Son günlerde iyice ifadesizliği ve belirsizliği benimsedim.Sürekli kendi kendime sorduğum ve cevaplarını aradığım soruların sayısı azaldı.İçimdeki üşengeçlik tavan yaptı, geleceği düşünememe hastalığı ile birleşti..Haziran ayında görmeye alışık olmadığımız havalar da sıcak bir yorgan çekti üzerime..Böylece "I want to be numb" felsefesini benimsedim.Bunu Türkçeye nasıl çevireceğimi bilemiyorum.
Zamanında fazla ciddiye aldığımız şeylerin yavaş yavaş önemlerinin kaybolduklarını görmek ve sonunda "Değmezmiş zaten" demek ne kadar çok karşılaştığımız bir durum değil mi?
Yakında birileriyle belli konularda konuşmam, hakkım olduğunu düşündüğüm şeyler üzerine açıklama yapmam gerekecek.Bunun farkındayım ama konuşmam gereken yerlerde ağzımı açabileceğimden emin değilim.Belki de haklı olduğumu düşündüğüm konuları dolaylı veya doğrudan etkileyebilecek haksız sayılabileceğim konular var.İçim tam rahat değil.Geçmişin gölgelerinden kurtulmak ve yapılan hataları yok sayarak bugünün doğrularını savunmak o kadar kolay birşey değil sanırım.Yine de şundan eminim ki kalbim beni belli bir yolda ilerlemeye sürüklüyor ve kalbimin sesini dinlemekten vazgeçmeyeceğim.Birşeyler değişecek veya değişmeyecek ama bu olay benim için "Öyle olmalıydı ve oldu" diye hatırlanacak..Almak için vermek zorundasın ve ben zaten vermekten çekinmeyen bir varlık olarak yaşamaya devam ediyorum.O zaman da bunun bir yerlerde karşılığı olmalı..Zihnimin içindeki karanlık koridorları aydınlatan bu basit döngü işte..Garip...
Bu aralar bulunduğum mekanlarda şaşırtıcı oranda komik olay meydana geliyor ama bunlar genellikle insanların zevzeklikleriyle alakalı işler oluyor.Dolayısıyla kişilerin belki istemeden yarattıkları bu saçmalıklara gülmek ve bunları arkadaşlarla paylaşmak acaba kötü bir şey mi diye düşünüyorum.Bu konuda bir türlü emin olamıyorum.(Genellikle kendime hakim olamıyorum çoğu ve arkadaşlarımla paylaşıyorum) Arkalarından mı konuşmuş oluyorum, bana aynısı yapılsa rahatsız olur muyum?Bu ara en çok kafamı kurcalayan sorular bunlar..Gerisi ilk paragrafta belirttiğim gibi: Hissizlik...
Sunday, June 24, 2007
Sunday, May 27, 2007
Hate Them
Bırakın İstanbul sokaklarında gezmeyi, hiç bu dünyaya gelmemiş olması gereken o kadar çok insan var ki...
Sadece primitiv ihtiyaçlarını (yemek, içmek, sex) karşılamak için yaşayanlar...
Her durumda birilerinin hakkını yiyerek, zor durumda bırakarak, ayağını kaydırarak kendilerine çıkar sağlayan ve bunu marifetmiş gibi anlatmaktan çekinmeyenler...
Karşı cinsi etkilemek için yapmacık hareketler sergileyen, günün her anında karı-kız düşünen hanzo erkekler..
Huzuru bozan, herhangi bir ortama girdiklerinde "Allah kahretsin nerden çıktı bu şimdi?" dedirten, çevresindeki herkesle en ufak konuda bile tartışmaya girmeye hazır anlayışsız et ve kemik yığınları...
Sonradan görmelik, maddiyat ile güç gösterisi yapmak...
Bazen gerçekten insan ırkı yok olmalı diye düşünüyorum..Herhalde kendi ırkından nefret eden ilk insan değilimdir ama bu böyle devam etmemeli..
Bu kadar aşağılık, sonradan görme, dengesiz, menfaatçi, şiddet eğilimli, kanı bozuk insan bu şehirde yaşamamalı..Ama yaşıyorlar ve tek yapabildiğimiz gözlerimizi kapatıp hiçbirşeyin farkında değilmiş gibi davranmak...
Zaman zaman bu görmemezlikten gelme oyununa devam etmek canımı sıksa da tek tesellim hala ciddi anlamda kimselere patlamamış olmak sanırım...
Sadece primitiv ihtiyaçlarını (yemek, içmek, sex) karşılamak için yaşayanlar...
Her durumda birilerinin hakkını yiyerek, zor durumda bırakarak, ayağını kaydırarak kendilerine çıkar sağlayan ve bunu marifetmiş gibi anlatmaktan çekinmeyenler...
Karşı cinsi etkilemek için yapmacık hareketler sergileyen, günün her anında karı-kız düşünen hanzo erkekler..
Huzuru bozan, herhangi bir ortama girdiklerinde "Allah kahretsin nerden çıktı bu şimdi?" dedirten, çevresindeki herkesle en ufak konuda bile tartışmaya girmeye hazır anlayışsız et ve kemik yığınları...
Sonradan görmelik, maddiyat ile güç gösterisi yapmak...
Bazen gerçekten insan ırkı yok olmalı diye düşünüyorum..Herhalde kendi ırkından nefret eden ilk insan değilimdir ama bu böyle devam etmemeli..
Bu kadar aşağılık, sonradan görme, dengesiz, menfaatçi, şiddet eğilimli, kanı bozuk insan bu şehirde yaşamamalı..Ama yaşıyorlar ve tek yapabildiğimiz gözlerimizi kapatıp hiçbirşeyin farkında değilmiş gibi davranmak...
Zaman zaman bu görmemezlikten gelme oyununa devam etmek canımı sıksa da tek tesellim hala ciddi anlamda kimselere patlamamış olmak sanırım...
Tuesday, May 01, 2007
Özdere İkibinyedi
Hem toplumsal hem de kişisel gerilimlerle dolu bir ortamda yapılabilecek en doğru hareketlerden birini yaptım sanırım.Alper Balkış arkadaşım, biraz ani ve ısrarlı bir şekilde da olsa yazlık evlerine davet etti beni.Hatta annesinin babasının yokluğundan faydalanıp evine kız atmaya çalışan bir yurdum genci kadar ısrarcıydı.Sırf arkadaşı kırmamak için daveti kabul ettim(!)..Böylece Nisan ayında tatile çıkarak kendi adıma bir ilki gerçekleştirdim.Yine de soranlara "Tatil değil bu ya, uzaklaşma diyelim" diyordum.Düştük İzmir yollarına..
Gidiş yolunda çeşitli talihsizliklerle karşılaşıp zaman zaman sefilleri oynasak da sonunda İzmir'in Özdere beldesine ulaşmayı başardık.İstanbul'da üzerime üzerime gelen insanlardan illallah diyen ben, mevsim nedeniyle sadece birkaç yaşlı insanın kaldığı tatil sitesinde uzun zamandan sonra ilk kez kendimi rahat hissettim.Teknoloji yoktu, MSN'de online olmak yoktu..Sadece boş sahiller ve boş bira şişeleri vardı..
Alper'le şehirde satılanlardan en az beş kat daha doğal olan sebze, meyve, yoğurt, peynir gibi besinlerin bulunduğu köy pazarına gittik.Köydekiler, tiplerimiz yüzünden bize biraz garip bakıyorlardı ama aldırmadım.İstesem de aldıramayacak kadar huzurlu ve rahat hissediyordum kendimi..
Köy kahvesinde FB-BJK maçını izledik.Sahada Baki Mercimek şov vardı.Adam sahanın her yerindeydi ve karşı takımdaki her oyuncuya en az bir kere tekme attı.FB'nin üçyüz tane gol kaçırmasına bir GS'li olarak üzülmedim tabi.Hatta Nobre kafayla çaktığında ayağa kalkıp bağırasım geldi ama kahvedeki sürekli çekirdek yiyen ve her pozisyonda küfür eden bıyıklı amcalardan çekindiğim için buna cesaret edemedim.
Son gün Türkiye'nin en yakışıklı erkeğinin okuduğu Ege Üniversitesine gidelim dedik.Tesadüf eseri(!)bu şahıs arkadaşımızdı.Bornova sokaklarında kararsız kalıp saatlerce nereye girsek diye düşündüğümüz için sinirlerimiz biraz gerilse de İzmirli bayanların bakışları ve rahat tavırları bizi ferahlattı.Üstelik dilden dile dolaştığı üzere genelde güzel olan bu İzmir kızları, dötleri kalkık İstanbul kızları gibi hiç de soğuk durmuyorlarlardı.Yoğun bir göz teması trafiğinden sonra orada daha fazla kalamayacak olmamıza lanet ettik ve sonunda bir rock bara kapağı attık.Barda da kızlarla karşılıklı bakışmalar devam etti.Aslında kızların muhatapları ben ve Ege Üniversitesinde okuyan arkadaş idi ama dövmeli arkadaş üzülmesin diye genel ifadeler kullanıyorum..
Tabi ki daha fazlası olmadı ve gecenin sonunda hafif çakırkeyif vaziyette otobüsümüze bindik .Bu maceranın benim adıma özeti şu oldu: "Bir daha ÖSS'ye girme şansım olsa hiç düşünmeden İzmir'i yazarım arkadaş!"
(NOT:Bu, sadece kızların güzelliği ve ilgisine göre varılan bir yargı değil tabi ki.Ege Üniversitesi'nin kampüsü hayatımda gördüğüm en güzel üniversite kampüsüydü.İçinde gezerken kendimi Babil'in bahçelerinde dolanıyor gibi hissettim..Yemyeşil alanlar, meyve ağaçları, çim sahalar, kocaman bahçeler, devasa spor salonları, binbir türlü sosyal aktivite olanağı..Ayrıca şöyle bir tespitim daha oldu: İstanbul'da sokakta gezen on herifin beşi hanzo ve kıroysa bu oran İzmir'de onda bir falan)
Gidiş yolunda çeşitli talihsizliklerle karşılaşıp zaman zaman sefilleri oynasak da sonunda İzmir'in Özdere beldesine ulaşmayı başardık.İstanbul'da üzerime üzerime gelen insanlardan illallah diyen ben, mevsim nedeniyle sadece birkaç yaşlı insanın kaldığı tatil sitesinde uzun zamandan sonra ilk kez kendimi rahat hissettim.Teknoloji yoktu, MSN'de online olmak yoktu..Sadece boş sahiller ve boş bira şişeleri vardı..
Alper'le şehirde satılanlardan en az beş kat daha doğal olan sebze, meyve, yoğurt, peynir gibi besinlerin bulunduğu köy pazarına gittik.Köydekiler, tiplerimiz yüzünden bize biraz garip bakıyorlardı ama aldırmadım.İstesem de aldıramayacak kadar huzurlu ve rahat hissediyordum kendimi..
Köy kahvesinde FB-BJK maçını izledik.Sahada Baki Mercimek şov vardı.Adam sahanın her yerindeydi ve karşı takımdaki her oyuncuya en az bir kere tekme attı.FB'nin üçyüz tane gol kaçırmasına bir GS'li olarak üzülmedim tabi.Hatta Nobre kafayla çaktığında ayağa kalkıp bağırasım geldi ama kahvedeki sürekli çekirdek yiyen ve her pozisyonda küfür eden bıyıklı amcalardan çekindiğim için buna cesaret edemedim.
Son gün Türkiye'nin en yakışıklı erkeğinin okuduğu Ege Üniversitesine gidelim dedik.Tesadüf eseri(!)bu şahıs arkadaşımızdı.Bornova sokaklarında kararsız kalıp saatlerce nereye girsek diye düşündüğümüz için sinirlerimiz biraz gerilse de İzmirli bayanların bakışları ve rahat tavırları bizi ferahlattı.Üstelik dilden dile dolaştığı üzere genelde güzel olan bu İzmir kızları, dötleri kalkık İstanbul kızları gibi hiç de soğuk durmuyorlarlardı.Yoğun bir göz teması trafiğinden sonra orada daha fazla kalamayacak olmamıza lanet ettik ve sonunda bir rock bara kapağı attık.Barda da kızlarla karşılıklı bakışmalar devam etti.Aslında kızların muhatapları ben ve Ege Üniversitesinde okuyan arkadaş idi ama dövmeli arkadaş üzülmesin diye genel ifadeler kullanıyorum..
Tabi ki daha fazlası olmadı ve gecenin sonunda hafif çakırkeyif vaziyette otobüsümüze bindik .Bu maceranın benim adıma özeti şu oldu: "Bir daha ÖSS'ye girme şansım olsa hiç düşünmeden İzmir'i yazarım arkadaş!"
(NOT:Bu, sadece kızların güzelliği ve ilgisine göre varılan bir yargı değil tabi ki.Ege Üniversitesi'nin kampüsü hayatımda gördüğüm en güzel üniversite kampüsüydü.İçinde gezerken kendimi Babil'in bahçelerinde dolanıyor gibi hissettim..Yemyeşil alanlar, meyve ağaçları, çim sahalar, kocaman bahçeler, devasa spor salonları, binbir türlü sosyal aktivite olanağı..Ayrıca şöyle bir tespitim daha oldu: İstanbul'da sokakta gezen on herifin beşi hanzo ve kıroysa bu oran İzmir'de onda bir falan)
Tuesday, April 10, 2007
Closing In
Hala umutlarım var ama umut kelimesinin benim için ne ifade ettiğinden pek emin olamadım şu ana kadar.
Üzerlerine yaslandığımda kendimi güvenli hissettirecek duvarlar var, ama çekinmeden arkamı dönebileceğim insan neredeyse hiç yok.
Çevreme ördüğüm sanal duvarlar hasar alıyor, zamanla yıkılıyorlar..Yerlerine belki isteyerek belki istemeyerek daha sağlamlarını örmeye çalışıyorum.Çoğu zaman bu duvarların, pek de hoş olmayan tecrübeler yüzünden oluştuğunu hissediyorum ama elimden birşey gelmiyor.
