Tuesday, May 13, 2014

Saturday, May 03, 2014

Slaughter Of The Soul



Soruyu anlamak için İsveççe bilmeye gerek yok gibi...Bizim ülkemizdeki bilgi yarışmalarında da mesela Cenotaph ile alakalı soru çıkar mı acaba?

Wednesday, April 23, 2014

İz Bırakan Sahneler - 1 / Blade Runner: Roy Batty's Death



"I've seen things you people wouldn't believe.
Attack ships on fire off the shoulder of Orion.
I watched c-beams glitter in the dark near the Tannhäuser Gate.
All those moments will be lost in time, like tears in rain.
Time to die..."

Sunday, April 20, 2014

Seksenler



80'li yıllara karşı duyulan özlem ve sevgiyi yüzümde masum bir gülümsemeyle hatırlarım. Arkadaşlarla bir araya geldiğimizde bazen o yılların güzellikleri ve saflıkları muhabbet konusu olur. Bu kadar özlenen, son yıllarda hakkında televizyon dizileri bile çekilen bu zaman dilimi hakkında şu güne kadar okuduğum hiçbir yazı Oğuz Tektaş'ın kısa ve öz bir şekilde "Seksenler" adını verdiği kitabının son sayfalarında o yıllara ait genel bir değerlendirmede bulunduğu cümleleri kadar hoşuma gitmemişti. Yazardan alıntı yaparak burada paylaşıyorum:


"Her şeyden önce önemlisi şaşırabilme ihtimalinin olması güzeldi.

Kaybettiğimiz lezzetler bir yana kokuya hasret kalacağımız kimin aklına gelirdi. Domates de kokardı, çilek de. Ekmeklerimiz elle üretilir, tadına doyulmazdı. Hele fırından alınan o mis kokulu ekmeklerin ucundan koparıp yolda yemek ne kadar güzeldi.

Sokaklarda oynamak, düşmek, üstümüz başımız pislense de dizlerimiz dirseklerimiz kan içinde de kalsa, alnımız şişse de ne olurdu ki! Ekmek çiğner, yapıştırırlar ya da bir kaşık koyarlardı üstüne şiş insin diye. Hemen röntgene gitmez, ultrason çektirmezdik.

Arkadaşımıza küfür de etsek kavga da çıksa aramızda bir şey olmaz, hemen aileler birbirine girmezdi. Nasıl olsa bir abi, amca ya da teyze barıştırırdı bizi.

Sokakta oynayan çocuklar kalmadı. Ruhu alındı sokakların. Hani okul gürültüsü vardır çocuklar pürneşe koşuşurlar da etraf şenlenir ya. Tatil olduğunda ise bir soğuk hava sezilir o boş koridorlara. Çünkü o koridorlar, sınıflar çocuklarla güzeldir. Aynı his şimdi evlerde, sokaklarda. Evlerimiz var, içinde yaşayan yok. Parklarımız var, içinde oynayan çocuk yok. Sokaklarımız var, bağırıp çağrışan çocuklar yok. Ruhsuz oldu her yanımız.

Işıldayan virtinler var, türlü çeşit yiyecek içecek maddeleri var. Ama bakkalların bir sakız bile hediye ettiği yok. Birbirimize yabancılaştık artık. O çok katlı apartmanlarımızda koca bir mahalle kadar nüfus var, birbirini tanıyan yok. Girip çıkan insanlar asansörde karşılaşsalar bir an önce inmek için dua ediyorlar. Yalnızlıklarımızla yaşar olduk. Biz mi istedik böyle olmasını? Yoksa birileri mi ele geçirdi kimliklerimizi..

Şimdi çocuklar şaşıramıyor. Her şey onlara normal geliyor. "Bu yaz seni uzaya göndereceğiz" diye şaka yapacak olsanız neredeyse: "Benim planım var, olmaz" diyecekler. Bu iyi değil, her şeyin sahibi olmak o kadar da güzel değil. Mutlu olamıyoruz böyle olunca. Hiçbir şeyin özlemini yaşayamıyoruz.

Hiçbir şeyi beğenemiyor çocuklar. Bir şeyleri olmasının hayalini kurmuyorlar da dertleri hep "Neden yok". Ellerinde olanın değil hep olmayanın derdindeler. Ve o şey ellerine geçtiğinde bir kıymeti kalmıyor. İki gün geçmeden yeni bir modeli çıkıyor.

O zamanlar belki de her şey daha basitti. İstekler daha sınırlıydı. Diyelim ki paranız var, o da işe yaramayabilirdi. Çünkü almak istediğiniz şeyi satan yoktu. Bir bisiklet alındığında dünyalar bizim olurdu. Bisiklet alınmasının haklı bir dayanağı olmalıydı. Mesela çok güzel bir karne getirmeliydiniz. Atari sahibi olmak da öyle kolay işlerden değildi. Biz işte bu ufacık şeylerle mutlu olmayı öğrenmiştik. Bu gibi malzeme sahibi olduğumuzda günlerce sokaklarda sohbeti olurdu. Şimdi ise herhangi bir çocuk neredeyse harçlıklarını biriktirip kendine bisiklet alabilir. Hem her yerde var hem de o zamanlara göre fiyatlara göre şimdiki fiyatlar çok ucuz. Bundan sonra Commodore 64 gibi basit bir aletten hangi çocuk mutlu olabilir? Sadece bellek kartı bile o zaman adına bilgisayar dediğimiz nesneden daha güçlü olan bir cep telefonuna sahip çocuk neyi beğenir? Neyle mutlu olabilir? Hepsinin dizüstü bilgisayarı var her sene yenilenen."


