2000'lerin ilk on yılını deviriyoruz yavaş yavaş..Aslında içinde bulunduğumuz yılları sayıyla ifade etme zorluğu yaşıyoruz.Mesela 80'li yıllar veya 90'lar falan demek kolay da, 00'lı yıllar demez kimse..İkibinli yıllar desek o zaman da mesela 2019 da ikibinli bir yıl oluyor.Ortaya anlam karmaşası çıkıyor.Yetkili merciler düşünmemişler mi hiç bu konuda?
- Geçen gün Bif ile şunu konuşmuştuk..Şu anda adım başı 80'ler, 90'lar partileri yapılıyor..(Ayrıca ne ilginçtir ki bu partilere gidenlerin yüzde sekseni o yıllarda doğmamış olanlar)Acaba biz evlenip çoluk çocuğa karıştığımızda, köprünün altından çok sular akmış olduğunda mesela 10'lar 20'ler partileri falan yapılacak mı?Hiç zannetmiyorum..Çünkü ortada bir parti varsa orada ilk sırada olması gereken şey müziktir.Şöyle bir hafızanızı yoklayın..Genel anlamda müzik denince ilk aklınıza gelen parçalar hangi yıllardandı?Benim aklıma 60 ve 70'lerden klasikler, 80'lerden bolca synth pop şarkısı, 90'lardan da pop-rock tarzında bazı unutulmaz parçalar geliyor..Sonrası yok..2000'li yıllardan aklıma kazınmış olan, yıllara meydan okuyacak on tane bile şarkı hatırlamıyorum..İlerisi için de ümitli değilim..Galiba ölümün çaresinin bulunacağı, Mars'ta kolonilerin kurulacağı zamanlarda insanlar hala 80'ler partileri yapıyor olacaklar...
- İnsan işsiz olunca ne yapıyor?Aslında pek çok şeyi yapamıyor ama tembelliğe alıştığı kesin..Örneğin gece yarıları ayakta olup öğlen uyanmaya alışıyor..İşte böyle gecelerin birinde "Yaşasın yarın iş yok bu iki filmi tekrar izleyebileceğim" diye kendi kendime sevindim, utanmadan aylak aylak gezmenin tadını çıkardım..İlk filmimiz Cine 5'te yayınlanmasına şaşırdığım The 25'th Hour idi..Edward Norton nasıl oynuyor bu filmde (Zilleri takıp şiki şiki yapmıyor tabi)Filmin başdöndürücü bir senaryosu var.Hikaye sondan başa doğru ilerlerken bir anda vites değiştiriliyor ve tam gaz ileri gitmeye başlıyor.Daha ne olduğunu anlayamadan araya duygusal sahneler giriyor ve sonra bir anda filme şiddet hakim olmaya başlıyor.Böyle ustaca bir senaryo ve kurgu görmedim desem yeridir..Bir de Mulholland Drive vardı buna benzer ama o filmden birşey anlamak için dahi olmanız gerekiyordu...
İkinci filmimiz ise TNT ekranlarında tekrar izleme şansı bulduğum, 90'lı yılların unutulmazlarından Speed idi..İnsan o olağanüstü action sahnelerini, Dennis Hopper'ın canlandırdığı süper kaçık bombacı karakteri, bomba yüklü otobüsteki insanların hallerini, araya sıkıştırılmış ince Amerikan espirilerini izlemeye doyamıyor.Galiba "Bir action filmi nasıl olmalı?" sorusuna verilebilecek en güzel yanıtlardan biri bu film..Filme tek eleştirim ise şu: "Koskoca ABD'de bu kadar tamamlanmamış otoyol ve demiryolu olur mu üstat?"
- Buraya iç dünyamla ilgili şeyleri aktarıyorum genelde.Ama şu İsrail-Hamas kapışması hakkında kendimi birkaç şey yazmak zorunda hissediyorum.Öncelikle İsrail ile Filistin arasında değil, İsrail ile Hamas arasında olan bir çatışma bu.Ve bir insan olarak Filistin'in sivil halkı için üzülüyorum.Gazze halkı dehşeti yaşıyor, sürekli korku içinde.Bu bizim de başımıza gelebilirdi, barış içinde geçirdiğimiz her günün kıymetini bilmeliyiz..Birileri ordaki masum insanlara yardım etmeli..Ancak şunları da unutmamak gerekir:
Hamas çok barışsever bir örgüt mü?Saçma ideolojileri uğruna İsrail halkının üzerine roket göndermekten çekinmiyorlar.Geçmiş yıllarda İsrail'de sayısız bomba patlatıp yüzlerce kişiyi katlettiler.O zaman neden tepkisiz kaldı herkes?Türkiye'nin sırf müslüman ülke diye Filistin için kendini parçalamasına anlam veremiyorum.Filistin'in bize şu güne kadar ne faydası olmuş ki?Üstelik Hamas'ın ilerde şartlar değiştiği taktirde Türkiye'de de terör eylemleri düzenleme ihtimali var.Onlar; müslüman geçinen, islam uğruna savaş verdiğini zanneden ama islam'ı bütün dünyaya kötülemekten başka bir işe yaramayan tehlikeli bir cahiller ordusu.Kesinlikle yok edilmesi gereken bir örgüt ve zaten İsrail'in çabası da bu yönde.Kim durup dururken komşu ülkesini işgal eder?Bir de bu AKP hükümetine söyleyecek söz bulamıyorum.Ağır biçimde eleştirdikleri İsrail, Türkiye'nin en çok silah satın aldığı ülkelerden biri..Madem bu kadar karşısınız onlara, o halde hiçbir ticari ilişki içine girmemeniz lazım..
Tuesday, January 06, 2009
Tuesday, December 16, 2008
Free Falling
Vay vay 4 Eylül'den beri yazmamışım.Hiç bu kadar ara verdiğimi hatırlamıyorum.
Sonuç itibariyle (Ne kadar kestirme bir ifadedir bu) tam tamına 72 günü hiçbir şey yazmaya gerek duymadan geçirmişim.Acaba üretememekten kaynaklanan bir mesele mi bu, yoksa üşendim mi?Belki de gerizekalı Telekom'un sırf internetten futbol maçları linkleri veriliyor diye Blogger'ı kapatmaya çalışması içimdeki hevesi yok etti.Ama nasıl olmuşsa site tekrar açılmış, buna da şükür...
Nostaljik moddayım tam şuanda (Ne zaman olmadım ki)Yarabbim neden özlüyorum ben geçmişi bu kadar?Neden bu kulunu yaşadığı ana sıkı sıkı bağlı biri olarak yaratmadın?Geri gelmeyecek anlara bu kadar özlem duymama neden izin veriyorsun?80'lerin sonunu ve 90'ları geçtiğimiz yıldan daha net hatırlıyorum..Nasıl olabilir böyle birşey?Herşeyin ilki mi güzeldi gerçekten, gözümüzü açıp hayatın gerçeklerinin farkına varmaya başladıktan sonra sürekli bir düşüşe mi geçtik acaba?Ve hala düşmekteyiz galiba, hiçliğin içine doğru...Arada bir bu sonsuz düşüş esnasında bir kol uzanıyor ve bizi güvenli bir yere çekiyor.O anlarda zaman duruyor sanki, eskiden sorun olarak karşımıza çıkan şeyler küçülüyor.Tam sorunlar yok olma aşamasına gelmişken, tam düştüğümüz bu kadar mesafeyi yukarıya doğru tırmanarak kapatabileceğimize inanmışken bizi güvenli yere çekmiş olan kol bizi bir anda tekrar hiçliğin içine doğru serbest bırakıyor."Nasıl oldu, benim suçum ne şimdi bu kadar mı kolay?" ve benzeri soruları sormamıza vakit bile bulamadan her bir saniye yeniden anlamsız, bomboş gelmeye başlıyor."Ama bu sefer emindim, bu benim kurtuluşum olacaktı, yine kendimi kandırdım" gibi söz öbekleri ardı ardına sıralanıyor..Serbest bir şekilde düşmeye devam ediyoruz.Bu hayat oyununda ne yazık ki uçurumun kenarına gelip ayağın kaydıktan sonra bir daha yukarılara ulaşmak imkansız.Ben o uçurumun kenarına bilmem kaç sene önce geldiğimi hissediyorum.Kendi isteğimle gelmedim, farkında olmadan getirildim..Şuan bildiğim şey şu, evet düşmekteyim..Dibe ulaşmak için ne kadar mesafe kaldığını kestiremiyorum ama istediğim, daha doğrusu ihtiyaç duyduğum birşey var...Bu hep böyle gitmeyecek, bir kol uzanıp çekecek beni..O kolu karşımda gördüğüm anda sıkıca sarılacağım ve hiç bırakmayacağım.Hatta kolay kolay yapamadığım bir şeyi yapacağım bu sefer, o bana doğru bir adım atmadan ben ona doğru bir adım atacağım...
Sonuç itibariyle (Ne kadar kestirme bir ifadedir bu) tam tamına 72 günü hiçbir şey yazmaya gerek duymadan geçirmişim.Acaba üretememekten kaynaklanan bir mesele mi bu, yoksa üşendim mi?Belki de gerizekalı Telekom'un sırf internetten futbol maçları linkleri veriliyor diye Blogger'ı kapatmaya çalışması içimdeki hevesi yok etti.Ama nasıl olmuşsa site tekrar açılmış, buna da şükür...
Nostaljik moddayım tam şuanda (Ne zaman olmadım ki)Yarabbim neden özlüyorum ben geçmişi bu kadar?Neden bu kulunu yaşadığı ana sıkı sıkı bağlı biri olarak yaratmadın?Geri gelmeyecek anlara bu kadar özlem duymama neden izin veriyorsun?80'lerin sonunu ve 90'ları geçtiğimiz yıldan daha net hatırlıyorum..Nasıl olabilir böyle birşey?Herşeyin ilki mi güzeldi gerçekten, gözümüzü açıp hayatın gerçeklerinin farkına varmaya başladıktan sonra sürekli bir düşüşe mi geçtik acaba?Ve hala düşmekteyiz galiba, hiçliğin içine doğru...Arada bir bu sonsuz düşüş esnasında bir kol uzanıyor ve bizi güvenli bir yere çekiyor.O anlarda zaman duruyor sanki, eskiden sorun olarak karşımıza çıkan şeyler küçülüyor.Tam sorunlar yok olma aşamasına gelmişken, tam düştüğümüz bu kadar mesafeyi yukarıya doğru tırmanarak kapatabileceğimize inanmışken bizi güvenli yere çekmiş olan kol bizi bir anda tekrar hiçliğin içine doğru serbest bırakıyor."Nasıl oldu, benim suçum ne şimdi bu kadar mı kolay?" ve benzeri soruları sormamıza vakit bile bulamadan her bir saniye yeniden anlamsız, bomboş gelmeye başlıyor."Ama bu sefer emindim, bu benim kurtuluşum olacaktı, yine kendimi kandırdım" gibi söz öbekleri ardı ardına sıralanıyor..Serbest bir şekilde düşmeye devam ediyoruz.Bu hayat oyununda ne yazık ki uçurumun kenarına gelip ayağın kaydıktan sonra bir daha yukarılara ulaşmak imkansız.Ben o uçurumun kenarına bilmem kaç sene önce geldiğimi hissediyorum.Kendi isteğimle gelmedim, farkında olmadan getirildim..Şuan bildiğim şey şu, evet düşmekteyim..Dibe ulaşmak için ne kadar mesafe kaldığını kestiremiyorum ama istediğim, daha doğrusu ihtiyaç duyduğum birşey var...Bu hep böyle gitmeyecek, bir kol uzanıp çekecek beni..O kolu karşımda gördüğüm anda sıkıca sarılacağım ve hiç bırakmayacağım.Hatta kolay kolay yapamadığım bir şeyi yapacağım bu sefer, o bana doğru bir adım atmadan ben ona doğru bir adım atacağım...
Thursday, September 04, 2008
Fahrenheit (The Game)

"Welcome To A New Form Of Video Games"...Fahrenheit'ı yapan Atari firmasının sloganı bu..Bunun ne anlama geldiğini anlamam için oyunun ilk beş dakikasında gördüklerim yetti. Aslına bakarsak uzun zamandan beri bir bilgisayar oyunu hakkında birşeyler yazma ihtiyacı duymamıştım ancak oyun o kadar güzel ki hakkında birkaç satır karalamadan olmazdı..Tek kelimeyle süper ve bir o kadar da alışılmadık bir oyunla karşı karşıyayız sevgili oyunseverler (Pardon kendimi Game Show yazarı zannettim bir an için)
Alper adlı vatandaş "60 YTL verip orjinalini aldım Fahrenheit'ın olum" deyince önce her anlayışsız insanın vereceği tepkiyi verip "Manyak mısın o parayla neler yapılırdı neler, anan gene saçını başını yolacak ay sonu" demiştim. Ama şimdi huzurlarınızda sözlerimi geri alıyorum ve Alper'i verdiği doğru karardan dolayı tebrik ediyorum. Orjinaline verdiğiniz parayı sonuna kadar hak eden bir oyun bu..
Aslında konu çok da orjinal değil. Lucas Kane adlı Amerika'nın sıradan bir bankasında çalışan kendi halinde bir insan evladı, bir anda kendisini kontrol altına alan ilahi bir gücün etkisiyle bir cinayet işliyor. Kendine geldiğinde olup bitenlere inanamıyor, ama artık çok geç tabi..Artık polisten kaçmak ve bu cinayeti neden işlediğini öğrenip vicdanıyla hesaplaşmak zorunda. Bu arada oyunda sadece Lucas'ı yönetmiyoruz. Lucas olarak polisten kaçarken bir yandan da Tyler ve Carla adlı iki polis memuru ile Lucas'ı yakalamaya çalışıyoruz. Yani iç içe ilerliyor hikaye. Güzel fikir!
Oyunlarda hep ekstra serbestlik, tek bi çözüm yolundan fazlasını arama ve bulma isteği duyan bir oyunsever olarak Fahrenheit beni fazlasıyla memnun etti. Oyunda verdiğiniz kararlar kaderinizi ve bunun sonucunda oyunun sonunu değiştiriyor. Düz bir şekilde ilerlemek zorunda değilsiniz. Oyunda karşınıza çıkan karakterlere söylediğiniz her söz, karar anlarında yaptığınız her seçim daha sonra başınıza gelecek olayları olumlu veya olumsuz olarak etkiliyor.
Belki saçma ama oyun içinde gereksiz görünen ayrıntılarla ilgilenmeyi severim. Sıradan objelerle, önemsiz karakterlerle etkileşime girmek hoşuma gider. Fahrenheit'da etrafı kurcaladığımda yapacak birsürü iş buldum..Örneğin tuvalete girmek, kahve içmek, televizyon izlemek, müzik dinlemek, gitar çalmak, hatta kız arkadaşınızla sevişmek gibi...Cinayeti araştıran polisi kontrol ederken arada kafa dağıtmak için basketbol bile oynayabiliyorsunuz. Ve işin güzel tarafı bütün bunları da siz yönetiyorsunuz. Bu şekilde oyun sadece bir oyun olmaktan çıkıyor, farklı insanların yaşam kesitlerini sunan bir hikayeye hatta bir filme dönüşüyor."Oyun değil de sanki film" sözü en çok Fahrenheit'a yakışıyor..
Ayrıca verdiğiniz kararların oyundaki karakterlerin moral durumunu değiştirmesi de çok ustaca düşünülmüş. Hatalı kararlar verdiğinizde karakterinizin morali bozuluyor. Sürekli yanlış işler yapmaya devam ederseniz kontrol ettiğiniz karakter depresyona girip sonunda intihar ediyor. İlgi çekici bir fikir daha..Tabi karakterinizi iyi hissettirecek fırsatlar da etrafta bolca var. Sadist ruhlu biri değilseniz kimse intihar etmek için bir sebep bulmuyor oyunda..
