Yahu Decoryah demişken, neden bu bloga adını veren grupla ilgili şu güne kadar hiçbirşey paylaşmamışım acaba?
Sunday, September 28, 2014
Grup Kurmuşum Haberim Yok
Birkaç sene önce kendisine Fall-Dark Waters albümünü dinletince "Aabi ne güzel müzik bu ya nerden buluyosun bu grupları" diyerek sıkı bir Decoryah fanı olan dostum Serkan ile (Nam-ı diğer Muhittin) grubun Facebook'ta yer almadığını görünce Decoryah adına bir sayfa açalım demiştik..Çoktan dağılıp gitmiş olan grupla ilgili materyal bulmak zor olduğundan arada albüm kapaklarından scan edilmiş resimleri, şarkıların Youtube videolarını falan paylaşıyorduk..Zamanla grubun takipçi sayısı artmaya başladı.."Yeni albüm çıkacak mı?" falan diye soranlar oldu, geyik muhabbetleri yapıldı..Ancak hiçbiri geçenlerde Mariusz Polanski adında Polonyalı bir fanın attığı şu mesaj kadar eğlendirmedi beni:

Adamı kırmamak için röpörtajın taranmış halini istedim, hemen gönderdi sağolsun..

Adamı kırmamak için röpörtajın taranmış halini istedim, hemen gönderdi sağolsun..
Sunday, September 14, 2014
23 Sene Önce Bugün / Bizi Sevenleri Üzmeyelim Baba
80'li yılların sonlarına doğru 5-6 yaşlarındayken Cevad Prekazi ve Tanju Çolak'ın Avrupa Kupalarında attığı goller, sarı-kırmızı parçalı formanın güzelliği ve biraz da aile baskısı sayesinde Galatasaray'lı olmuştum.Kısa sürede futbola o kadar bağlanmıştım ki aileyi ayrı tutarsak Galatasaray sevgisinden daha kuvvetli bir sevgi olamayacağına inanıyordum..O dönemde televizyondan şifresiz olarak yayınlanan maçları kaçırmazdım.Maç radyodan anlatılıyorsa da ne yapar eder bir radyo bulup başına otururdum..Rakip takımlar kalemize geldiklerinde kalbim korkudan küt küt atar, bizim takım gol attığında ise genellikle sessizce sevinirdim (Bazen çeşitli şımarıklıklar yapmıyor değildim tabi)
90'lı yılların başı benim Galatasaray'a çılgın bir tutkuyla bağlanmış olduğum zamana denk gelir..Hafta sonu Galatasaray kazanmışsa Pazartesi sabahları sınıfa gururla girer, kaybetmişse Pazar geceleri sınıf arkadaşlarımın ertesi gün söyleyecekleri alaycı sözleri düşünüp uyuyamazdım.(Hala pazar günlerini sevmiyor olmamın bir nedeni de bu sanırım)
Galatasaray, Beşiktaş'ın buz adam Gordon Milne önderliğinde ligi domine ettiği 90'lı yıllara pek iyi başlayamamıştı.89-90 sezonunu şampiyon Beşiktaş'ın 12 puan gerisinde 4.bitirmiştik.90-91'de Beşiktaş'la girdiğimiz şampiyonluk yarışını 5 puan geride 2.olarak tamamlamıştık..Galatasarayiçin sıkıntılı yıllardı..
91-92 sezonuna bir önceki sezonun devre arasında transfer edilen rüzgarın oğlu Kosecki, Romanya'dan gelen enerjisi bitmek tükenmek bilmeyen orta saha Rotariu ve ilerleyen yıllarda birer Galatasaray efsanesi olacak genç yetenekler Tugay Kerimoğlu ve Bülent Korkmaz'lı kadromuzla iddialı girmiştik.İlk hafta Sarıyer'i Erdal ve Arif'in (Evet, bildiğimiz kendini sürekli yere atan Arif) kafa golleriyle 2-0 geçmiş, 2.haftada Kosecki'nin çaprazdan uzak mesafeden attığı şahane golle Ankaragücü'nü 1-0 yenmiştik..
14 Eylül 1991 Cumartesi günü ligde 3.hafta maçında Ankara'da Gençlerbirliği ile oynayacaktık.Maç, misafirlerimizle birlikte üst katımızda oturan rahmetli halamların evinde izlenecekti.Öğlen 12 gibi halamlara çıktım..(Maçlar o yıllarda genellikle 14:00-15:00 gibi saatlerde başlıyordu)Tek kanallı televizyon açıldı ve TRT-1 haber bülteninde ilk haber olarak eski Galatasaraylı futbolcu Metin Oktay'ın gerçirdiği trafik kazası nedeniyle hayatını kaybettiği haberini yayınladı..
Metin Oktay'ın adını duymuştum ama futbolu yaklaşık 20 sene önce bırakmış olduğu için hiç izleme fırsatı bulamamıştım.O yıllarda teknoloji de o kadar ilerlemiş değildi, internetin henüz icat edilmediği dönemde tek kanallı TV'den eski maçlarla ilgili görüntülere ulaşmak neredeyse imkansızdı.
Başvurabileceğim tek bilgi edinme kaynağı büyüklerimin hafızalarıydı..Odada bulunan babama ve dayıma dönerek "Metin Oktay nasıl bir oyuncuydu?" diye sordum..