Friday, April 04, 2014

Come On Reds!


Neredeyse kendi takımımı sevdiğim kadar sevdiğim İngiliz futbol efsanesi Liverpool, kadrosunda çok da yıldız sayılacak adam bulunmamasına rağmen bu sene taraftarlarına oldukça iyi bir sezon yaşatıyor.1990'dan bu yana belki de şampiyonluğa ilk kez bu kadar yaklaşan Kırmızılarda kulüpte sanat tasarımcısı olarak görev yapan Dave Williams, Liverpool'un her maçının ardından o maçı anlatan kartpostallar hazırlıyormuş..Çalışmalarından en çok hoşuma gidenleri (Ayrıca önemli takımlara karşı alınmış olmalarından dolayı benim için daha anlamlılar) burada paylaşmak istedim..Bitime sayılı haftalar kala İngiltere Ligi'nin görünümü de en aşağıda..








Sunday, March 23, 2014

Aman Tanrım



Hayatımda gördüğüm en başarılı dehşete düşme sahnelerinden biri..80'lerin aile dostu filmlerinden The Goonies'e ait..Usta yönetmen Steven Spielberg'in ellerinden öpüyoruz..Bu arada sahneyi yakalamama yardımcı olan Ceren Hanım'a ayrıca teşekkür ediyoruz..

