Monday, October 20, 2014
Efsane Oyunlar - 1 / Unreal (Epic Games-1998)
First Person Shooter türünün atası olarak kabul edilen Doom’un ardından 90’lı yılların sonuna doğru bu tarzda çıkan pek çok oyunun içinde Unreal en heyecan verici olanlardan biriydi.Epic Games tarafından yapılan ve 1998 yılında piyasaya sürülen bu kült FPS’nin ilerleyen yıllarda aynı firma tarafından birçok devam versiyonu yapılmış ve Unreal serisi ortaya çıkmıştır.Oyunun programcısı Tim Sweeney’in geliştirdiği yazılım ve fizik motoru, içinde yaşadığımız dönemde Unreal Engine adıyla tescillenmiş durumdadır.
Hikaye, Vortex Rikers adında insan ırkından mahkumları taşıyan bir uzay gemisinin saldırıya uğrayarak Nali isminde dört kollu insansı robotlardan oluşan bir kabilenin ana vatanı olan Na Pali gezegenine düşmesiyle başlar.Yere çakılan gemiden tek kurtulan Prisoner 849 kod adlı, geçmişi hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığımız bir mahkumdur ve oyun boyunca bu gizemli karakteri yönetiriz.Na Pali gezegeni, Skaarj adında teknolojik açıdan gelişmiş, vahşi ve acımasız insansı robot ırkı tarafından zaptedilmiştir.Gezegenin bu çirkin canavarlar tarafından istila edilmesinin en önemli sebebi yüksek miktarda enerji üretebilen Tarydium madenine sahip olmasıdır.
Oyunun başında Skaarj ırkı tarafından inşa edilmiş olan karanlık Tarydium madenlerinde ve enerji üretim tesislerinde ilerlerken gezegenin asıl sahibi olan Nali kabilesinin köleleştirilmiş üyeleri ile karşılaşırız.Madenlerden kurtulup Nali köylerine ulaştığımızda bu dost canlısı yaratıkların çektiği sefalete daha yakından şahit oluruz.
Oyun boyunca gezegende hayatlarını kaybetmiş olan insanların kalıntıları ile karşılaşırız.Üzerlerinden çıkan günlüklerden bu insanların genellikle umutsuz bir şekilde Skaarj’lardan kaçmaya çalıştıklarını ancak bunu başaramadıklarını görürüz.Zaten Na Pali gezegeninde yönettiğimiz karakter dışında yaşayan bir insan görmek mümkün olmayacaktır..
Sayısız canavarla savaştıktan sonra yere çakılmış bir başka uzay gemisi ile karşılaştığımızda heyecanlanırız ancak çevresinde hiçbir yaşam belirtisi görülmez.Skaarj’lar tarafından istila edilmiş Nali tapınaklarını geride bıraktıktan sonra hala hayatta kalmayı başarabilirsek Nali Kalesi'ne varırız.Bu kalenin içine Skaarj'ların ana gemisine ışınlanmamızı sağlayan bir teleport bulunmaktadır.Labirente benzeyen ana geminin içinde bulunan güç reaktörünü patlatmayı başarabilirsek karanlık koridorların içinden geçerek oyunun son bossu olan Skaarj'ların Kraliçesi ile kapışmaya hak kazanırız.Bu ucube yaratığı öldürdüğümüzde gemi parçalanmaya başlar ve Prisoner 849 bir kaçış poduna atlayarak gemiden uzaklaşmayı başarır.Ancak oyunun geneline hakim olan karamsar ve umutsuz hava oyun bittiğinde de devam eder çünkü karakterimizin içinde bulunduğu kaçış podu uzayın derinliklerinde sürüklenmektedir ve birileri tarafından bulunma ihtimali pek yüksek görünmemektedir..
Bilim kurgu filmlerini aratmayan atmosferi, tasarım harikası karakterleri, zamanının ötesinde olan 3 boyutlu grafikleri ve tedirgin edici müzikleri ile adı üstünde gerçekdışı güzellikte bir oyundur Unreal..Koskoca bir gezegende bir yandan hayatta kalmaya çalışırken bir yandan da kendi ırkınızdan birilerine rastlamayı umut edersiniz ancak ilerledikçe umutlarınız azalır.İçinde sadece düşmanlarınızın değil, size yardım etmeye çalışan zavallı Nali'lerin ve sağda solda dolanan ürkütücü hayvanların da bulunduğu bir dünyada bilinmeyene doğru ilerlerken saatlerin nasıl geçtiğini anlamazsınız..Bir FPS oyununda düşmanlarınızla beraber dostlarınızın da aynı harita içinde yer alması, yanılmıyorsam ilk defa bu oyunda denenmiştir..Yakın dönemde piyasaya sürülen FPS oyunlarının tekdüze senaryolarını (Önüne geleni öldür ve ilerle) göz önüne getirdikçe Unreal'ın sıradışı hikayesini yazan Epic Games çalışanlarını ne kadar takdir etsek az..
Son olarak merak edenler ya da hatırlamak isteyenler için olağanüstü müziği eşliğinde oyun sonu videosunu paylaşıyorum..
"From where many have died, you have escaped.You laugh to yourself: So much has happened, but little has changed.."
Saturday, October 11, 2014
A Thousand Pieces Of Me
Facebook'da üye olduğum Çılgın Koleksiyoncular Grubu'ndaki ilk paylaşımımla feci ego tatmini yapmış bulunmaktayım..Normalde bu tür şeyleri insanların önüne sunmayı sevmem ama YÜKSEK SADAKAT diskografisini ve birbirinden vasat yerli metal gruplarının albümlerini paylaşan birtakım adamları görünce gaza geldim sanırım..
Sunday, October 05, 2014
Wednesday, October 01, 2014
Yaşanmışlıklar - 13 / Evlat (Denizden Her Çıkan Yenmez)
Ondan bu blogda bahsetmemek olmaz..Hayatının bir gününde bile ayık gezmeyen, Bon Jovi ve Iron Maiden dışında black metalden başka hiçbirşey dinlemeyen, en büyük zevki soğuk kış gecelerinde arabasını deniz kenarına çekip demlenmek olan bir adamdı Evlat..Evlat, ICQ ve MIRC'deki takma adıydı. Eski Türk filmlerinde kullanılan "Adın ne senin evlat?" gibi replikleri sevdiği için bu nicki kullandığını söylerdi..
2003-2007 yılları arasında zaman zaman görüştüğümüz bu adamla ilgili hatırladığım şeylerin hemen hepsi alkolizm odaklı. 9-10 kutu Efes üzerine 5 Extra içtikten sonra en yakın arkadaşlarından birini evine çağırdığı ancak kapıda arkadaşını tanımadığı ve "Sen kimsin?" diye sorduğu anlatılırdı. Zaman zaman Caddebostan sahilinde toplanıp çimenlerin üzerinde orta-gol oynadığımızda ya da çift kale maç yaparken elinde mutlaka bira olurdu. Bir gün gelip "Birayı bırakıyorum..Babamla anlaştım, bira içmemem şartıyla bana hergün 1 büyük viski alacak" demişti. O günden sonra Caddebostan sahilinde -başbaşa oturan sevgililerin dibinde- orta-gol oynarken deniz tarafından yaptığım ortaları elinde bir büyük JB şişesiyle gole çevirmeye çalışan Evlat'ın kafasına doğru göndermeye başlamıştım..Dışarıdan bakıldığında komik görünüyordu..
Hayatımda şahit olduğum en absürd olaylardan birinin arkasında da bu adam var. 2005 yazında ailem tatile gittiğinde geçici olarak bizde kalmaya başlayan Alper Balkış kişisi ile mega bir ev partisi organize etmeye ve partiye alakasız birçok insanı çağırmaya karar vermiştik. Davetliler arasında kimler yoktu ki..Daha önce Yaşanmışlıklar serisinde kendisinden bahsetmiş olduğum efsane adam Credo, Küçükyalı Death Metal tayfasından yaklaşık 2 metre boyunda ve bakışlarından herkesin korktuğu gizemli bir eleman, metal camiasıyla hiçbir alakası olmayan hafif tikimsi ergen bir kız, o dönemlerde Avşa Adası'nda bir pansiyon işleten uzun saçlı adam hastası bir hatun, Balkış'ın platonik aşkı olan ancak ancak ilerleyen zamanlarda çocuğun en yakın arkadaşı ile birlikte olarak adamın kalbine bir ok saplayan Japon asıllı kız ve daha birçok değişik karakter...