"Her açıdan gol atabilen müthiş bir golcüydü..Kafa toplarına zımba gibi vururdu..Defalarca kere gol kralı olmasının yanı sıra gelmiş geçmiş en beyefendi ve mütevazi futbolcuydu..Kendisine ne kadar faul yapılsa, tekme atılsa da hiç sesini çıkarmaz; rakiplerine ve onların seyircilerine her zaman saygı gösterirdi." şeklinde bir yanıt aldım...
Bir süre sonra maç başladı ama benim kafamda Metin Oktay vardı.Futbol oynadığım zaman kendime örnek alacak kişiyi bulmuştum..Kim olursa olsun her zaman beraber oynadığım kişilere saygı gösterecek, futbol yüzünden asla kimseyle tartışmayacak ve kavga etmeyecektim..
Galatasaray, o maça Metin Oktay'ın vefatı nedeniyle siyah formayla çıkmıştı..Futbolcuların da akılları Taçsız Kral'da mı idi bilinmez, pek iyi oynayamamıştık..Maç, 0-0 berabere bitmişti..
O günden itibaren oynadığım her mahalle maçında, alman kalede, gazozuna ya da parasına yapılan turnuvalarda ve halı saha maçında aklımda Metin ve onun kişiliği vardı..Kimseyle dalaşmamayı, dalga geçmemeyi, küfürleşmemeyi; sadece oyunumu oynayıp sahadan (Ya da okul bahçesi gibi saha olarak nitelendirilebilecek diğer yerlerden) kimseyi incitmemiş olarak ayrılmayı kendime vazife edindim..
Bugün Metin Oktay'ın vefatının ardından tam 23 sene geçmiş (Bu arada bugün de Eskişehir ile 0-0 berabere kaldık) ve günümüzün parayı görünce sapıtan, karaktersiz, saygısız futbolcularına bakınca "Bir daha onun gibi bir futbolcu daha gelir mi?" sorusuna olumlu bir yanıt vermek imkansız hale geliyor.
Huzur içinde yat, ağları yırtan efsane golünü anlatırken bile ezeli rakibimiz Fenerbahçe'nin büyüklüğüne vurgu yapan, kendisini transfer etmek isteyenlere önüne bir tomar para konmuş olmasına rağmen "Bizi sevenleri üzmeyelim baba" cevabını vererek paranın herşey olmadığını gösteren Galatasaray aşığı güzel insan...
90'lı yılların başı benim Galatasaray'a çılgın bir tutkuyla bağlanmış olduğum zamana denk gelir..Hafta sonu Galatasaray kazanmışsa Pazartesi sabahları sınıfa gururla girer, kaybetmişse Pazar geceleri sınıf arkadaşlarımın ertesi gün söyleyecekleri alaycı sözleri düşünüp uyuyamazdım.(Hala pazar günlerini sevmiyor olmamın bir nedeni de bu sanırım)
Galatasaray, Beşiktaş'ın buz adam Gordon Milne önderliğinde ligi domine ettiği 90'lı yıllara pek iyi başlayamamıştı.89-90 sezonunu şampiyon Beşiktaş'ın 12 puan gerisinde 4.bitirmiştik.90-91'de Beşiktaş'la girdiğimiz şampiyonluk yarışını 5 puan geride 2.olarak tamamlamıştık..Galatasarayiçin sıkıntılı yıllardı..
91-92 sezonuna bir önceki sezonun devre arasında transfer edilen rüzgarın oğlu Kosecki, Romanya'dan gelen enerjisi bitmek tükenmek bilmeyen orta saha Rotariu ve ilerleyen yıllarda birer Galatasaray efsanesi olacak genç yetenekler Tugay Kerimoğlu ve Bülent Korkmaz'lı kadromuzla iddialı girmiştik.İlk hafta Sarıyer'i Erdal ve Arif'in (Evet, bildiğimiz kendini sürekli yere atan Arif) kafa golleriyle 2-0 geçmiş, 2.haftada Kosecki'nin çaprazdan uzak mesafeden attığı şahane golle Ankaragücü'nü 1-0 yenmiştik..
14 Eylül 1991 Cumartesi günü ligde 3.hafta maçında Ankara'da Gençlerbirliği ile oynayacaktık.Maç, misafirlerimizle birlikte üst katımızda oturan rahmetli halamların evinde izlenecekti.Öğlen 12 gibi halamlara çıktım..(Maçlar o yıllarda genellikle 14:00-15:00 gibi saatlerde başlıyordu)Tek kanallı televizyon açıldı ve TRT-1 haber bülteninde ilk haber olarak eski Galatasaraylı futbolcu Metin Oktay'ın gerçirdiği trafik kazası nedeniyle hayatını kaybettiği haberini yayınladı..
Metin Oktay'ın adını duymuştum ama futbolu yaklaşık 20 sene önce bırakmış olduğu için hiç izleme fırsatı bulamamıştım.O yıllarda teknoloji de o kadar ilerlemiş değildi, internetin henüz icat edilmediği dönemde tek kanallı TV'den eski maçlarla ilgili görüntülere ulaşmak neredeyse imkansızdı.
Başvurabileceğim tek bilgi edinme kaynağı büyüklerimin hafızalarıydı..Odada bulunan babama ve dayıma dönerek "Metin Oktay nasıl bir oyuncuydu?" diye sordum..
