerden oluşur? İsteyerek veya istemeyerek bilinçaltına yerleştirdiklerimizin hortladıkları alan değil midir? Eğer öyleyse ben cidden hapı yuttum galiba..Uyurken bile iç açıcı şeyler göremiyorsam nasıl rahat hissedeceğim kendimi hayatta? Hayallerimde bile özgür olamadıktan sonra nasıl bir gelecek tasarlayacağım?
Kimler veya neler güç veriyor bize hayatta? Kimleri düşündüğümüzde yaşam mücadelemize devam etmek için kuvvet buluyoruz içimizde? Bu soruları cevaplamak konusunda çoğu zaman oldukça sıkıntı yaşıyorum...
Bazen anlamsız bir şekilde karamsar takıldığımı düşünüyorum. Var oldukları için şükretmem gereken şeyler var ama ben onların kıymetini bilemiyorum. Arada bir kendilerini hatırlasam da gerçek değerlerini anca onları kaybedince anlıyorum.
Bu aralar akıl sağlığımın sınırlarında dolaşıyorum. Kafamı toplayıp yoğunlaşamıyorum hiçbirşey üzerinde. (Ve önümüzdeki 3 gün içinde tam 5 tane finale gireceğim gerçeği de kafama vuruyor)
"Eski güzel günler" var mıydı acaba gerçekten, bundan bile şüphe duymaya başladım.
İhtiyacım olan neşe ve eğlence sürekli erteleniyor. Cumartesi akşamını evde tek başıma geçirmemden belli bu...
Bir yandan da bu topluma hem salaklıklarından dolayı gülme hem de toplumun parçası olmamaya çabalama durumum devam ediyor. (Dünyadaki en beleşçi milletin Türk milleti olduğunu düşünüyorum)
Yeni bir belirsizliğe, yani yeni bir güne girmemize 1 saat kala bu antika, dikkatsiz ve dağınık beyinden yazıya dökülebilecekler bu kadar sanırım. (Bu kadarını yazabildim ya, başarıdır yine)
Ben böyle bir yazı okusaydım yazan kişi için hiç de iyi şeyler düşünmezdim, hatta "Ne biçim ifade ediyon lan kendini?" diyip kendisine uyuz olurdum muhtemelen ama neyse...
Wednesday, January 25, 2006
Playlist
Havalara ve ruh halime göre bir Top-10 listesi hazırlayım dedim
1-Paradise Lost-Hands of Reason
Draconian Times, Non Serviam Dergisi'nin "En Çok Acı Veren 10 Albüm" listesine girmeliydi bence. Bu vesileyle buradan sevgili Çağlan Tekil'e sitemlerimi iletiyorum)
2-Immortal-Withstand The Fall Of Time
Şarkının ortasındaki nasıl bir melodidir ki insanı alır kuzey ormanlarının içine atıp bakir doğayla başbaşa bırakır...Bu şarkının dinleniyor olması, kuzey yarımkürede kış mevsiminin yaşandığına işaret eder. Bu sırada ekliptik düzlemde güneş oğlak dönencesi ile 23.27 lik açı yapmaktadır ve en kısa gün yaşanırken benim neden coğrafya fakiri bir insan olduğum sorusu akıllara gelir...
3-Firehouse-In Your Perfect World
Hiçbir zaman tatmin edilemeyen kızlar için yazılmış, sitem dolu, ilk dinlendiğinde bile akıllara kazınması içten bile olmayan enfes bir parça..
4-Bonfire-Sweet Obsession
(80'ler...O zamanları tam olarak yaşayamasak da en azından zamanında böyle muhteşem parçaların yazılmış olduğunu bilmek insanı avutuyor..
5-A-Ha-Stay On These Roads
Gülünç video klibine rağmen yıllara meydan okuyabilen bir şarkı. Morten Harket'in muhteşem vokalinden etkilenmemek mümkün değil. Son günlerde kendi kendime en sık mırıldandığım şarkılardan biri..
6-Scorpions-Rhytm of Love
Bu da Scorpions'un kült parçalarından, son derece melodik bir old school klasiği..
7-Faith No More-Digging The Grave
Dünya üzerinde böyle ani bi homurtuyla başlayan ve gittikçe kükremeye dönüşen bir şarkı daha olduğunu sanmıyorum. Enfes bi bridge ve nakaratı içinde barındırıyor. İlk dinleyişte beğenilme ve müptelası olma olasılığı yüksek..