Saturday, March 15, 2014

Yaşanmışlıklar - 12 / Icq'lu Mirc'li Nostaljik Bir Aşk Hikayesi

2003, Üniversite 1.sınıf..Derslerden arta kalan zamanların hemen hemen tamamını kütüphanelerde ya da birkaç çay içip Tabu oynayarak saatlerce oturabileceğiniz öğrenci kafeleri yerine Kadıköy rock tayfası ile geçiriyordum. Moda'da ara sokaklarda otururken muhtemelen fazla gürültü çıkarmış olduğumuzdan dolayı üzerimize üst daireden pilav dökülmek suretiyle kovalandığımız, bazı uzun saçlı ve küpeli arkadaşlarımızın tren istasyonunda beklerken yanlarına yaklaşam faşo tipler tarafından uzun bir süre süzüldükten sonra "BURASI İTALYA MI LAN!" lafının ardından dayak yedikleri, çekme CD'lerin tezgahlarda rahatça satıldığı zamanlardı. Birazdan ana hatlarıyla anlatmaya çalışacağım hikaye de söz konusu yıllarda yazının altındaki nostaljik resimde Running Wild nickini kullanan şahısın başından geçmişti. Running Wild, o zamanlar oldukça samimi olduğum bir arkadaşım olmasının yanı sıra aşk adamı olmasıyla da adından söz ettiren bir şahıstı. Adamda şeytan tüyü vardı, kızlarla kısa sürede samimiyet kurmasıyla tanınırdı. Ağzı inanılmaz laf yapar, söylediği şeyler doğru da yalan da olsa kendini dinlettirirdi. Hala Kadıköy Reks Sineması'nın civarında "Wacken Festivali'ne otobüs kaldıracağım" diyerek genç rockçılardan para topladığı ve sonra ortadan kaybolduğu hikayesi anlatılmaktadır... Arkadaşım, bir gün Caddebostan'da çimenlerin üzerinde keyif çatarken Elçin isminde bir kız ile telefonda konuşmaya başladığını anlatmıştı. Çok kafa bir kız olduğunu ve zengin bir aileden geldiğini söyledi.Bunu duyan arkadaşlardan biri, "Hangi Elçin, .....'in arkadaşı mı?" diye araya girdi."Evet"cevabını alınca gülmeye başladı, "Oğlum o kızdan uzak dur" dedi. Running Wild şaşırdı, "Niye lan?" dedi. Eleman da alaycı bir ses tonuyla "Oğlum ben senin yerinde olsam o kıza hiç bulaşmam, uyarmadı deme bak" diye cevap verdi. Running Wild tabi ki kimseyi dinlemedi ve kızla samimiyetini artırdı. Saatlerce telefonda konuşuyorlar, birbirlerine cinsellik içerikli mesajlar atıyorlardı (Bunları burada yazmasam daha iyi olacak)"Kız çok rahat abi, sınır tanımıyor, her konudan konuşabiliyoruz" diyordu arkadaşım. "Ee ne zaman görüşeceksiniz?" sorularına ise kaçamak yanıtlar veriyordu. Anladığım kadarıyla kız sürekli görüşmek istiyor, arkadaşım da buna pek yanaşmıyordu.Bu işte ters giden birşeyler vardı... İkili arasında aylarca yaşanan yoğun telefon ve mesaj mesaisinin ardından büyük buluşma 2003'ün güzel bir Temmuz gününde gerçekleşti. Ancak tek bir sorun vardı, buluşmaya arkadaşım yerine ben ve daha önce Yaşanmışlıklar serisinde kendisinden bahsettiğim arkadaşım Credo gidecektik! O gün yine Caddebostan sahilinde demlenirken Elçin ısrarla Running Wild'a artık görüşme vaktinin geldiği yönünde baskı yapıyordu. Kendisini artık oyalamaması gerektiğini, isterse görüşmek için hemen şu an Caddebostan'a gelebileceğini söylemişti. Bunun üzerine biz de hain arkadaşlar olarak adamı gaza getirmeye başladık. "Oğlum ne kaybedicen ki, macera olur hem" falan derken Running Wild razı oldu, kızı Caddebostan'a çağırdı. Dakikalar geçtikçe arkadaşımın stresi artıyordu.."Yok abi ben o kızla görüşmek istemiyorum, içimde kötü bir his var" diyip duruyordu. En sonunda kız "Ben geldim, Migros'un önündeyim" diye mesaj atınca iyice panik oldu, bana ve Credo'ya "Ben gidemiyeceğim oraya, siz karşılasanıza onu. Buraya geldiğinde de ben olduğumu söylemezsiniz, başka biri olarak tanıtırsınız" dedi. Kıza ayıp olmasın diye mecburen bu teklifi kabul etmek zorunda kaldık. Credo'yla sahilden Caddebostan Migros'a doğru yürürken neyle karşılaşacağımıza dair hiçbir fikrimiz yoktu. Elçin, yaz sıcağında simsiyah giyinmiş gotik bir hatun olabilirdi, ya da ailesi zengin olduğu için süslü püslü bir tiki ile de karşılaşabilirdik. Belki de eli ayağı düzgün hanım hanımcık bir kız çıkacaktı karşımıza. Migros'un önünde bekleyen insanların içinde o olmamasını umut ettiğim tek bir insan vardı ve Murphy kanunlarını doğrularcasına aradığımız kişi tabi ki oydu. Bakışlarım kızın makyajsız gözlerinden tombik yanaklarına, oradan kocaman göbeğine ve son olarak da parmak arası terliklerinin içinden sarkan şişman ayak parmaklarına kaydıktan sonra "Merhaba, Elçin sen misin, ben Serhat, Running Wild'ın arkadaşı" dedim. Benimkilerin 2 katı kadar büyük olan elini uzattı, "Evet benim" dedi. O güne kadar hayatımda gördüğüm en şişman kız ile sahile doğru yürürken hiç konuşmuyorduk..Kızı incitmek istemiyorduk ama bunu nasıl yapacaktık, Akrep Nalan onun yanında daha ince ve bakımlı kalıyordu. Caddebostan sahilinde birlikte oturduğumuz o sayılı dakikalar ölüm sessizliği içinde geçmişti. Running Wild da oradaydı, ancak kendisini RIDVAN diye tanıtmıştık...Hiç konuşmamışlardı. Zaten kız yanımıza geldikten sonra neredeyse hiç muhabbet olmamıştı. Acıma duygunun yanında gelen bir rahatsızlık hissi ortama hakimdi. En sonunda Rıdvan(!) "Ben kaçıyorum" diyip Fenerbahçe yönüne doğru yürümeye başlamıştı. Duyduğumuza göre Elçin onun kim olduğunu anlamış ve arkasından pek de hoş olmayan şeyler söylemiş. Aşağıdaki resimde de olaydan 1 sene kadar sonra konuyla ilgili Mirc ortamında dönen muhabbeti görmek mümkün.

Friday, February 28, 2014

Rush (2013)



Formula 1'i düzenli olarak izlediğim son sezon, Kanadalı Jacques Villeneuve'nün bu günlerde geçirmiş olduğu kaza sonucu yaşam savaşı veren ünlü Alman pilot Michael Schumacher'i sezonun son yarışı olan European Grand Prix'sinde harika bir atak yaparak geçtiği ve şampiyonluğu kazandığı 1997 sezonuydu. Schumacher, Villeneuve'nün kendisini geçmisinin ardından aracını Kanadalı pilotun üzerine doğru sürmüş ve daha sonra bu sebeple yarıştan diskalifiye edildiği açıklanmıştı. (Görüntüleri şuradan izlemek mümkün) O yıldan sonra Formula 1'i ara ara takip ettim. Finlandiyalı olmalarından dolayı Mika Häkkinen ve Kimi Räikkönen'e sempati duydum. Schumacher'in 2000'lerin başında ard arda gelen şampiyonluklarından sonra 2005 yılında nihayet Fernando Alonso tarafından geride bırakıldığı sezonun oldukça zevkli geçtiğini hatırlıyorum. Geçenlerde Alper Balkış kişisi tarafından gelen "Olum Rush diye bir film var kesin izlemelisin" tavsiyesine kayıtsız kalmayıp filmi indirirken Formula 1 ile ilgili olduğunu bilmiyordum.(İsminden dolayı ilk başta savaş filmi gibi gelmişti.) Ancak filmin, 70'li yılların ünlü yarış pilotları Niki Lauda ve James Hunt'ın rekabetini ve arkadaşlığını anlattığını ve gerçek olaylar üzerine kurulduğunu anladığımda önce şaşırdım, sonra Daniel Brühl ve Chris Hemsworth'un oyunculuklarına her geçen saniye hayranlık duydum ve sonunda filmin 2013 yılının en iyilerinden biri olduğuna kanaat getirdim. Filmde soğukkanlı,çalışkan ve gereksiz risk almaktan kaçınan Avusturyalı pilot Lauda le İngilizlerin alaycı espiri anlayışına sahip yakışıklı, dengesiz, espirili ve hızlı yaşamayı seven çapkın adam Hunt'ın hikayesi soluksuz bir şekilde akıyor ve insanın gözünü kırpmasına bile fırsat kalmadan 2 saati ekranın karşısında geçip gidiyor.Rush'ı beğenmek için motor sporlarına ilgi duyup duymamak önemli değil, damarlarında adrenalin pompalanmasından keyif alan herkesi ekran başına çivilemesi garanti...