"Her açıdan gol atabilen müthiş bir golcüydü..Kafa toplarına zımba gibi vururdu..Defalarca kere gol kralı olmasının yanı sıra gelmiş geçmiş en beyefendi ve mütevazi futbolcuydu..Kendisine ne kadar faul yapılsa, tekme atılsa da hiç sesini çıkarmaz; rakiplerine ve onların seyircilerine her zaman saygı gösterirdi." şeklinde bir yanıt aldım...
Bir süre sonra maç başladı ama benim kafamda Metin Oktay vardı.Futbol oynadığım zaman kendime örnek alacak kişiyi bulmuştum..Kim olursa olsun her zaman beraber oynadığım kişilere saygı gösterecek, futbol yüzünden asla kimseyle tartışmayacak ve kavga etmeyecektim..
Galatasaray, o maça Metin Oktay'ın vefatı nedeniyle siyah formayla çıkmıştı..Futbolcuların da akılları Taçsız Kral'da mı idi bilinmez, pek iyi oynayamamıştık..Maç, 0-0 berabere bitmişti..
O günden itibaren oynadığım her mahalle maçında, alman kalede, gazozuna ya da parasına yapılan turnuvalarda ve halı saha maçında aklımda Metin ve onun kişiliği vardı..Kimseyle dalaşmamayı, dalga geçmemeyi, küfürleşmemeyi; sadece oyunumu oynayıp sahadan (Ya da okul bahçesi gibi saha olarak nitelendirilebilecek diğer yerlerden) kimseyi incitmemiş olarak ayrılmayı kendime vazife edindim..
Bugün Metin Oktay'ın vefatının ardından tam 23 sene geçmiş (Bu arada bugün de Eskişehir ile 0-0 berabere kaldık) ve günümüzün parayı görünce sapıtan, karaktersiz, saygısız futbolcularına bakınca "Bir daha onun gibi bir futbolcu daha gelir mi?" sorusuna olumlu bir yanıt vermek imkansız hale geliyor.
Huzur içinde yat, ağları yırtan efsane golünü anlatırken bile ezeli rakibimiz Fenerbahçe'nin büyüklüğüne vurgu yapan, kendisini transfer etmek isteyenlere önüne bir tomar para konmuş olmasına rağmen "Bizi sevenleri üzmeyelim baba" cevabını vererek paranın herşey olmadığını gösteren Galatasaray aşığı güzel insan...
Thursday, September 11, 2014
Düzenin Adamlarının Hayvanları Sevdiği Görülmemiştir..
"Bir milletin büyüklüğü ve ahlaki gelişimi, hayvanlarına nasıl davrandığıyla anlaşılabilir"
MAHATMA GANDHİ
Wednesday, September 03, 2014
İz Bırakan Sahneler - 2 / Carlito's Way: You Think You're Big Time?
"I'm reloaded! Okay? Come on in here, you motherfuckers! Come on, I'm waitin' for ya! What, you ain't comin' in? Okay, I'm comin' out! Oh, you up against me now, motherfuckers! I'm gonna blow your fuckin' brains out! You think you're big time? You gonna fuckin' die big time! You ready? HERE COMES THE PAIN!"
Etiketler:
Al Pacino,
Brian De Palma,
Carlito's Way,
Sinema
Tuesday, September 02, 2014
Pre-Sosyal Medya Döneminden Kalma Bir Yazı

Her ne kadar içinde yaşadağımız dönemde kaygılarını, heyacanlarını, etkile(n)diklerini, saplantılarını eline bir kalem alarak kağıtlara dökerek rahatlamaya çalışan pek insan kalmamış olsa da da bir zamanlar Facebook, Twitter ve Blogger'ın piyasada olmadığı gerçeğini unutmamak lazım. Peki insanlığın "sosyal medya" kavramıyla henüz tanışmamış olduğu o yıllarda ben ne yapıyordum? En sevdiğim işlerden birisi kırtasiyeden çeşitli defterler alıp sayfalarını bazen sadece kendimin okuyup anlayabileceği ve iç dünyamı yansıtan yazılarla, bazen de dış dünyaya haykırmak istediğim öfkeli satırlarla doldurmaktı. 90'lı yılların sonuna doğru söz konusu defterleri o dönemde samimi olduğum ve kendilerine tamamiyle güvenebileceğim bazı arkadaşlarıma vermeye başlamış; bu vatandaşların da yorumlarını, eğlenceli ya da rahatsız edici buldukları konuları veya bana karşı besledikleri sevgi dolu(!) hisleri aynı defterlerde paylaşmaları neticesinde söz konusu defterler aracılığıyla arkadaşlarımla küçük bir sosyal bağ oluşturmuştuk. (Nereden bilecektik ki kısa bir süre sonra herşeyin klavye başında LIKE, COMMENT, SHARE ya da RETWEET sekmelerine tıklayacak kadar basit olabileceğini?)