Sözün özü mükemmel bir oyun. Hem de sadece dört disket...Hemen çektirmek için gidin Yazıcıoğlu Pasajı'na...Grand Computer'da 10 oyun çektirene 1 oyun bizden kampanyası varmış...Oyunu oynamak için gerekli kafa ayarını yaparken yıldız tornavida kullanmaya dikkat edin ama...(Nostalji rüzgarları esti bir an)
Thursday, August 14, 2008
Forgive Me For What I Become
Monday, August 04, 2008
Y Kuşağıyım&90'ları Özlüyorum
80'LERDE DOĞANLARIN 90'LARI ÖZLEME SEBEPLERİ:
1 - O yıllarda 2000'lere geldiğimizde teknolojide neler değişecek, yaşamımız hangi alanlarda kolaylaşacak diye kafa yoruyorduk.Gerçekten iletişim çağı başlayacak mıydı?Günlük yaşamımızda ne gibi değişiklikler olacaktı?Zaten iletişim kurmak daha basit hale gelmeye başlamıştı, Internet hayatımıza girmişti, Mirc gibi nefis bir sohbet programı vardı..Ama insan aklının sınırlarını zorlayacak teknolojik gelişmelerle karşılaşmamız mümkün müydü?Sanal alem gerçekten o kadar fantastik bir yer miydi yoksa herkesin olduğundan farklı göründüğü yalan bir dünya mıydı?İnsanın bilgisayar başından kalkmadan çeşitli işlerini halletmesi mümkün müydü?Bu kadar kolay olabilir miydi herşey?---> Bütün bunları düşünmek insanı heyecanlandırıyordu..
2 - Bilgisayar oyunları teknolojisi nereye kadar ilerleyecekti?Playstation 1'den daha öte bir konsol üretilebilecek miydi?Soul Reaver, Tomb Raider 4, Resident Evil 3, Winning Eleven, Gran Turismo gibi mükemmel oyunların daha iyileri yapılabilecek miydi?O yıllarda kaliteli oyunlar çıkıyordu..Oyun yapımcıları, ilgi çekici oyun konuları bulmakta sıkıntı çekmiyordu.(Sonraki yıllarda oyun konularındaki yaratıcılık gittikçe azaldı, senaryo bakımından birbirinin kopyası oyunlar üretilmeye başlandı)
3 - Yeni bir albüm çıktığında doğruca Akmar pasajına koşardık.Sevdiğimiz grupların albümlerini gördüğümüzde içimizi bir heyecan kaplardı.Maddi durumumuz çok parlak olmasa da kıyıdan köşeden artan paraları biriktirip kaset ve CD alırdık.Hatta bayram harçlıklarımızı bile albümlere yatırırdık.Doğal olarak 90'larda internetten kolayca albüm indirmek mümkün değildi.Müzik dinlemek belli bir emek ve fedakarlık gerektiriyordu..Sentenced, Frozen gibi bir albüm çıkardığında depresif metal müzik adına son noktayı koymuş muydu?Anathema, Tiamat, Rotting Christ, Sentenced gibi grupların Akmar Pasajı'na imza gününe geldiklerini görmek ne kadar heyecan vericiydi..Amorphis'in Tuonela albümü, death metalden uzak olsa da ne güzel bir albümdü..Non Serviam, Şebek gibi rock-metal müzik ağırlıklı dergileri bayilerden çıkar çıkmaz almak ne büyük bir zevkti..Hafta sonu Akmar Pasajı'na girdiğimizde diğer tarafından çıkana kadar kalabalıktan beş dakika bunalmak bile zevkliydi..Her yerde siyah giyinmiş insanları görmek güzeldi..Konuşmasak bile dilimizin ortak olduğunu biliyorduk..Etrafta gerçek anlamda bir metal tayfası vardı..Saçma sapan satanist suçlamalarına karşı koymak egomuzu tatmin ediyordu..İnsanların bize ters ters baktıkları anlarda "Biz burdayız, bir yere gitmeye niyetimiz yok" mesajı vermek bizi güçlü hissettiriyordu..Heavy Metal vardı etrafta..Bu müziği gerçekten dinleyen insanlar vardı..Türk metal müzik tarihinde gerçekleşen ilkler vardı..Overkill, Kreator, Samael, Rotting Christ, Moonspell gibi gruplar konser vermeye gelmişti..Ufak tefek aksaklıklar dışında muhteşem konserler izliyorduk..
4 - Mahalle kültürü diye bişey vardı.Mahallenin gençleri bir araya gelip çeşitli aktivitelerde bulunabiliyordu.Trafikte günümüzdeki kadar araç bulunmadığı için mahalle maçları organize edebiliyorduk.Cep telefonu diye birşey olmadığı halde insanlar kendiliğinden belli noktalarda belli amaçlar uğruna bir araya gelebiliyorlardı..Bir çeşit görünmeyen bağ vardı aramızda..İnsanlar arasındaki ilişkiler yüz yüzeydi, samimiydi...
5 - Bıçkın delikanlıların çoğu Caddebostan, Moda gibi rahat ve huzurlu yerleri keşfetmemişlerdi daha..Arkadaşlarınla oralara gittiğinde etrafta seni rahatsız edecek tipler gezmezdi..Bu kadar insan yoktu piyasada..Sokaklar daha güvenliydi..
1 - O yıllarda 2000'lere geldiğimizde teknolojide neler değişecek, yaşamımız hangi alanlarda kolaylaşacak diye kafa yoruyorduk.Gerçekten iletişim çağı başlayacak mıydı?Günlük yaşamımızda ne gibi değişiklikler olacaktı?Zaten iletişim kurmak daha basit hale gelmeye başlamıştı, Internet hayatımıza girmişti, Mirc gibi nefis bir sohbet programı vardı..Ama insan aklının sınırlarını zorlayacak teknolojik gelişmelerle karşılaşmamız mümkün müydü?Sanal alem gerçekten o kadar fantastik bir yer miydi yoksa herkesin olduğundan farklı göründüğü yalan bir dünya mıydı?İnsanın bilgisayar başından kalkmadan çeşitli işlerini halletmesi mümkün müydü?Bu kadar kolay olabilir miydi herşey?---> Bütün bunları düşünmek insanı heyecanlandırıyordu..
2 - Bilgisayar oyunları teknolojisi nereye kadar ilerleyecekti?Playstation 1'den daha öte bir konsol üretilebilecek miydi?Soul Reaver, Tomb Raider 4, Resident Evil 3, Winning Eleven, Gran Turismo gibi mükemmel oyunların daha iyileri yapılabilecek miydi?O yıllarda kaliteli oyunlar çıkıyordu..Oyun yapımcıları, ilgi çekici oyun konuları bulmakta sıkıntı çekmiyordu.(Sonraki yıllarda oyun konularındaki yaratıcılık gittikçe azaldı, senaryo bakımından birbirinin kopyası oyunlar üretilmeye başlandı)
3 - Yeni bir albüm çıktığında doğruca Akmar pasajına koşardık.Sevdiğimiz grupların albümlerini gördüğümüzde içimizi bir heyecan kaplardı.Maddi durumumuz çok parlak olmasa da kıyıdan köşeden artan paraları biriktirip kaset ve CD alırdık.Hatta bayram harçlıklarımızı bile albümlere yatırırdık.Doğal olarak 90'larda internetten kolayca albüm indirmek mümkün değildi.Müzik dinlemek belli bir emek ve fedakarlık gerektiriyordu..Sentenced, Frozen gibi bir albüm çıkardığında depresif metal müzik adına son noktayı koymuş muydu?Anathema, Tiamat, Rotting Christ, Sentenced gibi grupların Akmar Pasajı'na imza gününe geldiklerini görmek ne kadar heyecan vericiydi..Amorphis'in Tuonela albümü, death metalden uzak olsa da ne güzel bir albümdü..Non Serviam, Şebek gibi rock-metal müzik ağırlıklı dergileri bayilerden çıkar çıkmaz almak ne büyük bir zevkti..Hafta sonu Akmar Pasajı'na girdiğimizde diğer tarafından çıkana kadar kalabalıktan beş dakika bunalmak bile zevkliydi..Her yerde siyah giyinmiş insanları görmek güzeldi..Konuşmasak bile dilimizin ortak olduğunu biliyorduk..Etrafta gerçek anlamda bir metal tayfası vardı..Saçma sapan satanist suçlamalarına karşı koymak egomuzu tatmin ediyordu..İnsanların bize ters ters baktıkları anlarda "Biz burdayız, bir yere gitmeye niyetimiz yok" mesajı vermek bizi güçlü hissettiriyordu..Heavy Metal vardı etrafta..Bu müziği gerçekten dinleyen insanlar vardı..Türk metal müzik tarihinde gerçekleşen ilkler vardı..Overkill, Kreator, Samael, Rotting Christ, Moonspell gibi gruplar konser vermeye gelmişti..Ufak tefek aksaklıklar dışında muhteşem konserler izliyorduk..
4 - Mahalle kültürü diye bişey vardı.Mahallenin gençleri bir araya gelip çeşitli aktivitelerde bulunabiliyordu.Trafikte günümüzdeki kadar araç bulunmadığı için mahalle maçları organize edebiliyorduk.Cep telefonu diye birşey olmadığı halde insanlar kendiliğinden belli noktalarda belli amaçlar uğruna bir araya gelebiliyorlardı..Bir çeşit görünmeyen bağ vardı aramızda..İnsanlar arasındaki ilişkiler yüz yüzeydi, samimiydi...
5 - Bıçkın delikanlıların çoğu Caddebostan, Moda gibi rahat ve huzurlu yerleri keşfetmemişlerdi daha..Arkadaşlarınla oralara gittiğinde etrafta seni rahatsız edecek tipler gezmezdi..Bu kadar insan yoktu piyasada..Sokaklar daha güvenliydi..
Friday, July 18, 2008
MSN İncileri
MSN'de bir tarihte hangi amaca hizmet ettiği bilinmeden yazılan aptal, saçma, şaibeli, tartışmalı ve komik mesajlardan bir seçme yaptım:
11.09.2007
00:04:16
From:earlymorningambulance *Bowiesm
To:Elusive Cure
"Kendini ödeyen telefon geldi."
12.10.2007
00:43:45
From:earlymorningambulance *Bowiesm
To:Elusive Cure
"kapı açılmasını duyunca nası giyindiğimi bilmemne hatırlamıom "
24.12.2006
21:32:59
From:Elusive Cure
To:Bowiesm
"benim babam içerdi sonra televizyonda açık bi film varsa oturup ağlardı"
13.02.2007
12:04:50
From:Bowiesm
To:Elusive Cure, pst
"ben de serhatlara gidip tırnaklarımı kesicem"
13.03.2007
00:59:47
FRom:[c=63]Willow[/c]
TO:Elusive Cure, [u][b]Alreth[/b][/u], Bowiesm *mınçıka
"fly) says (16:51): ooo gülümsemeniz bir harika"
30.06.2007
21:36:55
From:alperbalkis@hotmail.com
To:Elusive Cure
"bu ilaydaya adanmış yeni emesenim"
"bölece emesenden konuşurken aynı zamanda resime bakmaya ihtiyaç duymuorum"
09.11.2007
16:35:24
From:aslan
To:Elusive Cure
"löböf otuz metreden sert ve düzgün bir vuruşla topu kendi filelerine gönderiyor 3-0"
04.12.2007
19:49:59
From:† Pipich - In Christ alone my hope is found! (L)Chubby Chutie (L) - www.myspace.com/bjorgp
To:Elusive Cure
"ur very handsome and sexy"
"rocker"
10.07.2007
00:02:55
From:Elusive Cure
To:Spirit Crusher....., earlymorningambulance *Bowiesm, bonus_witchery@hotmail.com
"bugün can inandım gelip öptü beni lan"
10.07.2007
00:18:47
From:Elusive Cure
To:earlymorningambulance *Bowiesm, bonus_witchery@hotmail.com
"ben senin pause edilmiş filim maceralarını anlatıyomuyum"
26.11.2006
21:11:21
From:cem victorious
To:Elusive Cure
"ve zihni şahinden bir muz orta"
22.07.2008
00:27:20
From:[i](~)Salisbury<๏̯͡๏)>>[/i]
To:Quintessence
"hipodromlardan blues festivallerine..dile kolay"
11.09.2007
00:04:16
From:earlymorningambulance *Bowiesm
To:Elusive Cure
"Kendini ödeyen telefon geldi."
12.10.2007
00:43:45
From:earlymorningambulance *Bowiesm
To:Elusive Cure
"kapı açılmasını duyunca nası giyindiğimi bilmemne hatırlamıom "
24.12.2006
21:32:59
From:Elusive Cure
To:Bowiesm
"benim babam içerdi sonra televizyonda açık bi film varsa oturup ağlardı"
13.02.2007
12:04:50
From:Bowiesm
To:Elusive Cure, pst
"ben de serhatlara gidip tırnaklarımı kesicem"
13.03.2007
00:59:47
FRom:[c=63]Willow[/c]
TO:Elusive Cure, [u][b]Alreth[/b][/u], Bowiesm *mınçıka
"fly) says (16:51): ooo gülümsemeniz bir harika"
30.06.2007
21:36:55
From:alperbalkis@hotmail.com
To:Elusive Cure
"bu ilaydaya adanmış yeni emesenim"
"bölece emesenden konuşurken aynı zamanda resime bakmaya ihtiyaç duymuorum"
09.11.2007
16:35:24
From:aslan
To:Elusive Cure
"löböf otuz metreden sert ve düzgün bir vuruşla topu kendi filelerine gönderiyor 3-0"
04.12.2007
19:49:59
From:† Pipich - In Christ alone my hope is found! (L)Chubby Chutie (L) - www.myspace.com/bjorgp
To:Elusive Cure
"ur very handsome and sexy"
"rocker"
10.07.2007
00:02:55
From:Elusive Cure
To:Spirit Crusher....., earlymorningambulance *Bowiesm, bonus_witchery@hotmail.com
"bugün can inandım gelip öptü beni lan"
10.07.2007
00:18:47
From:Elusive Cure
To:earlymorningambulance *Bowiesm, bonus_witchery@hotmail.com
"ben senin pause edilmiş filim maceralarını anlatıyomuyum"
26.11.2006
21:11:21
From:cem victorious
To:Elusive Cure
"ve zihni şahinden bir muz orta"
22.07.2008
00:27:20
From:[i](~)Salisbury<๏̯͡๏)>>[/i]
To:Quintessence
"hipodromlardan blues festivallerine..dile kolay"
Thursday, May 29, 2008
Terhisten Sonrası
Bahane arıyorum..Kendi kendime verdiğim sözleri uygulamaya başlamayı ertelemek için bahane arıyorum.Biliyorum, özüm değişmedi.Askerliği onbeş ay bile yapsaydım karakterim değişmeyecekti.(Ki çoğu insan tarafından beş ay askerlik askerlikten sayılmıyor, POŞET'iz biz).Bu süre içinde inançlarımda bir sarsılma olmadı..Sadece hayatı daha fazla sorguladım yeniliklere ihtiyaç duyduğumu farkettim.Yeni başlangıçlara yakın olduğumu hissettim."Neden olmasın?", "Çok geç değil"'ler ile geçti askerliğim..Tabi bunlar bir anda olmadı.Umut ışıkları, karşılaştığım zorlukları aşıp biraz düzlüğe ulaşınca kafamda belirmeye başladı.Biraz ortama alışınca, neyin ne olduğunu anlayınca ve özlem duymaya başlayınca her sabah daha da büyüyen umutlarla uyanıyor oldum..Sahip olduklarımı fark etmeye başladım, buna göre geçmişte "Belki de gereğinden fazla ağladığıma" kanaat getirdim.
Uzadıkça uzayan ve sonunda belli noktalarda birleşen düşüncelerimin ve arzularımın sayesinde hayatımın geleceğimle ilgili kararlar alabileceğim bir noktasında bulunduğumu fark ettim.Gelecek gerçekten birşey ifade ediyordu artık, yaşamaya değer bir hayata sahip olabilirdim.Askerliğin sonuna doğru yaklaştıkça içimdeki heyecan büyüdü, hele son günlerin bir an önce geçmesi, zamanın tükenmesi için kendimce yöntemlere başvurdum.