İnsanların gözlerinin içine baktığımda çeşitli arzular görüyorum.Benim ise tek aradığım daha az insanın yaşadığı huzurlu bir dünyada doğa ile başbaşa hayatımı sürdürebilmek.
In The Woods diye bi grup var, şu anda tüm duygularıma tercüman oluyor:
Bir zamanlar bir mumun bulunduğu bir yerde
Bir adamın kafasının içinde bir melodi çalıyor.
Kelimelerin bu zamanın sembolü gibi,
Pürüzlü kağıtlara işlendiği
Bir geceyarısı ülkesinde gölgeler hareket ediyor.
Delilik ve onun getirdiği eksiklik baş edebileceğimden çok fazla.
Elimde tek bir mum bile olmadan umutsuzca beni keskin tırnaklarıyla,
Kullanacak ve eğlendirecek olan kadını bekliyorum.
Senin derinin altından sürünmek isterdim.
Yasaklanmış ve vahşi günahının içinde eğlenmek isterdim.
Nefesine dokunmak, hoşnutluğunu hissetmek isterdim.
Bir gece cazibesinin parçası gibi bir şey bu..
Eğer şuanda daha yakında olabilseydin,
Doğanın saflığına yaklaşmak isterdik
Eğer şuanda daha yakın olabilseydin,
Dillerimizin üzerinde kelimeler olmazdı.
Eğer şuanda var olsaydın,
Şu ana kadarki varlığımızı kutlardık.
Senin bir şekilde yaklaştığını hissediyorum…
Cennetin sırlarına katıl.
Seçmeli kapılar belki de kaderlerimizi yaklaşan şeytana satacaklar.
Onların hala kaydedilebileceği bir yer olduğunu bilmeme,
Ve onları kış varken sadece baharın çiçeklendirebileceğini bilmeme rağmen,
Aşağılanmış, sahte sözlerle ilgili bir şarkı,
Cankurtaranlarımın bir köşesinde tuzağa düşürüyor onları..
Benimle gel,
Birlikte çorak topraklardan geçeceğiz.
Sırları açığa çıkartacağız.
Basit olan bir arzu yoktur.
Sadece senin seyrek meyveni hasat edenler vardır.
Yazamayacağım o kadar söz var ki.
Ve saklayamayacağım o kadar şey...
Üzerlerine yaslandığımda kendimi güvenli hissettirecek duvarlar var, ama çekinmeden arkamı dönebileceğim insan neredeyse hiç yok.
Çevreme ördüğüm sanal duvarlar hasar alıyor, zamanla yıkılıyorlar..Yerlerine belki isteyerek belki istemeyerek daha sağlamlarını örmeye çalışıyorum.Çoğu zaman bu duvarların, pek de hoş olmayan tecrübeler yüzünden oluştuğunu hissediyorum ama elimden birşey gelmiyor.
İnsanların gözlerinin içine baktığımda çeşitli arzular görüyorum.Benim ise tek aradığım daha az insanın yaşadığı huzurlu bir dünyada doğa ile başbaşa hayatımı sürdürebilmek.
In The Woods diye bi grup var, şu anda tüm duygularıma tercüman oluyor:
Bir zamanlar bir mumun bulunduğu bir yerde
Bir adamın kafasının içinde bir melodi çalıyor.
Kelimelerin bu zamanın sembolü gibi,
Pürüzlü kağıtlara işlendiği
Bir geceyarısı ülkesinde gölgeler hareket ediyor.
Delilik ve onun getirdiği eksiklik baş edebileceğimden çok fazla.
Elimde tek bir mum bile olmadan umutsuzca beni keskin tırnaklarıyla,
Kullanacak ve eğlendirecek olan kadını bekliyorum.
Senin derinin altından sürünmek isterdim.
Yasaklanmış ve vahşi günahının içinde eğlenmek isterdim.
Nefesine dokunmak, hoşnutluğunu hissetmek isterdim.
Bir gece cazibesinin parçası gibi bir şey bu..
Eğer şuanda daha yakında olabilseydin,
Doğanın saflığına yaklaşmak isterdik
Eğer şuanda daha yakın olabilseydin,
Dillerimizin üzerinde kelimeler olmazdı.
Eğer şuanda var olsaydın,
Şu ana kadarki varlığımızı kutlardık.
Senin bir şekilde yaklaştığını hissediyorum…
Cennetin sırlarına katıl.
Seçmeli kapılar belki de kaderlerimizi yaklaşan şeytana satacaklar.
Onların hala kaydedilebileceği bir yer olduğunu bilmeme,
Ve onları kış varken sadece baharın çiçeklendirebileceğini bilmeme rağmen,
Aşağılanmış, sahte sözlerle ilgili bir şarkı,
Cankurtaranlarımın bir köşesinde tuzağa düşürüyor onları..
Benimle gel,
Birlikte çorak topraklardan geçeceğiz.
Sırları açığa çıkartacağız.
Basit olan bir arzu yoktur.
Sadece senin seyrek meyveni hasat edenler vardır.
Yazamayacağım o kadar söz var ki.
Ve saklayamayacağım o kadar şey...
Thursday, March 29, 2007
Bütün Dürüstlüğüm İle...
Yüzünü her gün gördüğüm, içindeki saflık ve doğruluktan emin olduğum bir kişi bu kadar kötü olan bir hayatın devam etmemesi gerektiğini söylüyor..
İnsan hayat mücadelesini canı yanmadan sürdürmek istiyorsa aldırış etmemeli..Yalanlara, haksızlıklara, adaletsizliklere aldırış etmediğin, işine gelmeyen şeylerden kaçtığın oranda rahat yaşayabiliyorsun..
Bazıları iyilik ve kötülüğü kavramsallaştırıyor ve insan doğasının kötülüğünün neden olduğu sorunların yaratılıştan geldiğini söylüyor ama netice değişmiyor.
Apayrı boyutlarda mı yaşıyorum acaba?Hiçbir bağlantım yok mu bu dünya ile?Sanki işittiğim bütün yalanları, hissettiğim bütün endişe ve korkuları bir tek ben fark edebiliyorum..Ya da ben tamamen uyduruyorum bunları, paranoyak düşünceler ele geçirdi beynimi..
Dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum, benzer düşünce ve duyguları farklı kelimelerle ifade ediyorum sanki..Nereye kadar gidecek böyle hiç bilmiyorum..
Çekingenliğimi, bazı şeyleri ifade etme konusunda yaşadığım sıkıntıları, bastırılmış duygularımı, çevremdeki rahatsızlık veren yaratıkları ve genel olarak olumsuz olan herşey geyik muhabbetine vurarak savuşturma çabaları ile geçiyor günlerim..Şaşırtıcı olan ise sanki sinirlerimi almış birisi veya damarlarıma narkoz enjekte edilmiş.Mucizevi şekilde hala kimselere patlamadım.
İçimde bir takım hayaller ve istekler ortaya çıkmak için gayret gösteriyorlar ama acı tecrübeler ve kötü hatıralar daha doğmadan öldürüyor onları.
Paradise Lost - In All Honesty çalıyor bir yerlerde.Hala sarılabileceğim tek şey müzik sanırım...
İnsan hayat mücadelesini canı yanmadan sürdürmek istiyorsa aldırış etmemeli..Yalanlara, haksızlıklara, adaletsizliklere aldırış etmediğin, işine gelmeyen şeylerden kaçtığın oranda rahat yaşayabiliyorsun..
Bazıları iyilik ve kötülüğü kavramsallaştırıyor ve insan doğasının kötülüğünün neden olduğu sorunların yaratılıştan geldiğini söylüyor ama netice değişmiyor.
Apayrı boyutlarda mı yaşıyorum acaba?Hiçbir bağlantım yok mu bu dünya ile?Sanki işittiğim bütün yalanları, hissettiğim bütün endişe ve korkuları bir tek ben fark edebiliyorum..Ya da ben tamamen uyduruyorum bunları, paranoyak düşünceler ele geçirdi beynimi..
Dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum, benzer düşünce ve duyguları farklı kelimelerle ifade ediyorum sanki..Nereye kadar gidecek böyle hiç bilmiyorum..
Çekingenliğimi, bazı şeyleri ifade etme konusunda yaşadığım sıkıntıları, bastırılmış duygularımı, çevremdeki rahatsızlık veren yaratıkları ve genel olarak olumsuz olan herşey geyik muhabbetine vurarak savuşturma çabaları ile geçiyor günlerim..Şaşırtıcı olan ise sanki sinirlerimi almış birisi veya damarlarıma narkoz enjekte edilmiş.Mucizevi şekilde hala kimselere patlamadım.
İçimde bir takım hayaller ve istekler ortaya çıkmak için gayret gösteriyorlar ama acı tecrübeler ve kötü hatıralar daha doğmadan öldürüyor onları.
Paradise Lost - In All Honesty çalıyor bir yerlerde.Hala sarılabileceğim tek şey müzik sanırım...
Friday, March 09, 2007
İyilik ve Kötülük Kavramları Üzerine Bir Sesli Düşünme
Bir an için kendime, çevremde gördüklerime ve olan bitenlere bakıyorum ve bu beni düşünmeye sevk ediyor.
Bazı şeyleri açıklayabilmek için ihtimallerden yola çıkarak genel yargılara varmaya çalışıyorum..
Her canlıyı ilgilendirdiği kesin olan iyilik ve kötülük kavramları kafamdan çıkmıyor bir türlü.
Düşünüyorum düşünüyorum ve şöyle önermeler yaratıyorum kendi kendime:
1.Alternatif:"Bu dünyada gerçekten iyilik ve kötülük var ve hepimiz bunun bilincindeyiz."
Bunun anlamı şu: Etrafımızdaki insanları ve ilişkilerimizi buna göre ayarlıyoruz.İyi olanın yanında olmaya gayret ediyoruz, zaten hepimiz özünde iyi insanlarız.Evet bazen başımıza felaketler gelebilir, yanlışlıklar yapılabilir, kalbimiz kırılabilir ancak hiçbirimiz kötü niyetli değiliz.Belki sinirlendiğimizde kırıcı olabiliyoruz ama özümüzde hiçbirimizin aklından fesatlık geçmez.
1.Alternatife Eleştiri: Diyelim ki hepimiz özünde iyi, temiz insanlarız.Peki neden ortaya çıkıyor o kadar karmaşa ve baş ağrısı?Neden birileri hep birilerinin kuyusunu kazmaya çalışıyor?Nerede yer alıyor bu çatışmanın kaynağı?Basit bir telefon faturası kuyruğunda bile insanlar işleri çabuk görülsün diye birbirlerini ezmeye çalışıyorlar.Kimse başkasının hakkına saygı göstermiyor..Herkes birbirinin arkasından konuşuyor, insanlar birbirlerinin olumsuz yanlarını ortaya dökmekten zevk alıyor..İyi insanlar olduğumuz için mi unutuyoruz birbirimizi hemen, ancak işimiz düştüğünde hatırlıyoruz?Sokaktaki kızlara atılan sapıkça bakışları ve lafları, karşı cinsi etkilemek için yapılan saçma davranış ve sözleri de ahlaksızlık olarak algılamamak lazım o zaman?Alkol aldıktan sonra saldırgan bir tavır takınmamız, sağa sola zarar vermemiz de kötü niyet ile açıklanabilecek bir durum değil mi?Öyle ya "Şişede durduğu gibi durmuyor" deyip geçebiliriz...Hayatımızın birçok anında ve bir çok yerinde duyduğumuz yalanları da beyaz yalanlar olarak algılasak ve biz de sıkıştığımızda aynı yola başvursak kurtulabilir miyiz dertlerden?
2.Alternatif:" Bir önceki eleştiride yazdığım herşeyden vazgeçtim.Öyle şeyler olmuyor bu dünyada, ben uydurdum hepsini.İyilik ve kötülük var tabi ve herkes hak ettiğini alacak, hem bu dünyada hem de öbür dünyada."
2.Alternatife Eleştiri: "Bu dünyada yapılan bu dünyada kalır" diyip kurtulalım o zaman.(Keşke bu kadar kolay olabilseydi)Bence hala herşey belirsiz ve eğer insanın iyi ya da kötü eylemlerinin karşılıkları var ise bile bunları bilemeyiz..Yaşadığımız daracık coğrafyada bile iyilik ve kötülüğün karşılığı olduğundan emin olamayız..Bir de öbür dünyayı işin içine katarsak durumun içinden çıkamayız..İnançla falan üstesinden gelinebilecek bir mesele değil bu..Öbür dünyada ancak "İyiliğin ve kötülüğün ötesi" var..Ayrıca nasıl emin olabiliriz gözlerimizle asla göremediklerimizden?Bize vaat edilmiş cenneti bekleyelim, sonuçta elhamdürüllah müslümanız, değil mi?
3.Alternatif:" İyilik ve kötülük diye bir şey yok"
Aslında var ama biz görmemezlikten geliyoruz.Daha doğrusu işimize gelmeyen, bize fayda sağlamayan kişi, eylem ve fikirleri bir kenara atıyoruz.O yüzden aslında insanların en ufak bir sebepten birbirleriyle kavga etmesi, sesini çıkaramayanların haksızlığa uğraması falan aslında kötülük ile ilintili değil.Hemen her an karşılaştığımız iğrenç yalanları da kötülüğün dışında bırakmamız lazım..Hayatın normal akışı içinde olması muhtemel şeyler bunlar.Ucu bize dokunan, güvenliğimizi tehdit eden ya da kısaca işimize gelmeyen konularda bir sorun çıkarsa diğer insanları suçlamaktan kaçınmıyoruz ve kötülük kavramı da o zaman ortaya çıkıyor..Dolayısıyla kötü ve kusurlu olan karşı taraf oluyor hep..
3.Alternatife Eleştiri: Galiba böyle oluyor!