Keyifli başlayan gece, ilerleyen saatlerde Evlat'ın rakı şişesinin dibini görmesiyle tatsızlaşacaktı..Arka odada birtakım insanlarla muhabbet ederken, kendisini son gördüğümde odamdaki yatağın üzerinde Evlat'ın yanında oturmakta olan pansiyoncu kız bir anda yanıma gelip şöyle demişti:
- Serhat sana birşey söylemem lazım..Arkadaşlarından biri beni rahatsız ediyor..
- (BEN) Hangisi?
- Evlat..
- (BEN) Hadi ya naaptı gene?
- AYAKLARIMI MINCIKLADI
- (BEN) Hö?Nasıl yani?
- Yatağın üzerinde oturuyorduk.Birden hiçbirşey söylemeden ayaklarını ayaklarıma sürtmeye başladı. Biraz kenera çekildim ama sürtmeye devam etti. Ben de kalktım yanından
Odaya gittiğimde Evlat'ı elinde rakı kadehiyle boş gözlerle etrafına bakarken bulmuştum. "İyi misin?" dedim..."Phhş..kıza bak ya" gibi birşeyler mırıldandı sonra oturduğu yerde sızdı. Ertesi sabah 12 gibi kalkıp lahmacun siparişi verdi. Kalan rakısını da lahmacunla beraber içti..
*****
Evlat'ı tanımak için sanırım yukarıdaki paragraflar yeterli ancak beni hayretler içerisinde bırakmış olan bir başka hikayesini aşağıda anlatmaya çalışacağım...
14 Mayıs 2004 günü Fenerbahçe, şampiyonluğunu zaten ilan etmişken sezonun son maçında Kadıköy'de Malatyaspor ile oynayacaktı. Cadde; şampiyonluk kutlamaları nedeniyle gelin gibi süslenmiş, ellerinde sarı-lacivertli bayraklarıyla yüzlerce insan Kadıköy sokaklarında dolanmaktaydı.. O gün bulutlu ve sıkıntılı bir hava vardı. Yağmur yağma ihtimalinin kuvvetli olmasına rağmen ben, Evlat ve birkaç arkadaş Caddebostan sahilinde buluşup futbol oynamaya karar verdik. Belki şampiyonluk kutlamaları nedeniyle sahil tenha olurdu ve rahat rahat topumuzu oynayabilirdik.. Öğle saatlerinde sahilde tahmin ettiğim gibi fazla insan yoktu. Uzaktan şut turnuvası yaptık, orta-gol oynadık. Evlat; elinde viski şişesiyle koşturuyor, gelen ortalara etkili kafa vuruşları yapıyordu.. Biraz dinlenmek için çimlere uzanmıştık ki bizim kalecinin arkadaşları oldukları söylenen 5-6 kişi ellerinde biralarla yanımıza geldiler. Heriflerin kılık kıyafetleri bir tuhaftı. Bir tanesinin üzerinde siyah atlet gibi birşey vardı ve göğsünden kıllar fışkırıyordu. İçlerinde pembe pantolon giyen birisini hatırlıyorum. Havalı tiplerdi, hemen hepsi küpeliydi ve acayip saç-sakal kesimleri vardı.. Bir süre çimlerde oturduktan sonra futbol topunu alıp tekrar oynamaya başladık. Elemanlardan biri yanımıza gelip "Hadi maç yapalım" dedi. Evlat bu fikri beğenmemişti."Boşver böyle iyi" diye cevap verdi. Orta-gol'e devam ettik. 10 dakika sonra aynı eleman tekrar maç teklifinde bulundu. Evlat yine reddetti.. Aradan biraz zaman geçti.Aynı eleman gelip "Abi hadi maç yapalım, kalabalığız ya zevkli olur" deyince Evlat sinirlenerek adama"Abi sen kimsin ya ben seni tanımıyorum" diye cevap verdi..
Eleman da sinirli bir şekilde: "Laflarına dikkat et" diye karşılık verdi..
Evlat ısrarla "Ben seni tanımıyorum" diyip duruyordu..Elemanın arkadaşları toplandı. Bizim çocuklar da Evlat'ın yanına geldi. Münakaşa, kısa sürede küfürleşmeye dönüştü. Hayatımda göreceğim en saçma kavganın başlamak üzere olduğunu hissettim...
Çok geçmeden Evlat tartıştığı adama bir yumruk salladı. Bunun üzerine elemanlar Evlat'a saldırdı. Bizim kaleci ve diğer arkadaşlar da karşılık verdi. Kenara çekilip hiç yokten yere kavga etmeye başlayan bu acayip insanları izlemeye başladım. Bağırış çağırış derken doğal olarak sahilde oturan insanların ilgi odağı olmuştuk..
Kavganın başlamasının ardından bir dakika kadar geçmişti..2 grup da birbirine yumruklar, tekmeler sallıyordu. Olayı uzaktan izlemeye devam ederken birden Caddebostan Sahili'nin deniz tarafından gelen bir bağırış duydum. Kafamı o tarafa doğru çevirdiğimde gördüklerim şu an bile gözlerimin önünde...
Önce ses şiddetlendi...Birtakım küfürler duydum...Sonra üstü çıplak ve üzerinden sular damlayan bir adamın kavganın olduğu yere doğru koştuğunu gördüm..."Z....erim uleaan" diye bağırdı ve önüne gelene vurmaya başladı...
Gözlerime inanamıyordum..Denizden gelip kavgaya karışan adamın amacının ne olduğunu anlamak mümkün değildi..Görünüşe göre kavga edenlerin hiçbirini tanımıyordu..
4-5 dakika kadar süren kavga benim ve ortamdaki birkaç sağduyulu insanın çabalarıyla sona erdi. İki grup da birbirleriyle bir süre daha küfürleştikten sonra Evlat'ın kavga ettiği tipler oradan uzaklaştı. Denizden gelen adam "O bıçağı kim çekti lan!" diye bağırarak kanayan kolunu gösterdi ve bir süre daha küfür ettikten sonra ortadan kayboldu. Nerden gelmişti, kavgaya neden karışmıştı, Caddebostan Plajı'nın henüz açılmadığı o yıllarda koli basili ve mantar dolu denizin içinde ne yapıyordu hala bilmiyorum...
Sahilde ben, kaleci ve Evlat kalmıştık. Birer bira açıp olayı tartışmaya başladık. Evlat hala "Ben tanımıyorum bu adamları, sen nerden tanıyosun, neden çağırıyorsun?" diyip kaleciye yükleniyordu. Meğerse kaleci de içlerinden sadece birini tanıyormuş ve o da çok samimi olduğu bir adam değilmiş..
Akşam olmak üzereydi. Rüzgar soğuk esmeye, yağmur hafiften çiselemeye başlamıştı. Evlere dağılmak üzere yürümeye koyulduk..
Caddebostan Migros'un otoparkında Evlat'ın kavga ettiği tipleri gördük. Bizi beklemişlerdi..
O an oradan kaçıp gidebilirdik ancak adamlar sakin görünüyorlardı. Bir tanesi "Tamam sorun yok" anlamında bir el işareti yaptı..
Evlat'ın en başta tartıştığı ve kavganın başlamasına neden olan adam yanımıza geldi."Özür dilemek istiyorum" diyerek elini Evlat'a doğru uzattı. Kimsenin beklemediği bir hareketti bu..
Evlat da şaşırmıştı. Elini uzatıp uzatmamakta tereddüt etti. Sonra yavaşça uzatıp adamın elini sıktı. Ardından yine kimsenin beklemediği bir şekilde eleman şimşek hızıyla Evlat'ın suratının ortasına bir kafa attı. Şaşkın bir şekilde kalakalan Evlat'ın kaşı açıldı ve yüzünden kan akmaya başladı..
Kafayı atan adam "Sen bunu hakettin" dedi ve elemanlar otoparktan ayrıldılar..