Sunday, February 16, 2014

Dimmu Burger



Bir fast food restoranının sitesinde hayattan payıma düşenin ne olduğunu merak etmemi sağlayan bir cümle görmeyi beklemezdim..Selam olsun Dimmu Borgir'e ve 90'ların cefakar metalcilerine..

Monday, January 27, 2014

2013'ün En İyi Albümleri

Geride bıraktığımız yıl hard rock ve heavy metal kategorilerinde beni fazlasıyla tatmin eden bir yıl oldu. Harika geri dönüş albümlerine şahit olmamızın yanı sıra bazı eski toprakların şaşırtıcı derecede başarılı işlere imza attıklarını gördük. Ayrıca yeni dönem gruplardan kaliteli albümler dinledik. Üzerinde bayağı bir düşünerek ve maalesef yıl içinde severek dinlediğim bazı iyi albümleri de listenin dışına taşımak zorunda kalarak aşağıdaki sıralamaya ulaştım:


BEST OF 2013


10 - CATHEDRAL - THE LAST SPIRE



İngiliz doom/stoner devi Cathedral'den hüzünlü bir veda...Türünün öncülerinden olan grup The Last Spire'ın ardından 24 senelik kariyerini bitirme kararı aldı. Karanlık ve kasvetli bir atmosfere ve genellikle ağır bir tempoya sahip olan albümde grubun özellikle son dönemlerde yöneldiği stoner ve progressive metal tarzlarından uzaklaşarak efsanevi debut albümleri Forest Of Equilibrium'daki doom metal sounduna yaklaştıklarını görüyoruz. Umarım ilerleyen yıllarda geri dönüp bizi uğursuz müziklerinden mahrum bırakmazlar. Bu arada grubun şu güne kadar yaptığı en iyi parçalardan biri olan Cathedral Of The Damned'a özellikle dikkat edilmesi gerek albümde...


9 - IHSAHN - DAS SEELENBRECHEN



Eski Emperor elemanı Ihsahn'ın derin, anlaşılması güç ve progressive metal'in sınırlarını zorlayan son albümü Das Seelenbrechen'den her dinleyişimde biraz daha fazla keyif alıyorum. Brutal vokaller, groove gitar riffleri, senfonik partisyonlar, dakikalar süren davol soloları albüme oldukça sıradışı bir hava katıyor. Yeri geldiğinde Noise denilen türe yaklaşan albümde harika clean vokaller ve ballad ayarında parçalar da bulunuyor. Emperor fanlarını pek tatmin etmeyeceği kesin, ancak progressive ve avant-garde müzikten hoşlananlara ilaç gibi gelecektir...


8 - OCTOBER FALLS - THE PLAGUE OF A COMING AGE



October Falls'un frontmani Mikko Lehto; Tuoni, Marras, Sarastus gibi folk tarzında tamamen akustik ve enstrümantal parçalardan oluşan albüm ve EP'ler yayınladıktan sonra yanına Ensiferum basçısı Sami Hinkka ile Moonsorrow davulcusu Marko Tarvonen'i alarak black metal tarzına yönelmişti. Grup, folk müzikte olduğu gibi black metal kategorisinde de birbiri ardına güzel albümler yapmaya devam ediyor. The Plague Of A Coming Age; dinlerken yoğun biçimde hissedilen hüzün duygusu, melankolik gitar melodileri ve aralara serpiştirilmiş folk elementleri ile 2013 yılında dinlediğim en başarılı albümlerden biri olmayı hak ediyor. Katatonia'nın eski dönemlerini sevenlerin kaçırmaması tavsiye edilir..


7 - ALTER BRIDGE - FORTRESS



Alter Bridge, bir önceki albümü AB III ile beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Ancak Fortress ilk iki albümlerindeki kaliteli soundu tekrar yakalamayı başarmışlar. Hatta bu sefer gitarist Mark Tremonti'den zaman zaman hard rock kalıplarının dışına çıkıp Meshuggah'ı falan andıran gitar rifflerini dinleyiciye sunduğunu görüyoruz. Bu anlamda Alter Bridge eskiye göre daha sert bir sounda yönelmiş. Solist Myles Kennedy'nin vokali ise yine eşsiz. Pek çok şarkıyı sesiyle uçuruyor...Fortress; hard rock, amerikan metali ve alternatif metal müzikten hoşlananların kesinlikle es geçmemesi gereken bir albüm..