4.Alternatif:Duncan Patterson'un çözümüne geldik yine...
Bazı şeyleri açıklayabilmek için ihtimallerden yola çıkarak genel yargılara varmaya çalışıyorum..
Her canlıyı ilgilendirdiği kesin olan iyilik ve kötülük kavramları kafamdan çıkmıyor bir türlü.
Düşünüyorum düşünüyorum ve şöyle önermeler yaratıyorum kendi kendime:
1.Alternatif:"Bu dünyada gerçekten iyilik ve kötülük var ve hepimiz bunun bilincindeyiz."
Bunun anlamı şu: Etrafımızdaki insanları ve ilişkilerimizi buna göre ayarlıyoruz.İyi olanın yanında olmaya gayret ediyoruz, zaten hepimiz özünde iyi insanlarız.Evet bazen başımıza felaketler gelebilir, yanlışlıklar yapılabilir, kalbimiz kırılabilir ancak hiçbirimiz kötü niyetli değiliz.Belki sinirlendiğimizde kırıcı olabiliyoruz ama özümüzde hiçbirimizin aklından fesatlık geçmez.
1.Alternatife Eleştiri: Diyelim ki hepimiz özünde iyi, temiz insanlarız.Peki neden ortaya çıkıyor o kadar karmaşa ve baş ağrısı?Neden birileri hep birilerinin kuyusunu kazmaya çalışıyor?Nerede yer alıyor bu çatışmanın kaynağı?Basit bir telefon faturası kuyruğunda bile insanlar işleri çabuk görülsün diye birbirlerini ezmeye çalışıyorlar.Kimse başkasının hakkına saygı göstermiyor..Herkes birbirinin arkasından konuşuyor, insanlar birbirlerinin olumsuz yanlarını ortaya dökmekten zevk alıyor..İyi insanlar olduğumuz için mi unutuyoruz birbirimizi hemen, ancak işimiz düştüğünde hatırlıyoruz?Sokaktaki kızlara atılan sapıkça bakışları ve lafları, karşı cinsi etkilemek için yapılan saçma davranış ve sözleri de ahlaksızlık olarak algılamamak lazım o zaman?Alkol aldıktan sonra saldırgan bir tavır takınmamız, sağa sola zarar vermemiz de kötü niyet ile açıklanabilecek bir durum değil mi?Öyle ya "Şişede durduğu gibi durmuyor" deyip geçebiliriz...Hayatımızın birçok anında ve bir çok yerinde duyduğumuz yalanları da beyaz yalanlar olarak algılasak ve biz de sıkıştığımızda aynı yola başvursak kurtulabilir miyiz dertlerden?
2.Alternatif:" Bir önceki eleştiride yazdığım herşeyden vazgeçtim.Öyle şeyler olmuyor bu dünyada, ben uydurdum hepsini.İyilik ve kötülük var tabi ve herkes hak ettiğini alacak, hem bu dünyada hem de öbür dünyada."
2.Alternatife Eleştiri: "Bu dünyada yapılan bu dünyada kalır" diyip kurtulalım o zaman.(Keşke bu kadar kolay olabilseydi)Bence hala herşey belirsiz ve eğer insanın iyi ya da kötü eylemlerinin karşılıkları var ise bile bunları bilemeyiz..Yaşadığımız daracık coğrafyada bile iyilik ve kötülüğün karşılığı olduğundan emin olamayız..Bir de öbür dünyayı işin içine katarsak durumun içinden çıkamayız..İnançla falan üstesinden gelinebilecek bir mesele değil bu..Öbür dünyada ancak "İyiliğin ve kötülüğün ötesi" var..Ayrıca nasıl emin olabiliriz gözlerimizle asla göremediklerimizden?Bize vaat edilmiş cenneti bekleyelim, sonuçta elhamdürüllah müslümanız, değil mi?
3.Alternatif:" İyilik ve kötülük diye bir şey yok"
Aslında var ama biz görmemezlikten geliyoruz.Daha doğrusu işimize gelmeyen, bize fayda sağlamayan kişi, eylem ve fikirleri bir kenara atıyoruz.O yüzden aslında insanların en ufak bir sebepten birbirleriyle kavga etmesi, sesini çıkaramayanların haksızlığa uğraması falan aslında kötülük ile ilintili değil.Hemen her an karşılaştığımız iğrenç yalanları da kötülüğün dışında bırakmamız lazım..Hayatın normal akışı içinde olması muhtemel şeyler bunlar.Ucu bize dokunan, güvenliğimizi tehdit eden ya da kısaca işimize gelmeyen konularda bir sorun çıkarsa diğer insanları suçlamaktan kaçınmıyoruz ve kötülük kavramı da o zaman ortaya çıkıyor..Dolayısıyla kötü ve kusurlu olan karşı taraf oluyor hep..
3.Alternatife Eleştiri: Galiba böyle oluyor!
4.Alternatif:Duncan Patterson'un çözümüne geldik yine...
Friday, February 23, 2007
Falkenbach - ...Of Forests Unknown

On eagle's swift and supple wings,I tore through the utter black.
No clouds above, no ground below
The flame's my only light.
I fell into nothingness until the impact ceased my fall,Into a world unknown to man....
From a forest, unspoiled, unseen, I perceived
A whispering, summoning me
To follow the path of no return.
Step by step I walked this route nobody ever built
Holding tight onto my shield and sword....
A cloaking darkness embraces me
Though flames are burning bright,In a distance far a flickering,The blaze my guiding light.
Snow, caress me, sharp and cold, in the very depths of my hearth.
Tired, frightened now I am; my will now fall's apart....
From a forest, unspoiled, unseen, I perceive
A whispering summoning me
To follow the path of no return.
Step by step I walk this route nobody ever built
Holding tight onto my shield and sword....
Thursday, February 22, 2007
Nowhere And None
Kapkaranlık hayat tünelinizde ilerlerken bir ışık görüp onu çabucak sonsuza kadar kaybettiğiniz oluyor mu?
Hiçbir yerde ve hiçbir zaman tamamen özgür olarak, kurallara ve dayatmalara itaat etmeden yaşama ihtimaliniz olmadığını fark ettiniz mi?
Aslında size en yakın olduğunu tahmin ettiğiniz insanlara bile "Acaba?" diye yaklaştığınızda kendinize mi kızıyorsunuz?
Pozitif düşünen, iyi huylarıyla hatırlanan, dışarıdaki milyon tane fuzuli ve primitiv insandan farklı bir insan olma yolunda ilerlerken yorgunluktan düşecek hale geliyor musunuz sık sık?Artık dayanamayacağınızı falan hissediyor musunuz?
Sürekli sizi rahatsız eden realitelerden kaçıyor olsanız da aslında ancak kafesin içindeki aslan kadar özgür olduğunuza inandınız mı hiç?Yine aynı menfaate odaklanmış kişilikler, aynı ruhsuz mekanlar, aynı somurtkan yüzler aynı monoton günler mi??
Gidecek hiçbir yer olmadığını, aslında hayatın kendisinin hiçbir yere gitmediğini bilip de ait olmak duygusundan bu kadar yoksun olmak neden?
Neresi kaldı ve kim kaldı?
...
Hiçbir yerde ve hiçbir zaman tamamen özgür olarak, kurallara ve dayatmalara itaat etmeden yaşama ihtimaliniz olmadığını fark ettiniz mi?
Aslında size en yakın olduğunu tahmin ettiğiniz insanlara bile "Acaba?" diye yaklaştığınızda kendinize mi kızıyorsunuz?
Pozitif düşünen, iyi huylarıyla hatırlanan, dışarıdaki milyon tane fuzuli ve primitiv insandan farklı bir insan olma yolunda ilerlerken yorgunluktan düşecek hale geliyor musunuz sık sık?Artık dayanamayacağınızı falan hissediyor musunuz?
Sürekli sizi rahatsız eden realitelerden kaçıyor olsanız da aslında ancak kafesin içindeki aslan kadar özgür olduğunuza inandınız mı hiç?Yine aynı menfaate odaklanmış kişilikler, aynı ruhsuz mekanlar, aynı somurtkan yüzler aynı monoton günler mi??
Gidecek hiçbir yer olmadığını, aslında hayatın kendisinin hiçbir yere gitmediğini bilip de ait olmak duygusundan bu kadar yoksun olmak neden?
Neresi kaldı ve kim kaldı?
...
Wednesday, February 07, 2007
Reptiles
Nereye doğru adım atarsak atalım mutlaka karşılacağımız bir insan tipi var hayatlarımızda...
Genellikle ilk başta niyetlerini kavrayamadığımız, nasıl davranacaklarını kestiremediğimiz bu insanlar zaman geçtikçe tiksinme hissi uyandırmaktadırlar bünyemizde...
Gerçekten bu tür insanlar her yerde vardır hatta belki de içinde yaşadığımız toplumun önemli bir kısmı bu insanlardan oluşmaktadır...
Bunlar, değer verdiğiniz herhangi bir insanı veya nesneyi ne olursa olsun onlarla yalnız bırakmak istemeyeceğiniz kişilerdir..Bunlar için güven ne hissedilen ne de hissettirilen bir duygudur..
Bunların ağızlarını açıp sizinle konuşmalarının arkasında mutlaka menfaat bulunur.Gülümsemelerinin arkasında bir maske vardır.Söylediğiniz sözler, eğer işlerine yarayacaksa başka bir zamanda başka bir yerde kullanılmak üzere o kokuşmuş beyinlerinde saklanır.Yok eğer bir hata yapıp bu kişilere kendinizle ilgili birşeyler anlatırsanız kendinizi aptal yerine koymuş olursunuz.Çünkü konuştuklarınız onların çıkarlarına uygun düştüğü oranda dinlenir.Bir süre sonra her türlü acınızı, sevincinizi,sorunlarınızı, umutlarınızı duvarlara anlatmakla onlara anlatmak arasında fark olmadığını anlarsınız...
Bazen sizden yerine getirmeyi hiç istemediğiniz saçma isteklerde bulunurlar.Kötü davranmak doğanızda yoktur, bu yüzden yardımcı olmak için bir adım atarsınız.Öyle ya iyi geçinmek lazımdır insanlarla..Ancak bu kişilere yapacağınız iyiliklerle doğru orantılı olarak aynı kişiler tarafından sömürülürsünüz..Elinizi verirseniz kolunuzu kaybedebilirsiniz.Çünkü onlar kendilerinden başka hiçbir varlığı düşünmeyenler, kimse için hiçbirşey yapmayanlardır..Onlar güçlü olanın, kendilerine en çok faydayı sağlayanın yanında kalmayı tercih eden aşağılık insanlardır..Onlar paranın ve paranın satın alabileceği herşeyin kölesidir..Şahsi isteklerini düzenleyen sadece paradır..Onlar sizin için 5 kuruş harcarken 500 kere düşünerken yanlarında kendilerine çıkar sağlayacak birileri bulunduğu taktirde son derece bonkör olurlar..
Kim olduğunuzun, neler beklediğinizin bir önemi yoktur.Onlar herşeyin doğrusunu bildiğini sanan kişilerdir ve laf kalabalığı yaparak fikirlerine dayanak noktaları yaratırlar.Bir yerlerden saçma örnekler vererek ve bir şeyleri kıyaslayarak ne kadar bilgili olduklarını göstermeye çalışırlar.Uzun konuşmalarını dinlemek zorunda kalır, "Vay be bu adam bu kadar şey söyleyebiliyor demek ki bir bildiği var" diye düşünmeye başlarsınız.Ama aslında beyninizi uyuşturmaktan başka bir işe yaramazlar.
Zaman geçtikçe uzaklaşmak istersiniz bu kişilerden.Ama eğer benim ve benim gibiler gibi ağzınız olduğu halde diliniz yoksa, sesinizi yükseltemiyorsanız alternatif kurtulma yolları ararsınız...
Yine de teşekkürler hepinize.Ne kadar sabırlı olabileceğimi gösteriyorsunuz.Belki bütün bunlar aslında bir testtir ve bu fuzuli insanlar hayat tecrübemin artmasına katkıda bulunuyorlardır..
Genellikle ilk başta niyetlerini kavrayamadığımız, nasıl davranacaklarını kestiremediğimiz bu insanlar zaman geçtikçe tiksinme hissi uyandırmaktadırlar bünyemizde...
Gerçekten bu tür insanlar her yerde vardır hatta belki de içinde yaşadığımız toplumun önemli bir kısmı bu insanlardan oluşmaktadır...
Bunlar, değer verdiğiniz herhangi bir insanı veya nesneyi ne olursa olsun onlarla yalnız bırakmak istemeyeceğiniz kişilerdir..Bunlar için güven ne hissedilen ne de hissettirilen bir duygudur..
Bunların ağızlarını açıp sizinle konuşmalarının arkasında mutlaka menfaat bulunur.Gülümsemelerinin arkasında bir maske vardır.Söylediğiniz sözler, eğer işlerine yarayacaksa başka bir zamanda başka bir yerde kullanılmak üzere o kokuşmuş beyinlerinde saklanır.Yok eğer bir hata yapıp bu kişilere kendinizle ilgili birşeyler anlatırsanız kendinizi aptal yerine koymuş olursunuz.Çünkü konuştuklarınız onların çıkarlarına uygun düştüğü oranda dinlenir.Bir süre sonra her türlü acınızı, sevincinizi,sorunlarınızı, umutlarınızı duvarlara anlatmakla onlara anlatmak arasında fark olmadığını anlarsınız...