1998-2002 arası eskittiğim sayısız defter çeşitli nedenlerle fiziksel olarak artık mevcut olmasa bile zamanında üzerimde etki bırakmış yazılardan bir derleme yaparak bunları Word'a aktarmayı becermiştim. Geçenlerde bilgisayarımın içinde "Geçmiş-Warehouse-Bana Neler Yazılmış?" klasörünün içinde yer alan aşağıdaki yazıyı okuduğumda aradan 14 yıl kadar geçmiş olmasına rağmen ilk kez okuduğumda güldüğüm gibi yine güldüm. Bana bu eğlenceli satırları armağan eden arkadaşım Cem Doğan, umarım sana bu nostaljik postu okumak kısmet olur ve bu acımasız dünyanın ve sahteliklerle dolu sanal alemin içinde sürüklenip gitmeden mutlu yaşamayı başardığımız o son yılları hep yüzünde gülümsemeyle hatırlarsın..
"10 Ekim 2000
Selam Serhat,Hi,
Sevgili Serhat, öncelikle bana kalbin kadar temiz bu sayfayı ayırdığın için...HADİ LEEN! Leş gibi kokuyo bu be!! Ucuz diye ikinci el bi defter mi alınır be. Neyse fazla hard girmiyim daha en başından. Bi saniye bekleyin de parfüm sıkayım.PISS!PISS!Tamam sıktım.
Kusura bakma çok çirkin yazım var ama zaten sen biliyosun benim yazımı. Gerçi dersanede ve başka yerlerde beni pek yazarken görmedin ya neyse:) Harbiden yazdığın Dörtler günleri harbiden çok kraldı. Hele yazındaki Güneş'le Karadeniz Üni. muhabbeti çok komik. Aslında daha önceki yazıları okurken bi şey farkettim. Sen konuştuğundan daha güzel yazıyosun. Yani hitabet kabiliyetin pek yok,ama yazıda daha sakin kafayla karekterinin tüm özelliklerini katmışsın helal olsun sana.
Bugün Kauntır Sitrike'de nasıl ezildik ama(25-1). Rezil bi sonuç. Ben aslında bu ilk klan maçı öncesi o kadar ümitli ve umutlu ve necdetli ve ayhanlıydım ki anlatamam. Klan diil sanki dünya karması Fenerbahçe gibi abuk subuk keyifsiz bi savaş oldu. Ama gün geçtikçe takım olmayı öğrenicez. Hani Mustafa Denizli diyo ya "Kariyerimi ezdirmem" diye aynen ööle. Neyse bu arada ben senden ayrıldıktan sonra Görsel'e gidip bi maç daha teklif ettim. Yenilen pehlivan güreşe doymazmış hesabııı. Üstelik ben geceleyin heyecandan uyuyamamıştım. İlk klan maçı diye. Öff ne salak mışım.
OOps. Telefon çalıyo. Kim lan bu. Bekle.
-A sen mişsin. Fuck you .Kime ayı diyon lan sen:P Negro(Nigre)Shit.
Neyse ben senle Begüm'ün aşk yazılarını okuyunca içimdeki ukte dahada büyüdü. Niye kimse benle çıkmıyo ya. Ya ben ne yaptım allahım sanada bana böyle itici bir tip verdin. Var ya Serhat sen tipime bakmadan doğru dürüst karar veren ender insanlardan birisin. Zaten öyle olmasaydın belki de şu son bi sene her dakikası birliktelikle ve kesinlikle kavgasız geçen bu kadar şeyi paylaşamazdık. Ya gene aklıma takıldı. Niye ben kız arkadaş bulamıyorum ya. Şöyle kumral saçlı (Sarışınlar soğuk oluyo) 1.65-1.70 arası, tipi orta halli olan, doğru dürüst karakteri olan bi kız bulamıyorum. İntihar mı etsem acaba. Mok Mok etmiyim. Hayatı seviyorum,dostluk ve dostlar var. Evet Evet I must survive until the death comes. Pek karamsar oldu ya neyse.
Sen şeyi hatırlıyo musun. Geometrici Atabeyle benim aramdaki diyoloğu:
Ben:Hocam bi saniye kenara çekilir misiniz? Tahtayı göremiyorum.
Hoca:Çekiliyim de oğlum. Sen oraya çekil diyosun, bu buraya çekil yazamıyorum diyo. Peki ben nereye gidiyim o zaman.
Ben:Mümkünse dışarı hocam.
Tabii kahkalar falan filan.
Sonra duvar yazısı muhabbetlerini hatırlıyon mu? Allahım ne komikti yaa.
Sonra aklıma Suphi, pardon Necmi, aaah Necati, hastir Kadri, aman Ferdi abi geldi. Kız tavlayabilmek için 1 milyar parayı çöpe atan ve asterix okuyan tek insan .1.80'lik kızların arasında, afedersin dıııt kadar boyuyla karizma yapmaya çalışan laf salatası. Örümcek kafalı herif ya. Böyleleri gelecekten ne umarlar anlaşılmaz yahu.
Şimdi de aklıma Ahmet denen göt geldi. Ulan ben o herifin aşağılamalarına maruz kalcak adam mıydım lan ben. Daatırım ulan orayı. Üç kuruş Ahmet. 3-5 puan fazla aldı diye tacizcilik yapıyo osmanlı delikanlısı tripli külhanbeyi bozuntusu. Ulan o benim kıçımın kılı olamaz ulan.
Neyse aklıma bişey gelmiyo. Yazabilirsem aşağı bi de entel kuntel bi şiir yazmaya çalışıyım. Saol beni de yazanlar listene kattığın için. Thank You. Merci beaucoup. Danke Schön(??) Asla "teşekkür" demem çünkü teşekkür kelimesi arapça. Araplardan ve o bilindik ırktan nefret ediyorum.