8-Kamelot-Karma
Kamelot, ülkemizdeki power metal dinleyicisiyle yıldızı pek barışmamış talihsiz bir gruptur. Vokalistinin tipsiz olduğu yönünde ortak bi yargı vardır ancak sesine laf edenler için günde 5 vakit dayak atma kurslarımız açılmıştır..Karma adlı parçalarını ecnebi diyarlardan bazı kimseler anime tasarımıyla video klip olarak yayınlamışlardır..
9-Europe-Ready or Not
Fugeez diye bi grubun da aynı isimde bir şarkısı vardı eskiden, şimdi aklıma geldi..Muhteşem gitar riffi ile hard rock tarihinde geçmeyi başarmış bir parçadır. Out Of This World gibi nefis albümun leziz parçasıdır..
10-Y&T-Contagious
Kapanışı gene 80'lerden yapıyorum. Bol hey-hey'li sağlam bir hard-rock çalışması. Dinlemek ve sindirmek gerek..
1-Paradise Lost-Hands of Reason
Draconian Times, Non Serviam Dergisi'nin "En Çok Acı Veren 10 Albüm" listesine girmeliydi bence. Bu vesileyle buradan sevgili Çağlan Tekil'e sitemlerimi iletiyorum)
2-Immortal-Withstand The Fall Of Time
Şarkının ortasındaki nasıl bir melodidir ki insanı alır kuzey ormanlarının içine atıp bakir doğayla başbaşa bırakır...Bu şarkının dinleniyor olması, kuzey yarımkürede kış mevsiminin yaşandığına işaret eder. Bu sırada ekliptik düzlemde güneş oğlak dönencesi ile 23.27 lik açı yapmaktadır ve en kısa gün yaşanırken benim neden coğrafya fakiri bir insan olduğum sorusu akıllara gelir...
3-Firehouse-In Your Perfect World
Hiçbir zaman tatmin edilemeyen kızlar için yazılmış, sitem dolu, ilk dinlendiğinde bile akıllara kazınması içten bile olmayan enfes bir parça..
4-Bonfire-Sweet Obsession
(80'ler...O zamanları tam olarak yaşayamasak da en azından zamanında böyle muhteşem parçaların yazılmış olduğunu bilmek insanı avutuyor..
5-A-Ha-Stay On These Roads
Gülünç video klibine rağmen yıllara meydan okuyabilen bir şarkı. Morten Harket'in muhteşem vokalinden etkilenmemek mümkün değil. Son günlerde kendi kendime en sık mırıldandığım şarkılardan biri..
6-Scorpions-Rhytm of Love
Bu da Scorpions'un kült parçalarından, son derece melodik bir old school klasiği..
7-Faith No More-Digging The Grave
Dünya üzerinde böyle ani bi homurtuyla başlayan ve gittikçe kükremeye dönüşen bir şarkı daha olduğunu sanmıyorum. Enfes bi bridge ve nakaratı içinde barındırıyor. İlk dinleyişte beğenilme ve müptelası olma olasılığı yüksek..
8-Kamelot-Karma
Kamelot, ülkemizdeki power metal dinleyicisiyle yıldızı pek barışmamış talihsiz bir gruptur. Vokalistinin tipsiz olduğu yönünde ortak bi yargı vardır ancak sesine laf edenler için günde 5 vakit dayak atma kurslarımız açılmıştır..Karma adlı parçalarını ecnebi diyarlardan bazı kimseler anime tasarımıyla video klip olarak yayınlamışlardır..
9-Europe-Ready or Not
Fugeez diye bi grubun da aynı isimde bir şarkısı vardı eskiden, şimdi aklıma geldi..Muhteşem gitar riffi ile hard rock tarihinde geçmeyi başarmış bir parçadır. Out Of This World gibi nefis albümun leziz parçasıdır..
10-Y&T-Contagious
Kapanışı gene 80'lerden yapıyorum. Bol hey-hey'li sağlam bir hard-rock çalışması. Dinlemek ve sindirmek gerek..
Tuesday, January 24, 2006
Shining Snow White Here...
Şuanda sadece hava mıdır soğuk olan yoksa benim gibi başkaları da aslında içinde bulunduğumuz hayatın ne kadar soğuk olduğunu fark edebiliyor mu?
Hep içinde bir parça huzur ve sakinlik olan yerlerde bulunmanın hayalini kuruyorum ama galiba öyle bir yer ancak uzak diyarların arkasında saklı.
"Yarın" kelimesini korkmadan söyleyecek durumda olmadım hiçbir zaman ama asla "Yarın yoktur" diyip sadece günü kurtarmaya da bakmadım...