Bazen sizden yerine getirmeyi hiç istemediğiniz saçma isteklerde bulunurlar.Kötü davranmak doğanızda yoktur, bu yüzden yardımcı olmak için bir adım atarsınız.Öyle ya iyi geçinmek lazımdır insanlarla..Ancak bu kişilere yapacağınız iyiliklerle doğru orantılı olarak aynı kişiler tarafından sömürülürsünüz..Elinizi verirseniz kolunuzu kaybedebilirsiniz.Çünkü onlar kendilerinden başka hiçbir varlığı düşünmeyenler, kimse için hiçbirşey yapmayanlardır..Onlar güçlü olanın, kendilerine en çok faydayı sağlayanın yanında kalmayı tercih eden aşağılık insanlardır..Onlar paranın ve paranın satın alabileceği herşeyin kölesidir..Şahsi isteklerini düzenleyen sadece paradır..Onlar sizin için 5 kuruş harcarken 500 kere düşünerken yanlarında kendilerine çıkar sağlayacak birileri bulunduğu taktirde son derece bonkör olurlar..
Kim olduğunuzun, neler beklediğinizin bir önemi yoktur.Onlar herşeyin doğrusunu bildiğini sanan kişilerdir ve laf kalabalığı yaparak fikirlerine dayanak noktaları yaratırlar.Bir yerlerden saçma örnekler vererek ve bir şeyleri kıyaslayarak ne kadar bilgili olduklarını göstermeye çalışırlar.Uzun konuşmalarını dinlemek zorunda kalır, "Vay be bu adam bu kadar şey söyleyebiliyor demek ki bir bildiği var" diye düşünmeye başlarsınız.Ama aslında beyninizi uyuşturmaktan başka bir işe yaramazlar.
Zaman geçtikçe uzaklaşmak istersiniz bu kişilerden.Ama eğer benim ve benim gibiler gibi ağzınız olduğu halde diliniz yoksa, sesinizi yükseltemiyorsanız alternatif kurtulma yolları ararsınız...
Yine de teşekkürler hepinize.Ne kadar sabırlı olabileceğimi gösteriyorsunuz.Belki bütün bunlar aslında bir testtir ve bu fuzuli insanlar hayat tecrübemin artmasına katkıda bulunuyorlardır..
Wednesday, January 17, 2007
In Motion
Bir gelişme var sanki.Son birkaç yazımda karamsar cümleler yazmamışım.Aynı şekilde devam edeceğim bu gece de..Saatler geceyarısını geçiyor ve Anneke van Giersbergen'in sesi huzur veriyor.The Gathering'in tarzının ne olduğuna hala karar veremedim ama müzikleri insanın ruhunu okşuyor..Öte yandan gün içinde iş yerinde görevimi yapmış olmamın yarattığı rahatlama duygusu var içimde.Bir de ardarda devirmiş olduğum biralar negatif düşünme ihtimalimi ortadan kaldırıyor...(Aslında tek başıma içmek genelde depresif hissettirir beni ama bu sefer öyle olmadı)..Bu esnada insanlar birşeylerle meşgul oluyorlar.Alper ve Cem son sınavlarıyla cebelleşiyorlar mesela, kardeşim askerde günleri sayıyor, Evrin İsviçre'de latin kökenli kız arkadaşıyla medeniyetler çatışması yaşıyor, MSN'de online olmasını istediğim birçok kişi çevrimdışı görünüyor ve "Nerelerde bu insanlar acaba neler yapıyorlar?" diye düşünmeme neden oluyorlar..MSN ısrarla mesajları iletmediği için dış dünyayla ilişkiler kopma noktasına geliyor..Yarın Cem malum sınavı yüzünden şehir dışına gideceği için iş yerinde yanlız olacağımı hatırlıyorum..."Yaş 25 olmuş, acaba şu güne kadar almam gerektiği halde alamadığım kaç bin tane sorumluluk vardır?Neleri öğrenmem gerektiği halde hala öğrenmemişim şu hayatta?" düşünceleri bir an aklıma geliyor ve içimde durup dururken gereksiz bir huzursuzluk oluşuyor..Sonra bu kötü hissi günlük hayatın içinde karşılaşmış olduğum komik, eğlenceli olaylar ve arkadaşlarımın sıcaklığıyla savuşturuyorum..Hayır, karamsar satırlar dökülmeyecek benden kararlıyım.Sokaktaki insanlar muhtemelen hala pis pis bakıyorlar, hala anlayışsız ve hoşgörüsüz herkes ama huzurluyum..
Sevilen kişiler bir kez daha akla geliyor ve herşeydeki olumsuzluğu gören gözler aracılığıyla günde üçyüz kere analiz yapmaktan yorulan beyin bir parça rahatlıyor.Daha fazla rahatlaması için yatağın yolunu tutmam gerekiyor..
Sevilen kişiler bir kez daha akla geliyor ve herşeydeki olumsuzluğu gören gözler aracılığıyla günde üçyüz kere analiz yapmaktan yorulan beyin bir parça rahatlıyor.Daha fazla rahatlaması için yatağın yolunu tutmam gerekiyor..
Wednesday, January 03, 2007
Looking Back To 2006
2006'yı da geride bırakırken:
-Yılın kendimle ilgili en önemli olayı, üniversiteden mezun olmam ve okul devam ederken bir müzik dükkanında çalışmaya başlamam oldu.
-Yılın dünya çapında en önemli olayının ne olduğunu ise bayağı düşündüm ama bulamadım..
-Yılın en başarılı bilgisayar oyunu Pro Evolution Soccer-7 idi.
-Yılın kulaklarımın pasını en çok silen albümü Amorphis / Eclipse idi..
-Yılın en "Bu yaşta böyle müzik mi yapıyorlar hala?" dedirten grubu olarak da Pet Shop Boys ve çıkarttıkları Fundemental albümü geliyor akıllara.
-Yılın en bomba konseri 1 Şubat'taki Helloween Yeni Melek konseriydi.
-Yılın izlemekten en keyif aldığım filmi A History Of Violence idi.
-Yılın en herkesin ilgisini çeken organizasyonu dünya kupasıydı ama Zidane'ın kafası İtalya'nın şampiyonluğundan daha fazla alakadar etti herkesi.
-Yılın tarzına ve üslubuna en hayran kaldığım kişisi Ahmet Çakar'dı(Çok ciddiyim)
-Yılın en artık bu işi bırakması gereken futbol spikeri yine İlker Yasin'di.(Hem gol hem penaltı?!)
-Yılın hakkında en çok espri ürettiğim kişisi Zihni Şahin idi(Muz orta...)
-Yılın en "İyi ki tanışmışım" diyebileceğim kişisi olarak Cem Alpay'ı seçiyorum..
-Yılın en yanlış zamanda en yanlış şeyleri söyleyen kişisi de Can İnandım'dı tabi ki.
-Yılın en çok tüketilen içkisi bira olsa da en heyecan verici içki olarak yılın sonlarında hayatıma giren Absinth'i gösteriyorum.
-Yılın kendi açımdan en hareketli ve stresli ve bir o kadar da mutlu günü olarak 14 Mayıs'ı seçiyorum.(Aynı gün içinde Blind Guardian konserinde açılan standda yaşanan yoğunluk ve çok zor gelen Galatasaray şampiyonluğu asla unutulmayacak)
Yılın en maceralı günü olarak 1 Eylül’ü seçiyorum.Bilen bilir gerçi de (Alper, Bihter, Buğra ve Erhan) bizim evde alkol duvarına toslamamızla başlayan ve Moda’nın serin sularına uzanan maceranın yaşandığı gündü bu.
-Yılın en uzak durmaya çalıştığım trendi yerli dizi furyası oldu.
-Yılın en fenalık getiren yeri olarak Taksim’i seçiyorum.Bu kadar gereksiz, dengesiz, şuursuz insan topluluğu nasıl ve neden dolaşıp durur amaçsızca Taksim'de hala anlamış değilim.
-Yılın kendimle ilgili en önemli olayı, üniversiteden mezun olmam ve okul devam ederken bir müzik dükkanında çalışmaya başlamam oldu.
-Yılın dünya çapında en önemli olayının ne olduğunu ise bayağı düşündüm ama bulamadım..
-Yılın en başarılı bilgisayar oyunu Pro Evolution Soccer-7 idi.
-Yılın kulaklarımın pasını en çok silen albümü Amorphis / Eclipse idi..
-Yılın en "Bu yaşta böyle müzik mi yapıyorlar hala?" dedirten grubu olarak da Pet Shop Boys ve çıkarttıkları Fundemental albümü geliyor akıllara.
-Yılın en bomba konseri 1 Şubat'taki Helloween Yeni Melek konseriydi.
-Yılın izlemekten en keyif aldığım filmi A History Of Violence idi.
-Yılın en herkesin ilgisini çeken organizasyonu dünya kupasıydı ama Zidane'ın kafası İtalya'nın şampiyonluğundan daha fazla alakadar etti herkesi.
-Yılın tarzına ve üslubuna en hayran kaldığım kişisi Ahmet Çakar'dı(Çok ciddiyim)
-Yılın en artık bu işi bırakması gereken futbol spikeri yine İlker Yasin'di.(Hem gol hem penaltı?!)
-Yılın hakkında en çok espri ürettiğim kişisi Zihni Şahin idi(Muz orta...)
-Yılın en "İyi ki tanışmışım" diyebileceğim kişisi olarak Cem Alpay'ı seçiyorum..
-Yılın en yanlış zamanda en yanlış şeyleri söyleyen kişisi de Can İnandım'dı tabi ki.
-Yılın en çok tüketilen içkisi bira olsa da en heyecan verici içki olarak yılın sonlarında hayatıma giren Absinth'i gösteriyorum.
-Yılın kendi açımdan en hareketli ve stresli ve bir o kadar da mutlu günü olarak 14 Mayıs'ı seçiyorum.(Aynı gün içinde Blind Guardian konserinde açılan standda yaşanan yoğunluk ve çok zor gelen Galatasaray şampiyonluğu asla unutulmayacak)
Yılın en maceralı günü olarak 1 Eylül’ü seçiyorum.Bilen bilir gerçi de (Alper, Bihter, Buğra ve Erhan) bizim evde alkol duvarına toslamamızla başlayan ve Moda’nın serin sularına uzanan maceranın yaşandığı gündü bu.
-Yılın en uzak durmaya çalıştığım trendi yerli dizi furyası oldu.
-Yılın en fenalık getiren yeri olarak Taksim’i seçiyorum.Bu kadar gereksiz, dengesiz, şuursuz insan topluluğu nasıl ve neden dolaşıp durur amaçsızca Taksim'de hala anlamış değilim.
Thursday, December 21, 2006
Bana Bunlarla Gelmeyin
Düşünün Kadıköy Akmar Pasajı'nda ağırlıklı olarak rock-metal müzik ürünleri satan bir dükkanda çalışıyorsunuz.CD, plak, kaset, dergi ve konser DVD'lerinin yanı sıra tişört, ve film DVD'leri de satıyorsunuz.İçeriye giren insanların ne tür şeyler sormalarını beklersiniz?En azından aşağıda yazacaklarımı sormalarını beklemezsiniz değil mi?
"Korsan bayrağı var mı?"
"Marduk diye bir adamın posterini veren bir dergi varmış.Var mı sizde?"
"Ege Çubukçu'nun 2 liraya 3 liraya CD'si yok mu?"
"Burada tesbih bulabilirmiyim?"
(Film Dvd'lerine bakarak)"Bu filmleri insanlar mı getiriyor?"
"Jako Pastorious t-shirtü var mı?"
"Burada palyaço kiralanan bir yer var mı?"
"Buralarda DJ'lik kursu veren bir yer var mı acaba?"
"Sauna var mı buralarda?"
"Pozitif düşünce kaseti var mı?"
"Sizde gözlük ve bone var mı?..Deniz ürünleri yani"
"Amerikan bayraklı boxer külot var mı?"
"Korsan bayrağı var mı?"
"Marduk diye bir adamın posterini veren bir dergi varmış.Var mı sizde?"
"Ege Çubukçu'nun 2 liraya 3 liraya CD'si yok mu?"
"Burada tesbih bulabilirmiyim?"
(Film Dvd'lerine bakarak)"Bu filmleri insanlar mı getiriyor?"
"Jako Pastorious t-shirtü var mı?"
"Burada palyaço kiralanan bir yer var mı?"
"Buralarda DJ'lik kursu veren bir yer var mı acaba?"
"Sauna var mı buralarda?"
"Pozitif düşünce kaseti var mı?"
"Sizde gözlük ve bone var mı?..Deniz ürünleri yani"
"Amerikan bayraklı boxer külot var mı?"
Tuesday, December 12, 2006
Bambaşka Açılardan Haggard İstanbul Konseri 08.12.2006
7 Aralık 2006 Perşembe
Öğlen 12 gibi Atlantis Müzikteydim. Bileti son anda alınan Haggard'ın en genç elamanı Veronica Biendl'ın hangi uçakla geleceği hala belli değildi. Almanya'daki adamımız Uwe Kleinschittinger'i (Bundan sonra kısaca Uwe diyecem) aradım fakat cevap vermiyordu. Grubun 12 kişilik bir bölümünün 16:30'da, geri kalanının da 22:45'de Atatürk Hava Limanı'nda olması bekleniyordu.
Elbette bu kadar kalabalık bir grupla tek başıma ilgilenmem mümkün değildi. Yardımcı olması için bizim dükkanda çalışan Mutlu'nun bir arkadaşıyla anlaşılmıştı. Çocuğun ismi Ömer'di. Ofise geldi, tanıştık.Saat 15:30'da Taksim The Marmara otelinin önünde bizi havaalanına götürmek üzere bir minibüsün bekleyeceğini öğrendik. Şoförün geçen seferki Sodom konserinde bizi deli eden Gökhan zırtapozu olduğunu öğrenince moralim bozuldu. Bir süre boş boş önümdeki monitöre baktım ve kimseyle konuşmadım. Bu Gökhan denilen herif deli gibi araba kullanıyor, olur olmaz yerlerde garip isteklerde bulunuyor (Bana 20 milyon verin yemek yiyeceğim!..gibi) ve bir fırsatını bulduğunda aniden ortadan kayboluyordu. Neyse, daha başlangıçta böyle bir sebepten moralleri bozmamak lazımdı. Bu arada Selda Abladan Veronica'nın ilk grupla beraber geleceğini öğrenip biraz rahatladık..