[Ice]leon-s.g Cem
Harcanmış bakma bu günlere
Yaşlanınca bir bağın bulunsun dünlere
Hayatta üzülme verdiğin ödünlere
Elbet anlayan olur,gidersin düğünlere(Kim acep???)
11 Ekim 2000
Ya Serhat kusura bakma bi sayfanın daha içine edicem ama. Napiim yani ama. Saat 01.39 a.m ve ben hala uyuyamadım. Yenilgimiz hep aklımda. Number one fm dinledim ve kendi yabancı pop listemi yapmaya karar verdim. Hani sen yapmışsın ya. Bende kendimden bişeyler katıyım dedim. Tabii izin verirsen:) Vermicem bu defteri sana geri. Ha ha şaka yaptım. Hemen nasıl kızdın ama.
CEM DOĞAN'S HİT MUSIC LİST
1-Bon Jovi-It's my life
2-Sonique-Sky
3-Motjo-Lady
4-Melanie C-I turn to you
5-Choyonne-Boom boom
6-Benjamin Diamonds-Do you remember
7-Mark Anthony-When I dream at night
8-Groovejet Spiller-Why don't you feel so good
9-Anastasia-I'm in love
10-(???)-Spanish Guitar
Kusura bakma silgi bulamadım, silcem derken bu güzelim defterin içine ettim(Sorry)"
Saturday, August 30, 2014
İyibey Olayları
http://www.ebay.com/usr/tskuhravy - Bu benim arada çeşitli şeyler satmak için kullandığım Ebay'deki profilimin linki oluyor..Kedi kumu ve lazımlık satıyorum dersem inanmayın; genellikle artık raflarda görmek istemediğim CD'leri, bitirdikten sonra tekrar oynama isteği duymadığım Playstation oyunlarını ve gardropta durmalarından sıkıldığım tişörtlerimi listeliyorum..Yolunuz düşerse beklerim..Bu arada blogumu tarihte ilk defa ticari bir iş için kullandım, aferin bana...
Saturday, August 09, 2014
Enerji Sever
Tuesday, August 05, 2014
Lullaby In Winter
Saturday, July 26, 2014
İKİBİN Lira Ederi Olan Plak
Hayatımda yediğim en saçma laflardan birini 2000 yılında ergen rockçı edalarıyla etrafta dolaşırken mahallemin bıçkın delikanlılarından birinden yemiştim..Liseden mezun olmamın ardından kanı rock müzikle kaynayan(!) hemen her genç insanın yaptığı gibi saçımı uzatmaya başlamış, ancak ne kısa ne de uzun sayılabilecek bir bir saça sahip vaziyette Kadıköy'ün birtakım muhafazakar vatandaşlarının ikamet ettiği sokağımızda yürürken an itibariyle yol kenarında arkadaşlarıyla bol küfürlü bir muhabbetin içinde bulunan ve bir baltaya sap olması mümkün olmayan genç yanıma yaklaşmıştı..
Delikanlı beni bir süre süzdükten sonra "VAAY BEATLES ÖZENTİSİ NAAABER?" demişti..
Cevap vermeden oradan sıvışmayı tercih etmiştim..
Yıllar sonra Atlantis Müzik'te şu aşağıda resimleri yer alan plağı gördüğümde aklıma nedense bu saçma hikaye geldi..
Vokal olarak David Bowie, şarkı isimleri bazında İbrahim Tatlıses ve imaj itibariyle tabi ki Beatles'i andıran ve kariyeri boyunca sadece bir albüm çıkarmış olan Silüetler'in toplamda 500 adet basıldığı söylenen plağının üzerinde 2000 TL etiketi vardı ve plağın şu andaki piyasa değeri 1000 ila 4000 lira arasında değişiyordu..
Trend bağımlısı, gösteriş budalası, maymun iştahlı bir tüketim toplumuyuz..Bundan 7-8 sene önce yüzlerine bile bakılmayan long pileylere bir anda patlayan retro fetişizmi sayesinde anlamsız bir tutkuyla bağlanabilen ve müziğin kendisi yerine koleksiyonun büyüklüğüne değer veren ve sırf zor bulunuyor diye yıllar önce unutulmuş bir albüme fahiş bedeller ödeyebilecek insanlarla aynı memlekette yaşıyoruz..
Bu arada Issız Adam filmi tahminimce plakların şu anda depresif ergenler tarafından bile bu derece sevilip sayılmasının en önemli sebebidir..Anılaar beni rahaat bıraakııın...



Delikanlı beni bir süre süzdükten sonra "VAAY BEATLES ÖZENTİSİ NAAABER?" demişti..
Cevap vermeden oradan sıvışmayı tercih etmiştim..
Yıllar sonra Atlantis Müzik'te şu aşağıda resimleri yer alan plağı gördüğümde aklıma nedense bu saçma hikaye geldi..
Vokal olarak David Bowie, şarkı isimleri bazında İbrahim Tatlıses ve imaj itibariyle tabi ki Beatles'i andıran ve kariyeri boyunca sadece bir albüm çıkarmış olan Silüetler'in toplamda 500 adet basıldığı söylenen plağının üzerinde 2000 TL etiketi vardı ve plağın şu andaki piyasa değeri 1000 ila 4000 lira arasında değişiyordu..