Peki ben neyim aslında, ne kadarım?
Hayır, aklımı alıp uzaklara (İskandinavya taraflarına) götüren yağan kar değil. Hatta kar yağınca insanlar neden böyle mutlu olurlar, bütün dertlerini unuturlar onu da bir türlü kavrayamadım. Kar denilen şey bana hep bütün karanlıkların, kötülüklerin üstünü geçici parıldayan beyazlığıyla kaplıyor gibi gelmiştir.
Hayattan ne beklediğimi bilemiyorum, hayat da benden ne istiyor ki böyle sürüklenip gidiyorum, onu da bilmiyorum...
Gidebileceğimiz yere kadar gideceğiz. Geride güzel anılar bırakabildiğim, beni sevenlere "Ya şu Serhatla şunu yaşamıştık zamanında" dedirtebileceğim ölçüde yaşamışımdır aslında..Belki komik gelecek ama yaşama sebeplerimin en kuvvetlilerinden biri de bu..
Uzaktan sıfır ego sahibi ve mütevazi görünmeye çalışan biri gibi mi duruyorum bilmiyorum ama şu ana kadar hep benden önce sevdiğim insanlar geldi ve ben bundan rahatsızlık duymadım..
Rising ages increase elusive cures.A mortal life sacrificed, greed's taken over.Ride to take and the craving's buried deeper.Reaching out grasping arms that are waiting for you...
Hep içinde bir parça huzur ve sakinlik olan yerlerde bulunmanın hayalini kuruyorum ama galiba öyle bir yer ancak uzak diyarların arkasında saklı.
"Yarın" kelimesini korkmadan söyleyecek durumda olmadım hiçbir zaman ama asla "Yarın yoktur" diyip sadece günü kurtarmaya da bakmadım...
Peki ben neyim aslında, ne kadarım?
Hayır, aklımı alıp uzaklara (İskandinavya taraflarına) götüren yağan kar değil. Hatta kar yağınca insanlar neden böyle mutlu olurlar, bütün dertlerini unuturlar onu da bir türlü kavrayamadım. Kar denilen şey bana hep bütün karanlıkların, kötülüklerin üstünü geçici parıldayan beyazlığıyla kaplıyor gibi gelmiştir.
Hayattan ne beklediğimi bilemiyorum, hayat da benden ne istiyor ki böyle sürüklenip gidiyorum, onu da bilmiyorum...
Gidebileceğimiz yere kadar gideceğiz. Geride güzel anılar bırakabildiğim, beni sevenlere "Ya şu Serhatla şunu yaşamıştık zamanında" dedirtebileceğim ölçüde yaşamışımdır aslında..Belki komik gelecek ama yaşama sebeplerimin en kuvvetlilerinden biri de bu..
Uzaktan sıfır ego sahibi ve mütevazi görünmeye çalışan biri gibi mi duruyorum bilmiyorum ama şu ana kadar hep benden önce sevdiğim insanlar geldi ve ben bundan rahatsızlık duymadım..
Rising ages increase elusive cures.A mortal life sacrificed, greed's taken over.Ride to take and the craving's buried deeper.Reaching out grasping arms that are waiting for you...
Monday, January 23, 2006
Start from the Dark...
Bir Çin atasozu ile mi giriş yapsam: "En uzun yolculuklar tek bir adımla başlar"
Yoksa yazacaklarıma kimselerin aldırış edeceğini sanmadığımı belirterek mi..
Herşeye rağmen güzeldir arada bir geçmişe dönüp anılara dalmak, belki de insanı rahatsız eden birçok gerçekten kaçışın en basit yoludur..
Bu blog sitesi sanırım ileride geriye gönüp "Vay be neler döktürmüşüm zamanında" demek için gayet elverişli birşey..
Bakalım hangi kirlilikler, güzellikler, duygu patlamaları, kalp kırıklıkları, donuk kucaklaşmalar yansıyacak bu sayfalara...
Yoksa yazacaklarıma kimselerin aldırış edeceğini sanmadığımı belirterek mi..
Herşeye rağmen güzeldir arada bir geçmişe dönüp anılara dalmak, belki de insanı rahatsız eden birçok gerçekten kaçışın en basit yoludur..
Bu blog sitesi sanırım ileride geriye gönüp "Vay be neler döktürmüşüm zamanında" demek için gayet elverişli birşey..
Bakalım hangi kirlilikler, güzellikler, duygu patlamaları, kalp kırıklıkları, donuk kucaklaşmalar yansıyacak bu sayfalara...
Subscribe to:
Posts (Atom)