Ve zaman tükendi..Şafak doğan güneş oldu.Askerliğimin üzerinden bu beş aylık süre zarfında neler yaşadığımı sakin kafayla düşünebilecek ve verdiğim sözleri adam akıllı değerlendirebilecek kadar zaman geçti.Şu an yolun neresinde olduğumu tam olarak bilemiyorum.Kafamdakileri uygulamaya geçirmek konusunda sıkıntı yaşıyorum.Bunda geçirmiş olduğum operasyonun etkisi olabilir..Beş ay neredeyse hiç doğru dürüst dinlenme şansı bulamadan bir de gelir gelmez ağır ilaçlar kullanmaya başlamak bünyeye iyi gelmedi.Kafamdakileri silip atmadım, hatta askerden döndükten sonra yapmaya söz verdiğim işlerden birkaç tanesini yerine getirdim bile..Yeniden girdiğim ortamlarda yabancılık çekmedim, askere sanki daha dün gitmişim gibi geldi.Üstelik arayıp soranım da boldu..Bunlar ruh sağlığı açısından pozitif şeyler..Öyleyse derdim ne şu anda?Sanırım biraz daha zamana ihtiyacım var..Zaman istiyorum..Zaten kısmen oturmuş olan hayat düzenimin zamanla daha sağlamlaşacağını, bunun yanında hayatımda birtakım yeni başlangıçlar olacağını hissediyorum.Olacak birşeyler ama ne zaman olacak onu bilmiyorum..Şuan şaşkoloz bir durumdayım, dikkatimi toplamam pek kolay olmasa da uzaktan yaklaşanı hissedebiliyorum.Aşama aşama olacak herşey, yeter ki daha önce düştüğüm ve içinden binbir güçlükle tırmanıp tekrar yüzeye çıktığım uçurumlara düşmeyeyim.Bu uçurumlar ayağımın altında bulunmasınlar artık veya bulunsalar bile onları fark edeyim de düşmeden önlemlerimi alayım..Aklımdan anlaşılmaz düşünceler geçiyor..Ama hayat da zaten anlaşılmaz değil mi?
Uzadıkça uzayan ve sonunda belli noktalarda birleşen düşüncelerimin ve arzularımın sayesinde hayatımın geleceğimle ilgili kararlar alabileceğim bir noktasında bulunduğumu fark ettim.Gelecek gerçekten birşey ifade ediyordu artık, yaşamaya değer bir hayata sahip olabilirdim.Askerliğin sonuna doğru yaklaştıkça içimdeki heyecan büyüdü, hele son günlerin bir an önce geçmesi, zamanın tükenmesi için kendimce yöntemlere başvurdum.
Ve zaman tükendi..Şafak doğan güneş oldu.Askerliğimin üzerinden bu beş aylık süre zarfında neler yaşadığımı sakin kafayla düşünebilecek ve verdiğim sözleri adam akıllı değerlendirebilecek kadar zaman geçti.Şu an yolun neresinde olduğumu tam olarak bilemiyorum.Kafamdakileri uygulamaya geçirmek konusunda sıkıntı yaşıyorum.Bunda geçirmiş olduğum operasyonun etkisi olabilir..Beş ay neredeyse hiç doğru dürüst dinlenme şansı bulamadan bir de gelir gelmez ağır ilaçlar kullanmaya başlamak bünyeye iyi gelmedi.Kafamdakileri silip atmadım, hatta askerden döndükten sonra yapmaya söz verdiğim işlerden birkaç tanesini yerine getirdim bile..Yeniden girdiğim ortamlarda yabancılık çekmedim, askere sanki daha dün gitmişim gibi geldi.Üstelik arayıp soranım da boldu..Bunlar ruh sağlığı açısından pozitif şeyler..Öyleyse derdim ne şu anda?Sanırım biraz daha zamana ihtiyacım var..Zaman istiyorum..Zaten kısmen oturmuş olan hayat düzenimin zamanla daha sağlamlaşacağını, bunun yanında hayatımda birtakım yeni başlangıçlar olacağını hissediyorum.Olacak birşeyler ama ne zaman olacak onu bilmiyorum..Şuan şaşkoloz bir durumdayım, dikkatimi toplamam pek kolay olmasa da uzaktan yaklaşanı hissedebiliyorum.Aşama aşama olacak herşey, yeter ki daha önce düştüğüm ve içinden binbir güçlükle tırmanıp tekrar yüzeye çıktığım uçurumlara düşmeyeyim.Bu uçurumlar ayağımın altında bulunmasınlar artık veya bulunsalar bile onları fark edeyim de düşmeden önlemlerimi alayım..Aklımdan anlaşılmaz düşünceler geçiyor..Ama hayat da zaten anlaşılmaz değil mi?
Saturday, May 24, 2008
Olasılıksız
(Kitaptan alıntı)
"Eğer bir parayı fırlattığımızda bunu etkileyen tüm fiziksel faktörleri hesaplayabilseydik (elin açısı, yerden yüksekliği, parayı fırlatmak için ne kadar güç kullanıldığı, rüzgar veya hava akımı, paranın alaşımı..gibi) o zaman paranın yazı mı tura mı geleceğini yüzde yüz bilebilirdik.Çünkü bu para da diğer her şey gibi Newton’un mutlak olan fizik kurallarından etkileniyor."
"Hiçbir yere boşuna gitmezsin.Gittiğin yer ya fiziksel ya duygusal ya da psikolojik etkenlerin bir sonucudur.Aynı şey herkes için geçerlidir.Bu yüzden yürürken bir arkadaşına şans eseri rastlamak şans gibi gözükse de değildir.Diyelim ki hem senin aklından geçenleri ve beynini hem de arkadaşınınkileri okuyabilen bir bilgisayar olsun.Eğer o bilgisayar aynı zamanda tüm dünyadaki tüm çevresel koşulları da bilse, o zaman nerede ve nasıl karşılaşacağımızı da bilirdi.Yani şans eseri karşılaşma aslında şans eseri olan bir şey değil, tahmin edilebilir bir gerçektir.Böyle bir bilgisayar olmadığı için böyle bir olayı önceden göremeyiz ya da bilemeyiz.Ama bu, olayı bilinemez kılmaz, sadece bizim bilemediğimizi gösterir."
"Bir an için doğanın tüm güçlerinin ve bunu oluşturan tüm varlıkların konumlarını anlayabilen bir canlı olduğunu düşünürsek -ve bunun bu verileri inceleyebileceğini de düşünürsek- aynı anda evrendeki en büyük varlıkları ve en küçük atomları da hesaba katarak bir hesap yaparsa, hiçbir şey belirsiz değildir ve gelecek de aynen geçmiş gibi gözlerinin önündedir.Yani biri eğer fizik kurallarını ve bir an için evrendeki her şeyin konumunu bilirse o kişi olan her şeyi bilebilir ve gelecek tüm tarihi de bilebilir.Hiçbirşey imkansız değildir ama belirli şeyler olasılık dışıdır, olasılıksızdır."
"Eğer bir parayı fırlattığımızda bunu etkileyen tüm fiziksel faktörleri hesaplayabilseydik (elin açısı, yerden yüksekliği, parayı fırlatmak için ne kadar güç kullanıldığı, rüzgar veya hava akımı, paranın alaşımı..gibi) o zaman paranın yazı mı tura mı geleceğini yüzde yüz bilebilirdik.Çünkü bu para da diğer her şey gibi Newton’un mutlak olan fizik kurallarından etkileniyor."
"Hiçbir yere boşuna gitmezsin.Gittiğin yer ya fiziksel ya duygusal ya da psikolojik etkenlerin bir sonucudur.Aynı şey herkes için geçerlidir.Bu yüzden yürürken bir arkadaşına şans eseri rastlamak şans gibi gözükse de değildir.Diyelim ki hem senin aklından geçenleri ve beynini hem de arkadaşınınkileri okuyabilen bir bilgisayar olsun.Eğer o bilgisayar aynı zamanda tüm dünyadaki tüm çevresel koşulları da bilse, o zaman nerede ve nasıl karşılaşacağımızı da bilirdi.Yani şans eseri karşılaşma aslında şans eseri olan bir şey değil, tahmin edilebilir bir gerçektir.Böyle bir bilgisayar olmadığı için böyle bir olayı önceden göremeyiz ya da bilemeyiz.Ama bu, olayı bilinemez kılmaz, sadece bizim bilemediğimizi gösterir."
"Bir an için doğanın tüm güçlerinin ve bunu oluşturan tüm varlıkların konumlarını anlayabilen bir canlı olduğunu düşünürsek -ve bunun bu verileri inceleyebileceğini de düşünürsek- aynı anda evrendeki en büyük varlıkları ve en küçük atomları da hesaba katarak bir hesap yaparsa, hiçbir şey belirsiz değildir ve gelecek de aynen geçmiş gibi gözlerinin önündedir.Yani biri eğer fizik kurallarını ve bir an için evrendeki her şeyin konumunu bilirse o kişi olan her şeyi bilebilir ve gelecek tüm tarihi de bilebilir.Hiçbirşey imkansız değildir ama belirli şeyler olasılık dışıdır, olasılıksızdır."
Thursday, May 22, 2008
Öylesine Bir Pop-Rock Klasikleri Listesi
Nostalji Modu On:
You’re My Heart You’re My Soul(MODERN TALKING)
In The Heat Of The Night(SANDRA)
You’re A Woman(BAD BOYS BLUE)
Self Control(LAURA BRANIGAN)
Heaven And Hell(C.C.CATCH)
It’s A Sin(PET SHOP BOYS)
Life Is Live(OPUS)
Rock Me Amadeus(FALCO)
Take My Breath Away(BERLIN)
Heaven Is A Place On Earth(BELINDA CARLISLE)
You Came(KIM WILDE)
Touch Me(SAMANTHA FOX)
Wild Boys(DURAN DURAN)
She Bop(CYNDI LAUPER)
Shattared Dreams(JOHNY HATES JAZZ)
Broken Wings(MR.MISTER)
Big In Japan(ALPHAVILLE)
Boys Boys Boys(SABRINA)
The Great Commandment(CAMOUFLAGE)
We Close Our Eyes(GO WEST)
Walk Like An Egyptian(BANANARAMA)
La Isla Bonita(MADONNA)
I Just Died In Your Arms Tonight(CUTTING CREW)
Ravishing(BONNIE TYLER)
Hot Summer Nights(GLORIA ESTEFAN)
Lead Me On(TEENE MARIA)
Beat It(MICHAEL JACKSON)
Russian Lullaby(E-TYPE)
Casablanca(VANESSA JAY)
Who Needs Love(Like That)(ERASURE)
Listen To Your Heart(ROXETTE)
You Spin Me Right Round(DEAD OR ALIVE)
Hello Again(THE CARS)
Shout(TEARS FOR FEARS)
Sweet Dreams(Are Made Of This)(EURYTHMICS)
Jungle Life(TARZAN BOYS)
Somebody’s Watching Me(ROCKWELL)
Rasputin(BONEY M)
She Works Hard For The Money(DONNA SUMMER)
Irgendwie Irgendwo Irgendwann(NENA)
Black Planet(THE SISTERS OF MERCY)
In The Army Now(STATUS QUO)
We Didn’t Start The Fire(BILLY JOEL)
Land Of Confusion(GENESIS)
Enjoy The Silence(DEPECHE MODE)
True Faith(NEW ORDER)
Love Like Blood(KILLING JOKE)
Free Falling(TOM PETTY AND THE HEARTBREAKERS)
December(ALL ABOUT EVE)
She’s A Maniac(MICHAEL SAMBORA)
Another Day In Paradise(PHIL COLLINS)
Take On Me(A-HA)
Invincible(PAT BENETAR)
All That She Wants(ACE OF BASE)
Black Or White(MICHAEL JACKSON)
Frozen(MADONNA)
Careless Whisper(GEORGE MICHAEL)
Let’s Get Loud(JENNIFER LOPEZ)
Livin De La Copa(RICKY MARTIN)
Sex Bomb(TOM JONES)
Spanish Guitar(TONY BRAXTON)
Scotman’s World(SCOTMAN JOHN)
Go West(PET SHOP BOYS)
Wannabe(SPICE GIRLS)
Boombastic(SHAGGY)
I Turn To You(MELANIE C)
I See You Baby(GROOVE ARMADA)
Umbrella(RIHILLA)
Don’t Speak(NO DOUBT)
Losing My Religion(REM)
My Favorite Game(CARDIGANS)
Everything I Do(BRYAN ADAMS)
Strange World(K.E)
Don’t Merry Her(THE BEAUTIFUL SOUTH)
Jesus He Knows Me(GENESIS)
Big Time Sensuality(BJÖRK)
Wicked Game(CHRIS ISAAC)
Missing(EVERYTHING BUT THE GIRL)
Forever Not Yours(A-HA)
Come Undone(DURAN DURAN)
Zombie(THE CRANBERRIES)
Wonderwall(OASIS)
Girls&Boys(BLUR)
You’re My Heart You’re My Soul(MODERN TALKING)
In The Heat Of The Night(SANDRA)
You’re A Woman(BAD BOYS BLUE)
Self Control(LAURA BRANIGAN)
Heaven And Hell(C.C.CATCH)
It’s A Sin(PET SHOP BOYS)
Life Is Live(OPUS)
Rock Me Amadeus(FALCO)
Take My Breath Away(BERLIN)
Heaven Is A Place On Earth(BELINDA CARLISLE)
You Came(KIM WILDE)
Touch Me(SAMANTHA FOX)
Wild Boys(DURAN DURAN)
She Bop(CYNDI LAUPER)
Shattared Dreams(JOHNY HATES JAZZ)
Broken Wings(MR.MISTER)
Big In Japan(ALPHAVILLE)
Boys Boys Boys(SABRINA)
The Great Commandment(CAMOUFLAGE)
We Close Our Eyes(GO WEST)
Walk Like An Egyptian(BANANARAMA)
La Isla Bonita(MADONNA)
I Just Died In Your Arms Tonight(CUTTING CREW)
Ravishing(BONNIE TYLER)
Hot Summer Nights(GLORIA ESTEFAN)
Lead Me On(TEENE MARIA)
Beat It(MICHAEL JACKSON)
Russian Lullaby(E-TYPE)
Casablanca(VANESSA JAY)
Who Needs Love(Like That)(ERASURE)
Listen To Your Heart(ROXETTE)
You Spin Me Right Round(DEAD OR ALIVE)
Hello Again(THE CARS)
Shout(TEARS FOR FEARS)
Sweet Dreams(Are Made Of This)(EURYTHMICS)
Jungle Life(TARZAN BOYS)
Somebody’s Watching Me(ROCKWELL)
Rasputin(BONEY M)
She Works Hard For The Money(DONNA SUMMER)
Irgendwie Irgendwo Irgendwann(NENA)