Ömerle karşıya geçmek için Karaköy iskelesine yürüdük. O saate kadarki vapur seferleri sis yüzünden yapılamamış, ancak tam biz geldiğimizde sis kaybolduğu için tekrar başlamıştı. Sevindik. (Başımıza geleceklerden haberimiz yoktu)
15:30'da The Marmara'nın önünde içinde güneş gözlüğüyle oturan dallama bir herifin bulunduğu servis aracını gördük. Adam sahil yolundan havaalanına gidene kadar aşağı yukarı yedi-sekiz telefon görüşmesi yaptı, üç-dört bayan şöförü taciz etti, ikiyüzelli kadar trafik kuralı ihlalinde bulundu...
Saat 16:00 gibi havaalanındaydık. Munich'den gelecek uçağın beklenen saatte ineceğini öğrendik. Uçak vaktinde indi ama elemanların kontrolü yanlarında taşıdıkları eşyaların fazla olması nedeniyle uzun sürdü. İlk grupta gelenleri ancak 17:00 gibi karşılayabildik. Grubun lideri konumunda olan Asis'i bulmam gerekiyodu. Sora sora adamı buldum; tanıştık, sohbet etmeye başladık. Bu arada eşyalarını minibüsümüze yerleştirmelerine yardım eden havaaalanı görevlisi birisinden para istedi. Haggard elemanı anlamadı birşey. "Benden olsun" dedim, bozuk para uzattım. Herif "Sadaka mı veriyorsun?" diye karşılık verdi ve parayı geri uzattı."Zaten bu yaptığın iş için maaş almıyor musun sen?" dedim bu şerefsiz insan evladına..Sinirlerime hakim olmaya çalışarak minibüsün kapısını kapattım ve 3 yıldızlı otelimizin bulunduğu yer olan Sultanahmet istikametine doğru yola koyulduk. Şoför yine Need For Speed oynar gibi sürmeye başlayınca Haggard'ın yaşlıca bir bayan elemanı "Lütfen daha yavaş gitmesini söyler misin?" diye ikaz etti beni.(Bu arada diğer Haggard elemanları, trafikte değişik atraksiyonlarda bulunduğu zaman şöförle dalga geçiyorlardı. Alkışlıyorlardı falan..Şöförün beyni de bir muhabbet kuşununkinden farksız olduğu dalga geçildiğini anlamıyor, daha da havalara giriyordu)
Yolda Asis ile bayağı muhabbet ettik. Ön satışları, konser mekanının nasıl olduğunu, akşam yemeğinde ne yiyeceklerini falan sordu. Bir de yabancı grupların Türkiye'de çalarlarken sahnede söyleyince sempati kazandığı belli başlı Türkçe kelimeleri sordu iyakşamlar, meraba, teşkürler gibi...Türkiye turu için özel bastırdıkları tişörtleri gösterdi ve bir tanesi senin dedi. Ancak şaşırtıcı biçimde tişört o güne kadar gördüğüm en kötü baskılı tişörtlerden biriydi..
Albion Otel'e vardığımızda otel hakkında ilk düşündüğüm şey "Umarım ilk izlenimlerim beni yanıltır" oldu. Gördüğüm bina dışarıdan bakıldığında otele pek benzemiyordu, daha çok tatil beldelerindeki ucuz pansiyonlar gibi görünüyordu. "Ah be Tansel abi, rezervasyon yaptırmadan önce neden hiç bakmadın şu otele?" diye içimden geçirdim. Görse eminim kararı değişirdi..Grup elemanlarının eşyalarını içeri taşıdık. O arada odalama konusunda sorun çıktı. Adamlar üç kişilik odalar yerine iki kişilik odalarda konaklamak istiyorlardı .Üstelik onlara göre bu, imzalanan söleşmenin maddelerinden biriyid.Oysa ki patronun hanımı telefonda öyle söylemiyordu. Kesinlikle bu odalama şeklinin dışına çıkılamayacağını, çıkılırsa doğacak ekstra masrafı grubun kendisinin ödemesi gerektiğini anlattı. Yaklaşık yarım saat otelin resepsiyonunda tartışmalar yaşadık. Asis ısrarla grupta 3-4 tane çift(sevgili ya da evli) olduğunu söylüyor ve bunların birlikte kalması gerektiği konusunda ısrar ediyordu. Bu arada tartışmalar esnasında sürpriz bir şey gelişme yaşandı. Elimizdeki grubun Türkiye'ye gelecek elemanlarınının isimlerinin yer aldığı listeye göre 23 kişi olmaları gerekiyordu. Buna rağmen istedikleri odalama 21 kişi içindi. Asis'e "Sanırım iki kişi eksik gelmişsiniz.Nedenini söyleyebilir misin?" diye sordum.Dediğine göre 2 eleman sabahleyin aniden hastalanmış, kusmuşlar falan o yüzden onları yanlarına almamışlar. Genelde saftorik biriyimdir, her söylenenene inanırım ama bu çok da inanılacak bir bahane değildi açıkçası.(Kirli çamaşırlar ertesi gün ortaya çıkacaktı)Ayrıca iki kişi eksik gelmiş olmalarına rağmen bunu bize bildirme gereği duymamışlardı...
Resepsiyondaki tartışmalardan sıkılmıştım. İşi Ömer'e bıraktım. Şans yardım etti, otel görevlisi gruba istedikleri odalamayı sağlayacağını ve eksta ücret almayacağını söyledi. Tam derin bir nefes almıştım ki Asis eşyalarını odasına yerleştirir yerleştirmez yanıma geldi ve "Odamda bir fare vardı!" diye bağırdı. Durumu otel görevlilerine aktardık. Odayı değiştireceğini söyledi..
Saat 19:00 civarı otelin önünde bekleyen minibüse binip akşam yemeğinin yenileceği Mephisto Kitabevi'ne gitmek üzere yola koyulduk. Asis ısrarla akşam gelecek diğer elemanları karşılamak için havaalanına gitmek istediğini söylüyordu..
Manyak şoför, trafiğin o saatlerde yoğun olacağı bahanesiyle bizi Galatasaray'ın oralarda biryerlere bıraktı. Ekip halinde yokuş yukarı yürüyüp İstiklal Caddesi'ne çıktık. Haggard elemanları, İstiklalde kendi konserlerinin afişlerini görünce çok sevindiler. Afişlerin önüne geçip fotoğraf çektirdiler. Bu esnada meraklı bir amca yanıma gelip İngilizce "Where are you from?" diye sordu."Ben Türküm ama onlar Alman amca" diye Türkçe cevap verdim. Adam şaşırdı, "Aralarında en çok Almana benzeyen sensin ama" dedi gülerek..
Grup yemek için Mephisto'ya geçti. Benim yemek yemeye vaktim yoktu. Patrondan 7 buçukta başka bir minibüsün The Marmara Oteli'nin önünde bekleyeceğini öğrendim. Tekrar havaalanına gidip Uwe'yi almam gerekiyordu (Uwe Almanya'dan tek başına geliyordu). The Marmara Oteli'nin önünde Yakup adındaki şoförle buluştum. Neyse ki arabayı daha insancıl kullanıyordu. Yol boyunca bana sürekli haksızlıklara uğradığını, insanlarda saygı diye birşey kalmadığını falan söyleyip durdu...
Havaalanına vardık. Şoför; az ileride bekleyeceğini, uçak indiğinde onu ararsam beş dakika içinde geleceğini söyledi. Uwe'nin uçağı normal şartlar altında 8:15'de inmeliydi. Henüz vakit vardı. Bekleme salonunda kenarda duran makinelere bir teklik atarak kahve aldım...Bu arada hayatım boyunca hiç görmemiştim bu Uwe denilen adamı. Tansel abi onun için "Sarışın gibi, hafif uzun saçlı, Richard Gere'e benziyor biraz" demişti o kadar.
Uçağın iniş vakti geldiğinde adamı bir türlü bulamayınca stres oldum. Sarışın birkaç yabancıya "Are you Uwe?" diye sordum, değillerdi. Bu sırada yanımda bekleyen adam Berlin uçağının pist yoğun olduğu için yarım saat geç indiğini, ama bunun tabelada gözükmediğini söyleyince rahatladım. Çok iyi bir insandı. Uwe'nin beni fark etmesi için adını üzerine yazmak üzere kitabının arka kartonunu yırtıp verdi.(Havaalanında hiç tanımadığın bir adamı beklemek çok stresli bir işmiş)
Saat 21:15 gibi buldum Uwe'yi. İstanbula iki türk arkadaşıyla beraber gelmiş. O gece onlarla biraz takılıp sonra muhteşem otelimize geleceğini söyledi. Okey dedim. Uwe'ye otelin adresini verdim ve adam iki arkadaşıyla beraber havaalanından ayrıldı. Beni havaalanına getiren şöförü aradım. Adamın telefonu kapalıydı! Allahtan yaklaşık bir saat sonra Haggard'ın diğer elemanlarını taşıyan uçak iniş yapacaktı. Dolayısıyla havaalanına mutlaka bir minibüsün gelmesi gerekiyordu. Patronu aradım; "Bekle orada, diğer grubu da sen karşılarsın, ben Gökhan'ı gönderiyorum oraya dedi"."Ulan gene mi Gökhan!" diyerek içimden küfrettim ama yapacak birşey yoktu..
Bıkkın bir şekilde havaalanının içinde dolaşmaya başladım..Birilerini aramak, başımdan geçen saçma işleri anlatmak istedim..Telefon rehberimi taradım ama arayacak kimseyi bulamadım..Burger King'e gidip normal fiyatının iki katına bir Whopper menü aldım.(Havaalanında her şey çok kazıkmış)
Ekranda 22:45'te gelmesi gereken uçağın 25 dakika rötar yapacağı yazdı. On buçuğa doğru Asis, grubun davulcusu Luz ve leş gibi içki kokmakta olan şoför girdiler içeri..Gökhan bizi dışarıda bekleyeceğini söyledi ve yemek parası istedi. Yalanın bazı durumlarda caiz olduğunu hatırlayarak "Yok yanımda para" dedim..Söylene söylene gitti..Asis ile Luz birer kahve içmek istediler. Luz, İstanbul’a gelmişken yeni bir zil takımı almak istediğini söyledi. Ona göre dünyanın en ucuz ve en kaliteli zilleri Türkiye’de üretiliyormuş..Asis ise yine otelden şikayet ediyor ve onlara başka bir otel bulup bulamayacağımı soruyordu. Oteli bir turizm acentasının ayarladığını ve bu isteğinin yerine getirilmesinin zor olduğunu anlatmaya çalıştım..
Uçak, 25 dakika olarak bildirilmesine rağmen yaklaşık bir saat rötar yaptı. Yeni gelen grup bayan ağırlıklıydı. Bütün elemanlar içten bir gülümsemeyle elimi sıktı. Dışarıda bekleyen minibüse atladık. Gerizekalı şöför güzel kızları görünce bir hoş oldu. Zaten alkollü olduğu için iyice kontrolü kaybetti. Tabakhaneye bok yetiştir gibi sürmeye başladı. Önde giden arabaların üzerine üzerine gidiyor, hızını hiç kesmiyor, önde giden arabaları yan şeride geçmeye zorluyordu. Hatta karşıdan karşıya geçen insanları görünce sanki onlara çarpmak ister gibi hızını arttırıyordu (Hayatım boyunca böyle bir yolculuk yapmadım). Arabadaki Haggard elamanları ise işi dalgaya vurup herifin bu tehlikeli hareketlerine alkışla karşılık veriyorlardı.
Şans eseri kimse yaralanmadan otele ulaştığımızda saat gece yarısını geçiyordu. Ertesi gün soundcheck yapmak üzere Yeni Melek’e gideceğimizi, bunun için sabah 11'de hazır olmaları gerektiğini söyledim. Adamlar otele girdikten sonra Gökhan bana “Benim işim var, buradan dönersin sen değil mi?” dedi. ”Abi bu saatten sonra nasıl döneyim burdan Kadıköy'e, üstelik yanımda para da yok” falan diyip acındırdım kendimi. Adam imana gelip Taksim’e bıraktı beni. Oradan dolmuşa atlayıp Kadıköy'e geldim.Eve gidip biraz PES oynadım sonra da yattım…..
8 Aralık 2006 Cuma
Ömer’le Kadıköy’de buluşup Eminönü'ne geçmek üzere vapura bindik. Yolda Tansel Tetik aradı ve soundcheck'in saatinin değiştiğini, 11 yerine 1 gibi konser mekanında olsak daha iyi olacağını söyledi. Tramvaya binip Sultanahmet'te indik. Oteli bulmaya çalışırken Uwe aradı ve beni şok eden şu sözleri söyledi:”Serhat, bu otel hasarlı bir otel. Bizim için burada daha fazla kalmak imkansız. Bazı grup elemanları kaçıp gittiler buradan”.Gerçekten de kafamı kaldırıp baktığımda bazı Haggard elemanlarının Sultanahmet Meydanı'nda gruplar halinde dolaştıklarını gördüm. Büyük bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu fark ettim, işlerin sürekli ters gitmesinden dolayıcanım çok sıkılmıştı..Ama kendimi topladım ve gördüğüm grup elemanlarının yanlarına gidip 11 yerine 1'de otelden soundcheck yapmak üzere konser mekanına hareket edeceğimizi söyledim. Zar zor oteli bulduk.Bu esnada klavyeci Hans Peter’in (Kendisi 1958 doğumlu) eşofmanlarla civarda sabah koşusu yaptığını gördüm. Hem şaşırdım hem takdir ettim hem de güldüm.