Trend bağımlısı, gösteriş budalası, maymun iştahlı bir tüketim toplumuyuz..Bundan 7-8 sene önce yüzlerine bile bakılmayan long pileylere bir anda patlayan retro fetişizmi sayesinde anlamsız bir tutkuyla bağlanabilen ve müziğin kendisi yerine koleksiyonun büyüklüğüne değer veren ve sırf zor bulunuyor diye yıllar önce unutulmuş bir albüme fahiş bedeller ödeyebilecek insanlarla aynı memlekette yaşıyoruz..
Bu arada Issız Adam filmi tahminimce plakların şu anda depresif ergenler tarafından bile bu derece sevilip sayılmasının en önemli sebebidir..Anılaar beni rahaat bıraakııın...



Saturday, July 19, 2014
What A Way To Go
Bir insanın karşılaşabileceği en akıl almaz ve korkunç ölümlerden birisi bu olsa gerek:
"What a way to go.On July 20, 1981, David Allen Kirwan, 24, of La Canada, Calif., and his friend Ronald Ratliff, 25, of Thousand Oaks, parked their truck at Yellowstone's Fountain Paint Pot parking lot early in the afternoon.While the two young men looked at the hot springs, Ratliff's dog, "Moosie," a large mastiff or great dane, escaped from the truck and jumped into the nearby Celestine Pool, a hot spring found to be 202 degrees Fahrenheit(93oC).The dog began yelping, so Kirwan and Ratliff rushed to the spring.A bystander, seeing that Kirwan was preparing to enter the water, shouted "Don't go in there."
"Like hell I won't," Kirwan yelled back before taking two steps into the pool, then diving headfirst into the water.He swam to the dog and tried to take it to shore but soon gave up and tried to climb out.
Ratliff, pulling Kirwan from the spring, suffered second degree burns on his own feet.Another visitor, Earl Welsh, took Kirwan's hand; the skin already was peeling from his body.He appeared to be blind, his eyes totally white.Another man ran up to remove Kirwan's shoes; the skin came off with them. "Don't do that," Welsh said, and Kirwan, exhausted, said, "It doesn't matter." With third degree burns over 100 percent of his body, it didn't. The next day he was dead"
Burası da talihsiz adamın atladığı sıcak su kaynağı:
"What a way to go.On July 20, 1981, David Allen Kirwan, 24, of La Canada, Calif., and his friend Ronald Ratliff, 25, of Thousand Oaks, parked their truck at Yellowstone's Fountain Paint Pot parking lot early in the afternoon.While the two young men looked at the hot springs, Ratliff's dog, "Moosie," a large mastiff or great dane, escaped from the truck and jumped into the nearby Celestine Pool, a hot spring found to be 202 degrees Fahrenheit(93oC).The dog began yelping, so Kirwan and Ratliff rushed to the spring.A bystander, seeing that Kirwan was preparing to enter the water, shouted "Don't go in there."
"Like hell I won't," Kirwan yelled back before taking two steps into the pool, then diving headfirst into the water.He swam to the dog and tried to take it to shore but soon gave up and tried to climb out.
Ratliff, pulling Kirwan from the spring, suffered second degree burns on his own feet.Another visitor, Earl Welsh, took Kirwan's hand; the skin already was peeling from his body.He appeared to be blind, his eyes totally white.Another man ran up to remove Kirwan's shoes; the skin came off with them. "Don't do that," Welsh said, and Kirwan, exhausted, said, "It doesn't matter." With third degree burns over 100 percent of his body, it didn't. The next day he was dead"
Burası da talihsiz adamın atladığı sıcak su kaynağı:

Saturday, July 05, 2014
Kadıköy

"Bir akşam masası, iki kişiyiz, sen ve ben
Gidiyorsun hiçbir şey söylemeden, birden
Kadıköy’de bir yağmurlu bahçeden
Yıllar külleniyor, izi kalıyor aşkın
Yüreğim kurtulsa da yangından, alevden.."
(Fotoğraf Yaşar Aksu'ya aittir)
Wednesday, June 25, 2014
The Kovenant - Via Negativa
03:20 anı itibariyle hayatımda duyduğum en muazzam gitar rifflerinden birini içeren bu fütüristik parçayı ve Norveçli dahi ama tembel çocukların (11 senedir ortalıkta görünmüyorlar) kanımca en başarılı işleri olan S.E.T.I. albümünü bütün ufku geniş müzikseverlere armağan ediyorum..Şarkının inanç sorgusu üzerine odaklanmış galaktik sözlerini paylaşayım da tam olsun:
"The arrogance of angels, the heresy of Christ
The stupidity of humanity, the skeletons of society
It's time to separate the saints from the sinners
Judgement day is coming - Evacuate then renovate
Proclaimed by a thousand prophets, believed by a million fools
But the day will come when everything falls apart
All it takes is a single act of animal desperation
And what if all the things we believed in were true
Decades of decadence and aeons of evil
Worldwide terror in the shape of a shining star
From the center of damnation to the outskirts of Hell
Redemption only comes with a pair of numbered wings
In our quest for miracles, we started a war of genitals
Disguised as the bearers of justice, we took your fears a made you a God
Why are you afraid of something you're not even sure exists?