Black Planet(THE SISTERS OF MERCY)
In The Army Now(STATUS QUO)
We Didn’t Start The Fire(BILLY JOEL)
Land Of Confusion(GENESIS)
Enjoy The Silence(DEPECHE MODE)
True Faith(NEW ORDER)
Love Like Blood(KILLING JOKE)
Free Falling(TOM PETTY AND THE HEARTBREAKERS)
December(ALL ABOUT EVE)
She’s A Maniac(MICHAEL SAMBORA)
Another Day In Paradise(PHIL COLLINS)
Take On Me(A-HA)
Invincible(PAT BENETAR)
All That She Wants(ACE OF BASE)
Black Or White(MICHAEL JACKSON)
Frozen(MADONNA)
Careless Whisper(GEORGE MICHAEL)
Let’s Get Loud(JENNIFER LOPEZ)
Livin De La Copa(RICKY MARTIN)
Sex Bomb(TOM JONES)
Spanish Guitar(TONY BRAXTON)
Scotman’s World(SCOTMAN JOHN)
Go West(PET SHOP BOYS)
Wannabe(SPICE GIRLS)
Boombastic(SHAGGY)
I Turn To You(MELANIE C)
I See You Baby(GROOVE ARMADA)
Umbrella(RIHILLA)
Don’t Speak(NO DOUBT)
Losing My Religion(REM)
My Favorite Game(CARDIGANS)
Everything I Do(BRYAN ADAMS)
Strange World(K.E)
Don’t Merry Her(THE BEAUTIFUL SOUTH)
Jesus He Knows Me(GENESIS)
Big Time Sensuality(BJÖRK)
Wicked Game(CHRIS ISAAC)
Missing(EVERYTHING BUT THE GIRL)
Forever Not Yours(A-HA)
Come Undone(DURAN DURAN)
Zombie(THE CRANBERRIES)
Wonderwall(OASIS)
Girls&Boys(BLUR)
80'lerden Playlist Derlemeleri
Gaz Playlist:
The Final Countdown(EUROPE)
Mighty Wings(CHEAP TRICK)
Cherry Pie(WARRANT)
Burning Heart(SURVIVOR)
There’s No Easy Way Out(ROBERT TEPPER)
All She Wrote(FIREHOUSE)
Dream Warriors(DOKKEN)
You Give Love A Bad Name(BON JOVI)
Fallen Angel(POISON)
Sweet Obsession(BONFIRE)
Do You Like It(KINGDOM COME)
Straight For The Heart(TOTO)
Soul Survivor(ASPHALT BALLET)
Kickstart My Heart(MOTLEY CRUE)
Come On Feel The Noise(QUIET RIOT)
Mad About You(SLAUGHTER)
Love Changes Everything(HONEYMOON SUITE)
Don’t Stop At The Top(SCORPIONS)
Welcome To The Jungle(GUNS N’ ROSES)
Go(ASIA)
Hang Tough(TESLA)
Wild Child(WASP)
Break Down The Walls(STONE FURY)
Let Go(Q5)
Slip Of The Tongue(HOUSE OF LORDS)
River Of Pain(THUNDER)
Crazy Nights(LOUDNESS)
Wicked Sensation(LYNCH MOB)
Destiny(MC AULEY SCHENKER GROUP)
Summer Sun(SHOOTING STAR)
Never Use Love(RATT)
Everlasting Flame(JOHN NORUM)
Boys In Heat(BRITNY FOX)
Romantik Playlist:
Love Of A Lifetime(FIREHOUSE)
Desperate Dreams(SURVIVOR)
Stop Loving You(TOTO)
Walk In The Shadows(QUEENSRYCHE)
Is This Love(WHITESNAKE)
What Love Can Be(KINGDOM COME)
Heaven In Your Eyes(LOVERBOY)
When The Children Cry(WHITE LION)
Real Love(SLAUGHTER)
Carrie(EUROPE)
Lovers(FATE)
You Make Me Feel(BONFIRE)
Every Rose Has It’s Thorn(POISON)
Send Me An Angel(SCORPIONS)
Seawinds(ACCEPT)
Living On The Borderline(Q5)
The Flame(CHEAP TRICK)
A Tale That Wasn’t Right(HELLOWEEN)
Alone Again(DOKKEN)
Burning For Love(HONEYMOON SUITE)
18 And Life(SKID ROW)
Time(MC AULEY SCHENKER GROUP)
What About Love(HEART)
Love Song(TESLA)
Savage Heart(PRETTY MAIDS)
The Price(TWISTED SISTER)
Summer’s Rain(SAVATAGE)
When It’s Love(VAN HALEN)
Nobody’s Fool(CINDERELLA)
Crying(VIXEN)
I Saw Red(WARRANT)
When I See You Smile(BAD ENGLISH)
Love Bites(DEF LEPPARD)
The Final Countdown(EUROPE)
Mighty Wings(CHEAP TRICK)
Cherry Pie(WARRANT)
Burning Heart(SURVIVOR)
There’s No Easy Way Out(ROBERT TEPPER)
All She Wrote(FIREHOUSE)
Dream Warriors(DOKKEN)
You Give Love A Bad Name(BON JOVI)
Fallen Angel(POISON)
Sweet Obsession(BONFIRE)
Do You Like It(KINGDOM COME)
Straight For The Heart(TOTO)
Soul Survivor(ASPHALT BALLET)
Kickstart My Heart(MOTLEY CRUE)
Come On Feel The Noise(QUIET RIOT)
Mad About You(SLAUGHTER)
Love Changes Everything(HONEYMOON SUITE)
Don’t Stop At The Top(SCORPIONS)
Welcome To The Jungle(GUNS N’ ROSES)
Go(ASIA)
Hang Tough(TESLA)
Wild Child(WASP)
Break Down The Walls(STONE FURY)
Let Go(Q5)
Slip Of The Tongue(HOUSE OF LORDS)
River Of Pain(THUNDER)
Crazy Nights(LOUDNESS)
Wicked Sensation(LYNCH MOB)
Destiny(MC AULEY SCHENKER GROUP)
Summer Sun(SHOOTING STAR)
Never Use Love(RATT)
Everlasting Flame(JOHN NORUM)
Boys In Heat(BRITNY FOX)
Romantik Playlist:
Love Of A Lifetime(FIREHOUSE)
Desperate Dreams(SURVIVOR)
Stop Loving You(TOTO)
Walk In The Shadows(QUEENSRYCHE)
Is This Love(WHITESNAKE)
What Love Can Be(KINGDOM COME)
Heaven In Your Eyes(LOVERBOY)
When The Children Cry(WHITE LION)
Real Love(SLAUGHTER)
Carrie(EUROPE)
Lovers(FATE)
You Make Me Feel(BONFIRE)
Every Rose Has It’s Thorn(POISON)
Send Me An Angel(SCORPIONS)
Seawinds(ACCEPT)
Living On The Borderline(Q5)
The Flame(CHEAP TRICK)
A Tale That Wasn’t Right(HELLOWEEN)
Alone Again(DOKKEN)
Burning For Love(HONEYMOON SUITE)
18 And Life(SKID ROW)
Time(MC AULEY SCHENKER GROUP)
What About Love(HEART)
Love Song(TESLA)
Savage Heart(PRETTY MAIDS)
The Price(TWISTED SISTER)
Summer’s Rain(SAVATAGE)
When It’s Love(VAN HALEN)
Nobody’s Fool(CINDERELLA)
Crying(VIXEN)
I Saw Red(WARRANT)
When I See You Smile(BAD ENGLISH)
Love Bites(DEF LEPPARD)
Retrospektif (Askerde Karalamışım)
Yıllara göre sırayla ilk aklıma gelen olay/kişi/nesneler
1985
ALBÜM/NEW ORDER-LOW LIFE
ALBÜM/CHEAP TRICK-STANDING ON THE EDGE
ALBÜM/A-HA-HUNTING HIGH AND LOW
1986
ALBÜM/EUROPE-THE FINAL COUNTDOWN
FILM/TOP GUN
FELAKET/ÇERNOBİL
1987
ALBÜM/HELLOWEEN-KEEPER OF THE SEVEN KEYS:1
ALBÜM/WHITESNAKE-1987
ALBÜM/MSG-PERFECT TIMING
1988
FUTBOL/GALATASARAY-NEUCHATEL XAMAX (5-0)
ALBÜM/METALLICA-...AND JUSTICE FOR ALL
EĞİTİM/İLKOKUL BAŞLANGIÇ(GAZİ M.K.PAŞA İLKOKULU)
1989
SİYASET/BERLİN DUVARI'NIN YIKILMASI
FUTBOL/GALATASARAY AVRUPADA YARIFİNAL
FUTBOL/GALATASARAY-FENERBAHÇE:3-4
1990
ŞARKI/WARRANT-CHERRY PIE
TATİL/SİLİVRİ
FUTBOL/DÜNYA KUPASI İTALYA 90
1991
ALBÜM/METALLICA
ALBÜM/OVERKILL-HORRORSCOPE
TELEVİZYON/STAR(MAGIC BOX)
1992
BİLGİSAYAR/COMMODORE 64+DATA SET
DERGİ/64'LER
EĞİTİM/FKM DERSHANESİ
1993
EĞİTİM/ANADOLU LİSESİ GİRİŞ(ÜSKÜDAR ANADOLU LİS.)
FUTBOL/GALATASARAY ŞAMPİYONLUK(SON MAÇ 8-0 GALİBİYET)
EĞİTİM/İLKOKUL MEZUNİYET(GAZİ M.K.PAŞA İLKOKULU)
1994
BİLGİSAYAR/AMIGA 500
OYUN/CANNON FODDER
DERGİ/AMIGA
1995
FİLM/SEVEN
OYUN/SENSIBLE WORLD OF SOCCER 1995-96
TATİL/YELKENKAYA
1996
TATİL/ALTINOLUK
FUTBOL/EURO 96(ALMANYA ŞAMPİYONLUK)
FİLM/BRAVEHEART
1997
İŞ/STÜDYO NOTİS
SİYASET/28 ŞUBAT
OYUN/FİFA&NBA 97 PARTİLERİ
1998
HOBİ/INTERNET CAFELER VE MIRC
KONSER/KREATOR&SAMAEL
ALBUM/SENTENCED-FROZEN
1999
DOĞAL FELAKET/MARMARA DEPREMİ
KONSOL/PLAYSTATION 1
KONSER/OVERKILL
2000
FUTBOL/GALATASARAY UEFA KUPASI
TATİL/ÇEŞME
EĞİTİM/ÜNİVERSİTE GİRİŞ VE ÇIKIŞ(AFYON İŞLETME)
2001
İŞ/HERMES İLETİŞİM
OYUN/COUNTER STRIKE
TERÖR/İKİZ KULELERE SALDIRI
2002
EĞİTİM/ÜNİVERSİTE GİRİŞ(İSTANBUL Ü. SOSYOLOJİ)
VEFAT/NEZİHE KONĞUR
FUTBOL/JAPONYA&KORE 2002(TÜRKİYE'NİN 3.LÜĞÜ)
2003
İŞ/EFOR ARAŞTIRMA
SAĞLIK/LASER AMELİYATI(GÖZ)
BİLGİSAYAR/PC
2004
FESTİVAL/ROCK İSTANBUL(SOLAR BEACH)
KONSER/SEBASTIAN BACH
BİLGİSAYAR/MSN MESSENGER
2005
TATİL/AYVALIK
FESTİVAL/ROCK REPUBLIC
GEZİ/ÇANAKKALE
2006
EĞİTİM/ÜNİVERSİTE MEZUNİYET(İSTANBUL Ü. SOSYOLOJİ)
İŞ/ATLANTİS MÜZİK
ORGANİZASYON/HAGGARD&SODOM KONSER
2007
TATİL/İZMİR ÖZDERE
İŞ/SİGORTA BAŞLANGICI
DİĞER/ASKERLİK
1985
ALBÜM/NEW ORDER-LOW LIFE
ALBÜM/CHEAP TRICK-STANDING ON THE EDGE
ALBÜM/A-HA-HUNTING HIGH AND LOW
1986
ALBÜM/EUROPE-THE FINAL COUNTDOWN
FILM/TOP GUN
FELAKET/ÇERNOBİL
1987
ALBÜM/HELLOWEEN-KEEPER OF THE SEVEN KEYS:1
ALBÜM/WHITESNAKE-1987
ALBÜM/MSG-PERFECT TIMING
1988
FUTBOL/GALATASARAY-NEUCHATEL XAMAX (5-0)
ALBÜM/METALLICA-...AND JUSTICE FOR ALL
EĞİTİM/İLKOKUL BAŞLANGIÇ(GAZİ M.K.PAŞA İLKOKULU)
1989
SİYASET/BERLİN DUVARI'NIN YIKILMASI
FUTBOL/GALATASARAY AVRUPADA YARIFİNAL
FUTBOL/GALATASARAY-FENERBAHÇE:3-4
1990
ŞARKI/WARRANT-CHERRY PIE
TATİL/SİLİVRİ
FUTBOL/DÜNYA KUPASI İTALYA 90
1991
ALBÜM/METALLICA
ALBÜM/OVERKILL-HORRORSCOPE
TELEVİZYON/STAR(MAGIC BOX)
1992
BİLGİSAYAR/COMMODORE 64+DATA SET
DERGİ/64'LER
EĞİTİM/FKM DERSHANESİ
1993
EĞİTİM/ANADOLU LİSESİ GİRİŞ(ÜSKÜDAR ANADOLU LİS.)
FUTBOL/GALATASARAY ŞAMPİYONLUK(SON MAÇ 8-0 GALİBİYET)
EĞİTİM/İLKOKUL MEZUNİYET(GAZİ M.K.PAŞA İLKOKULU)
1994
BİLGİSAYAR/AMIGA 500
OYUN/CANNON FODDER
DERGİ/AMIGA
1995
FİLM/SEVEN
OYUN/SENSIBLE WORLD OF SOCCER 1995-96
TATİL/YELKENKAYA
1996
TATİL/ALTINOLUK
FUTBOL/EURO 96(ALMANYA ŞAMPİYONLUK)
FİLM/BRAVEHEART
1997
İŞ/STÜDYO NOTİS
SİYASET/28 ŞUBAT
OYUN/FİFA&NBA 97 PARTİLERİ
1998
HOBİ/INTERNET CAFELER VE MIRC
KONSER/KREATOR&SAMAEL
ALBUM/SENTENCED-FROZEN
1999
DOĞAL FELAKET/MARMARA DEPREMİ
KONSOL/PLAYSTATION 1
KONSER/OVERKILL
2000
FUTBOL/GALATASARAY UEFA KUPASI
TATİL/ÇEŞME
EĞİTİM/ÜNİVERSİTE GİRİŞ VE ÇIKIŞ(AFYON İŞLETME)
2001
İŞ/HERMES İLETİŞİM
OYUN/COUNTER STRIKE
TERÖR/İKİZ KULELERE SALDIRI
2002
EĞİTİM/ÜNİVERSİTE GİRİŞ(İSTANBUL Ü. SOSYOLOJİ)
VEFAT/NEZİHE KONĞUR
FUTBOL/JAPONYA&KORE 2002(TÜRKİYE'NİN 3.LÜĞÜ)
2003
İŞ/EFOR ARAŞTIRMA
SAĞLIK/LASER AMELİYATI(GÖZ)
BİLGİSAYAR/PC
2004
FESTİVAL/ROCK İSTANBUL(SOLAR BEACH)
KONSER/SEBASTIAN BACH
BİLGİSAYAR/MSN MESSENGER
2005
TATİL/AYVALIK
FESTİVAL/ROCK REPUBLIC
GEZİ/ÇANAKKALE
2006
EĞİTİM/ÜNİVERSİTE MEZUNİYET(İSTANBUL Ü. SOSYOLOJİ)
İŞ/ATLANTİS MÜZİK
ORGANİZASYON/HAGGARD&SODOM KONSER
2007
TATİL/İZMİR ÖZDERE
İŞ/SİGORTA BAŞLANGICI
DİĞER/ASKERLİK
Tuesday, May 06, 2008
Coming Home
Hayatıma verdiğim 5 aylık molanın bitmesine on gün kaldı.
Askerlik, birşeylerin değerini anlamak için harika bir fırsatmış.
Daha önce kendi kendime yarattığım bütün trajedinin ne kadar anlamsız olduğunu gösteren bir yerdi burası..
Yazması çok kolay, uygulaması biraz zor ama: "Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak"
Uzun zaman sonra kendime verdiğim ilk söz bu...
Askerlik, birşeylerin değerini anlamak için harika bir fırsatmış.
Daha önce kendi kendime yarattığım bütün trajedinin ne kadar anlamsız olduğunu gösteren bir yerdi burası..
Yazması çok kolay, uygulaması biraz zor ama: "Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak"
Uzun zaman sonra kendime verdiğim ilk söz bu...
Thursday, November 08, 2007
Valfar, ein Windir

Hayatimda hiç görmediğim, zaten artık hiç bir şekilde görme şansımın bulunmadığı bir insan:Tarje Bakken..
Valfar diye tanınmış metal camiasında..Windir adındaki Norveçli black metal grubunun herşeyi imiş..Grubun nerdeyse bütün şarkı sözleri ve karanlık besteleri onun elinden çıkmış...
Daha 26 yaşına girmeden trajik biçimde hayatını kaybetmiş..Üzerine birçok şarkı sözü yazdığı, kutsal olarak gördüğü Sogndal topraklarında amansız bir tipide donarak göçmüş bu dünyadan..Hayata veda ettiği 2004 Ocağına kadar her biri Black Metal tarihinde önemli yere sahip olan dört albüm kaydetmiş..
Gerçekten yazık olmuş diye düşünüyorum..Yaptığı müzik ile hissettiğim veya özlemini duyduğum bir çok şeyi anlatan bir müzisyenmiş..Gerçi yazdığı sözleri Norveççe oldukları için anlamam imkansız, ama müzik zaten ortak duyguların ifade ediliş şekli değil mi?Müzisyen; hissettiklerini notalara döker, dinleyici de bundan etkilenir..Ben Windir'in müziğinde hayatımın karanlık tarafına ait birçok ayrıntı yakaladım.