Otelde Uwe ile Asis sinirli bir şekilde bizi bekliyorlardı. Dışarıdaki dandik masalardan birine oturup konuşmaya başladık. Daha doğrusu onlar konuşuyor ben dinliyordum. Asis’in uykusuzluktan gözleri şişmişti. Otelin berbat bir yer olduğunu anlattı. Odalarda tahtakurularının olduğunu ve kollarını ısırdıklarını söyledi (Gerçekten de kollarında kırmızılıklar vardı).Odalarda çöp kutusu ve havlu olmadığını, tuvalet kokusunun her yerden duyulduğunu ve gece sürekli duyulan bir sifon sesi yüzünden kimsenin yeterince uyuyamadığını söyledi. Bu oteli bir an önce terk etmek istediklerini anlattı. Eğer mümkünse bir gece daha bu otelde kalmak yerine konserden sonra doğrudan Ankara’ya gitmek istediklerini söyledi. Bu konuda bir şeyler yapacağımıza dair söz verdim ona..Asis, saat 1'e kadar dinlenmek istediğini söyleyerek odasına çekildi. Ben Ömer ve Uwe ise birşeyler yemek için Çemberlitaş'ta bir kafeye gittik. Bu arada Uwe Türkiye’ye gelmeyen iki elemanın hastalık yüzünden değil, paranın zamanında ödenmemesi yüzünden gelmediğini söyledi…Oysa ki ödemenin zamanında yapıldığından emindim...
Saat 1’de otele döndüğümüzde kocaman bir otobüsün otelin önünde beklediğini gördüm.(Ne de olsa grubun tamamını taşıyacaktı)Ben, Ömer, Uwe ve 20'den fazla Haggard elemanı otobüse doluştuk.
Yeni Melek’in arka girişine ulaşmamız için Beyoğlu’nun ara sokaklarına girmemiz gerekiyordu. Ara sokakların birinden yokuş aşağı iniyorduk ki otobüs fazla iri olduğundan dolayı ön tarafı yere sürtme tehlikesi geçirdi. Çözüm olarak ağırlığı azaltmamız gerektiğini düşündük ve hep beraber indik araçtan.Ama işe yaramadı. (Bu esnada civardaki insanların uzaylı görmüş gibi bize baktıklarını söylememe gerek yok sanırım) Otobüsün yere sürtmeden önündeki düzlüğe ulaşması zor gözüküyordu. Uwe arka tekerleklerin önüne taş koyarsak otobüsün zarar görmeden düzlüğe ulaşacağını söyledi. Bu planı uyguladık. Ama yine de otobüsün ön kısmı biraz yere sürttü. Şöför dellendi ve daha fazla ilerlemeyeceğini söyledi."Bu arabayla beni buraya niye soktunuz ulan!" diye bağırdı ve hasarın karşılanması için para istedi. Meydana gelen hasar için Tansel ile konuşması gerektiğini söyledim. Bir yandan da yaşanan bu kadar aksilik yüzünden sinir krizi geçirmek üzereydim. Şöför fazla üstelemedi ve bizi bırakıp gideceğini söyledi! Araçtan inerek Beyoğlu'nun arka sokaklarından Yeni Meleğe doğru yürümeye başladık. Yaklaşık 25 kişiydik ve etraftaki insanlar bizi ilgiyle izlemekteydi..
Galatasaray Hamamı'nın yakınlarında dik ve uzun bir merdiven vardı. Merdivenden yukarıya çıkarken grubun ses teknisyeni aniden titremeye başladı. Nefes nefese kalmıştı ve “Scheisse Scheisse!” diye bağırmaya başladı. Meğerse astım hastasıymış ve sık sık nöbet geçirirmiş..Düzelmesini bekledik..O an ciddi anlamda berbat hissettim kendimi. Bu konser hiçbir zaman olmayacak gibi gelmeye başladı bana…
Güç bela Yeni Melek’e vardık..Tansel Abi karşıladı bizi. O ana kadar herşeyin çok kötü gittiğini anlattım. Bana moral verdi, görevimi yaptığımı falan söyledi…
Backstage’de Uwe, Asis ve Tansel abi konuşmaya başladılar. Galiba paranın zamanında yatıp yatmadığını, otelin neden böyle kepaze olduğunu falan tartışıyorlardı. Yeni Melek'in sahne arkasındaki koltuklarından birine uzanıp gözlerimi kapattım…..
Hm konser nasıl mı geçti? Öncelikle Haggard konser mekanından bayağı memnun kaldı. İçeride her türlü yiyecek ve içecek ihtiyaçlarını karşıladık. Önlerine kasalarla bira sunduk. Bir dediklerini iki etmedik.S oundcheck için onlarla kaliteli bir teknik ekip ilgilendi. Uzun zamandan beri Yeni Melek’te duyduğum en iyi soundu yakalamalarına yardımcı oldular. Konserde her enstrüman net bir şekilde duyuluyor gibiydi. Bunun yanında seyircilerin şarkılara katılımını takdir ettim. Kaliteli bir seyirci vardı. Ayrıca içeride 1000’in üzerinde insan olması da sevindiriciydi..Açıkçası Haggard fanı değilim, bu yüzden konser sırasında backstage'de takılıp bira içmeyi tercih ettim. Bu arada Asis konserin sonlarında “I want to thank to the organizator and Atlantis Music” dedi. Bunu duymak beni oldukça mutlu etti. Demek ki grup, önceden yaşanan bütün aksaklıkları unutmuş..
Beklendiği üzere Haggard konserden sonra o berbat otele dönmek yerine doğrudan Ankara’ya doğru yola koyuldu.Ben de bulduğum ilk vasıtaya atlayıp Kadıköy’e döndüm….
Öğlen 12 gibi Atlantis Müzikteydim. Bileti son anda alınan Haggard'ın en genç elamanı Veronica Biendl'ın hangi uçakla geleceği hala belli değildi. Almanya'daki adamımız Uwe Kleinschittinger'i (Bundan sonra kısaca Uwe diyecem) aradım fakat cevap vermiyordu. Grubun 12 kişilik bir bölümünün 16:30'da, geri kalanının da 22:45'de Atatürk Hava Limanı'nda olması bekleniyordu.
Elbette bu kadar kalabalık bir grupla tek başıma ilgilenmem mümkün değildi. Yardımcı olması için bizim dükkanda çalışan Mutlu'nun bir arkadaşıyla anlaşılmıştı. Çocuğun ismi Ömer'di. Ofise geldi, tanıştık.Saat 15:30'da Taksim The Marmara otelinin önünde bizi havaalanına götürmek üzere bir minibüsün bekleyeceğini öğrendik. Şoförün geçen seferki Sodom konserinde bizi deli eden Gökhan zırtapozu olduğunu öğrenince moralim bozuldu. Bir süre boş boş önümdeki monitöre baktım ve kimseyle konuşmadım. Bu Gökhan denilen herif deli gibi araba kullanıyor, olur olmaz yerlerde garip isteklerde bulunuyor (Bana 20 milyon verin yemek yiyeceğim!..gibi) ve bir fırsatını bulduğunda aniden ortadan kayboluyordu. Neyse, daha başlangıçta böyle bir sebepten moralleri bozmamak lazımdı. Bu arada Selda Abladan Veronica'nın ilk grupla beraber geleceğini öğrenip biraz rahatladık..
Ömerle karşıya geçmek için Karaköy iskelesine yürüdük. O saate kadarki vapur seferleri sis yüzünden yapılamamış, ancak tam biz geldiğimizde sis kaybolduğu için tekrar başlamıştı. Sevindik. (Başımıza geleceklerden haberimiz yoktu)
15:30'da The Marmara'nın önünde içinde güneş gözlüğüyle oturan dallama bir herifin bulunduğu servis aracını gördük. Adam sahil yolundan havaalanına gidene kadar aşağı yukarı yedi-sekiz telefon görüşmesi yaptı, üç-dört bayan şöförü taciz etti, ikiyüzelli kadar trafik kuralı ihlalinde bulundu...
Saat 16:00 gibi havaalanındaydık. Munich'den gelecek uçağın beklenen saatte ineceğini öğrendik. Uçak vaktinde indi ama elemanların kontrolü yanlarında taşıdıkları eşyaların fazla olması nedeniyle uzun sürdü. İlk grupta gelenleri ancak 17:00 gibi karşılayabildik. Grubun lideri konumunda olan Asis'i bulmam gerekiyodu. Sora sora adamı buldum; tanıştık, sohbet etmeye başladık. Bu arada eşyalarını minibüsümüze yerleştirmelerine yardım eden havaaalanı görevlisi birisinden para istedi. Haggard elemanı anlamadı birşey. "Benden olsun" dedim, bozuk para uzattım. Herif "Sadaka mı veriyorsun?" diye karşılık verdi ve parayı geri uzattı."Zaten bu yaptığın iş için maaş almıyor musun sen?" dedim bu şerefsiz insan evladına..Sinirlerime hakim olmaya çalışarak minibüsün kapısını kapattım ve 3 yıldızlı otelimizin bulunduğu yer olan Sultanahmet istikametine doğru yola koyulduk. Şoför yine Need For Speed oynar gibi sürmeye başlayınca Haggard'ın yaşlıca bir bayan elemanı "Lütfen daha yavaş gitmesini söyler misin?" diye ikaz etti beni.(Bu arada diğer Haggard elemanları, trafikte değişik atraksiyonlarda bulunduğu zaman şöförle dalga geçiyorlardı. Alkışlıyorlardı falan..Şöförün beyni de bir muhabbet kuşununkinden farksız olduğu dalga geçildiğini anlamıyor, daha da havalara giriyordu)
Yolda Asis ile bayağı muhabbet ettik. Ön satışları, konser mekanının nasıl olduğunu, akşam yemeğinde ne yiyeceklerini falan sordu. Bir de yabancı grupların Türkiye'de çalarlarken sahnede söyleyince sempati kazandığı belli başlı Türkçe kelimeleri sordu iyakşamlar, meraba, teşkürler gibi...Türkiye turu için özel bastırdıkları tişörtleri gösterdi ve bir tanesi senin dedi. Ancak şaşırtıcı biçimde tişört o güne kadar gördüğüm en kötü baskılı tişörtlerden biriydi..
Albion Otel'e vardığımızda otel hakkında ilk düşündüğüm şey "Umarım ilk izlenimlerim beni yanıltır" oldu. Gördüğüm bina dışarıdan bakıldığında otele pek benzemiyordu, daha çok tatil beldelerindeki ucuz pansiyonlar gibi görünüyordu. "Ah be Tansel abi, rezervasyon yaptırmadan önce neden hiç bakmadın şu otele?" diye içimden geçirdim. Görse eminim kararı değişirdi..Grup elemanlarının eşyalarını içeri taşıdık. O arada odalama konusunda sorun çıktı. Adamlar üç kişilik odalar yerine iki kişilik odalarda konaklamak istiyorlardı .Üstelik onlara göre bu, imzalanan söleşmenin maddelerinden biriyid.Oysa ki patronun hanımı telefonda öyle söylemiyordu. Kesinlikle bu odalama şeklinin dışına çıkılamayacağını, çıkılırsa doğacak ekstra masrafı grubun kendisinin ödemesi gerektiğini anlattı. Yaklaşık yarım saat otelin resepsiyonunda tartışmalar yaşadık. Asis ısrarla grupta 3-4 tane çift(sevgili ya da evli) olduğunu söylüyor ve bunların birlikte kalması gerektiği konusunda ısrar ediyordu. Bu arada tartışmalar esnasında sürpriz bir şey gelişme yaşandı. Elimizdeki grubun Türkiye'ye gelecek elemanlarınının isimlerinin yer aldığı listeye göre 23 kişi olmaları gerekiyordu. Buna rağmen istedikleri odalama 21 kişi içindi. Asis'e "Sanırım iki kişi eksik gelmişsiniz.Nedenini söyleyebilir misin?" diye sordum.Dediğine göre 2 eleman sabahleyin aniden hastalanmış, kusmuşlar falan o yüzden onları yanlarına almamışlar. Genelde saftorik biriyimdir, her söylenenene inanırım ama bu çok da inanılacak bir bahane değildi açıkçası.(Kirli çamaşırlar ertesi gün ortaya çıkacaktı)Ayrıca iki kişi eksik gelmiş olmalarına rağmen bunu bize bildirme gereği duymamışlardı...
Resepsiyondaki tartışmalardan sıkılmıştım. İşi Ömer'e bıraktım. Şans yardım etti, otel görevlisi gruba istedikleri odalamayı sağlayacağını ve eksta ücret almayacağını söyledi. Tam derin bir nefes almıştım ki Asis eşyalarını odasına yerleştirir yerleştirmez yanıma geldi ve "Odamda bir fare vardı!" diye bağırdı. Durumu otel görevlilerine aktardık. Odayı değiştireceğini söyledi..
Saat 19:00 civarı otelin önünde bekleyen minibüse binip akşam yemeğinin yenileceği Mephisto Kitabevi'ne gitmek üzere yola koyulduk. Asis ısrarla akşam gelecek diğer elemanları karşılamak için havaalanına gitmek istediğini söylüyordu..
Manyak şoför, trafiğin o saatlerde yoğun olacağı bahanesiyle bizi Galatasaray'ın oralarda biryerlere bıraktı. Ekip halinde yokuş yukarı yürüyüp İstiklal Caddesi'ne çıktık. Haggard elemanları, İstiklalde kendi konserlerinin afişlerini görünce çok sevindiler. Afişlerin önüne geçip fotoğraf çektirdiler. Bu esnada meraklı bir amca yanıma gelip İngilizce "Where are you from?" diye sordu."Ben Türküm ama onlar Alman amca" diye Türkçe cevap verdim. Adam şaşırdı, "Aralarında en çok Almana benzeyen sensin ama" dedi gülerek..