"Ben kaçıyorum abi yeter bu kadar kavga dövüş" diyerek caddeden Kadıköy tarafına doğru yürümeye başladım. İçim sıkılmıştı..
Bağdat Caddesi, Fenerbahçe'nin şampiyonluk kutlamaları nedeniyle trafiğe kapatılmıştı. Yol üzerindeki bir tekelden Efes Dark alıp Fenerbahçelilerin arasından yürümeye devam ettim..
Tam Fenerbahçe Stadı'na varmıştım ki kavgaya karışan elemanlardan birisi karşıma çıkmasın mı...Gerçi benim olaylarla bir alakam yoktu ama temkinli olmak lazımdı..
"Nerden tanışıyosun bu herifle, ne yaptığını bilmiyor ayyaş" dedi bana..
"Ben de yeni tanışmıştım zaten pek gözüm tutmamıştı" diye cevap verdim..
Birbirimize "İyi akşamlar" diyerek bir daha hiç görüşmemek üzere ayrıldık..
Gerçekten de enteresan olayların yaşandığı süper saçma bir gündü...
2003-2007 yılları arasında zaman zaman görüştüğümüz bu adamla ilgili hatırladığım şeylerin hemen hepsi alkolizm odaklı. 9-10 kutu Efes üzerine 5 Extra içtikten sonra en yakın arkadaşlarından birini evine çağırdığı ancak kapıda arkadaşını tanımadığı ve "Sen kimsin?" diye sorduğu anlatılırdı. Zaman zaman Caddebostan sahilinde toplanıp çimenlerin üzerinde orta-gol oynadığımızda ya da çift kale maç yaparken elinde mutlaka bira olurdu. Bir gün gelip "Birayı bırakıyorum..Babamla anlaştım, bira içmemem şartıyla bana hergün 1 büyük viski alacak" demişti. O günden sonra Caddebostan sahilinde -başbaşa oturan sevgililerin dibinde- orta-gol oynarken deniz tarafından yaptığım ortaları elinde bir büyük JB şişesiyle gole çevirmeye çalışan Evlat'ın kafasına doğru göndermeye başlamıştım..Dışarıdan bakıldığında komik görünüyordu..
Hayatımda şahit olduğum en absürd olaylardan birinin arkasında da bu adam var. 2005 yazında ailem tatile gittiğinde geçici olarak bizde kalmaya başlayan Alper Balkış kişisi ile mega bir ev partisi organize etmeye ve partiye alakasız birçok insanı çağırmaya karar vermiştik. Davetliler arasında kimler yoktu ki..Daha önce Yaşanmışlıklar serisinde kendisinden bahsetmiş olduğum efsane adam Credo, Küçükyalı Death Metal tayfasından yaklaşık 2 metre boyunda ve bakışlarından herkesin korktuğu gizemli bir eleman, metal camiasıyla hiçbir alakası olmayan hafif tikimsi ergen bir kız, o dönemlerde Avşa Adası'nda bir pansiyon işleten uzun saçlı adam hastası bir hatun, Balkış'ın platonik aşkı olan ancak ancak ilerleyen zamanlarda çocuğun en yakın arkadaşı ile birlikte olarak adamın kalbine bir ok saplayan Japon asıllı kız ve daha birçok değişik karakter...
Keyifli başlayan gece, ilerleyen saatlerde Evlat'ın rakı şişesinin dibini görmesiyle tatsızlaşacaktı..Arka odada birtakım insanlarla muhabbet ederken, kendisini son gördüğümde odamdaki yatağın üzerinde Evlat'ın yanında oturmakta olan pansiyoncu kız bir anda yanıma gelip şöyle demişti:
- Serhat sana birşey söylemem lazım..Arkadaşlarından biri beni rahatsız ediyor..
- (BEN) Hangisi?
- Evlat..
- (BEN) Hadi ya naaptı gene?
- AYAKLARIMI MINCIKLADI
- (BEN) Hö?Nasıl yani?
- Yatağın üzerinde oturuyorduk.Birden hiçbirşey söylemeden ayaklarını ayaklarıma sürtmeye başladı. Biraz kenera çekildim ama sürtmeye devam etti. Ben de kalktım yanından
Odaya gittiğimde Evlat'ı elinde rakı kadehiyle boş gözlerle etrafına bakarken bulmuştum. "İyi misin?" dedim..."Phhş..kıza bak ya" gibi birşeyler mırıldandı sonra oturduğu yerde sızdı. Ertesi sabah 12 gibi kalkıp lahmacun siparişi verdi. Kalan rakısını da lahmacunla beraber içti..
*****
Evlat'ı tanımak için sanırım yukarıdaki paragraflar yeterli ancak beni hayretler içerisinde bırakmış olan bir başka hikayesini aşağıda anlatmaya çalışacağım...
14 Mayıs 2004 günü Fenerbahçe, şampiyonluğunu zaten ilan etmişken sezonun son maçında Kadıköy'de Malatyaspor ile oynayacaktı. Cadde; şampiyonluk kutlamaları nedeniyle gelin gibi süslenmiş, ellerinde sarı-lacivertli bayraklarıyla yüzlerce insan Kadıköy sokaklarında dolanmaktaydı.. O gün bulutlu ve sıkıntılı bir hava vardı. Yağmur yağma ihtimalinin kuvvetli olmasına rağmen ben, Evlat ve birkaç arkadaş Caddebostan sahilinde buluşup futbol oynamaya karar verdik. Belki şampiyonluk kutlamaları nedeniyle sahil tenha olurdu ve rahat rahat topumuzu oynayabilirdik.. Öğle saatlerinde sahilde tahmin ettiğim gibi fazla insan yoktu. Uzaktan şut turnuvası yaptık, orta-gol oynadık. Evlat; elinde viski şişesiyle koşturuyor, gelen ortalara etkili kafa vuruşları yapıyordu.. Biraz dinlenmek için çimlere uzanmıştık ki bizim kalecinin arkadaşları oldukları söylenen 5-6 kişi ellerinde biralarla yanımıza geldiler. Heriflerin kılık kıyafetleri bir tuhaftı. Bir tanesinin üzerinde siyah atlet gibi birşey vardı ve göğsünden kıllar fışkırıyordu. İçlerinde pembe pantolon giyen birisini hatırlıyorum. Havalı tiplerdi, hemen hepsi küpeliydi ve acayip saç-sakal kesimleri vardı.. Bir süre çimlerde oturduktan sonra futbol topunu alıp tekrar oynamaya başladık. Elemanlardan biri yanımıza gelip "Hadi maç yapalım" dedi. Evlat bu fikri beğenmemişti."Boşver böyle iyi" diye cevap verdi. Orta-gol'e devam ettik. 10 dakika sonra aynı eleman tekrar maç teklifinde bulundu. Evlat yine reddetti.. Aradan biraz zaman geçti.Aynı eleman gelip "Abi hadi maç yapalım, kalabalığız ya zevkli olur" deyince Evlat sinirlenerek adama"Abi sen kimsin ya ben seni tanımıyorum" diye cevap verdi..
Eleman da sinirli bir şekilde: "Laflarına dikkat et" diye karşılık verdi..
Evlat ısrarla "Ben seni tanımıyorum" diyip duruyordu..Elemanın arkadaşları toplandı. Bizim çocuklar da Evlat'ın yanına geldi. Münakaşa, kısa sürede küfürleşmeye dönüştü. Hayatımda göreceğim en saçma kavganın başlamak üzere olduğunu hissettim...
Çok geçmeden Evlat tartıştığı adama bir yumruk salladı. Bunun üzerine elemanlar Evlat'a saldırdı. Bizim kaleci ve diğer arkadaşlar da karşılık verdi. Kenara çekilip hiç yokten yere kavga etmeye başlayan bu acayip insanları izlemeye başladım. Bağırış çağırış derken doğal olarak sahilde oturan insanların ilgi odağı olmuştuk..
Kavganın başlamasının ardından bir dakika kadar geçmişti..2 grup da birbirine yumruklar, tekmeler sallıyordu. Olayı uzaktan izlemeye devam ederken birden Caddebostan Sahili'nin deniz tarafından gelen bir bağırış duydum. Kafamı o tarafa doğru çevirdiğimde gördüklerim şu an bile gözlerimin önünde...