25 senelik ömrümde asla Black Metal üzerine atıp tutacak biri olmamama rağmen beni aldı götürdü Valfar..Üst üste on kez falan Soknardalr adlı parçayı dinledim geçen gün..Nasıl bir duygu yoğunluğudur bu?Beni ilk kez Sentenced / Frozen dinlediğim zamanlara götürdü..
Senin için gerçekten üzülüyorum Valfar..Ayrı dünyalarda bulunmamıza rağmen hep içimde var olan ama bir türlü ifade edemediğim soğuk hislerime ve ruhumun karanlık köşelerine dokunduğun için sana yakınlık duyuyorum..Bir şekilde müzik üretecek kapasiteye sahip birisi olsaydım eminim ki yapacaklarım senin yaptıklarına yakın olurdu..Hangi dil olduğu önemli değil..Hüznümü yakaladın içimde be adam..Bütün karanlık hislerimi bir forma soktun..Bir gün bir yerlerde buluşacağız elbet..Soknardalr da bunu anlatmıyor mu zaten!
Friday, October 19, 2007
Thorn In My Side?
Yalnızlıktan kaçamıyorum..Nereye gidersem gideyim, kimlerle birlikte olursam olayım tek başımayım.
Oysa ki anlatmak istediğim ne kadar çok şey birikiyor içimde.Paylaşılmak üzere birçok acı tatlı hatıra bekliyor.Ama olmuyor, sanki bütün söylemek istediklerimi bir dolabın içine atıp kapısını kilitlemişim.Dışarıya hiçbir şey sızmıyor, sanki içimde 24 saat benliğimi denetleyen mekanizmalar var.Bu bedenden içeriye her türlü umutsuzluk, özlem, karamsarlık girişine izin var ama bunların çarelerinin bulunup dışarı atılmaları yasaklanmış sanki..Sürekli alan ama hiç satamayan esnaf gibiyim.Tek farkı içeri buyur ettiğim şeylerin parayla satın alınamayan ve ruh sağlığıma zarar verebilecek şeyler olmaları.Kaç kere "Keşke hayattaki tüm sıkıntılarımın kaynağı para ve onun getirip götürdükleri olsaydı" diye içimden geçmiştir.Ama olmuyor ve bundan sonra da olmayacak.Bu, benim seçtiğim bir yol değil, belki de kaderimde sürekli dikenli yollar üzerinde ilerlemek var..Arada bir birileri omuz atıyor ve yolun dışına itiliyorum.Düştüğüm yerden doğrulup tekrar yola dönmek biraz zamanımı ve enerjimi alsa da genellikle bunu başarabiliyorum..Bazen de gözlerim kapalı yürüdüğümden yolda önümde sabit duran engelleri görmüyorum ve yanlarından geçmek varken dosdoğru onlara çarpıyorum .."Kim koydu bu engelleri buraya?" diye sormanın yersiz olduğunu düşünüyorum çünkü zorluklarla karşılaşmasaydık başarının, tatmin olma hissinin ve rahatlamanın ne anlama geldiğini bilemeyecektik..Her seferinde yerden kalkıyorum ve "Bir daha o kadar sersemce davranmayacağım, insanlara güvenmeyeceğim o kadar, tehlikelerin farkında olacağım" diye kendime söz verip devam dikenli yolda ilerlemeye devam ediyorum..Verilen sözler çabucak unutuluyor..
Bazen de yolumun üzerinde hiçbir engel gözükmüyor..Beni yolun dışına atacak hiçbir güç yok etrafta..Biraz ilerde gecenin karanlığında bir ışık görünüyor.Dümdüz ilerlesem, hiçbir yöne sapmasam o ışığa ulaşacağım.Ancak ben anlamsız bir şekilde boş yolda dümdüz ilerlemek yerine dahili yollara giriyorum.O kapkaranlık, soğuk yan yollarda tamamen kayboluyorum.Ufukta da o ışık gözükmez oluyor artık..Kolayı zora çevirmiş oluyorum...Fırsatları kaçırdığımı hissediyorum, bu da tarifi imkansız boşluklar yaratıyor içimde...
Evet, yol hala dikenli ve taşlı.Arada mola verip kafamı dağıtabileceğim istasyonlar olmasaydı gerçekten bitmiştim..
Bu vesile ile bir teşekkür listesi hazırlıyorum:
- Müzik
- Alkol(Şimdilik olumsuz etkilerini bir kenara bırakmak zorundayım)
- Futbol&Basketbol (+ Bu sporları icra ederken birlikte ter akıttığım arkadaşlarım)
- Adventure, strateji, action, spor oyunları ve komedi, gerilim, korku filmleri.
- Kendileriyle konuşunca bir parça huzur bulduğum arkadaşlarım..Değer verilenler..Sık sık akla ve Akmar'a(!)gelenler: Alper, Cem, Mutlu, Bihter, Murat, Zeliha, Evrin...
Teşekkürler!Siz olmasaydınız iyice dibe vurmuş olurdum..
Oysa ki anlatmak istediğim ne kadar çok şey birikiyor içimde.Paylaşılmak üzere birçok acı tatlı hatıra bekliyor.Ama olmuyor, sanki bütün söylemek istediklerimi bir dolabın içine atıp kapısını kilitlemişim.Dışarıya hiçbir şey sızmıyor, sanki içimde 24 saat benliğimi denetleyen mekanizmalar var.Bu bedenden içeriye her türlü umutsuzluk, özlem, karamsarlık girişine izin var ama bunların çarelerinin bulunup dışarı atılmaları yasaklanmış sanki..Sürekli alan ama hiç satamayan esnaf gibiyim.Tek farkı içeri buyur ettiğim şeylerin parayla satın alınamayan ve ruh sağlığıma zarar verebilecek şeyler olmaları.Kaç kere "Keşke hayattaki tüm sıkıntılarımın kaynağı para ve onun getirip götürdükleri olsaydı" diye içimden geçmiştir.Ama olmuyor ve bundan sonra da olmayacak.Bu, benim seçtiğim bir yol değil, belki de kaderimde sürekli dikenli yollar üzerinde ilerlemek var..Arada bir birileri omuz atıyor ve yolun dışına itiliyorum.Düştüğüm yerden doğrulup tekrar yola dönmek biraz zamanımı ve enerjimi alsa da genellikle bunu başarabiliyorum..Bazen de gözlerim kapalı yürüdüğümden yolda önümde sabit duran engelleri görmüyorum ve yanlarından geçmek varken dosdoğru onlara çarpıyorum .."Kim koydu bu engelleri buraya?" diye sormanın yersiz olduğunu düşünüyorum çünkü zorluklarla karşılaşmasaydık başarının, tatmin olma hissinin ve rahatlamanın ne anlama geldiğini bilemeyecektik..Her seferinde yerden kalkıyorum ve "Bir daha o kadar sersemce davranmayacağım, insanlara güvenmeyeceğim o kadar, tehlikelerin farkında olacağım" diye kendime söz verip devam dikenli yolda ilerlemeye devam ediyorum..Verilen sözler çabucak unutuluyor..
Bazen de yolumun üzerinde hiçbir engel gözükmüyor..Beni yolun dışına atacak hiçbir güç yok etrafta..Biraz ilerde gecenin karanlığında bir ışık görünüyor.Dümdüz ilerlesem, hiçbir yöne sapmasam o ışığa ulaşacağım.Ancak ben anlamsız bir şekilde boş yolda dümdüz ilerlemek yerine dahili yollara giriyorum.O kapkaranlık, soğuk yan yollarda tamamen kayboluyorum.Ufukta da o ışık gözükmez oluyor artık..Kolayı zora çevirmiş oluyorum...Fırsatları kaçırdığımı hissediyorum, bu da tarifi imkansız boşluklar yaratıyor içimde...
Evet, yol hala dikenli ve taşlı.Arada mola verip kafamı dağıtabileceğim istasyonlar olmasaydı gerçekten bitmiştim..
Bu vesile ile bir teşekkür listesi hazırlıyorum:
- Müzik
- Alkol(Şimdilik olumsuz etkilerini bir kenara bırakmak zorundayım)
- Futbol&Basketbol (+ Bu sporları icra ederken birlikte ter akıttığım arkadaşlarım)
- Adventure, strateji, action, spor oyunları ve komedi, gerilim, korku filmleri.
- Kendileriyle konuşunca bir parça huzur bulduğum arkadaşlarım..Değer verilenler..Sık sık akla ve Akmar'a(!)gelenler: Alper, Cem, Mutlu, Bihter, Murat, Zeliha, Evrin...
Teşekkürler!Siz olmasaydınız iyice dibe vurmuş olurdum..
Monday, September 24, 2007
All The Right Reasons
Bir anlamı olmalı..
Hayır, sürekli sorulan soruların değil..Sözlerin, hislerin bir anlamı olmalı.Değer verip birileriyle birşeyler paylaşıyorsan bu konularda gerçekten hiç şüpheye düşmemiş olmak gerek."Benim kimsem yok ama yine de anlatmam, paylaşmam lazım içimdekileri" yaklaşımı yanlış.Ama ihtiyaç sonucu ortaya çıktığı için bir noktaya kadar kabul edilebilir..
Ama sözler havada kalıyorsa, yapılamayacak olanlar vaat ediliyorsa, kısacası güven kırılıyorsa bünye artık isyan ediyor.Bu tepki başlarda kendini sessiz çığlıklar şeklinde gösteriyor..Ama giderek bir çığ haline geliyor.Yaşamda karşıtlık felsefesi veya diyalektik diye bir şey bence gerçekten var.Kötü olmadan iyi olmanın ne anlama geldiğini anlayamıyorsun mesela..Zayıf duruma düşmeden güçlü hissetmenin nasıl birşey olduğunu bilemiyorsun..Herşey karşıtlarından güç alıp aşama kaydediyor, sonunda gerçek anlamına ulaşıyor..
Ne kadar hayat tecrübesine sahip olsan da salakça herzaman herşeyin iyi gitmesi bekliyorsun..Daha da önemlisi, anlatabileceklerinin karşındakilerin anlayabileceği kadar olduğu aklından çıkıyor..(Mevlana çok doğru söylemiş)Bazı insanlarla gereğinden fazla samimi oluyorsun (Sırf aynı zaman ve mekan paylaşıldığı için)Çoğu zaman beyin isyan ediyor ama kalp onu dinlemiyor..Yalanlar duymana, içinden gelen seslerin seni uyarmalarına rağmen sırf iyi geçinmeye devam etmek adına hiçbirşey olmamış gibi davranıyorsun..Israrla doğuştan gelen sakin ve uzlaşmacı tavrını kaybetmiyorsun..Sakin kafayla düşünme fırsatı bulduğunda birer birer birikmiş olan haklı nedenlerini keşfediyorsun..Haklı nedenlerinle düşmanlarına saldırmak, hiç durmadan konuşmak ve savunma yapmak gereği duyuyorsun..Ama bir bakıyorsun ki yorgun bedenin bu oyunlara karşı koyamayacak hale gelmiş, yediğin yemeği sindirir gibi uykunda da duyduğun yalanları sindiriyorsun..Azap dolu uykular bekliyor..Boğucu gerçeklerden uykunda dahi kaçış yok..Onlar bütün gece boyunca seni kovalıyor.Son bir çabayla sağlam olduğunu zannettiğin bir barınağa sığınıyorsun..Sabah oluyor bir şekilde, güneş doğuyor..Tek bir şey düşünebiliyorsun: "Bir gün daha idare edelim bakalım.."
Hayır, sürekli sorulan soruların değil..Sözlerin, hislerin bir anlamı olmalı.Değer verip birileriyle birşeyler paylaşıyorsan bu konularda gerçekten hiç şüpheye düşmemiş olmak gerek."Benim kimsem yok ama yine de anlatmam, paylaşmam lazım içimdekileri" yaklaşımı yanlış.Ama ihtiyaç sonucu ortaya çıktığı için bir noktaya kadar kabul edilebilir..
Ama sözler havada kalıyorsa, yapılamayacak olanlar vaat ediliyorsa, kısacası güven kırılıyorsa bünye artık isyan ediyor.Bu tepki başlarda kendini sessiz çığlıklar şeklinde gösteriyor..Ama giderek bir çığ haline geliyor.Yaşamda karşıtlık felsefesi veya diyalektik diye bir şey bence gerçekten var.Kötü olmadan iyi olmanın ne anlama geldiğini anlayamıyorsun mesela..Zayıf duruma düşmeden güçlü hissetmenin nasıl birşey olduğunu bilemiyorsun..Herşey karşıtlarından güç alıp aşama kaydediyor, sonunda gerçek anlamına ulaşıyor..
Ne kadar hayat tecrübesine sahip olsan da salakça herzaman herşeyin iyi gitmesi bekliyorsun..Daha da önemlisi, anlatabileceklerinin karşındakilerin anlayabileceği kadar olduğu aklından çıkıyor..(Mevlana çok doğru söylemiş)Bazı insanlarla gereğinden fazla samimi oluyorsun (Sırf aynı zaman ve mekan paylaşıldığı için)Çoğu zaman beyin isyan ediyor ama kalp onu dinlemiyor..Yalanlar duymana, içinden gelen seslerin seni uyarmalarına rağmen sırf iyi geçinmeye devam etmek adına hiçbirşey olmamış gibi davranıyorsun..Israrla doğuştan gelen sakin ve uzlaşmacı tavrını kaybetmiyorsun..Sakin kafayla düşünme fırsatı bulduğunda birer birer birikmiş olan haklı nedenlerini keşfediyorsun..Haklı nedenlerinle düşmanlarına saldırmak, hiç durmadan konuşmak ve savunma yapmak gereği duyuyorsun..Ama bir bakıyorsun ki yorgun bedenin bu oyunlara karşı koyamayacak hale gelmiş, yediğin yemeği sindirir gibi uykunda da duyduğun yalanları sindiriyorsun..Azap dolu uykular bekliyor..Boğucu gerçeklerden uykunda dahi kaçış yok..Onlar bütün gece boyunca seni kovalıyor.Son bir çabayla sağlam olduğunu zannettiğin bir barınağa sığınıyorsun..Sabah oluyor bir şekilde, güneş doğuyor..Tek bir şey düşünebiliyorsun: "Bir gün daha idare edelim bakalım.."
Sunday, September 02, 2007
On The Sunday Of Life
Olabildiğince saçma geçirilen bir Pazar günü yaşadım.Şu şekilde gelişti olaylar:
- Akşamdan kalmış olmamın etkisiyle dükkanın anahtarını içerde unutmuş olduğumu fark etmem..
- "Türk insanı Pazar günü yataktan kalkmaz " önermesinin bir kez daha doğru olduğunun anlaşılması.Bu yüzden elimde kahveyle saatlerce dükkanın kapısını açacak anahtarcıyı beklemem..
- Bu esnada Rock'n'Coke festivalinde şirketimizi temsil etmekte olan patronun araması ve çok da kibar olmayan bir dille bu güne kadar o anahtarın bir kopyasının yapılmış olmasının gerektiğini hatırlatması..
- “Kısmet bugüneymiş” diye cevap vermem ve anahtarcıyla giriştiğim sıkı olmayan pazarlık neticesinde öğlene doğru dükkanı açmayı başarmam..
- Camda yazan “ECM 18 YTL" yazısı üzerine birkaç yaşı 40’ı aşkın müzik koleksiyoncusunun içeri girmesi ve sırf ucuz diye Jazz CD'lerine hücum etmeleri..
- Seçim zamanı çoktan geçtiği halde Kadıköy’de kimin organize ettiği bilinmeyen bir mitingin düzenlenmesi..Kime ne faydasının dokunacağının asla anlaşılamaması..Ama yolların kapanması..İnsanların yürümek zorunda bırakılmaları..
- Dükkana fazla insan girmediği için sıkılmak..Kafayı masaya koyup uyku pozisyonuna geçmek..Ulver'in Themes From William Blake’s: The Marriage Of Heaven And Hell albümünü dinlemek…Bir kez daha "Aşmış bu adamlar!" demek..
- Sevilen arkadaşlardan birinin (Bihter) ziyarete gelmesi..Yalnız birisi olmadığıma kanaat getirmek ve yalnızlığı bir süreliğine unutmak..