Grup yemek için Mephisto'ya geçti. Benim yemek yemeye vaktim yoktu. Patrondan 7 buçukta başka bir minibüsün The Marmara Oteli'nin önünde bekleyeceğini öğrendim. Tekrar havaalanına gidip Uwe'yi almam gerekiyordu (Uwe Almanya'dan tek başına geliyordu). The Marmara Oteli'nin önünde Yakup adındaki şoförle buluştum. Neyse ki arabayı daha insancıl kullanıyordu. Yol boyunca bana sürekli haksızlıklara uğradığını, insanlarda saygı diye birşey kalmadığını falan söyleyip durdu...
Havaalanına vardık. Şoför; az ileride bekleyeceğini, uçak indiğinde onu ararsam beş dakika içinde geleceğini söyledi. Uwe'nin uçağı normal şartlar altında 8:15'de inmeliydi. Henüz vakit vardı. Bekleme salonunda kenarda duran makinelere bir teklik atarak kahve aldım...Bu arada hayatım boyunca hiç görmemiştim bu Uwe denilen adamı. Tansel abi onun için "Sarışın gibi, hafif uzun saçlı, Richard Gere'e benziyor biraz" demişti o kadar.
Uçağın iniş vakti geldiğinde adamı bir türlü bulamayınca stres oldum. Sarışın birkaç yabancıya "Are you Uwe?" diye sordum, değillerdi. Bu sırada yanımda bekleyen adam Berlin uçağının pist yoğun olduğu için yarım saat geç indiğini, ama bunun tabelada gözükmediğini söyleyince rahatladım. Çok iyi bir insandı. Uwe'nin beni fark etmesi için adını üzerine yazmak üzere kitabının arka kartonunu yırtıp verdi.(Havaalanında hiç tanımadığın bir adamı beklemek çok stresli bir işmiş)
Saat 21:15 gibi buldum Uwe'yi. İstanbula iki türk arkadaşıyla beraber gelmiş. O gece onlarla biraz takılıp sonra muhteşem otelimize geleceğini söyledi. Okey dedim. Uwe'ye otelin adresini verdim ve adam iki arkadaşıyla beraber havaalanından ayrıldı. Beni havaalanına getiren şöförü aradım. Adamın telefonu kapalıydı! Allahtan yaklaşık bir saat sonra Haggard'ın diğer elemanlarını taşıyan uçak iniş yapacaktı. Dolayısıyla havaalanına mutlaka bir minibüsün gelmesi gerekiyordu. Patronu aradım; "Bekle orada, diğer grubu da sen karşılarsın, ben Gökhan'ı gönderiyorum oraya dedi"."Ulan gene mi Gökhan!" diyerek içimden küfrettim ama yapacak birşey yoktu..
Bıkkın bir şekilde havaalanının içinde dolaşmaya başladım..Birilerini aramak, başımdan geçen saçma işleri anlatmak istedim..Telefon rehberimi taradım ama arayacak kimseyi bulamadım..Burger King'e gidip normal fiyatının iki katına bir Whopper menü aldım.(Havaalanında her şey çok kazıkmış)
Ekranda 22:45'te gelmesi gereken uçağın 25 dakika rötar yapacağı yazdı. On buçuğa doğru Asis, grubun davulcusu Luz ve leş gibi içki kokmakta olan şoför girdiler içeri..Gökhan bizi dışarıda bekleyeceğini söyledi ve yemek parası istedi. Yalanın bazı durumlarda caiz olduğunu hatırlayarak "Yok yanımda para" dedim..Söylene söylene gitti..Asis ile Luz birer kahve içmek istediler. Luz, İstanbul’a gelmişken yeni bir zil takımı almak istediğini söyledi. Ona göre dünyanın en ucuz ve en kaliteli zilleri Türkiye’de üretiliyormuş..Asis ise yine otelden şikayet ediyor ve onlara başka bir otel bulup bulamayacağımı soruyordu. Oteli bir turizm acentasının ayarladığını ve bu isteğinin yerine getirilmesinin zor olduğunu anlatmaya çalıştım..
Uçak, 25 dakika olarak bildirilmesine rağmen yaklaşık bir saat rötar yaptı. Yeni gelen grup bayan ağırlıklıydı. Bütün elemanlar içten bir gülümsemeyle elimi sıktı. Dışarıda bekleyen minibüse atladık. Gerizekalı şöför güzel kızları görünce bir hoş oldu. Zaten alkollü olduğu için iyice kontrolü kaybetti. Tabakhaneye bok yetiştir gibi sürmeye başladı. Önde giden arabaların üzerine üzerine gidiyor, hızını hiç kesmiyor, önde giden arabaları yan şeride geçmeye zorluyordu. Hatta karşıdan karşıya geçen insanları görünce sanki onlara çarpmak ister gibi hızını arttırıyordu (Hayatım boyunca böyle bir yolculuk yapmadım). Arabadaki Haggard elamanları ise işi dalgaya vurup herifin bu tehlikeli hareketlerine alkışla karşılık veriyorlardı.
Şans eseri kimse yaralanmadan otele ulaştığımızda saat gece yarısını geçiyordu. Ertesi gün soundcheck yapmak üzere Yeni Melek’e gideceğimizi, bunun için sabah 11'de hazır olmaları gerektiğini söyledim. Adamlar otele girdikten sonra Gökhan bana “Benim işim var, buradan dönersin sen değil mi?” dedi. ”Abi bu saatten sonra nasıl döneyim burdan Kadıköy'e, üstelik yanımda para da yok” falan diyip acındırdım kendimi. Adam imana gelip Taksim’e bıraktı beni. Oradan dolmuşa atlayıp Kadıköy'e geldim.Eve gidip biraz PES oynadım sonra da yattım…..
8 Aralık 2006 Cuma
Ömer’le Kadıköy’de buluşup Eminönü'ne geçmek üzere vapura bindik. Yolda Tansel Tetik aradı ve soundcheck'in saatinin değiştiğini, 11 yerine 1 gibi konser mekanında olsak daha iyi olacağını söyledi. Tramvaya binip Sultanahmet'te indik. Oteli bulmaya çalışırken Uwe aradı ve beni şok eden şu sözleri söyledi:”Serhat, bu otel hasarlı bir otel. Bizim için burada daha fazla kalmak imkansız. Bazı grup elemanları kaçıp gittiler buradan”.Gerçekten de kafamı kaldırıp baktığımda bazı Haggard elemanlarının Sultanahmet Meydanı'nda gruplar halinde dolaştıklarını gördüm. Büyük bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu fark ettim, işlerin sürekli ters gitmesinden dolayıcanım çok sıkılmıştı..Ama kendimi topladım ve gördüğüm grup elemanlarının yanlarına gidip 11 yerine 1'de otelden soundcheck yapmak üzere konser mekanına hareket edeceğimizi söyledim. Zar zor oteli bulduk.Bu esnada klavyeci Hans Peter’in (Kendisi 1958 doğumlu) eşofmanlarla civarda sabah koşusu yaptığını gördüm. Hem şaşırdım hem takdir ettim hem de güldüm.
Otelde Uwe ile Asis sinirli bir şekilde bizi bekliyorlardı. Dışarıdaki dandik masalardan birine oturup konuşmaya başladık. Daha doğrusu onlar konuşuyor ben dinliyordum. Asis’in uykusuzluktan gözleri şişmişti. Otelin berbat bir yer olduğunu anlattı. Odalarda tahtakurularının olduğunu ve kollarını ısırdıklarını söyledi (Gerçekten de kollarında kırmızılıklar vardı).Odalarda çöp kutusu ve havlu olmadığını, tuvalet kokusunun her yerden duyulduğunu ve gece sürekli duyulan bir sifon sesi yüzünden kimsenin yeterince uyuyamadığını söyledi. Bu oteli bir an önce terk etmek istediklerini anlattı. Eğer mümkünse bir gece daha bu otelde kalmak yerine konserden sonra doğrudan Ankara’ya gitmek istediklerini söyledi. Bu konuda bir şeyler yapacağımıza dair söz verdim ona..Asis, saat 1'e kadar dinlenmek istediğini söyleyerek odasına çekildi. Ben Ömer ve Uwe ise birşeyler yemek için Çemberlitaş'ta bir kafeye gittik. Bu arada Uwe Türkiye’ye gelmeyen iki elemanın hastalık yüzünden değil, paranın zamanında ödenmemesi yüzünden gelmediğini söyledi…Oysa ki ödemenin zamanında yapıldığından emindim...
Saat 1’de otele döndüğümüzde kocaman bir otobüsün otelin önünde beklediğini gördüm.(Ne de olsa grubun tamamını taşıyacaktı)Ben, Ömer, Uwe ve 20'den fazla Haggard elemanı otobüse doluştuk.
Yeni Melek’in arka girişine ulaşmamız için Beyoğlu’nun ara sokaklarına girmemiz gerekiyordu. Ara sokakların birinden yokuş aşağı iniyorduk ki otobüs fazla iri olduğundan dolayı ön tarafı yere sürtme tehlikesi geçirdi. Çözüm olarak ağırlığı azaltmamız gerektiğini düşündük ve hep beraber indik araçtan.Ama işe yaramadı. (Bu esnada civardaki insanların uzaylı görmüş gibi bize baktıklarını söylememe gerek yok sanırım) Otobüsün yere sürtmeden önündeki düzlüğe ulaşması zor gözüküyordu. Uwe arka tekerleklerin önüne taş koyarsak otobüsün zarar görmeden düzlüğe ulaşacağını söyledi. Bu planı uyguladık. Ama yine de otobüsün ön kısmı biraz yere sürttü. Şöför dellendi ve daha fazla ilerlemeyeceğini söyledi."Bu arabayla beni buraya niye soktunuz ulan!" diye bağırdı ve hasarın karşılanması için para istedi. Meydana gelen hasar için Tansel ile konuşması gerektiğini söyledim. Bir yandan da yaşanan bu kadar aksilik yüzünden sinir krizi geçirmek üzereydim. Şöför fazla üstelemedi ve bizi bırakıp gideceğini söyledi! Araçtan inerek Beyoğlu'nun arka sokaklarından Yeni Meleğe doğru yürümeye başladık. Yaklaşık 25 kişiydik ve etraftaki insanlar bizi ilgiyle izlemekteydi..
Galatasaray Hamamı'nın yakınlarında dik ve uzun bir merdiven vardı. Merdivenden yukarıya çıkarken grubun ses teknisyeni aniden titremeye başladı. Nefes nefese kalmıştı ve “Scheisse Scheisse!” diye bağırmaya başladı. Meğerse astım hastasıymış ve sık sık nöbet geçirirmiş..Düzelmesini bekledik..O an ciddi anlamda berbat hissettim kendimi. Bu konser hiçbir zaman olmayacak gibi gelmeye başladı bana…
Güç bela Yeni Melek’e vardık..Tansel Abi karşıladı bizi. O ana kadar herşeyin çok kötü gittiğini anlattım. Bana moral verdi, görevimi yaptığımı falan söyledi…
Backstage’de Uwe, Asis ve Tansel abi konuşmaya başladılar. Galiba paranın zamanında yatıp yatmadığını, otelin neden böyle kepaze olduğunu falan tartışıyorlardı. Yeni Melek'in sahne arkasındaki koltuklarından birine uzanıp gözlerimi kapattım…..
Hm konser nasıl mı geçti? Öncelikle Haggard konser mekanından bayağı memnun kaldı. İçeride her türlü yiyecek ve içecek ihtiyaçlarını karşıladık. Önlerine kasalarla bira sunduk. Bir dediklerini iki etmedik.S oundcheck için onlarla kaliteli bir teknik ekip ilgilendi. Uzun zamandan beri Yeni Melek’te duyduğum en iyi soundu yakalamalarına yardımcı oldular. Konserde her enstrüman net bir şekilde duyuluyor gibiydi. Bunun yanında seyircilerin şarkılara katılımını takdir ettim. Kaliteli bir seyirci vardı. Ayrıca içeride 1000’in üzerinde insan olması da sevindiriciydi..Açıkçası Haggard fanı değilim, bu yüzden konser sırasında backstage'de takılıp bira içmeyi tercih ettim. Bu arada Asis konserin sonlarında “I want to thank to the organizator and Atlantis Music” dedi. Bunu duymak beni oldukça mutlu etti. Demek ki grup, önceden yaşanan bütün aksaklıkları unutmuş..
Beklendiği üzere Haggard konserden sonra o berbat otele dönmek yerine doğrudan Ankara’ya doğru yola koyuldu.Ben de bulduğum ilk vasıtaya atlayıp Kadıköy’e döndüm….
Thursday, November 23, 2006
Murat Adanç
Level Dergisi, son sayısında Murat Adanç ile yapılan bir röpörtaja yer verecekti.
Beklenmedik , sürpriz bir haberdi benim için..
Uzun zamandan beri gerçek anlamda hiçbir şeye tepki vermeyen ben, yazıyı okuyunca "Ah be üstat, yapmışsın yine yapacağını" diye tepki vermeden edemedim. Hayatım boyunca hiç görmediğim, ancak 64'ler ve Gameshow dergileri zamanında yazılarını ilgiyle takip ettiğim bu adamın yıllar sonra bir dergiye verdiği röpörtajı okumak nostalji denizine dalmamı sağladı..
MAC Adventure, United Pessimist, MAC Borsa Endeksi, Text Adventurelar, Lord of the Rings ve Ortaköy gecelerini hatırladım bir an.
Bu adam beni benden daha iyi ifade edebiliyor. Hissedip de kelimelere dökmeyi başaramadığım şeyleri hep onun satırlarında buluyorum. Yüzünü hiç görmediğim bu adamla aynı duyguları paylaşıyorum..
Gerek bloğumda gerekse diğer yazılarımda ifade etmeye çalıştığım bazı şeyleri aşağıdaki birkaç satırda o kadar muazzam anlatmış ki saygı duymamak elde değil..