Önce ses şiddetlendi...Birtakım küfürler duydum...Sonra üstü çıplak ve üzerinden sular damlayan bir adamın kavganın olduğu yere doğru koştuğunu gördüm..."Z....erim uleaan" diye bağırdı ve önüne gelene vurmaya başladı...
Gözlerime inanamıyordum..Denizden gelip kavgaya karışan adamın amacının ne olduğunu anlamak mümkün değildi..Görünüşe göre kavga edenlerin hiçbirini tanımıyordu..
4-5 dakika kadar süren kavga benim ve ortamdaki birkaç sağduyulu insanın çabalarıyla sona erdi. İki grup da birbirleriyle bir süre daha küfürleştikten sonra Evlat'ın kavga ettiği tipler oradan uzaklaştı. Denizden gelen adam "O bıçağı kim çekti lan!" diye bağırarak kanayan kolunu gösterdi ve bir süre daha küfür ettikten sonra ortadan kayboldu. Nerden gelmişti, kavgaya neden karışmıştı, Caddebostan Plajı'nın henüz açılmadığı o yıllarda koli basili ve mantar dolu denizin içinde ne yapıyordu hala bilmiyorum...
Sahilde ben, kaleci ve Evlat kalmıştık. Birer bira açıp olayı tartışmaya başladık. Evlat hala "Ben tanımıyorum bu adamları, sen nerden tanıyosun, neden çağırıyorsun?" diyip kaleciye yükleniyordu. Meğerse kaleci de içlerinden sadece birini tanıyormuş ve o da çok samimi olduğu bir adam değilmiş..
Akşam olmak üzereydi. Rüzgar soğuk esmeye, yağmur hafiften çiselemeye başlamıştı. Evlere dağılmak üzere yürümeye koyulduk..
Caddebostan Migros'un otoparkında Evlat'ın kavga ettiği tipleri gördük. Bizi beklemişlerdi..
O an oradan kaçıp gidebilirdik ancak adamlar sakin görünüyorlardı. Bir tanesi "Tamam sorun yok" anlamında bir el işareti yaptı..
Evlat'ın en başta tartıştığı ve kavganın başlamasına neden olan adam yanımıza geldi."Özür dilemek istiyorum" diyerek elini Evlat'a doğru uzattı. Kimsenin beklemediği bir hareketti bu..
Evlat da şaşırmıştı. Elini uzatıp uzatmamakta tereddüt etti. Sonra yavaşça uzatıp adamın elini sıktı. Ardından yine kimsenin beklemediği bir şekilde eleman şimşek hızıyla Evlat'ın suratının ortasına bir kafa attı. Şaşkın bir şekilde kalakalan Evlat'ın kaşı açıldı ve yüzünden kan akmaya başladı..
Kafayı atan adam "Sen bunu hakettin" dedi ve elemanlar otoparktan ayrıldılar..
"Ben kaçıyorum abi yeter bu kadar kavga dövüş" diyerek caddeden Kadıköy tarafına doğru yürümeye başladım. İçim sıkılmıştı..
Bağdat Caddesi, Fenerbahçe'nin şampiyonluk kutlamaları nedeniyle trafiğe kapatılmıştı. Yol üzerindeki bir tekelden Efes Dark alıp Fenerbahçelilerin arasından yürümeye devam ettim..
Tam Fenerbahçe Stadı'na varmıştım ki kavgaya karışan elemanlardan birisi karşıma çıkmasın mı...Gerçi benim olaylarla bir alakam yoktu ama temkinli olmak lazımdı..
"Nerden tanışıyosun bu herifle, ne yaptığını bilmiyor ayyaş" dedi bana..
"Ben de yeni tanışmıştım zaten pek gözüm tutmamıştı" diye cevap verdim..
Birbirimize "İyi akşamlar" diyerek bir daha hiç görüşmemek üzere ayrıldık..
Gerçekten de enteresan olayların yaşandığı süper saçma bir gündü...
Sunday, September 28, 2014
Decoryah - Once
Yahu Decoryah demişken, neden bu bloga adını veren grupla ilgili şu güne kadar hiçbirşey paylaşmamışım acaba?
Grup Kurmuşum Haberim Yok
Birkaç sene önce kendisine Fall-Dark Waters albümünü dinletince "Aabi ne güzel müzik bu ya nerden buluyosun bu grupları" diyerek sıkı bir Decoryah fanı olan dostum Serkan ile (Nam-ı diğer Muhittin) grubun Facebook'ta yer almadığını görünce Decoryah adına bir sayfa açalım demiştik..Çoktan dağılıp gitmiş olan grupla ilgili materyal bulmak zor olduğundan arada albüm kapaklarından scan edilmiş resimleri, şarkıların Youtube videolarını falan paylaşıyorduk..Zamanla grubun takipçi sayısı artmaya başladı.."Yeni albüm çıkacak mı?" falan diye soranlar oldu, geyik muhabbetleri yapıldı..Ancak hiçbiri geçenlerde Mariusz Polanski adında Polonyalı bir fanın attığı şu mesaj kadar eğlendirmedi beni:

Adamı kırmamak için röpörtajın taranmış halini istedim, hemen gönderdi sağolsun..

Adamı kırmamak için röpörtajın taranmış halini istedim, hemen gönderdi sağolsun..
Sunday, September 14, 2014
23 Sene Önce Bugün / Bizi Sevenleri Üzmeyelim Baba
80'li yılların sonlarına doğru 5-6 yaşlarındayken Cevad Prekazi ve Tanju Çolak'ın Avrupa Kupalarında attığı goller, sarı-kırmızı parçalı formanın güzelliği ve biraz da aile baskısı sayesinde Galatasaray'lı olmuştum.Kısa sürede futbola o kadar bağlanmıştım ki aileyi ayrı tutarsak Galatasaray sevgisinden daha kuvvetli bir sevgi olamayacağına inanıyordum..O dönemde televizyondan şifresiz olarak yayınlanan maçları kaçırmazdım.Maç radyodan anlatılıyorsa da ne yapar eder bir radyo bulup başına otururdum..Rakip takımlar kalemize geldiklerinde kalbim korkudan küt küt atar, bizim takım gol attığında ise genellikle sessizce sevinirdim (Bazen çeşitli şımarıklıklar yapmıyor değildim tabi)
90'lı yılların başı benim Galatasaray'a çılgın bir tutkuyla bağlanmış olduğum zamana denk gelir..Hafta sonu Galatasaray kazanmışsa Pazartesi sabahları sınıfa gururla girer, kaybetmişse Pazar geceleri sınıf arkadaşlarımın ertesi gün söyleyecekleri alaycı sözleri düşünüp uyuyamazdım.(Hala pazar günlerini sevmiyor olmamın bir nedeni de bu sanırım)
Galatasaray, Beşiktaş'ın buz adam Gordon Milne önderliğinde ligi domine ettiği 90'lı yıllara pek iyi başlayamamıştı.89-90 sezonunu şampiyon Beşiktaş'ın 12 puan gerisinde 4.bitirmiştik.90-91'de Beşiktaş'la girdiğimiz şampiyonluk yarışını 5 puan geride 2.olarak tamamlamıştık..Galatasarayiçin sıkıntılı yıllardı..
91-92 sezonuna bir önceki sezonun devre arasında transfer edilen rüzgarın oğlu Kosecki, Romanya'dan gelen enerjisi bitmek tükenmek bilmeyen orta saha Rotariu ve ilerleyen yıllarda birer Galatasaray efsanesi olacak genç yetenekler Tugay Kerimoğlu ve Bülent Korkmaz'lı kadromuzla iddialı girmiştik.İlk hafta Sarıyer'i Erdal ve Arif'in (Evet, bildiğimiz kendini sürekli yere atan Arif) kafa golleriyle 2-0 geçmiş, 2.haftada Kosecki'nin çaprazdan uzak mesafeden attığı şahane golle Ankaragücü'nü 1-0 yenmiştik..