- Dükkana takılmayı alışkanlık haline getirmiş olan tayfanın akşama doğru yine dükkana akın etmesi.Bütün şarkıları sanki birbirinin kopyası olan Jazz albümleri dinlemek..Müzik kültürüne yeni bir şeyler katamamak…
- Rock'n Coke'da yaşanan rezillikleri öğrenmek..Üzerine dedikodu çevirmek..
- Böyle ölü bir günde Akmar’da en yüksek ciroyu yapmak..Ama bunun şahsıma herhangi bir getirisi olmayacağını bilmek..
- Önceki gece doğru dürüst uyunmadığı için bir an önce eve dönme isteği duymak.Ama ani bir kararla gelirken bir büyük Binboa Votka almak ve bilgisayar başında takılmak..Uykusuzluğu biraz daha ertelemek.
- Saatin iki buçuğu göstermesi ve MSN'de konuşacak kimse bulamamak..
- Akşamdan kalmış olmamın etkisiyle dükkanın anahtarını içerde unutmuş olduğumu fark etmem..
- "Türk insanı Pazar günü yataktan kalkmaz " önermesinin bir kez daha doğru olduğunun anlaşılması.Bu yüzden elimde kahveyle saatlerce dükkanın kapısını açacak anahtarcıyı beklemem..
- Bu esnada Rock'n'Coke festivalinde şirketimizi temsil etmekte olan patronun araması ve çok da kibar olmayan bir dille bu güne kadar o anahtarın bir kopyasının yapılmış olmasının gerektiğini hatırlatması..
- “Kısmet bugüneymiş” diye cevap vermem ve anahtarcıyla giriştiğim sıkı olmayan pazarlık neticesinde öğlene doğru dükkanı açmayı başarmam..
- Camda yazan “ECM 18 YTL" yazısı üzerine birkaç yaşı 40’ı aşkın müzik koleksiyoncusunun içeri girmesi ve sırf ucuz diye Jazz CD'lerine hücum etmeleri..
- Seçim zamanı çoktan geçtiği halde Kadıköy’de kimin organize ettiği bilinmeyen bir mitingin düzenlenmesi..Kime ne faydasının dokunacağının asla anlaşılamaması..Ama yolların kapanması..İnsanların yürümek zorunda bırakılmaları..
- Dükkana fazla insan girmediği için sıkılmak..Kafayı masaya koyup uyku pozisyonuna geçmek..Ulver'in Themes From William Blake’s: The Marriage Of Heaven And Hell albümünü dinlemek…Bir kez daha "Aşmış bu adamlar!" demek..
- Sevilen arkadaşlardan birinin (Bihter) ziyarete gelmesi..Yalnız birisi olmadığıma kanaat getirmek ve yalnızlığı bir süreliğine unutmak..
- Dükkana takılmayı alışkanlık haline getirmiş olan tayfanın akşama doğru yine dükkana akın etmesi.Bütün şarkıları sanki birbirinin kopyası olan Jazz albümleri dinlemek..Müzik kültürüne yeni bir şeyler katamamak…
- Rock'n Coke'da yaşanan rezillikleri öğrenmek..Üzerine dedikodu çevirmek..
- Böyle ölü bir günde Akmar’da en yüksek ciroyu yapmak..Ama bunun şahsıma herhangi bir getirisi olmayacağını bilmek..
- Önceki gece doğru dürüst uyunmadığı için bir an önce eve dönme isteği duymak.Ama ani bir kararla gelirken bir büyük Binboa Votka almak ve bilgisayar başında takılmak..Uykusuzluğu biraz daha ertelemek.
- Saatin iki buçuğu göstermesi ve MSN'de konuşacak kimse bulamamak..
Thursday, August 30, 2007
Duty Calls
Huzursuz bekleyiş devam ediyor.
Çok yakın bir zamanda (İki ay kadar)otomatik olarak hayatımda birşeylerin değişeceğini bilsem de henüz bunun farkında değilmişim gibi yaşıyorum.
Daha önce hiç görmediğim şeyleri görmeme, hiç karşılaşmadığım saçma kurallarla karşılaşmama ve işten ayrılmama çok az bir süre kaldı.
Korkuyor muyum, evet..En savunmasız hayvanları öldürmekten kaçınan bir insan olarak elime silah alıp onu kullanmak zorunda olmaktan korkuyorum..Böyle saçma bir düzenin içinde yer almayı istemiyorum ama yapacak birşey yok..Ne kadar geç, o kadar kötü..Zaten yeterince oyalandım sanırım...
Askere gitmeme az bir süre kalmasına rağmen monoton bir hayat sürmeye devam ediyorum.Evde tek başıma olacağım günleri, arkadaşlarımla bol alkollü geçecek geceleri hayal etmiştim..Ama o fırsatlar geldiğinde gene değerlendiremedim...
En azından şu an ev boş olduğu için kafam biraz rahat.İstediğim müziği istediğim volümde dinleyebiliyorum.Hangi saatte ne yaptığıma karışan yok.Saatlerin hiçbir önemi yok zaten...
Kader, geçtiğimiz günlerde bazı yeni arkadaşları ve önceden yakınlık kurmak istediğim halde kuramadığım bazı insanları tanımamı sağladı.Karar vermek için erken ama bu yeni ve yeniden tanınan insanlar hayatımı biraz daha heyecanlı hale getirdiler.
Başlaması çok kolay ama bitirmesi o kadar kolay olmayan bazı ilişkiler ve beraberinde gelen karışık duygular yaşadım..Belki iki ay sonra başıma geleceklerden korkuyorum ama bu sefer bu tür ilişkilerin kaybettireceklerinden endişe etmiyorum.Basit bir ifadeyle: Kaybedecek fazla bir şeyim yok gibi geliyor...
Çok yakın bir zamanda (İki ay kadar)otomatik olarak hayatımda birşeylerin değişeceğini bilsem de henüz bunun farkında değilmişim gibi yaşıyorum.
Daha önce hiç görmediğim şeyleri görmeme, hiç karşılaşmadığım saçma kurallarla karşılaşmama ve işten ayrılmama çok az bir süre kaldı.
Korkuyor muyum, evet..En savunmasız hayvanları öldürmekten kaçınan bir insan olarak elime silah alıp onu kullanmak zorunda olmaktan korkuyorum..Böyle saçma bir düzenin içinde yer almayı istemiyorum ama yapacak birşey yok..Ne kadar geç, o kadar kötü..Zaten yeterince oyalandım sanırım...
Askere gitmeme az bir süre kalmasına rağmen monoton bir hayat sürmeye devam ediyorum.Evde tek başıma olacağım günleri, arkadaşlarımla bol alkollü geçecek geceleri hayal etmiştim..Ama o fırsatlar geldiğinde gene değerlendiremedim...
En azından şu an ev boş olduğu için kafam biraz rahat.İstediğim müziği istediğim volümde dinleyebiliyorum.Hangi saatte ne yaptığıma karışan yok.Saatlerin hiçbir önemi yok zaten...
Kader, geçtiğimiz günlerde bazı yeni arkadaşları ve önceden yakınlık kurmak istediğim halde kuramadığım bazı insanları tanımamı sağladı.Karar vermek için erken ama bu yeni ve yeniden tanınan insanlar hayatımı biraz daha heyecanlı hale getirdiler.
Başlaması çok kolay ama bitirmesi o kadar kolay olmayan bazı ilişkiler ve beraberinde gelen karışık duygular yaşadım..Belki iki ay sonra başıma geleceklerden korkuyorum ama bu sefer bu tür ilişkilerin kaybettireceklerinden endişe etmiyorum.Basit bir ifadeyle: Kaybedecek fazla bir şeyim yok gibi geliyor...
Sunday, August 05, 2007
(I Am A) Victory!
Kendimle gurur duyuyorum!
Ben bir mucizeyim aslında ama kimse farkında değil!
25 senelik ömrümde elle tutulacak hiçbir başarıya imza atmadım, zamanımı güzel şeylerin olmasını umarak geçirdim, hatırlayabileceğim özel anlar ve kişiler azdı..Ne oranda iyi şeylerin olacağını umut ettiysem o ölçüde hiçbir şey değişmedi..
Kendim için "Yürümesini bile bilmiyor, o mu üniversite okumuş üniversite mi onu?" gibi aşağılayıcı laflar dedirtmeyi başardım.Bu lafları söyleyenlere karşılık vermedim.Kin beslemedim..Duyduğum bütün olumsuz eleştirilerden ders çıkarmaya çalıştım.Her zaman içimden gelen sesi dinlemeye gayret ettim..Sınırlarımı bildim, yapabileceklerimin ve yapamayacaklarımın farkında oldum.İnsanlara kapasitemden fazlasını vermeye çalıştığım da oldu, ama zamanla bunun yanlış olduğunu anladım ve tekrarlamamaya çalıştım..
Hayat beni ilişkilerimi koparmam gereken insanlardan tam da doğru zamanlarda ayırdı.Veda edilen kişilerin ardından ilk başlarda üzülsem, onların eksikliklerini hissetsem de zamanla hiç kimse için üzülmemek gerektiğini, hissedilen acının aslında insanın yalnız kalma korkusu ve bencilliğinden kaynaklandığını fark ettim..Acı çekmeyi öğrendim..Acı çekmek, hayatın insanoğluna yaşatmak zorunda olduğu bir eylemdi, aynen mutluluk gibi..Hiçbirşeyin sürekli doğru gidemeyeceğini, kendi mutluluğumun diğer insanlara bağlı olmaması gerektiğini aklımdan çıkartmadım.Belki bu yüzden insanlardan beklentilerim ve yaşadığım hayal kırıklıkları da azaldı..
Aynı ortamda bulunduğum kişilerle aramda bazı konularda genellikle farklar oluyordu.(Örneğin maddi konular, ama önemsemedim bunu)Kimseyi rahatsız etmemeye dikkat ederek, herhangi bir beklenti içinde olmadan takıldım arkadaşlarımla.Lise zamanında babamdan aldığım harçlık haftada iki tane Playstation oyunu almama ve karnımı doyurmama yetiyordu.Ama parayı hiçbir zaman sorun haline getirmedim, kendimi ve paramı bilgisayar oyunlarına ve ondan da önemlisi müziğe verdim.Bir hafta boyunca kantinden en ucuz yemeği (İtalyan salatalı sandviçi) yeme pahasına Sentenced'in Crimson albümünün orjinalini çıkar çıkmaz aldım.Müzikte, özellikle metal müzikte beni çeken bir şeyler vardı.Müzik, hissetiğim pek çok şeye tercüman oluyordu..Müziği çoğu zaman en yakın arkadaşım olarak benimsedim, bana asla sırtını dönmüyordu ve hiç ihanet etmemişti..
Yıllarca kendimi ifade etme, sosyal ortamlarda kendimi gösterme zorluğu çektim..Çok fazla samimi arkadaşım olmadı..Düşüp kalkılanlar, düşenler ve düşürenler girdi hayatıma..Anlamsızdı..
Nereden yola çıktığıma ve şu anda nereye ulaştığıma bakıyorum..Biliyorum ki şu zamana kadar söylenmemiş binlerce sözü, eksik yaşanmış yüzlerce günü arkamda bıraktım..Futbolcuların maçtan sonra söylediği gibi "Daha farklı olabilirdi".Ama olmadı....
Hala darbeler alıyorum, hala hayatta güvenebileceğim çok fazla kişi yok.Hala bazı şeyleri istesem de söyleyemiyorum.Tıkanıyorum..Haklı olduğumu bilmek yetmiyor.İçime kapanmaya devam ediyorum..
Yazının başlığına dönecek olursak, ben galiba mucizeyim..Hala canımı sıkan ve sıkmakta olan birsürü şeyi içimde tutmayı başarıyorum.Sinirlenip kimsenin canını yakmadım.Kendimden başkasını incitmedim.En karanlık saatlerimde ,en artık kaybedecek birşey olmadığına inandığım zamanlarda dahi kontrolü yitirmedim.Bu bana garip bir güç veriyor...
Ben bir mucizeyim aslında ama kimse farkında değil!
25 senelik ömrümde elle tutulacak hiçbir başarıya imza atmadım, zamanımı güzel şeylerin olmasını umarak geçirdim, hatırlayabileceğim özel anlar ve kişiler azdı..Ne oranda iyi şeylerin olacağını umut ettiysem o ölçüde hiçbir şey değişmedi..
Kendim için "Yürümesini bile bilmiyor, o mu üniversite okumuş üniversite mi onu?" gibi aşağılayıcı laflar dedirtmeyi başardım.Bu lafları söyleyenlere karşılık vermedim.Kin beslemedim..Duyduğum bütün olumsuz eleştirilerden ders çıkarmaya çalıştım.Her zaman içimden gelen sesi dinlemeye gayret ettim..Sınırlarımı bildim, yapabileceklerimin ve yapamayacaklarımın farkında oldum.İnsanlara kapasitemden fazlasını vermeye çalıştığım da oldu, ama zamanla bunun yanlış olduğunu anladım ve tekrarlamamaya çalıştım..
Hayat beni ilişkilerimi koparmam gereken insanlardan tam da doğru zamanlarda ayırdı.Veda edilen kişilerin ardından ilk başlarda üzülsem, onların eksikliklerini hissetsem de zamanla hiç kimse için üzülmemek gerektiğini, hissedilen acının aslında insanın yalnız kalma korkusu ve bencilliğinden kaynaklandığını fark ettim..Acı çekmeyi öğrendim..Acı çekmek, hayatın insanoğluna yaşatmak zorunda olduğu bir eylemdi, aynen mutluluk gibi..Hiçbirşeyin sürekli doğru gidemeyeceğini, kendi mutluluğumun diğer insanlara bağlı olmaması gerektiğini aklımdan çıkartmadım.Belki bu yüzden insanlardan beklentilerim ve yaşadığım hayal kırıklıkları da azaldı..
Aynı ortamda bulunduğum kişilerle aramda bazı konularda genellikle farklar oluyordu.(Örneğin maddi konular, ama önemsemedim bunu)Kimseyi rahatsız etmemeye dikkat ederek, herhangi bir beklenti içinde olmadan takıldım arkadaşlarımla.Lise zamanında babamdan aldığım harçlık haftada iki tane Playstation oyunu almama ve karnımı doyurmama yetiyordu.Ama parayı hiçbir zaman sorun haline getirmedim, kendimi ve paramı bilgisayar oyunlarına ve ondan da önemlisi müziğe verdim.Bir hafta boyunca kantinden en ucuz yemeği (İtalyan salatalı sandviçi) yeme pahasına Sentenced'in Crimson albümünün orjinalini çıkar çıkmaz aldım.Müzikte, özellikle metal müzikte beni çeken bir şeyler vardı.Müzik, hissetiğim pek çok şeye tercüman oluyordu..Müziği çoğu zaman en yakın arkadaşım olarak benimsedim, bana asla sırtını dönmüyordu ve hiç ihanet etmemişti..
Yıllarca kendimi ifade etme, sosyal ortamlarda kendimi gösterme zorluğu çektim..Çok fazla samimi arkadaşım olmadı..Düşüp kalkılanlar, düşenler ve düşürenler girdi hayatıma..Anlamsızdı..
Nereden yola çıktığıma ve şu anda nereye ulaştığıma bakıyorum..Biliyorum ki şu zamana kadar söylenmemiş binlerce sözü, eksik yaşanmış yüzlerce günü arkamda bıraktım..Futbolcuların maçtan sonra söylediği gibi "Daha farklı olabilirdi".Ama olmadı....
Hala darbeler alıyorum, hala hayatta güvenebileceğim çok fazla kişi yok.Hala bazı şeyleri istesem de söyleyemiyorum.Tıkanıyorum..Haklı olduğumu bilmek yetmiyor.İçime kapanmaya devam ediyorum..
Yazının başlığına dönecek olursak, ben galiba mucizeyim..Hala canımı sıkan ve sıkmakta olan birsürü şeyi içimde tutmayı başarıyorum.Sinirlenip kimsenin canını yakmadım.Kendimden başkasını incitmedim.En karanlık saatlerimde ,en artık kaybedecek birşey olmadığına inandığım zamanlarda dahi kontrolü yitirmedim.Bu bana garip bir güç veriyor...