6 - ALICE IN CHAINS - THE DEVIL PUT DINOSAURS HERE



Grup elemanları artık dinazor olmaya doğru ilerlerken (Hepsi 50'lerine yaklaştılar) isminde dinazor adı geçen yeni albümlerini piyasaya süren Alice In Chains'in bu yaptığı ironik değil midir? Alice In Chains, bence yılların getirdiği olgunluğu müziğine en başarılı şekilde yansıtan gruplardan biri. 4 sene aradan sonra çıkan The Devil Put Dinosaurs Here'daki grunge olup olmadığı tartışmaya açık, benim daha çok heavy metal tadı aldığım gitar soundu gerçekten muazzam. William DuVall, bir Layne Staley olmasa da bence karizmatik bir sese sahip ve vokali parçalara genel olarak bir melankoli havası katıyor. Zaman zaman sludge ve doom metale yaklaşan atmosferik, karanlık, ürkütücü ve ilk dinleyişte anlaşılmayan ancak zamanla insanı kendisine bağımlı eden albümlerden, The Devil Put Dinosaurs Here...


5 - HELL - CURSE AND CHAPTER



80'li yıllarda ilk albümlerini kaydetmek üzere stüdyoya girmeye hazırlanan ancak anlaştıkları plak şirketlerinin aniden kapanması yüzünden albümü yayınlama fırsatı bulamayan Hell, 2008 yılında toplanarak eski şarkılarını yeniden kaydetmeye başlamış, 2011 yılında ise nihayet ilk albümü Human Remains'i yayınlamıştı. Albüm, yıllanmış şarap tadındaydı. 2 sene aradan sonra Curse And Chapter ile yollarına kaldıkları yerden devam eden İngiliz metalkafalar; başarılı prodiksiyonu, Sabbat'dan hatırladığımız Andy Sneap'in gitarından çıkan enfes melodileri, solist David Bower'ın çılgın vokalleriyle heavy metal müzikten hoşlanan bir insanı her yönüyle tatmin edecek bir çalışmaya imza atmış. Elemanlarının yaş ortalaması 40'ın üzerinde olan grubun sahip olduğu bu güçlü ve enerjik sounda hayran kalmamak elde değil..


4 - THE OCEAN - PELAGIAL



Normalde sludge metal çok fazla haz aldığım bir tür değildir ancak The Ocean gibi bu türü progressive elementler ile ustaca birleştirmeyi başaran gruplar kendilerini zevkle dinletiyorlar. Pelagial, bu bakımdan oldukça keyif aldığım bir albüm oldu. Güçlü, enerjik ve hiddetli olduğu kadar grubun duygusal derinliğini sergileyen ve adı üstünde okyanus kadar geniş bir albüm ile karşı karşıyayız. Bu arada kadroda neden çift bas gitarist bulunduğuna şaşmamak mümkün değil...


3 - THE GATHERING - AFTERWORDS



Anneke, The Gathering için çok şey ifade ediyordu ancak Hollandalı grup onun ayrılışından beri istikrarlı biçimde kaliteli işler yapmaya devam ediyor. Afterwords, mistik atmosferi ve dinlendirici yapısı itibariyle özellikle geceleri dinlenmesi gereken çok başarılı bir rock albümü olmuş. Vokallerde Silge Wargeland harika bir performans sergilese de albümde en beğendiğim parça grubun ilk albümü Always...'de kadroda yer alan Bart Smits'in vokalleri üstlendiği albümle aynı ismi taşıyan parça oldu..


2 - WARLORD - THE HOLY EMPIRE



Gelmiş geçmiş en underrated gruplardan biri olan Warlord, The Holy Empire ile en son albümünden tam 11 sene sonra kusursuz bir geri dönüşe imza attı. İnsanın tüylerini diken diken eden melodileri, şahane klavye partisyonları, bütün enstrümanların net bir şekilde duyulmasını sağlayan temiz prodiksiyonu ile tek kelimeyle "epik" bir heavy metal mücevheri ile karşı karşıyayız. Benim gözümde çoktan başyapıt kategorisine ulaşmış durumda olan albümün görkemli atmosferini anlatacak kelime bulmakta güçlük çekiyorum. İyi ki Warlord gibi gruplar var, iyi ki metal müzik var!


1 - SATAN - LIFE SENTENCE



Bu albümü ilk dinlediğimde sanki Court In The Act'in üzerinden 30, Suspended Sentence'ın üzerinden 26 sene geçmemiş, adı ilk duyulduğunda farklı şeyler çağrıştıran ancak aslında NWOBHM türünün pek adı duyulmamış ama son derece başarılı temsilcilerinden olan Satan sanki kariyerine hiç ara vermemiş gibi gelmişti. Gerçekten de Life Sentence, aradan bunca yıl geçmesine rağmen grubun aynen kaldığı yerden devam ettiği havasını hissettiriyor. Bundan birkaç ay önce birisi grubun böylesine güzel bir albüm yapacağını söyleseydi muhtemelen onu aşırı duygusal davranmakla suçlardım. Ama albüm baştan aşağı akılda kalıcı parçalarla dolu nefis bir melodik metal örneği ve her türlü övgüyü fazlasıyla hak ediyor..