I am the maze of God... I am the true face of fraud
Embrace the pain, and I will lead you to another heaven
For who are you to belive in another paradise than mine?
The Infant Prodigy - The Bearer of Light
Without me you would be nothing at all
The beginning and the end are the same, the circle never ends
And the more things change, the more they stay the same
Decades of decadence and aeons of evil
Worldwide terror in the shape of a shining star
From the center of damnation to the outskirts of Hell
Redemption only comes with a pair of numbered wings"
Etiketler:
Black Metal,
Industrial Metal,
Müzik,
The Kovenant
Friday, June 13, 2014
AFC Ajax 1995-1996

Hazır 2014 Dünya Kupası başlamışken futbolla ilgili bir post (daha) paylaşmak istedim..Yukarıdaki resim 1995-1996 sezonu Ajax kadrosuna ait..Futbolseverlerin (Ve benim gibi 80'lerin başında doğanların) bu efsanevi 11'i unutması mümkün mü?Bir önceki sezonda finalde AC Milan'ı yenerek Şampiyonlar Ligi'ni kazanan Hollandalılar, o sezon Şampiyonlar Ligi Finali'nde Juventus'a penaltılarla kaybetmelerine karşın lig şampiyonluğunu en yakın rakibi PSV Eindhoven önünde 6 puan farkla kazanmışlardı..İnsanı mega nostaljiye ve unutulmaya yüz tutmuş hatıralara sürükleyen bu resim "Neden hep aynı takımlar şampiyon oluyor?" diye arada bir kendi kendine soran az sayıdaki sporsever için gelsin..
Sunday, June 01, 2014
Arthur Schopenhauer İle Yaşam Bilgeliğine Devam
"Yaşam bilgeliğinin önemli bir noktası, biri diğerine zarar vermesin diye dikkatimizi biraz bugüne biraz da geleceğe yöneltişimiz arasındaki orantının doğruluğuna dayanır.Çoğu kimse fazlasıyla bugünde yaşar, bunlar düşüncesizlerdir; bazıları da fazlasıyla gelecekte yaşarlar, bunlar da korkaklar ve endişelilerdir.Bir kimsenin doğru ölçüyü tutturduğu ender görülür.Planlarla ve kaygılarla, sadece ve sonsuza dek gelecekle meşgul olmak yerine ya da kendimizi geçmişe özleme adamak yerine, tek gerçeğin ve tek kesin olanın bugün olduğunu asla unutmamalıyız; buna karşılık gelecek hemen hemen her zaman onu tasarladığımızdan başka türlüdür; geçmiş de başka türlüydü; ve her ikisinin de bir bütün olarak, bizim zannettiğimizle çok az ilgisi vardır.Çünkü nesneleri gözde küçülten uzaklık, onları düşüncede büyütür.Biricik doğru ve gerçek olan şimdiki zamandır: Bu, gerçek olarak doldurulan zamandır ve varoluşumuz sadece bu zamanda yer alır.Bu yüzden bu zamanı daima neşeli bir karşılamaya değer görmeli ve bunun sonucunda katlanılır ve dolaysız aksiliklerden ya da acılardan bağımsız her saatinin tadını olduğu gibi çıkarmalı, yani onu geçmişteki yanlış umutlar hakkında surat asarak ya da gelecek için kaygılanarak berbat etmemeliyiz.Çünkü mevcut iyi bir saati kendinden uzaklaştırmak ya da geçmişe yönelik hoşnutsuzluk ya da gelecek olana yönelik kaygı yüzünden bu saati bile bile mahvetmek budalalıktır.
Gelecek kötülüklerden, ancak kesin olanlar ve ortaya çıkma zamanı belli olanlar bizi huzursuz kılabilirler.Bunların sayısı da çok azdır: Çünkü kötülükler ya sadece mümkündürler, en fazla olasıdırlar; ya da zaten kesindirler; ancak ortaya çıkma zamanları bütünüyle belirsizdir.Bu iki tür kötülüğü düşünmeye başlarsak, artık bir saniye bile huzur içinde olamayız.Demek ki, yaşamımızın huzurunu kesin olmayan ya da belirsiz kötülüklerle bozmamak için onları hiç gelmeyeceklermiş gibi görmeye alışmalıyız; kesin olanların da hemen gelmeyeceklerini düşünmeliyiz."
İlgili yazı
Gelecek kötülüklerden, ancak kesin olanlar ve ortaya çıkma zamanı belli olanlar bizi huzursuz kılabilirler.Bunların sayısı da çok azdır: Çünkü kötülükler ya sadece mümkündürler, en fazla olasıdırlar; ya da zaten kesindirler; ancak ortaya çıkma zamanları bütünüyle belirsizdir.Bu iki tür kötülüğü düşünmeye başlarsak, artık bir saniye bile huzur içinde olamayız.Demek ki, yaşamımızın huzurunu kesin olmayan ya da belirsiz kötülüklerle bozmamak için onları hiç gelmeyeceklermiş gibi görmeye alışmalıyız; kesin olanların da hemen gelmeyeceklerini düşünmeliyiz."
İlgili yazı

Tuesday, May 13, 2014
Saturday, May 03, 2014
Slaughter Of The Soul
Wednesday, April 23, 2014
İz Bırakan Sahneler - 1 / Blade Runner: Roy Batty's Death
"I've seen things you people wouldn't believe.