14 Eylül 1991 Cumartesi günü ligde 3.hafta maçında Ankara'da Gençlerbirliği ile oynayacaktık.Maç, misafirlerimizle birlikte üst katımızda oturan rahmetli halamların evinde izlenecekti.Öğlen 12 gibi halamlara çıktım..(Maçlar o yıllarda genellikle 14:00-15:00 gibi saatlerde başlıyordu)Tek kanallı televizyon açıldı ve TRT-1 haber bülteninde ilk haber olarak eski Galatasaraylı futbolcu Metin Oktay'ın gerçirdiği trafik kazası nedeniyle hayatını kaybettiği haberini yayınladı..
Metin Oktay'ın adını duymuştum ama futbolu yaklaşık 20 sene önce bırakmış olduğu için hiç izleme fırsatı bulamamıştım.O yıllarda teknoloji de o kadar ilerlemiş değildi, internetin henüz icat edilmediği dönemde tek kanallı TV'den eski maçlarla ilgili görüntülere ulaşmak neredeyse imkansızdı.
Başvurabileceğim tek bilgi edinme kaynağı büyüklerimin hafızalarıydı..Odada bulunan babama ve dayıma dönerek "Metin Oktay nasıl bir oyuncuydu?" diye sordum..
"Her açıdan gol atabilen müthiş bir golcüydü..Kafa toplarına zımba gibi vururdu..Defalarca kere gol kralı olmasının yanı sıra gelmiş geçmiş en beyefendi ve mütevazi futbolcuydu..Kendisine ne kadar faul yapılsa, tekme atılsa da hiç sesini çıkarmaz; rakiplerine ve onların seyircilerine her zaman saygı gösterirdi." şeklinde bir yanıt aldım...
Bir süre sonra maç başladı ama benim kafamda Metin Oktay vardı.Futbol oynadığım zaman kendime örnek alacak kişiyi bulmuştum..Kim olursa olsun her zaman beraber oynadığım kişilere saygı gösterecek, futbol yüzünden asla kimseyle tartışmayacak ve kavga etmeyecektim..
Galatasaray, o maça Metin Oktay'ın vefatı nedeniyle siyah formayla çıkmıştı..Futbolcuların da akılları Taçsız Kral'da mı idi bilinmez, pek iyi oynayamamıştık..Maç, 0-0 berabere bitmişti..
O günden itibaren oynadığım her mahalle maçında, alman kalede, gazozuna ya da parasına yapılan turnuvalarda ve halı saha maçında aklımda Metin ve onun kişiliği vardı..Kimseyle dalaşmamayı, dalga geçmemeyi, küfürleşmemeyi; sadece oyunumu oynayıp sahadan (Ya da okul bahçesi gibi saha olarak nitelendirilebilecek diğer yerlerden) kimseyi incitmemiş olarak ayrılmayı kendime vazife edindim..
Bugün Metin Oktay'ın vefatının ardından tam 23 sene geçmiş (Bu arada bugün de Eskişehir ile 0-0 berabere kaldık) ve günümüzün parayı görünce sapıtan, karaktersiz, saygısız futbolcularına bakınca "Bir daha onun gibi bir futbolcu daha gelir mi?" sorusuna olumlu bir yanıt vermek imkansız hale geliyor.
Huzur içinde yat, ağları yırtan efsane golünü anlatırken bile ezeli rakibimiz Fenerbahçe'nin büyüklüğüne vurgu yapan, kendisini transfer etmek isteyenlere önüne bir tomar para konmuş olmasına rağmen "Bizi sevenleri üzmeyelim baba" cevabını vererek paranın herşey olmadığını gösteren Galatasaray aşığı güzel insan...
90'lı yılların başı benim Galatasaray'a çılgın bir tutkuyla bağlanmış olduğum zamana denk gelir..Hafta sonu Galatasaray kazanmışsa Pazartesi sabahları sınıfa gururla girer, kaybetmişse Pazar geceleri sınıf arkadaşlarımın ertesi gün söyleyecekleri alaycı sözleri düşünüp uyuyamazdım.(Hala pazar günlerini sevmiyor olmamın bir nedeni de bu sanırım)
Galatasaray, Beşiktaş'ın buz adam Gordon Milne önderliğinde ligi domine ettiği 90'lı yıllara pek iyi başlayamamıştı.89-90 sezonunu şampiyon Beşiktaş'ın 12 puan gerisinde 4.bitirmiştik.90-91'de Beşiktaş'la girdiğimiz şampiyonluk yarışını 5 puan geride 2.olarak tamamlamıştık..Galatasarayiçin sıkıntılı yıllardı..
91-92 sezonuna bir önceki sezonun devre arasında transfer edilen rüzgarın oğlu Kosecki, Romanya'dan gelen enerjisi bitmek tükenmek bilmeyen orta saha Rotariu ve ilerleyen yıllarda birer Galatasaray efsanesi olacak genç yetenekler Tugay Kerimoğlu ve Bülent Korkmaz'lı kadromuzla iddialı girmiştik.İlk hafta Sarıyer'i Erdal ve Arif'in (Evet, bildiğimiz kendini sürekli yere atan Arif) kafa golleriyle 2-0 geçmiş, 2.haftada Kosecki'nin çaprazdan uzak mesafeden attığı şahane golle Ankaragücü'nü 1-0 yenmiştik..
14 Eylül 1991 Cumartesi günü ligde 3.hafta maçında Ankara'da Gençlerbirliği ile oynayacaktık.Maç, misafirlerimizle birlikte üst katımızda oturan rahmetli halamların evinde izlenecekti.Öğlen 12 gibi halamlara çıktım..(Maçlar o yıllarda genellikle 14:00-15:00 gibi saatlerde başlıyordu)Tek kanallı televizyon açıldı ve TRT-1 haber bülteninde ilk haber olarak eski Galatasaraylı futbolcu Metin Oktay'ın gerçirdiği trafik kazası nedeniyle hayatını kaybettiği haberini yayınladı..
Metin Oktay'ın adını duymuştum ama futbolu yaklaşık 20 sene önce bırakmış olduğu için hiç izleme fırsatı bulamamıştım.O yıllarda teknoloji de o kadar ilerlemiş değildi, internetin henüz icat edilmediği dönemde tek kanallı TV'den eski maçlarla ilgili görüntülere ulaşmak neredeyse imkansızdı.
Başvurabileceğim tek bilgi edinme kaynağı büyüklerimin hafızalarıydı..Odada bulunan babama ve dayıma dönerek "Metin Oktay nasıl bir oyuncuydu?" diye sordum..
"Her açıdan gol atabilen müthiş bir golcüydü..Kafa toplarına zımba gibi vururdu..Defalarca kere gol kralı olmasının yanı sıra gelmiş geçmiş en beyefendi ve mütevazi futbolcuydu..Kendisine ne kadar faul yapılsa, tekme atılsa da hiç sesini çıkarmaz; rakiplerine ve onların seyircilerine her zaman saygı gösterirdi." şeklinde bir yanıt aldım...
Bir süre sonra maç başladı ama benim kafamda Metin Oktay vardı.Futbol oynadığım zaman kendime örnek alacak kişiyi bulmuştum..Kim olursa olsun her zaman beraber oynadığım kişilere saygı gösterecek, futbol yüzünden asla kimseyle tartışmayacak ve kavga etmeyecektim..
Galatasaray, o maça Metin Oktay'ın vefatı nedeniyle siyah formayla çıkmıştı..Futbolcuların da akılları Taçsız Kral'da mı idi bilinmez, pek iyi oynayamamıştık..Maç, 0-0 berabere bitmişti..
O günden itibaren oynadığım her mahalle maçında, alman kalede, gazozuna ya da parasına yapılan turnuvalarda ve halı saha maçında aklımda Metin ve onun kişiliği vardı..Kimseyle dalaşmamayı, dalga geçmemeyi, küfürleşmemeyi; sadece oyunumu oynayıp sahadan (Ya da okul bahçesi gibi saha olarak nitelendirilebilecek diğer yerlerden) kimseyi incitmemiş olarak ayrılmayı kendime vazife edindim..