BKNZ:Favori Albümlerim (1986-2013)

Sunday, January 26, 2014

Best Of Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda



Yılmız Özdil'in 1,5 seneye yakın süren gazete arşivleri taraması çalışmasıyla son 11 senede ülkemizde olup bitenleri derlediği kitabı Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda'yı sonunda bitirebildim.Kitaptan alıntı yaparak Özdil'in kendine özgü espirili diliyle anlattığı ancak bu sefer fazla yorum katmadığı trajikomik olaylardan bir best-of derlemesi oluşturuyorum.Kalemine sağlık Yılmaz Usta...


2004

"...Başbakan hareket memuru şapkası taktı.Ankara-Isparta arasındaki hızlı tren seferlerini bizzat başlattı.Avuçlar patlarcasına alkışlandı.Bir kaç gün kazasız belasız gidildi, gelindi.Neticede, Sakarya-Pamukova'da raydan çıktı.41 vatandaşımız sizlere ömür..

İkinci Dünya Savaşı'ndan kalma dandik trenlere "hızlı git" demişlerdi...Olmuştu sana hızlı tren!

Raylara inek çıkmasın diye güzergahta 90 memur 24 saat vardiya usulü nöbet tutuyordu.Çünkü kazaya sadece ineklerin sebep olabileceği düşünülmüştü."Kardeşim bu ilkel trenler bu hızla gidebilir mi?" diye düşünülmemişti.Lokomotif sigortalıydı, yolcular sigortasızdı.TCDD Müdür Vekili "Her şey Allah'tan" dedi.AKP Milletvekili Nusret Bayraktar ise, kem gözlerin nazarı olduğunu söyledi.

Hızlı tren faciasından 20 gün sonra, Ankara'dan İstanbul'a gelenle, İstanbul'dan Ankara'ya giden "normal tren" ler Kocaeli'nde kafa kafaya tokuştu, altı vatandaşımız daha sizlere ömür...Ulaştırma Bakanı "İstifa edecek bir şey görmüyorum, her sene karayollarında beş bin kişi ölüyor" dedi.

E bu kadar trajikomik hadiseyi ben bile hayal edemem diye kahretmiş olmalı ki, Gırgır'ın yaratıcısı Oğuz Aral çekip gitti, Avanak Avni yetim kaldı."


2006

"76 yaşındaki genelev kadını, malulen emekli olmak için SSK'ya başvurdu.Okmeydanı Hastanesi Sağlık Kurulu "iş görür" raporu verdi!Kadıncağız, Çalışma Bakanı'na rica mektubu yazdı."Sevgili oğlum, Menderes zamanından beri çalışıyorum, yaşlılığıma hürmeten bana yardım et" dedi.Gazetelerde yer alan son SSK haberiydi...SSK, Bağkur ve Emekli Sandığı tarihe karıştı, hepsi birleştirildi, Sosyal Güvenlik Kurumu oldu."


2007

"AKP yüzde 47 aldı ama öbür tarafta yüzde 53 var, çoğunluk hala AKP'nin karşısında deniyordu.Başbakan çıktı, hesabı kendince izah etti."Yüzde 84 oranında oy kullanıldı, bunun yüzde 47'sini aldık, yüzde 100 üzerinden hesap yaparsanız aldığımız oy yüzde 55,4'tür; kusura bakmasınlar, bu hesapları iyi biliriz, biz bu hesapların içinde piştik" dedi.

Geçti mi böylece yüzde 53'ü?

Geçti.

Yüzde 100 üzerinden hesap yapıp...

Yüzde 115'i bulan ilk ve tek başbakandı!"


2010

"Haklarını aramak için Ankara Abdi İpekçi Parkı'nda toplanan Tekel işçilerine gazla, copla, tazyikli suyla saldırdılar, döve döve havuza attılar.CHP'li MHP'li milletvekillerine bile gaz sıkılmıştı.Peki sorun neydi?Tekel'in sigara fabrikalarını satmışlardı.Açıkta kalan işçileri "4C" denilen statüye geçirmeye çalışıyorlardı.Neydi bu statü?1500 lira civarında maaş alan işçilere şu teklifte bulunuyorlardı:Başka bir devlet kurumuna geçeceksin.550 lira maaş alacaksın.Hangi şehire gönderirsem o şehirde çalışacaksın.10 ay çalışacaksın, iki ay ücretsiz izin yapacaksın, bu 10 ay da garanti değil, istediğimde kapının önüne koyarım.Birikmiş ikramiyelerin yanacak.Kullanmadığın izinler silinecek.Sendikalı olmayacaksın, olursan zaten kovarım.

Hükümetimizin teklifi buydu.

Ben işçilerin yerinde olsam...

İstersen bir de domalayım derdim!"

-----------------------------------

"23 Nisan geldi.Tayyip Erdoğan, başbakanlık koltuğunu ilkokul öğrencisine bırakırken "ileri demokrasi" yi tarif etti.

"Yetki artık senin; ister asar, ister kesersin" dedi."


2012

"Okul Sütü Akıl Küpü" projesi başlatıldı.

İlkokul çocuklarına süt dağıtıldı.

E tabi bu iş avanta kömür dağıtmaya benzemiyordu.

Ülke genelinde onlarca çocuk hastanelik oldu.

Şahane açıklamalar yapıldı.