(Alıntı)
"Benim şu gören gözlerim var ya. Onlar 6 yaşında falan. Zeka yaşı olarak. Her şeydeki oyuncağı, cicili bicili yanları görüyor. Ama arkada o gördüğünü analiz eden öyle bir sistem var ki, 666 yaşında. Şüpheci. Hiç kimseden iyi bir sonuç çıkmasını beklemeyen bir sistem bu. Hiç kimseden en doğruyu yapmasını beklemem, kimse de beklememeli. Kahramanlık yapanlar, iyiyi seçenler hak ettikleri puanlarını alsınlar. Ama ne dünyadan iyi bir yer olmasını, ne de insanlardan kahramanlığı seçmesini beklemezdim ben. Hala da beklemiyorum.
Sonuç olarak işte herzamanki ben: 6 yaşındaymış gibi bak, 666 yaşındaymış gibi analiz et, dalganı geç. Çünkü elinden başka bir şey gelmiyor"
Beklenmedik , sürpriz bir haberdi benim için..
Uzun zamandan beri gerçek anlamda hiçbir şeye tepki vermeyen ben, yazıyı okuyunca "Ah be üstat, yapmışsın yine yapacağını" diye tepki vermeden edemedim. Hayatım boyunca hiç görmediğim, ancak 64'ler ve Gameshow dergileri zamanında yazılarını ilgiyle takip ettiğim bu adamın yıllar sonra bir dergiye verdiği röpörtajı okumak nostalji denizine dalmamı sağladı..
MAC Adventure, United Pessimist, MAC Borsa Endeksi, Text Adventurelar, Lord of the Rings ve Ortaköy gecelerini hatırladım bir an.
Bu adam beni benden daha iyi ifade edebiliyor. Hissedip de kelimelere dökmeyi başaramadığım şeyleri hep onun satırlarında buluyorum. Yüzünü hiç görmediğim bu adamla aynı duyguları paylaşıyorum..
Gerek bloğumda gerekse diğer yazılarımda ifade etmeye çalıştığım bazı şeyleri aşağıdaki birkaç satırda o kadar muazzam anlatmış ki saygı duymamak elde değil..
(Alıntı)
"Benim şu gören gözlerim var ya. Onlar 6 yaşında falan. Zeka yaşı olarak. Her şeydeki oyuncağı, cicili bicili yanları görüyor. Ama arkada o gördüğünü analiz eden öyle bir sistem var ki, 666 yaşında. Şüpheci. Hiç kimseden iyi bir sonuç çıkmasını beklemeyen bir sistem bu. Hiç kimseden en doğruyu yapmasını beklemem, kimse de beklememeli. Kahramanlık yapanlar, iyiyi seçenler hak ettikleri puanlarını alsınlar. Ama ne dünyadan iyi bir yer olmasını, ne de insanlardan kahramanlığı seçmesini beklemezdim ben. Hala da beklemiyorum.
Sonuç olarak işte herzamanki ben: 6 yaşındaymış gibi bak, 666 yaşındaymış gibi analiz et, dalganı geç. Çünkü elinden başka bir şey gelmiyor"
Thursday, November 16, 2006
Last FM'imde Son Durumlar

Evet sayın seyirciler Last FM liginde Norveç temsilcisi In The Woods'u şu an lider olarak görmekteyiz.(Bu, depresyon hastası olmaya doğru ilerlediğimi gösterebilir)Omnio diye bir album yaparak kalplerimize dokunan In The Woods'un hemen ensesinde bir başka kafadan sakat grup olan Diary Of Dreams yer alıyor.Liderlik her an el değiştirebilir bu ligde (Üç puanlı sistemde herşey olabilir) 3.sıradaki herkesin duyunca "Aa Rocky'nin şarkısını yapan grup değil mi bu?" dediği, Türkiye'de diğer parçaları pek bilinmeyen bahtsız grup Survivor ile 4.sıradaki Britanya'nın en çok risk alan grubu Paradise Lost'un ve yaklaşık 6 senede bir albüm yapan vejeteryen elemanlardan oluşan hard rock grubu Boston'un puanları 39..Bu üçlü arasındaki sıralamayı averaj belirliyor?!..Onların altında UEFA hesapları yapan İrlandalı asi çocukların grubu The Cranberries'i görüyoruz.
7.sıradaki Avusturya ekibi Dreams Of Sanity, hoş bayan vokali ve etkileyici klavye melodileri ile bezenmiş müzikleri ile zirvedeki rakiplerine gözdağı veriyor..8.sırada 29 puanlı Tesla'yı görmekteyiz.GönlümüzDon't Do-Rock Me adlı parçalarının birgün aynı isimdeki rock barda çalınmasını arzuluyor..Tesla ile aynı puanı paylaşan The Gathering'in konseri iptal olduğu için federasyon tarafından 3 puanı silindi (Ama Anneke hala güzel) Zirvenin en aşağısında Anadolu takımlarının gururu Asia'yı görüyoruz.Sezon başında "Küme düşer" yorumları yapılan bu ekibin kendine üst sıralarda yer bulması sezonun sürprizi olarak değerlendiriliyor..
Monday, November 13, 2006
In My Time Of Need
Bir şeyi kesinlikle biliyorum..Hayat hakkında şüphelerim var ama ölüm hakkında asla...
Ölümden sonrası için umutlarım var ama hayat için pek yok...
Tamamen yalanlar üzerine kurulmuş bu dünyada kendime karşı bu derece dürüst olabiliyorsam takdir edilmesi gereken birşey bu...
İçinde gerçekten ait olmak duygusunu hissedebileceksem bir çöplükte bile yaşamaya razıyım..Uğruna yaşamaya değer tek bir insan olduğuna inanabilseydim hayatım çok daha farklı olabilirdi...
Verecek ışığım olmadığından karanlığı seçiyorum..Ama bu seçim kontrolümün ötesinde gerçekleşiyor.
Özgürlük, huzur ve mutluluk sadece bir halusinasyon hala..Arada bir bazı geçici çözümler bu halüsinasyonu görmemi sağlıyorlar..Ama gecenin bir yarısı yatağımda tek başına kıvrandığımda herşey yeniden başlıyor..Sürekli kaçıyor ama hiç uzaklaşamıyor gibiyim..
Gerçeklerden kaçıyorum..Soğuk, acı ve mide bulandırıcı gerçeklerden.Ağzımı açabilsem uzun süre hiç durmadan konuşabilecek olmama rağmen kenara çekilip tehlikelerin ve kabusların geçmesini bekliyorum.Sanki paralize olmuşum..
------------
Bak yine geçti...atlattık bunu da?¿
Ölümden sonrası için umutlarım var ama hayat için pek yok...
Tamamen yalanlar üzerine kurulmuş bu dünyada kendime karşı bu derece dürüst olabiliyorsam takdir edilmesi gereken birşey bu...
İçinde gerçekten ait olmak duygusunu hissedebileceksem bir çöplükte bile yaşamaya razıyım..Uğruna yaşamaya değer tek bir insan olduğuna inanabilseydim hayatım çok daha farklı olabilirdi...
Verecek ışığım olmadığından karanlığı seçiyorum..Ama bu seçim kontrolümün ötesinde gerçekleşiyor.
Özgürlük, huzur ve mutluluk sadece bir halusinasyon hala..Arada bir bazı geçici çözümler bu halüsinasyonu görmemi sağlıyorlar..Ama gecenin bir yarısı yatağımda tek başına kıvrandığımda herşey yeniden başlıyor..Sürekli kaçıyor ama hiç uzaklaşamıyor gibiyim..
Gerçeklerden kaçıyorum..Soğuk, acı ve mide bulandırıcı gerçeklerden.Ağzımı açabilsem uzun süre hiç durmadan konuşabilecek olmama rağmen kenara çekilip tehlikelerin ve kabusların geçmesini bekliyorum.Sanki paralize olmuşum..
------------
Bak yine geçti...atlattık bunu da?¿
Tuesday, October 24, 2006
Kusmuk
Bazen düşünüyorum da acaba biz insanların tüm davranışları ve sözleri kendimizi kandırmak üzerine mi?Hepimiz konuşuyoruz ama kim dinliyor gerçekten?Kendi çıkarımızı düşünmeden en son kim için ne yaptık?Birilerine yakınlaşıyoruz, onlarla zaman geçiriyoruz, hatta aşık olduğumuzu sanıyoruz ama bunlar aslında hep cinsellik içgüdümüzle alakalı..Artık daha fazla "Seni seviyorum"lar duymak istemiyorum çünkü hepimiz sadece kendimize aşık olabiliyoruz.Bazılarımız ise genetik sebepler yüzünden bunu başaramıyor ve hayata tutunmaları zorlaşıyor.Ben bu gruba giriyorum sanırım..Belki kendimle barışık birisi olabilseydim bu satırları hiçbir zaman yazmayacaktım ve umursamaz bir adam olarak daha az sorgulayarak sürderecektim hayatımı..Gerçi bunu istemezdim..Uzun süredir sokakta, dükkanda ve birçok yerde gördüğüm çoğu insana "Bu neden yaşıyor ki?" diye sormak istiyorum..Yaşadığım coğrafyada çok fazla insan tamamen "Oksijen israfı".Kusur bulmak, insanları kıskanmak ya da aşağılamak gibi huylarım hiçbir zaman olmadı ama aklımdan geçenleri bari buralarda yazayım da rahatlayım azıcık..Buna hakkım var değil mi?
Thursday, October 12, 2006
I Am Your Flesh
My eyes are closed.I feel alone.There is something inside me dripping and screaming.How can I feel love when love was something I never had?Talk to me-do you know me, and who I am.I am your flesh,remember me.Tell me who I am,and I will tell you what is behind that door; there is a child who is waiting for you....No one to touch no one to hold.I am alone, fighting against this disease.I lost my eyes.I lost my head.I lost my flesh and my heart-who made me?You made me.I lost my blood.I lost my love.I lost my feelings, and I am losing my mind...
Etiketler:
Avant-Garde Metal,
In The Woods...,
Müzik,
Şarkı Sözü
Tuesday, September 26, 2006
56k
Evet saatler 12:20'yi gösteriyor ve Atlantis Müzik'ten sesleniyorum..Bloğuma ilk defa evimdeki bilgisayardan başka bir bilgisayardan yazıyorum..Aynı zamanda gayet külüstür ve hantal bir bilgisayar bu..Böyle saçma bir bilgisayarın hak ettiği bağlantı dial-up bağlantı olduğu için önce wordde yazıp sonra internete bağlanacağım ve copy paste yöntemiyle postumu göndereceğim..
Az önce adamın birine mor bir tişört satarak siftahı yaptım.Bu saate kadar hiçbir şey satamamak kötüydü ama neyse ki şeytanın bacağını kırdım.Ayrıca bu ara işlerin kötü olmasınının belli sebepleri var..Okullar açıldı, millet kitap işine odaklanmış durumda..İnsanlar müzik ve film gibi hobi kategorisine giren şeylere kolay kolay para harcamıyorlar.
Bu arada esmer bir oğlan içeri girip “Tez ve proje hazırlayan bir tanıdığın var mı?” diye sordu şimdi..Yok abi ben sosyolojiden mezun oldum bu sene, bizde tez yoktu dedim..Tez zamanda kaybol dükkandan dedim (Bunu içimden dedim).Nerden buluyor bu garip adamlar ve sorular beni ya..Geçen gün de biri aramıştı, aramızdaki dialog aynen aşağıdaki şekilde gerçekleşti:
- Alo Atlantis mi orası?
- Evet buyrun?
- Numaranızı internetten buldum da birşey soracaktım
- Tabi sorun..
- Ceviz satıyor musunuz?
- ........(eaaeaaaaaa)
"Yok kayısı satıyoruz, hakiki Malatya kayısısı" diyecektim de diyemedim..
Bu arada Billy Joel CD'sini çıkartıp Warrant CD'si takarak hareketlendik biraz..Bundan sonra da Deicide yeni album takarım belki..Bu arada şu Lastfm olayına girdim de bayağa hoş birşeye benziyor.Hangi şarkıları hangi sıklıkta dinlediğini istatistiklerle gösteriyor falan..Dinlediğin müzik türlerine göre grup önerilerinde bulunabiliyor.
Şimdilik bu kadar yeter sanırım..56k modemlerin internete bağlanırken çıkarttıkları sesleri özlemişim..
Az önce adamın birine mor bir tişört satarak siftahı yaptım.Bu saate kadar hiçbir şey satamamak kötüydü ama neyse ki şeytanın bacağını kırdım.Ayrıca bu ara işlerin kötü olmasınının belli sebepleri var..Okullar açıldı, millet kitap işine odaklanmış durumda..İnsanlar müzik ve film gibi hobi kategorisine giren şeylere kolay kolay para harcamıyorlar.
Bu arada esmer bir oğlan içeri girip “Tez ve proje hazırlayan bir tanıdığın var mı?” diye sordu şimdi..Yok abi ben sosyolojiden mezun oldum bu sene, bizde tez yoktu dedim..Tez zamanda kaybol dükkandan dedim (Bunu içimden dedim).Nerden buluyor bu garip adamlar ve sorular beni ya..Geçen gün de biri aramıştı, aramızdaki dialog aynen aşağıdaki şekilde gerçekleşti:
- Alo Atlantis mi orası?
- Evet buyrun?
- Numaranızı internetten buldum da birşey soracaktım
- Tabi sorun..
- Ceviz satıyor musunuz?
- ........(eaaeaaaaaa)
"Yok kayısı satıyoruz, hakiki Malatya kayısısı" diyecektim de diyemedim..
Bu arada Billy Joel CD'sini çıkartıp Warrant CD'si takarak hareketlendik biraz..Bundan sonra da Deicide yeni album takarım belki..Bu arada şu Lastfm olayına girdim de bayağa hoş birşeye benziyor.Hangi şarkıları hangi sıklıkta dinlediğini istatistiklerle gösteriyor falan..Dinlediğin müzik türlerine göre grup önerilerinde bulunabiliyor.
Şimdilik bu kadar yeter sanırım..56k modemlerin internete bağlanırken çıkarttıkları sesleri özlemişim..
Subscribe to:
Posts (Atom)