Bugün Metin Oktay'ın vefatının ardından tam 23 sene geçmiş (Bu arada bugün de Eskişehir ile 0-0 berabere kaldık) ve günümüzün parayı görünce sapıtan, karaktersiz, saygısız futbolcularına bakınca "Bir daha onun gibi bir futbolcu daha gelir mi?" sorusuna olumlu bir yanıt vermek imkansız hale geliyor.
Huzur içinde yat, ağları yırtan efsane golünü anlatırken bile ezeli rakibimiz Fenerbahçe'nin büyüklüğüne vurgu yapan, kendisini transfer etmek isteyenlere önüne bir tomar para konmuş olmasına rağmen "Bizi sevenleri üzmeyelim baba" cevabını vererek paranın herşey olmadığını gösteren Galatasaray aşığı güzel insan...
Thursday, September 11, 2014
Düzenin Adamlarının Hayvanları Sevdiği Görülmemiştir..
"Bir milletin büyüklüğü ve ahlaki gelişimi, hayvanlarına nasıl davrandığıyla anlaşılabilir"
MAHATMA GANDHİ
Wednesday, September 03, 2014
İz Bırakan Sahneler - 2 / Carlito's Way: You Think You're Big Time?
"I'm reloaded! Okay? Come on in here, you motherfuckers! Come on, I'm waitin' for ya! What, you ain't comin' in? Okay, I'm comin' out! Oh, you up against me now, motherfuckers! I'm gonna blow your fuckin' brains out! You think you're big time? You gonna fuckin' die big time! You ready? HERE COMES THE PAIN!"
Etiketler:
Al Pacino,
Brian De Palma,
Carlito's Way,
Sinema
Tuesday, September 02, 2014
Pre-Sosyal Medya Döneminden Kalma Bir Yazı

Her ne kadar içinde yaşadağımız dönemde kaygılarını, heyacanlarını, etkile(n)diklerini, saplantılarını eline bir kalem alarak kağıtlara dökerek rahatlamaya çalışan pek insan kalmamış olsa da da bir zamanlar Facebook, Twitter ve Blogger'ın piyasada olmadığı gerçeğini unutmamak lazım. Peki insanlığın "sosyal medya" kavramıyla henüz tanışmamış olduğu o yıllarda ben ne yapıyordum? En sevdiğim işlerden birisi kırtasiyeden çeşitli defterler alıp sayfalarını bazen sadece kendimin okuyup anlayabileceği ve iç dünyamı yansıtan yazılarla, bazen de dış dünyaya haykırmak istediğim öfkeli satırlarla doldurmaktı. 90'lı yılların sonuna doğru söz konusu defterleri o dönemde samimi olduğum ve kendilerine tamamiyle güvenebileceğim bazı arkadaşlarıma vermeye başlamış; bu vatandaşların da yorumlarını, eğlenceli ya da rahatsız edici buldukları konuları veya bana karşı besledikleri sevgi dolu(!) hisleri aynı defterlerde paylaşmaları neticesinde söz konusu defterler aracılığıyla arkadaşlarımla küçük bir sosyal bağ oluşturmuştuk. (Nereden bilecektik ki kısa bir süre sonra herşeyin klavye başında LIKE, COMMENT, SHARE ya da RETWEET sekmelerine tıklayacak kadar basit olabileceğini?)
1998-2002 arası eskittiğim sayısız defter çeşitli nedenlerle fiziksel olarak artık mevcut olmasa bile zamanında üzerimde etki bırakmış yazılardan bir derleme yaparak bunları Word'a aktarmayı becermiştim. Geçenlerde bilgisayarımın içinde "Geçmiş-Warehouse-Bana Neler Yazılmış?" klasörünün içinde yer alan aşağıdaki yazıyı okuduğumda aradan 14 yıl kadar geçmiş olmasına rağmen ilk kez okuduğumda güldüğüm gibi yine güldüm. Bana bu eğlenceli satırları armağan eden arkadaşım Cem Doğan, umarım sana bu nostaljik postu okumak kısmet olur ve bu acımasız dünyanın ve sahteliklerle dolu sanal alemin içinde sürüklenip gitmeden mutlu yaşamayı başardığımız o son yılları hep yüzünde gülümsemeyle hatırlarsın..
"10 Ekim 2000
Selam Serhat,Hi,
Sevgili Serhat, öncelikle bana kalbin kadar temiz bu sayfayı ayırdığın için...HADİ LEEN! Leş gibi kokuyo bu be!! Ucuz diye ikinci el bi defter mi alınır be. Neyse fazla hard girmiyim daha en başından. Bi saniye bekleyin de parfüm sıkayım.PISS!PISS!Tamam sıktım.
Kusura bakma çok çirkin yazım var ama zaten sen biliyosun benim yazımı. Gerçi dersanede ve başka yerlerde beni pek yazarken görmedin ya neyse:) Harbiden yazdığın Dörtler günleri harbiden çok kraldı. Hele yazındaki Güneş'le Karadeniz Üni. muhabbeti çok komik. Aslında daha önceki yazıları okurken bi şey farkettim. Sen konuştuğundan daha güzel yazıyosun. Yani hitabet kabiliyetin pek yok,ama yazıda daha sakin kafayla karekterinin tüm özelliklerini katmışsın helal olsun sana.
Bugün Kauntır Sitrike'de nasıl ezildik ama(25-1). Rezil bi sonuç. Ben aslında bu ilk klan maçı öncesi o kadar ümitli ve umutlu ve necdetli ve ayhanlıydım ki anlatamam. Klan diil sanki dünya karması Fenerbahçe gibi abuk subuk keyifsiz bi savaş oldu. Ama gün geçtikçe takım olmayı öğrenicez. Hani Mustafa Denizli diyo ya "Kariyerimi ezdirmem" diye aynen ööle. Neyse bu arada ben senden ayrıldıktan sonra Görsel'e gidip bi maç daha teklif ettim. Yenilen pehlivan güreşe doymazmış hesabııı. Üstelik ben geceleyin heyecandan uyuyamamıştım. İlk klan maçı diye. Öff ne salak mışım.
OOps. Telefon çalıyo. Kim lan bu. Bekle.
-A sen mişsin. Fuck you .Kime ayı diyon lan sen:P Negro(Nigre)Shit.
Neyse ben senle Begüm'ün aşk yazılarını okuyunca içimdeki ukte dahada büyüdü. Niye kimse benle çıkmıyo ya. Ya ben ne yaptım allahım sanada bana böyle itici bir tip verdin. Var ya Serhat sen tipime bakmadan doğru dürüst karar veren ender insanlardan birisin. Zaten öyle olmasaydın belki de şu son bi sene her dakikası birliktelikle ve kesinlikle kavgasız geçen bu kadar şeyi paylaşamazdık. Ya gene aklıma takıldı. Niye ben kız arkadaş bulamıyorum ya. Şöyle kumral saçlı (Sarışınlar soğuk oluyo) 1.65-1.70 arası, tipi orta halli olan, doğru dürüst karakteri olan bi kız bulamıyorum. İntihar mı etsem acaba. Mok Mok etmiyim. Hayatı seviyorum,dostluk ve dostlar var. Evet Evet I must survive until the death comes. Pek karamsar oldu ya neyse.
Sen şeyi hatırlıyo musun. Geometrici Atabeyle benim aramdaki diyoloğu:
Ben:Hocam bi saniye kenara çekilir misiniz? Tahtayı göremiyorum.
Hoca:Çekiliyim de oğlum. Sen oraya çekil diyosun, bu buraya çekil yazamıyorum diyo. Peki ben nereye gidiyim o zaman.
Ben:Mümkünse dışarı hocam.
Tabii kahkalar falan filan.
Sonra duvar yazısı muhabbetlerini hatırlıyon mu? Allahım ne komikti yaa.
Sonra aklıma Suphi, pardon Necmi, aaah Necati, hastir Kadri, aman Ferdi abi geldi. Kız tavlayabilmek için 1 milyar parayı çöpe atan ve asterix okuyan tek insan .1.80'lik kızların arasında, afedersin dıııt kadar boyuyla karizma yapmaya çalışan laf salatası. Örümcek kafalı herif ya. Böyleleri gelecekten ne umarlar anlaşılmaz yahu.