Milli Eğitim Bakanı "Zehirlenme gibi değil, süte karşı hassasiyet olabilir" dedi.Bülent Arınç "Çocuklar ilk defa süt içtiği için aşırı dozdan rahatsızlanmış olabilir" dedi.Diyarbakır Valisi "Sütten değil, psikolojik" dedi.Konya Valisi "Zehirlenmediler,etkilendiler" dedi.Edirne Valisi "Açlıktan mideleri bulanmıştır" dedi.


Sunday, January 19, 2014

Yaşanmışlıklar - 11 / Ergenlik Kazası

Bu, utanarak yazacağım bir hikaye aslında..Herkesin ergenlik zamanlarında yaşadığı ve şu anda pek de hatırlamak istemeyeceği maceraları olmuştur..Benimkisi de absürdlük düzeyi bakımından hiç de küçümsenemeyecek vaziyette olduğu için burada paylaşayım dedim..

Hikaye Yaşanmışlıklar serisinin 5.bölümünde bahsettiğim, amcamların Altınoluk Fener Mahallesi'ndeki yazlıklarında vuku bulmuştu..1996 yılında 14 yaşında bıyıkları terlememiş bir velet iken tatilimi geçirdiğim sitede birtakım arkadaşlarla (Hepsi sapına kadar erkek) gündüzleri denizin, sıcak kumların ve soğuk kolanın tadını çıkartıyor, akşam 17:30 gibi henüz büyüklerimiz sitedeki toprak futbol sahasını kapmadan güneşin alnında futbol oynamaya başlıyor, akşam yemeğini yedikten sonra da deniz kenarında "Belki kızlarla tanışırız" umuduyla volta atıyorduk..

Ancak umutlu arayışlarımız sonuç vermiyordu..3-4 kişilik cesaretten yoksun ergen grubu olarak sahilde gezerken tek yapabildiğimiz karşıdan gelen bayanlara göz ucuyla bakmak ve birileri çakırkeyif halde kumsalda gitarla dönemim popüler parçalarını çalarken onun yanında oturmak ve etrafındaki kızlarla tanışma umudu aramaktı..Bir türlü medeni cesaretimizi toplayıp karşı cinsle iletişime geçemiyorduk..

Kendi adıma bu sıkıntılı sürece bir son vermeyi kafama koymuştum..O yaz mutlaka bir kızla tanışmalıydım..Öyle ya, yaşıtım olan herkes bunu yapıyordu, benim neyim eksikti?

Ağustos ayının sıcak gecelerinden birinde aradığım fırsat çocuk parkında karşıma çıktı..Sitedeki en yakın arkadaşım Aslan'la yürüyor ve bitmek bilmeyen geyik muhabbetleri yapıyorken salıncaklarda oturan 2 tane kız gördük..Gecenin karanlığında yüzlerini net bir şekilde seçmek kolay değildi ama birdenbire içimi saran cesaret duygusunun etkisiyle yanlarına gitmeyi düşündüm..

"Ben gidip tanışacağım" dedim Aslan'a.."Peki ne diyeceksin?"diye sordu.."Bir planım yok" diye cevap verdim..Aslan, geride kalıp izleyeceğini, işler olumlu biçimde ilerlerse daha sonra yanımıza geleceğini söyledi..

Derin bir nefes alıp salıncaklarda oturan kızların yanına doğru ilerledim..Kaybedeceğim ne vardı ki?

Kızlar karşılarında beni görünce konuşmayı kestiler..Sanırım dengesiz biri olup olmadığımı anlamaya çalıştılar..O anda nasıl gözüktüklerinin, kim olduklarının falan hiç önemi yoktu..Sadece tanışmak istiyordum ama bunu nasıl ifade edeceğimi bilmiyordum..Ağzımdan şu laflar çıktı:

"Merhaba..Ben SİZİ rahatsız etmek istemem..Sadece SİZDEN hoşlandığımı ve tanışmak istediğimi söylemek istedim..SİZİ bir süredir sitede görüyorum ve belki arkadaş olabileceğimi düşündüm.. (Bunları söylerken bir soldaki salıncakta oturan kıza, bir diğerine bakıyordum) Eğer SİZ de isterseniz......."

O anda kızlardan esmer olanı ve sanırım solda oturanı bir anda şu basit soruyu soruverdi:

"Hangimizden bahsediyorsun onu anlamadım..Yani hangimizden hoşlanıyorsun?"

Doğru ya, amaç kızlarla tanışmaktı ama ortada bir değil iki kız vardı..O an aklıma gelen en mantıklı cevabı vermeye çalıştım:

"MESELA SENDEN!"

.....

Esmer kız şaşırdı ve gülmeye başladı..İstanbul'da bir erkek arkadaşı olduğunu, onu sevdiğini ve yanlış birşey yapmak istemediğini söyledi.."YAZ AŞKLARI KISA OLUR" diye o zamanlar bir arkadaşımdan duymuş olduğum ve karizmatik olduğunu zannettiğim bir cümleyle tekrar şansımı denedim..Kız, düşünmek için süre istedi..Ertesi gün tekrar parkta buluştuk ve kız aynı düşüncede olduğunu söyledi.."Peki" dedim, bir daha yüzünü hiç görmedim...

Hala bir yerde "MESELA" lafını duyduğumda aklıma ilk olarak bu hikaye gelir..