Attack ships on fire off the shoulder of Orion.
I watched c-beams glitter in the dark near the Tannhäuser Gate.
All those moments will be lost in time, like tears in rain.
Time to die..."
Etiketler:
Blade Runner,
Harrison Ford,
Ridley Scott,
Rutger Hauer,
Sinema
Sunday, April 20, 2014
Seksenler

80'li yıllara karşı duyulan özlem ve sevgiyi yüzümde masum bir gülümsemeyle hatırlarım. Arkadaşlarla bir araya geldiğimizde bazen o yılların güzellikleri ve saflıkları muhabbet konusu olur. Bu kadar özlenen, son yıllarda hakkında televizyon dizileri bile çekilen bu zaman dilimi hakkında şu güne kadar okuduğum hiçbir yazı Oğuz Tektaş'ın kısa ve öz bir şekilde "Seksenler" adını verdiği kitabının son sayfalarında o yıllara ait genel bir değerlendirmede bulunduğu cümleleri kadar hoşuma gitmemişti. Yazardan alıntı yaparak burada paylaşıyorum:
"Her şeyden önce önemlisi şaşırabilme ihtimalinin olması güzeldi.
Kaybettiğimiz lezzetler bir yana kokuya hasret kalacağımız kimin aklına gelirdi. Domates de kokardı, çilek de. Ekmeklerimiz elle üretilir, tadına doyulmazdı. Hele fırından alınan o mis kokulu ekmeklerin ucundan koparıp yolda yemek ne kadar güzeldi.
Sokaklarda oynamak, düşmek, üstümüz başımız pislense de dizlerimiz dirseklerimiz kan içinde de kalsa, alnımız şişse de ne olurdu ki! Ekmek çiğner, yapıştırırlar ya da bir kaşık koyarlardı üstüne şiş insin diye. Hemen röntgene gitmez, ultrason çektirmezdik.
Arkadaşımıza küfür de etsek kavga da çıksa aramızda bir şey olmaz, hemen aileler birbirine girmezdi. Nasıl olsa bir abi, amca ya da teyze barıştırırdı bizi.
Sokakta oynayan çocuklar kalmadı. Ruhu alındı sokakların. Hani okul gürültüsü vardır çocuklar pürneşe koşuşurlar da etraf şenlenir ya. Tatil olduğunda ise bir soğuk hava sezilir o boş koridorlara. Çünkü o koridorlar, sınıflar çocuklarla güzeldir. Aynı his şimdi evlerde, sokaklarda. Evlerimiz var, içinde yaşayan yok. Parklarımız var, içinde oynayan çocuk yok. Sokaklarımız var, bağırıp çağrışan çocuklar yok. Ruhsuz oldu her yanımız.
Işıldayan virtinler var, türlü çeşit yiyecek içecek maddeleri var. Ama bakkalların bir sakız bile hediye ettiği yok. Birbirimize yabancılaştık artık. O çok katlı apartmanlarımızda koca bir mahalle kadar nüfus var, birbirini tanıyan yok. Girip çıkan insanlar asansörde karşılaşsalar bir an önce inmek için dua ediyorlar. Yalnızlıklarımızla yaşar olduk. Biz mi istedik böyle olmasını? Yoksa birileri mi ele geçirdi kimliklerimizi..
Şimdi çocuklar şaşıramıyor. Her şey onlara normal geliyor. "Bu yaz seni uzaya göndereceğiz" diye şaka yapacak olsanız neredeyse: "Benim planım var, olmaz" diyecekler. Bu iyi değil, her şeyin sahibi olmak o kadar da güzel değil. Mutlu olamıyoruz böyle olunca. Hiçbir şeyin özlemini yaşayamıyoruz.
Hiçbir şeyi beğenemiyor çocuklar. Bir şeyleri olmasının hayalini kurmuyorlar da dertleri hep "Neden yok". Ellerinde olanın değil hep olmayanın derdindeler. Ve o şey ellerine geçtiğinde bir kıymeti kalmıyor. İki gün geçmeden yeni bir modeli çıkıyor.
O zamanlar belki de her şey daha basitti. İstekler daha sınırlıydı. Diyelim ki paranız var, o da işe yaramayabilirdi. Çünkü almak istediğiniz şeyi satan yoktu. Bir bisiklet alındığında dünyalar bizim olurdu. Bisiklet alınmasının haklı bir dayanağı olmalıydı. Mesela çok güzel bir karne getirmeliydiniz. Atari sahibi olmak da öyle kolay işlerden değildi. Biz işte bu ufacık şeylerle mutlu olmayı öğrenmiştik. Bu gibi malzeme sahibi olduğumuzda günlerce sokaklarda sohbeti olurdu. Şimdi ise herhangi bir çocuk neredeyse harçlıklarını biriktirip kendine bisiklet alabilir. Hem her yerde var hem de o zamanlara göre fiyatlara göre şimdiki fiyatlar çok ucuz. Bundan sonra Commodore 64 gibi basit bir aletten hangi çocuk mutlu olabilir? Sadece bellek kartı bile o zaman adına bilgisayar dediğimiz nesneden daha güçlü olan bir cep telefonuna sahip çocuk neyi beğenir? Neyle mutlu olabilir? Hepsinin dizüstü bilgisayarı var her sene yenilenen."
Subscribe to:
Posts (Atom)