Saturday, July 14, 2007
Alone
Translater:Skongur
Çocukluğumdan itibaren,
Diğerleri varken ben var olmadım..
Diğerleri görürken ben görülmedim..
Ben tutkularımı sıradan bir bahardan alamazdım.
Hüznümü de aynı sıradan bahardan alamazdım..
Uyanamazdım..
Gönlüm yine aynı ses ile coşacaktı..
Ve sevdiğim her şeyi tek başıma sevdim….
Sonra çocukluğumda, fırtınalı hayatımın şafağında bitkin düştüm.
İyiliklerin ve dertlerin derinliklerinden çıkan gizemler bağladı beni hayata:
Selden veya çeşmeden,
Dağın kırmızı kayalıklarından,
Beni sonbaharın altın renginin içinde saran güneşten,
Uçarken yanımdan geçen gökyüzündeki yıldırımdan,
Şimşekten ve fırtınadan,
Gözümün önünde bir şeytan şeklini alan buluttan…
Sunday, June 24, 2007
Numb
Son günlerde iyice ifadesizliği ve belirsizliği benimsedim.Sürekli kendi kendime sorduğum ve cevaplarını aradığım soruların sayısı azaldı.İçimdeki üşengeçlik tavan yaptı, geleceği düşünememe hastalığı ile birleşti..Haziran ayında görmeye alışık olmadığımız havalar da sıcak bir yorgan çekti üzerime..Böylece "I want to be numb" felsefesini benimsedim.Bunu Türkçeye nasıl çevireceğimi bilemiyorum.
Zamanında fazla ciddiye aldığımız şeylerin yavaş yavaş önemlerinin kaybolduklarını görmek ve sonunda "Değmezmiş zaten" demek ne kadar çok karşılaştığımız bir durum değil mi?
Yakında birileriyle belli konularda konuşmam, hakkım olduğunu düşündüğüm şeyler üzerine açıklama yapmam gerekecek.Bunun farkındayım ama konuşmam gereken yerlerde ağzımı açabileceğimden emin değilim.Belki de haklı olduğumu düşündüğüm konuları dolaylı veya doğrudan etkileyebilecek haksız sayılabileceğim konular var.İçim tam rahat değil.Geçmişin gölgelerinden kurtulmak ve yapılan hataları yok sayarak bugünün doğrularını savunmak o kadar kolay birşey değil sanırım.Yine de şundan eminim ki kalbim beni belli bir yolda ilerlemeye sürüklüyor ve kalbimin sesini dinlemekten vazgeçmeyeceğim.Birşeyler değişecek veya değişmeyecek ama bu olay benim için "Öyle olmalıydı ve oldu" diye hatırlanacak..Almak için vermek zorundasın ve ben zaten vermekten çekinmeyen bir varlık olarak yaşamaya devam ediyorum.O zaman da bunun bir yerlerde karşılığı olmalı..Zihnimin içindeki karanlık koridorları aydınlatan bu basit döngü işte..Garip...
Bu aralar bulunduğum mekanlarda şaşırtıcı oranda komik olay meydana geliyor ama bunlar genellikle insanların zevzeklikleriyle alakalı işler oluyor.Dolayısıyla kişilerin belki istemeden yarattıkları bu saçmalıklara gülmek ve bunları arkadaşlarla paylaşmak acaba kötü bir şey mi diye düşünüyorum.Bu konuda bir türlü emin olamıyorum.(Genellikle kendime hakim olamıyorum çoğu ve arkadaşlarımla paylaşıyorum) Arkalarından mı konuşmuş oluyorum, bana aynısı yapılsa rahatsız olur muyum?Bu ara en çok kafamı kurcalayan sorular bunlar..Gerisi ilk paragrafta belirttiğim gibi: Hissizlik...
Zamanında fazla ciddiye aldığımız şeylerin yavaş yavaş önemlerinin kaybolduklarını görmek ve sonunda "Değmezmiş zaten" demek ne kadar çok karşılaştığımız bir durum değil mi?
Yakında birileriyle belli konularda konuşmam, hakkım olduğunu düşündüğüm şeyler üzerine açıklama yapmam gerekecek.Bunun farkındayım ama konuşmam gereken yerlerde ağzımı açabileceğimden emin değilim.Belki de haklı olduğumu düşündüğüm konuları dolaylı veya doğrudan etkileyebilecek haksız sayılabileceğim konular var.İçim tam rahat değil.Geçmişin gölgelerinden kurtulmak ve yapılan hataları yok sayarak bugünün doğrularını savunmak o kadar kolay birşey değil sanırım.Yine de şundan eminim ki kalbim beni belli bir yolda ilerlemeye sürüklüyor ve kalbimin sesini dinlemekten vazgeçmeyeceğim.Birşeyler değişecek veya değişmeyecek ama bu olay benim için "Öyle olmalıydı ve oldu" diye hatırlanacak..Almak için vermek zorundasın ve ben zaten vermekten çekinmeyen bir varlık olarak yaşamaya devam ediyorum.O zaman da bunun bir yerlerde karşılığı olmalı..Zihnimin içindeki karanlık koridorları aydınlatan bu basit döngü işte..Garip...
Bu aralar bulunduğum mekanlarda şaşırtıcı oranda komik olay meydana geliyor ama bunlar genellikle insanların zevzeklikleriyle alakalı işler oluyor.Dolayısıyla kişilerin belki istemeden yarattıkları bu saçmalıklara gülmek ve bunları arkadaşlarla paylaşmak acaba kötü bir şey mi diye düşünüyorum.Bu konuda bir türlü emin olamıyorum.(Genellikle kendime hakim olamıyorum çoğu ve arkadaşlarımla paylaşıyorum) Arkalarından mı konuşmuş oluyorum, bana aynısı yapılsa rahatsız olur muyum?Bu ara en çok kafamı kurcalayan sorular bunlar..Gerisi ilk paragrafta belirttiğim gibi: Hissizlik...
Sunday, May 27, 2007
Hate Them
Bırakın İstanbul sokaklarında gezmeyi, hiç bu dünyaya gelmemiş olması gereken o kadar çok insan var ki...
Sadece primitiv ihtiyaçlarını (yemek, içmek, sex) karşılamak için yaşayanlar...
Her durumda birilerinin hakkını yiyerek, zor durumda bırakarak, ayağını kaydırarak kendilerine çıkar sağlayan ve bunu marifetmiş gibi anlatmaktan çekinmeyenler...
Karşı cinsi etkilemek için yapmacık hareketler sergileyen, günün her anında karı-kız düşünen hanzo erkekler..
Huzuru bozan, herhangi bir ortama girdiklerinde "Allah kahretsin nerden çıktı bu şimdi?" dedirten, çevresindeki herkesle en ufak konuda bile tartışmaya girmeye hazır anlayışsız et ve kemik yığınları...
Sonradan görmelik, maddiyat ile güç gösterisi yapmak...
Bazen gerçekten insan ırkı yok olmalı diye düşünüyorum..Herhalde kendi ırkından nefret eden ilk insan değilimdir ama bu böyle devam etmemeli..
Bu kadar aşağılık, sonradan görme, dengesiz, menfaatçi, şiddet eğilimli, kanı bozuk insan bu şehirde yaşamamalı..Ama yaşıyorlar ve tek yapabildiğimiz gözlerimizi kapatıp hiçbirşeyin farkında değilmiş gibi davranmak...
Zaman zaman bu görmemezlikten gelme oyununa devam etmek canımı sıksa da tek tesellim hala ciddi anlamda kimselere patlamamış olmak sanırım...
Sadece primitiv ihtiyaçlarını (yemek, içmek, sex) karşılamak için yaşayanlar...
Her durumda birilerinin hakkını yiyerek, zor durumda bırakarak, ayağını kaydırarak kendilerine çıkar sağlayan ve bunu marifetmiş gibi anlatmaktan çekinmeyenler...
Karşı cinsi etkilemek için yapmacık hareketler sergileyen, günün her anında karı-kız düşünen hanzo erkekler..
Huzuru bozan, herhangi bir ortama girdiklerinde "Allah kahretsin nerden çıktı bu şimdi?" dedirten, çevresindeki herkesle en ufak konuda bile tartışmaya girmeye hazır anlayışsız et ve kemik yığınları...
Sonradan görmelik, maddiyat ile güç gösterisi yapmak...
Bazen gerçekten insan ırkı yok olmalı diye düşünüyorum..Herhalde kendi ırkından nefret eden ilk insan değilimdir ama bu böyle devam etmemeli..
Bu kadar aşağılık, sonradan görme, dengesiz, menfaatçi, şiddet eğilimli, kanı bozuk insan bu şehirde yaşamamalı..Ama yaşıyorlar ve tek yapabildiğimiz gözlerimizi kapatıp hiçbirşeyin farkında değilmiş gibi davranmak...
Zaman zaman bu görmemezlikten gelme oyununa devam etmek canımı sıksa da tek tesellim hala ciddi anlamda kimselere patlamamış olmak sanırım...
Tuesday, May 01, 2007
Özdere İkibinyedi
Hem toplumsal hem de kişisel gerilimlerle dolu bir ortamda yapılabilecek en doğru hareketlerden birini yaptım sanırım.Alper Balkış arkadaşım, biraz ani ve ısrarlı bir şekilde da olsa yazlık evlerine davet etti beni.Hatta annesinin babasının yokluğundan faydalanıp evine kız atmaya çalışan bir yurdum genci kadar ısrarcıydı.Sırf arkadaşı kırmamak için daveti kabul ettim(!)..Böylece Nisan ayında tatile çıkarak kendi adıma bir ilki gerçekleştirdim.Yine de soranlara "Tatil değil bu ya, uzaklaşma diyelim" diyordum.Düştük İzmir yollarına..
Gidiş yolunda çeşitli talihsizliklerle karşılaşıp zaman zaman sefilleri oynasak da sonunda İzmir'in Özdere beldesine ulaşmayı başardık.İstanbul'da üzerime üzerime gelen insanlardan illallah diyen ben, mevsim nedeniyle sadece birkaç yaşlı insanın kaldığı tatil sitesinde uzun zamandan sonra ilk kez kendimi rahat hissettim.Teknoloji yoktu, MSN'de online olmak yoktu..Sadece boş sahiller ve boş bira şişeleri vardı..
Alper'le şehirde satılanlardan en az beş kat daha doğal olan sebze, meyve, yoğurt, peynir gibi besinlerin bulunduğu köy pazarına gittik.Köydekiler, tiplerimiz yüzünden bize biraz garip bakıyorlardı ama aldırmadım.İstesem de aldıramayacak kadar huzurlu ve rahat hissediyordum kendimi..
Köy kahvesinde FB-BJK maçını izledik.Sahada Baki Mercimek şov vardı.Adam sahanın her yerindeydi ve karşı takımdaki her oyuncuya en az bir kere tekme attı.FB'nin üçyüz tane gol kaçırmasına bir GS'li olarak üzülmedim tabi.Hatta Nobre kafayla çaktığında ayağa kalkıp bağırasım geldi ama kahvedeki sürekli çekirdek yiyen ve her pozisyonda küfür eden bıyıklı amcalardan çekindiğim için buna cesaret edemedim.
Son gün Türkiye'nin en yakışıklı erkeğinin okuduğu Ege Üniversitesine gidelim dedik.Tesadüf eseri(!)bu şahıs arkadaşımızdı.Bornova sokaklarında kararsız kalıp saatlerce nereye girsek diye düşündüğümüz için sinirlerimiz biraz gerilse de İzmirli bayanların bakışları ve rahat tavırları bizi ferahlattı.Üstelik dilden dile dolaştığı üzere genelde güzel olan bu İzmir kızları, dötleri kalkık İstanbul kızları gibi hiç de soğuk durmuyorlarlardı.Yoğun bir göz teması trafiğinden sonra orada daha fazla kalamayacak olmamıza lanet ettik ve sonunda bir rock bara kapağı attık.Barda da kızlarla karşılıklı bakışmalar devam etti.Aslında kızların muhatapları ben ve Ege Üniversitesinde okuyan arkadaş idi ama dövmeli arkadaş üzülmesin diye genel ifadeler kullanıyorum..
Tabi ki daha fazlası olmadı ve gecenin sonunda hafif çakırkeyif vaziyette otobüsümüze bindik .Bu maceranın benim adıma özeti şu oldu: "Bir daha ÖSS'ye girme şansım olsa hiç düşünmeden İzmir'i yazarım arkadaş!"
(NOT:Bu, sadece kızların güzelliği ve ilgisine göre varılan bir yargı değil tabi ki.Ege Üniversitesi'nin kampüsü hayatımda gördüğüm en güzel üniversite kampüsüydü.İçinde gezerken kendimi Babil'in bahçelerinde dolanıyor gibi hissettim..Yemyeşil alanlar, meyve ağaçları, çim sahalar, kocaman bahçeler, devasa spor salonları, binbir türlü sosyal aktivite olanağı..Ayrıca şöyle bir tespitim daha oldu: İstanbul'da sokakta gezen on herifin beşi hanzo ve kıroysa bu oran İzmir'de onda bir falan)
Gidiş yolunda çeşitli talihsizliklerle karşılaşıp zaman zaman sefilleri oynasak da sonunda İzmir'in Özdere beldesine ulaşmayı başardık.İstanbul'da üzerime üzerime gelen insanlardan illallah diyen ben, mevsim nedeniyle sadece birkaç yaşlı insanın kaldığı tatil sitesinde uzun zamandan sonra ilk kez kendimi rahat hissettim.Teknoloji yoktu, MSN'de online olmak yoktu..Sadece boş sahiller ve boş bira şişeleri vardı..
Alper'le şehirde satılanlardan en az beş kat daha doğal olan sebze, meyve, yoğurt, peynir gibi besinlerin bulunduğu köy pazarına gittik.Köydekiler, tiplerimiz yüzünden bize biraz garip bakıyorlardı ama aldırmadım.İstesem de aldıramayacak kadar huzurlu ve rahat hissediyordum kendimi..
Köy kahvesinde FB-BJK maçını izledik.Sahada Baki Mercimek şov vardı.Adam sahanın her yerindeydi ve karşı takımdaki her oyuncuya en az bir kere tekme attı.FB'nin üçyüz tane gol kaçırmasına bir GS'li olarak üzülmedim tabi.Hatta Nobre kafayla çaktığında ayağa kalkıp bağırasım geldi ama kahvedeki sürekli çekirdek yiyen ve her pozisyonda küfür eden bıyıklı amcalardan çekindiğim için buna cesaret edemedim.
Son gün Türkiye'nin en yakışıklı erkeğinin okuduğu Ege Üniversitesine gidelim dedik.Tesadüf eseri(!)bu şahıs arkadaşımızdı.Bornova sokaklarında kararsız kalıp saatlerce nereye girsek diye düşündüğümüz için sinirlerimiz biraz gerilse de İzmirli bayanların bakışları ve rahat tavırları bizi ferahlattı.Üstelik dilden dile dolaştığı üzere genelde güzel olan bu İzmir kızları, dötleri kalkık İstanbul kızları gibi hiç de soğuk durmuyorlarlardı.Yoğun bir göz teması trafiğinden sonra orada daha fazla kalamayacak olmamıza lanet ettik ve sonunda bir rock bara kapağı attık.Barda da kızlarla karşılıklı bakışmalar devam etti.Aslında kızların muhatapları ben ve Ege Üniversitesinde okuyan arkadaş idi ama dövmeli arkadaş üzülmesin diye genel ifadeler kullanıyorum..
Tabi ki daha fazlası olmadı ve gecenin sonunda hafif çakırkeyif vaziyette otobüsümüze bindik .Bu maceranın benim adıma özeti şu oldu: "Bir daha ÖSS'ye girme şansım olsa hiç düşünmeden İzmir'i yazarım arkadaş!"
(NOT:Bu, sadece kızların güzelliği ve ilgisine göre varılan bir yargı değil tabi ki.Ege Üniversitesi'nin kampüsü hayatımda gördüğüm en güzel üniversite kampüsüydü.İçinde gezerken kendimi Babil'in bahçelerinde dolanıyor gibi hissettim..Yemyeşil alanlar, meyve ağaçları, çim sahalar, kocaman bahçeler, devasa spor salonları, binbir türlü sosyal aktivite olanağı..Ayrıca şöyle bir tespitim daha oldu: İstanbul'da sokakta gezen on herifin beşi hanzo ve kıroysa bu oran İzmir'de onda bir falan)
Tuesday, April 10, 2007
Closing In
Hala umutlarım var ama umut kelimesinin benim için ne ifade ettiğinden pek emin olamadım şu ana kadar.