Monday, December 30, 2013

Black Gives Way To Blue

Kaderde en yakınımdaki bazı insanlara yeteri kadar ilgi ve sevgi gösterememiş olmanın yaşattığı ağır vicdan azabını çekmek ve "İşallah bu gün öncekinden daha iyi olur" diye umutlanmak ve bu esnada yeni yılın nasıl geldiğini hiç anlamamak da varmış..

Allahın düşmanıma yaşatmamasını temenni ettiğim bu zamanlarımda şu aşağıdaki parçaya ve parçanın yer aldığı albüme fena halde tutuldum..

Bir şekilde bekleyişin sona ereceğini ve yeni taze başlangıçın o kadar uzakta olmadığını haykırıyor..

Sen ne güzel grubumuzdun Alice In Chains, Staley'siz de olsa aramıza tekrar hoşgeldin..

Bu dinazorları buraya kim koydu sahiden?

Sunday, December 15, 2013

Rahatsız Mısın Sen Hanri?



Bunu gördükten sonra aşağıdaki adamı hatırlamamak mümkün mü?


Wednesday, December 04, 2013

Çalışma Masası


Bir Pazartesi sabahı gayet uykulu bir halde ofise geldiğinizde karşılaşabileceğiniz en renkli görüntülerden biri..Hafta sonu mesaiye gelen Sayın İsmail Gülenç'e saygılarımızı sunuyoruz..

Edge Of Sanity - Sacrificed



Parçayı ilk dinlememin ardından şaşkınlığa kapılmış ve "Cover mı değil mi?" diye üzerinde detaylı bir araştırma yapma gereği duymuştum..Bu, bir The Sisters Of Mercy, The Mission, ya da Billy Idol parçası olabilirdi ama İsveç death metali denince aklıma ilk gelen gruplardan biri olan Edge Of Sanity'nin işi olduğuna inanması zordu..Ancak o zamanlar (1993) hangi ruh hali içinde olduklarını kestirmenin pek mümkün olmadığı da Dan Swanö ve saz arkadaşları "Bir metal grubundan duymaya alışık olmadığımız parçalar" kategorisine unutulmaz bir isim eklemişlerdi..Albümün geri kalanının (The Spectral Sorrows) Swedish Death Metal tarihinin en nefis örneklerinden biri olarak hafızama kazındığını ayrıca belirtmeliyim...

Saturday, November 30, 2013

Kamyoncu Metal


Bir de Manowar için kamyoncu metal derler...

İçki Koleksiyonu - 12 / Ardbeg Islay Single Malt Scotch Whisky


İlk defa Taps Smoke Lager içtiğimde hafifçe damağıma yayılan duman tadı harika gelmişti ve içtiğim en orjinal içkilerden biri olduğuna karar vermiştim..Anca sanırım Ardbeg, isli tatları sevenler için ulaşılabilecek son nokta..Isley adında İskoçya'da zamanında Kelt rahiplerinin kuzeyli barbarlardan korunmak için sığındıkları küçük adaların birinde üretilen viski, bardağa koyduğunuzda şampanya görüntüsü veren rengi ve keskin kokusuyla dikkat çekiyor..Adanın, üzerinde bol miktarda yer kömürü bulunan toprakları viskiye doğal olarak duman tadı katıyor ve bu da Ardbeg'i diğer bütün single maltlardan farklı yapıyor..Leziz ve benzersiz tadının bir diğer sebebi de chill-filtering denen soğutma aşamasından geçirilmemesi (Bu sayede duman tadı kaybolmuyor) ve içindeki alkol oranının %46 olması..Zaten şu aşağıdaki resimdeki gibi bir yerde üretilen bir içkinin kalitesiz olma ihtimali var mı?

Sunday, November 24, 2013

The Warriors (1979)


Sanırım "İsimleri nedeniyle ilk insana ilk başta tırt gibi gelen filmler" diye bir kategori varsa bu filmi oraya yerleştirmek lazım..Gerçekten de adını duyduğunuzda sıradan bir dövüş filmi zannedilebilecek The Warriors, geleceğin New York'unun karanlık sokaklarında geçen ve yumruklarından çok akıllarını kullanan elemanlardan oluşan bir çetenin çılgın bir tempoda ilerleyen hikayesini anlatan futuristik bir kusursuzluk örneği..Loş ışıklarla aydınlatılmış metro istasyonları, her biri değişik kostümlere bürünmüş çeteler, tehlikeli kadınlar ve filmin atmosferiyle mükemmel bir uyum sağlayan müzikler filmi bir oturuşta sonuna kadar izleme ihtiyacı hissettiriyor..Walter Hill'in yönetmenliğini yaptığı; Michael Beck, James Remar, Dorsey Wright, Brian Tyler gibi isimleri pek duyulmamış genç aktörlerin akıllardan çıkmayan oyunculuklar sergiledikleri film, dünya çapında kült statüsüne ulaşmış durumda ve bence bunu sonuna kadar hak ediyor..Karanlıkta izlenmesi tavsiye edilir..

Friday, November 22, 2013

Bunak Adam


Hayatımda aldığım en acayip iltifatlardan birini Last Fm'i ilk açtığım zamanlarda Alper Balkış kişisi tarafından almıştım..