Şimdi de aklıma Ahmet denen göt geldi. Ulan ben o herifin aşağılamalarına maruz kalcak adam mıydım lan ben. Daatırım ulan orayı. Üç kuruş Ahmet. 3-5 puan fazla aldı diye tacizcilik yapıyo osmanlı delikanlısı tripli külhanbeyi bozuntusu. Ulan o benim kıçımın kılı olamaz ulan.
Neyse aklıma bişey gelmiyo. Yazabilirsem aşağı bi de entel kuntel bi şiir yazmaya çalışıyım. Saol beni de yazanlar listene kattığın için. Thank You. Merci beaucoup. Danke Schön(??) Asla "teşekkür" demem çünkü teşekkür kelimesi arapça. Araplardan ve o bilindik ırktan nefret ediyorum.
[Ice]leon-s.g Cem
Harcanmış bakma bu günlere
Yaşlanınca bir bağın bulunsun dünlere
Hayatta üzülme verdiğin ödünlere
Elbet anlayan olur,gidersin düğünlere(Kim acep???)
11 Ekim 2000
Ya Serhat kusura bakma bi sayfanın daha içine edicem ama. Napiim yani ama. Saat 01.39 a.m ve ben hala uyuyamadım. Yenilgimiz hep aklımda. Number one fm dinledim ve kendi yabancı pop listemi yapmaya karar verdim. Hani sen yapmışsın ya. Bende kendimden bişeyler katıyım dedim. Tabii izin verirsen:) Vermicem bu defteri sana geri. Ha ha şaka yaptım. Hemen nasıl kızdın ama.
CEM DOĞAN'S HİT MUSIC LİST
1-Bon Jovi-It's my life
2-Sonique-Sky
3-Motjo-Lady
4-Melanie C-I turn to you
5-Choyonne-Boom boom
6-Benjamin Diamonds-Do you remember
7-Mark Anthony-When I dream at night
8-Groovejet Spiller-Why don't you feel so good
9-Anastasia-I'm in love
10-(???)-Spanish Guitar
Kusura bakma silgi bulamadım, silcem derken bu güzelim defterin içine ettim(Sorry)"
Saturday, August 30, 2014
İyibey Olayları
http://www.ebay.com/usr/tskuhravy - Bu benim arada çeşitli şeyler satmak için kullandığım Ebay'deki profilimin linki oluyor..Kedi kumu ve lazımlık satıyorum dersem inanmayın; genellikle artık raflarda görmek istemediğim CD'leri, bitirdikten sonra tekrar oynama isteği duymadığım Playstation oyunlarını ve gardropta durmalarından sıkıldığım tişörtlerimi listeliyorum..Yolunuz düşerse beklerim..Bu arada blogumu tarihte ilk defa ticari bir iş için kullandım, aferin bana...
Saturday, August 09, 2014
Enerji Sever
Tuesday, August 05, 2014
Lullaby In Winter
Saturday, July 26, 2014
İKİBİN Lira Ederi Olan Plak
Hayatımda yediğim en saçma laflardan birini 2000 yılında ergen rockçı edalarıyla etrafta dolaşırken mahallemin bıçkın delikanlılarından birinden yemiştim..Liseden mezun olmamın ardından kanı rock müzikle kaynayan(!) hemen her genç insanın yaptığı gibi saçımı uzatmaya başlamış, ancak ne kısa ne de uzun sayılabilecek bir bir saça sahip vaziyette Kadıköy'ün birtakım muhafazakar vatandaşlarının ikamet ettiği sokağımızda yürürken an itibariyle yol kenarında arkadaşlarıyla bol küfürlü bir muhabbetin içinde bulunan ve bir baltaya sap olması mümkün olmayan genç yanıma yaklaşmıştı..
Delikanlı beni bir süre süzdükten sonra "VAAY BEATLES ÖZENTİSİ NAAABER?" demişti..
Cevap vermeden oradan sıvışmayı tercih etmiştim..
Yıllar sonra Atlantis Müzik'te şu aşağıda resimleri yer alan plağı gördüğümde aklıma nedense bu saçma hikaye geldi..
Vokal olarak David Bowie, şarkı isimleri bazında İbrahim Tatlıses ve imaj itibariyle tabi ki Beatles'i andıran ve kariyeri boyunca sadece bir albüm çıkarmış olan Silüetler'in toplamda 500 adet basıldığı söylenen plağının üzerinde 2000 TL etiketi vardı ve plağın şu andaki piyasa değeri 1000 ila 4000 lira arasında değişiyordu..
Trend bağımlısı, gösteriş budalası, maymun iştahlı bir tüketim toplumuyuz..Bundan 7-8 sene önce yüzlerine bile bakılmayan long pileylere bir anda patlayan retro fetişizmi sayesinde anlamsız bir tutkuyla bağlanabilen ve müziğin kendisi yerine koleksiyonun büyüklüğüne değer veren ve sırf zor bulunuyor diye yıllar önce unutulmuş bir albüme fahiş bedeller ödeyebilecek insanlarla aynı memlekette yaşıyoruz..
Bu arada Issız Adam filmi tahminimce plakların şu anda depresif ergenler tarafından bile bu derece sevilip sayılmasının en önemli sebebidir..Anılaar beni rahaat bıraakııın...



Delikanlı beni bir süre süzdükten sonra "VAAY BEATLES ÖZENTİSİ NAAABER?" demişti..
Cevap vermeden oradan sıvışmayı tercih etmiştim..
Yıllar sonra Atlantis Müzik'te şu aşağıda resimleri yer alan plağı gördüğümde aklıma nedense bu saçma hikaye geldi..
Vokal olarak David Bowie, şarkı isimleri bazında İbrahim Tatlıses ve imaj itibariyle tabi ki Beatles'i andıran ve kariyeri boyunca sadece bir albüm çıkarmış olan Silüetler'in toplamda 500 adet basıldığı söylenen plağının üzerinde 2000 TL etiketi vardı ve plağın şu andaki piyasa değeri 1000 ila 4000 lira arasında değişiyordu..
Trend bağımlısı, gösteriş budalası, maymun iştahlı bir tüketim toplumuyuz..Bundan 7-8 sene önce yüzlerine bile bakılmayan long pileylere bir anda patlayan retro fetişizmi sayesinde anlamsız bir tutkuyla bağlanabilen ve müziğin kendisi yerine koleksiyonun büyüklüğüne değer veren ve sırf zor bulunuyor diye yıllar önce unutulmuş bir albüme fahiş bedeller ödeyebilecek insanlarla aynı memlekette yaşıyoruz..
Bu arada Issız Adam filmi tahminimce plakların şu anda depresif ergenler tarafından bile bu derece sevilip sayılmasının en önemli sebebidir..Anılaar beni rahaat bıraakııın...



Saturday, July 19, 2014
What A Way To Go
Bir insanın karşılaşabileceği en akıl almaz ve korkunç ölümlerden birisi bu olsa gerek:
"What a way to go.On July 20, 1981, David Allen Kirwan, 24, of La Canada, Calif., and his friend Ronald Ratliff, 25, of Thousand Oaks, parked their truck at Yellowstone's Fountain Paint Pot parking lot early in the afternoon.While the two young men looked at the hot springs, Ratliff's dog, "Moosie," a large mastiff or great dane, escaped from the truck and jumped into the nearby Celestine Pool, a hot spring found to be 202 degrees Fahrenheit(93oC).The dog began yelping, so Kirwan and Ratliff rushed to the spring.A bystander, seeing that Kirwan was preparing to enter the water, shouted "Don't go in there."
"Like hell I won't," Kirwan yelled back before taking two steps into the pool, then diving headfirst into the water.He swam to the dog and tried to take it to shore but soon gave up and tried to climb out.
Ratliff, pulling Kirwan from the spring, suffered second degree burns on his own feet.Another visitor, Earl Welsh, took Kirwan's hand; the skin already was peeling from his body.He appeared to be blind, his eyes totally white.Another man ran up to remove Kirwan's shoes; the skin came off with them. "Don't do that," Welsh said, and Kirwan, exhausted, said, "It doesn't matter." With third degree burns over 100 percent of his body, it didn't. The next day he was dead"
Burası da talihsiz adamın atladığı sıcak su kaynağı:
"What a way to go.On July 20, 1981, David Allen Kirwan, 24, of La Canada, Calif., and his friend Ronald Ratliff, 25, of Thousand Oaks, parked their truck at Yellowstone's Fountain Paint Pot parking lot early in the afternoon.While the two young men looked at the hot springs, Ratliff's dog, "Moosie," a large mastiff or great dane, escaped from the truck and jumped into the nearby Celestine Pool, a hot spring found to be 202 degrees Fahrenheit(93oC).The dog began yelping, so Kirwan and Ratliff rushed to the spring.A bystander, seeing that Kirwan was preparing to enter the water, shouted "Don't go in there."
"Like hell I won't," Kirwan yelled back before taking two steps into the pool, then diving headfirst into the water.He swam to the dog and tried to take it to shore but soon gave up and tried to climb out.
Ratliff, pulling Kirwan from the spring, suffered second degree burns on his own feet.Another visitor, Earl Welsh, took Kirwan's hand; the skin already was peeling from his body.He appeared to be blind, his eyes totally white.Another man ran up to remove Kirwan's shoes; the skin came off with them. "Don't do that," Welsh said, and Kirwan, exhausted, said, "It doesn't matter." With third degree burns over 100 percent of his body, it didn't. The next day he was dead"
Burası da talihsiz adamın atladığı sıcak su kaynağı:
Saturday, July 05, 2014
Kadıköy

"Bir akşam masası, iki kişiyiz, sen ve ben
Gidiyorsun hiçbir şey söylemeden, birden
Kadıköy’de bir yağmurlu bahçeden
Yıllar külleniyor, izi kalıyor aşkın
Yüreğim kurtulsa da yangından, alevden.."
(Fotoğraf Yaşar Aksu'ya aittir)
Wednesday, June 25, 2014
The Kovenant - Via Negativa
03:20 anı itibariyle hayatımda duyduğum en muazzam gitar rifflerinden birini içeren bu fütüristik parçayı ve Norveçli dahi ama tembel çocukların (11 senedir ortalıkta görünmüyorlar) kanımca en başarılı işleri olan S.E.T.I. albümünü bütün ufku geniş müzikseverlere armağan ediyorum..Şarkının inanç sorgusu üzerine odaklanmış galaktik sözlerini paylaşayım da tam olsun:
"The arrogance of angels, the heresy of Christ
The stupidity of humanity, the skeletons of society
It's time to separate the saints from the sinners
Judgement day is coming - Evacuate then renovate
Proclaimed by a thousand prophets, believed by a million fools
But the day will come when everything falls apart
All it takes is a single act of animal desperation
And what if all the things we believed in were true
Decades of decadence and aeons of evil
Worldwide terror in the shape of a shining star
From the center of damnation to the outskirts of Hell
Redemption only comes with a pair of numbered wings
In our quest for miracles, we started a war of genitals
Disguised as the bearers of justice, we took your fears a made you a God
Why are you afraid of something you're not even sure exists?
I am the maze of God... I am the true face of fraud
Embrace the pain, and I will lead you to another heaven
For who are you to belive in another paradise than mine?
The Infant Prodigy - The Bearer of Light
Without me you would be nothing at all
The beginning and the end are the same, the circle never ends
And the more things change, the more they stay the same
Decades of decadence and aeons of evil
Worldwide terror in the shape of a shining star
From the center of damnation to the outskirts of Hell
Redemption only comes with a pair of numbered wings"
Etiketler:
Black Metal,
Industrial Metal,
Müzik,
The Kovenant
Friday, June 13, 2014
AFC Ajax 1995-1996

Hazır 2014 Dünya Kupası başlamışken futbolla ilgili bir post (daha) paylaşmak istedim..Yukarıdaki resim 1995-1996 sezonu Ajax kadrosuna ait..Futbolseverlerin (Ve benim gibi 80'lerin başında doğanların) bu efsanevi 11'i unutması mümkün mü?Bir önceki sezonda finalde AC Milan'ı yenerek Şampiyonlar Ligi'ni kazanan Hollandalılar, o sezon Şampiyonlar Ligi Finali'nde Juventus'a penaltılarla kaybetmelerine karşın lig şampiyonluğunu en yakın rakibi PSV Eindhoven önünde 6 puan farkla kazanmışlardı..İnsanı mega nostaljiye ve unutulmaya yüz tutmuş hatıralara sürükleyen bu resim "Neden hep aynı takımlar şampiyon oluyor?" diye arada bir kendi kendine soran az sayıdaki sporsever için gelsin..
Sunday, June 01, 2014
Arthur Schopenhauer İle Yaşam Bilgeliğine Devam
"Yaşam bilgeliğinin önemli bir noktası, biri diğerine zarar vermesin diye dikkatimizi biraz bugüne biraz da geleceğe yöneltişimiz arasındaki orantının doğruluğuna dayanır.Çoğu kimse fazlasıyla bugünde yaşar, bunlar düşüncesizlerdir; bazıları da fazlasıyla gelecekte yaşarlar, bunlar da korkaklar ve endişelilerdir.Bir kimsenin doğru ölçüyü tutturduğu ender görülür.Planlarla ve kaygılarla, sadece ve sonsuza dek gelecekle meşgul olmak yerine ya da kendimizi geçmişe özleme adamak yerine, tek gerçeğin ve tek kesin olanın bugün olduğunu asla unutmamalıyız; buna karşılık gelecek hemen hemen her zaman onu tasarladığımızdan başka türlüdür; geçmiş de başka türlüydü; ve her ikisinin de bir bütün olarak, bizim zannettiğimizle çok az ilgisi vardır.Çünkü nesneleri gözde küçülten uzaklık, onları düşüncede büyütür.Biricik doğru ve gerçek olan şimdiki zamandır: Bu, gerçek olarak doldurulan zamandır ve varoluşumuz sadece bu zamanda yer alır.Bu yüzden bu zamanı daima neşeli bir karşılamaya değer görmeli ve bunun sonucunda katlanılır ve dolaysız aksiliklerden ya da acılardan bağımsız her saatinin tadını olduğu gibi çıkarmalı, yani onu geçmişteki yanlış umutlar hakkında surat asarak ya da gelecek için kaygılanarak berbat etmemeliyiz.Çünkü mevcut iyi bir saati kendinden uzaklaştırmak ya da geçmişe yönelik hoşnutsuzluk ya da gelecek olana yönelik kaygı yüzünden bu saati bile bile mahvetmek budalalıktır.
Gelecek kötülüklerden, ancak kesin olanlar ve ortaya çıkma zamanı belli olanlar bizi huzursuz kılabilirler.Bunların sayısı da çok azdır: Çünkü kötülükler ya sadece mümkündürler, en fazla olasıdırlar; ya da zaten kesindirler; ancak ortaya çıkma zamanları bütünüyle belirsizdir.Bu iki tür kötülüğü düşünmeye başlarsak, artık bir saniye bile huzur içinde olamayız.Demek ki, yaşamımızın huzurunu kesin olmayan ya da belirsiz kötülüklerle bozmamak için onları hiç gelmeyeceklermiş gibi görmeye alışmalıyız; kesin olanların da hemen gelmeyeceklerini düşünmeliyiz."
İlgili yazı
Gelecek kötülüklerden, ancak kesin olanlar ve ortaya çıkma zamanı belli olanlar bizi huzursuz kılabilirler.Bunların sayısı da çok azdır: Çünkü kötülükler ya sadece mümkündürler, en fazla olasıdırlar; ya da zaten kesindirler; ancak ortaya çıkma zamanları bütünüyle belirsizdir.Bu iki tür kötülüğü düşünmeye başlarsak, artık bir saniye bile huzur içinde olamayız.Demek ki, yaşamımızın huzurunu kesin olmayan ya da belirsiz kötülüklerle bozmamak için onları hiç gelmeyeceklermiş gibi görmeye alışmalıyız; kesin olanların da hemen gelmeyeceklerini düşünmeliyiz."
İlgili yazı
Subscribe to:
Posts (Atom)