Üzerlerine yaslandığımda kendimi güvenli hissettirecek duvarlar var, ama çekinmeden arkamı dönebileceğim insan neredeyse hiç yok.
Çevreme ördüğüm sanal duvarlar hasar alıyor, zamanla yıkılıyorlar..Yerlerine belki isteyerek belki istemeyerek daha sağlamlarını örmeye çalışıyorum.Çoğu zaman bu duvarların, pek de hoş olmayan tecrübeler yüzünden oluştuğunu hissediyorum ama elimden birşey gelmiyor.
İnsanların gözlerinin içine baktığımda çeşitli arzular görüyorum.Benim ise tek aradığım daha az insanın yaşadığı huzurlu bir dünyada doğa ile başbaşa hayatımı sürdürebilmek.
In The Woods diye bi grup var, şu anda tüm duygularıma tercüman oluyor:
Bir zamanlar bir mumun bulunduğu bir yerde
Bir adamın kafasının içinde bir melodi çalıyor.
Kelimelerin bu zamanın sembolü gibi,
Pürüzlü kağıtlara işlendiği
Bir geceyarısı ülkesinde gölgeler hareket ediyor.
Delilik ve onun getirdiği eksiklik baş edebileceğimden çok fazla.
Elimde tek bir mum bile olmadan umutsuzca beni keskin tırnaklarıyla,
Kullanacak ve eğlendirecek olan kadını bekliyorum.
Senin derinin altından sürünmek isterdim.
Yasaklanmış ve vahşi günahının içinde eğlenmek isterdim.
Nefesine dokunmak, hoşnutluğunu hissetmek isterdim.
Bir gece cazibesinin parçası gibi bir şey bu..
Eğer şuanda daha yakında olabilseydin,
Doğanın saflığına yaklaşmak isterdik
Eğer şuanda daha yakın olabilseydin,
Dillerimizin üzerinde kelimeler olmazdı.
Eğer şuanda var olsaydın,
Şu ana kadarki varlığımızı kutlardık.
Senin bir şekilde yaklaştığını hissediyorum…
Cennetin sırlarına katıl.
Seçmeli kapılar belki de kaderlerimizi yaklaşan şeytana satacaklar.
Onların hala kaydedilebileceği bir yer olduğunu bilmeme,
Ve onları kış varken sadece baharın çiçeklendirebileceğini bilmeme rağmen,
Aşağılanmış, sahte sözlerle ilgili bir şarkı,
Cankurtaranlarımın bir köşesinde tuzağa düşürüyor onları..
Benimle gel,
Birlikte çorak topraklardan geçeceğiz.
Sırları açığa çıkartacağız.
Basit olan bir arzu yoktur.
Sadece senin seyrek meyveni hasat edenler vardır.
Yazamayacağım o kadar söz var ki.
Ve saklayamayacağım o kadar şey...
Üzerlerine yaslandığımda kendimi güvenli hissettirecek duvarlar var, ama çekinmeden arkamı dönebileceğim insan neredeyse hiç yok.
Çevreme ördüğüm sanal duvarlar hasar alıyor, zamanla yıkılıyorlar..Yerlerine belki isteyerek belki istemeyerek daha sağlamlarını örmeye çalışıyorum.Çoğu zaman bu duvarların, pek de hoş olmayan tecrübeler yüzünden oluştuğunu hissediyorum ama elimden birşey gelmiyor.
İnsanların gözlerinin içine baktığımda çeşitli arzular görüyorum.Benim ise tek aradığım daha az insanın yaşadığı huzurlu bir dünyada doğa ile başbaşa hayatımı sürdürebilmek.
In The Woods diye bi grup var, şu anda tüm duygularıma tercüman oluyor:
Bir zamanlar bir mumun bulunduğu bir yerde
Bir adamın kafasının içinde bir melodi çalıyor.
Kelimelerin bu zamanın sembolü gibi,
Pürüzlü kağıtlara işlendiği
Bir geceyarısı ülkesinde gölgeler hareket ediyor.
Delilik ve onun getirdiği eksiklik baş edebileceğimden çok fazla.
Elimde tek bir mum bile olmadan umutsuzca beni keskin tırnaklarıyla,
Kullanacak ve eğlendirecek olan kadını bekliyorum.
Senin derinin altından sürünmek isterdim.
Yasaklanmış ve vahşi günahının içinde eğlenmek isterdim.
Nefesine dokunmak, hoşnutluğunu hissetmek isterdim.
Bir gece cazibesinin parçası gibi bir şey bu..
Eğer şuanda daha yakında olabilseydin,
Doğanın saflığına yaklaşmak isterdik
Eğer şuanda daha yakın olabilseydin,
Dillerimizin üzerinde kelimeler olmazdı.
Eğer şuanda var olsaydın,
Şu ana kadarki varlığımızı kutlardık.
Senin bir şekilde yaklaştığını hissediyorum…
Cennetin sırlarına katıl.
Seçmeli kapılar belki de kaderlerimizi yaklaşan şeytana satacaklar.
Onların hala kaydedilebileceği bir yer olduğunu bilmeme,
Ve onları kış varken sadece baharın çiçeklendirebileceğini bilmeme rağmen,
Aşağılanmış, sahte sözlerle ilgili bir şarkı,
Cankurtaranlarımın bir köşesinde tuzağa düşürüyor onları..
Benimle gel,
Birlikte çorak topraklardan geçeceğiz.
Sırları açığa çıkartacağız.
Basit olan bir arzu yoktur.
Sadece senin seyrek meyveni hasat edenler vardır.
Yazamayacağım o kadar söz var ki.
Ve saklayamayacağım o kadar şey...
Thursday, March 29, 2007
Bütün Dürüstlüğüm İle...
Yüzünü her gün gördüğüm, içindeki saflık ve doğruluktan emin olduğum bir kişi bu kadar kötü olan bir hayatın devam etmemesi gerektiğini söylüyor..
İnsan hayat mücadelesini canı yanmadan sürdürmek istiyorsa aldırış etmemeli..Yalanlara, haksızlıklara, adaletsizliklere aldırış etmediğin, işine gelmeyen şeylerden kaçtığın oranda rahat yaşayabiliyorsun..
Bazıları iyilik ve kötülüğü kavramsallaştırıyor ve insan doğasının kötülüğünün neden olduğu sorunların yaratılıştan geldiğini söylüyor ama netice değişmiyor.
Apayrı boyutlarda mı yaşıyorum acaba?Hiçbir bağlantım yok mu bu dünya ile?Sanki işittiğim bütün yalanları, hissettiğim bütün endişe ve korkuları bir tek ben fark edebiliyorum..Ya da ben tamamen uyduruyorum bunları, paranoyak düşünceler ele geçirdi beynimi..
Dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum, benzer düşünce ve duyguları farklı kelimelerle ifade ediyorum sanki..Nereye kadar gidecek böyle hiç bilmiyorum..
Çekingenliğimi, bazı şeyleri ifade etme konusunda yaşadığım sıkıntıları, bastırılmış duygularımı, çevremdeki rahatsızlık veren yaratıkları ve genel olarak olumsuz olan herşey geyik muhabbetine vurarak savuşturma çabaları ile geçiyor günlerim..Şaşırtıcı olan ise sanki sinirlerimi almış birisi veya damarlarıma narkoz enjekte edilmiş.Mucizevi şekilde hala kimselere patlamadım.
İçimde bir takım hayaller ve istekler ortaya çıkmak için gayret gösteriyorlar ama acı tecrübeler ve kötü hatıralar daha doğmadan öldürüyor onları.
Paradise Lost - In All Honesty çalıyor bir yerlerde.Hala sarılabileceğim tek şey müzik sanırım...
İnsan hayat mücadelesini canı yanmadan sürdürmek istiyorsa aldırış etmemeli..Yalanlara, haksızlıklara, adaletsizliklere aldırış etmediğin, işine gelmeyen şeylerden kaçtığın oranda rahat yaşayabiliyorsun..
Bazıları iyilik ve kötülüğü kavramsallaştırıyor ve insan doğasının kötülüğünün neden olduğu sorunların yaratılıştan geldiğini söylüyor ama netice değişmiyor.
Apayrı boyutlarda mı yaşıyorum acaba?Hiçbir bağlantım yok mu bu dünya ile?Sanki işittiğim bütün yalanları, hissettiğim bütün endişe ve korkuları bir tek ben fark edebiliyorum..Ya da ben tamamen uyduruyorum bunları, paranoyak düşünceler ele geçirdi beynimi..
Dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum, benzer düşünce ve duyguları farklı kelimelerle ifade ediyorum sanki..Nereye kadar gidecek böyle hiç bilmiyorum..
Çekingenliğimi, bazı şeyleri ifade etme konusunda yaşadığım sıkıntıları, bastırılmış duygularımı, çevremdeki rahatsızlık veren yaratıkları ve genel olarak olumsuz olan herşey geyik muhabbetine vurarak savuşturma çabaları ile geçiyor günlerim..Şaşırtıcı olan ise sanki sinirlerimi almış birisi veya damarlarıma narkoz enjekte edilmiş.Mucizevi şekilde hala kimselere patlamadım.
İçimde bir takım hayaller ve istekler ortaya çıkmak için gayret gösteriyorlar ama acı tecrübeler ve kötü hatıralar daha doğmadan öldürüyor onları.
Paradise Lost - In All Honesty çalıyor bir yerlerde.Hala sarılabileceğim tek şey müzik sanırım...
Friday, March 09, 2007
İyilik ve Kötülük Kavramları Üzerine Bir Sesli Düşünme
Bir an için kendime, çevremde gördüklerime ve olan bitenlere bakıyorum ve bu beni düşünmeye sevk ediyor.
Bazı şeyleri açıklayabilmek için ihtimallerden yola çıkarak genel yargılara varmaya çalışıyorum..
Her canlıyı ilgilendirdiği kesin olan iyilik ve kötülük kavramları kafamdan çıkmıyor bir türlü.
Düşünüyorum düşünüyorum ve şöyle önermeler yaratıyorum kendi kendime:
1.Alternatif:"Bu dünyada gerçekten iyilik ve kötülük var ve hepimiz bunun bilincindeyiz."
Bunun anlamı şu: Etrafımızdaki insanları ve ilişkilerimizi buna göre ayarlıyoruz.İyi olanın yanında olmaya gayret ediyoruz, zaten hepimiz özünde iyi insanlarız.Evet bazen başımıza felaketler gelebilir, yanlışlıklar yapılabilir, kalbimiz kırılabilir ancak hiçbirimiz kötü niyetli değiliz.Belki sinirlendiğimizde kırıcı olabiliyoruz ama özümüzde hiçbirimizin aklından fesatlık geçmez.
1.Alternatife Eleştiri: Diyelim ki hepimiz özünde iyi, temiz insanlarız.Peki neden ortaya çıkıyor o kadar karmaşa ve baş ağrısı?Neden birileri hep birilerinin kuyusunu kazmaya çalışıyor?Nerede yer alıyor bu çatışmanın kaynağı?Basit bir telefon faturası kuyruğunda bile insanlar işleri çabuk görülsün diye birbirlerini ezmeye çalışıyorlar.Kimse başkasının hakkına saygı göstermiyor..Herkes birbirinin arkasından konuşuyor, insanlar birbirlerinin olumsuz yanlarını ortaya dökmekten zevk alıyor..İyi insanlar olduğumuz için mi unutuyoruz birbirimizi hemen, ancak işimiz düştüğünde hatırlıyoruz?Sokaktaki kızlara atılan sapıkça bakışları ve lafları, karşı cinsi etkilemek için yapılan saçma davranış ve sözleri de ahlaksızlık olarak algılamamak lazım o zaman?Alkol aldıktan sonra saldırgan bir tavır takınmamız, sağa sola zarar vermemiz de kötü niyet ile açıklanabilecek bir durum değil mi?Öyle ya "Şişede durduğu gibi durmuyor" deyip geçebiliriz...Hayatımızın birçok anında ve bir çok yerinde duyduğumuz yalanları da beyaz yalanlar olarak algılasak ve biz de sıkıştığımızda aynı yola başvursak kurtulabilir miyiz dertlerden?
2.Alternatif:" Bir önceki eleştiride yazdığım herşeyden vazgeçtim.Öyle şeyler olmuyor bu dünyada, ben uydurdum hepsini.İyilik ve kötülük var tabi ve herkes hak ettiğini alacak, hem bu dünyada hem de öbür dünyada."
2.Alternatife Eleştiri: "Bu dünyada yapılan bu dünyada kalır" diyip kurtulalım o zaman.(Keşke bu kadar kolay olabilseydi)Bence hala herşey belirsiz ve eğer insanın iyi ya da kötü eylemlerinin karşılıkları var ise bile bunları bilemeyiz..Yaşadığımız daracık coğrafyada bile iyilik ve kötülüğün karşılığı olduğundan emin olamayız..Bir de öbür dünyayı işin içine katarsak durumun içinden çıkamayız..İnançla falan üstesinden gelinebilecek bir mesele değil bu..Öbür dünyada ancak "İyiliğin ve kötülüğün ötesi" var..Ayrıca nasıl emin olabiliriz gözlerimizle asla göremediklerimizden?Bize vaat edilmiş cenneti bekleyelim, sonuçta elhamdürüllah müslümanız, değil mi?
3.Alternatif:" İyilik ve kötülük diye bir şey yok"
Aslında var ama biz görmemezlikten geliyoruz.Daha doğrusu işimize gelmeyen, bize fayda sağlamayan kişi, eylem ve fikirleri bir kenara atıyoruz.O yüzden aslında insanların en ufak bir sebepten birbirleriyle kavga etmesi, sesini çıkaramayanların haksızlığa uğraması falan aslında kötülük ile ilintili değil.Hemen her an karşılaştığımız iğrenç yalanları da kötülüğün dışında bırakmamız lazım..Hayatın normal akışı içinde olması muhtemel şeyler bunlar.Ucu bize dokunan, güvenliğimizi tehdit eden ya da kısaca işimize gelmeyen konularda bir sorun çıkarsa diğer insanları suçlamaktan kaçınmıyoruz ve kötülük kavramı da o zaman ortaya çıkıyor..Dolayısıyla kötü ve kusurlu olan karşı taraf oluyor hep..
3.Alternatife Eleştiri: Galiba böyle oluyor!
4.Alternatif:Duncan Patterson'un çözümüne geldik yine...
Bazı şeyleri açıklayabilmek için ihtimallerden yola çıkarak genel yargılara varmaya çalışıyorum..
Her canlıyı ilgilendirdiği kesin olan iyilik ve kötülük kavramları kafamdan çıkmıyor bir türlü.
Düşünüyorum düşünüyorum ve şöyle önermeler yaratıyorum kendi kendime:
1.Alternatif:"Bu dünyada gerçekten iyilik ve kötülük var ve hepimiz bunun bilincindeyiz."
Bunun anlamı şu: Etrafımızdaki insanları ve ilişkilerimizi buna göre ayarlıyoruz.İyi olanın yanında olmaya gayret ediyoruz, zaten hepimiz özünde iyi insanlarız.Evet bazen başımıza felaketler gelebilir, yanlışlıklar yapılabilir, kalbimiz kırılabilir ancak hiçbirimiz kötü niyetli değiliz.Belki sinirlendiğimizde kırıcı olabiliyoruz ama özümüzde hiçbirimizin aklından fesatlık geçmez.
1.Alternatife Eleştiri: Diyelim ki hepimiz özünde iyi, temiz insanlarız.Peki neden ortaya çıkıyor o kadar karmaşa ve baş ağrısı?Neden birileri hep birilerinin kuyusunu kazmaya çalışıyor?Nerede yer alıyor bu çatışmanın kaynağı?Basit bir telefon faturası kuyruğunda bile insanlar işleri çabuk görülsün diye birbirlerini ezmeye çalışıyorlar.Kimse başkasının hakkına saygı göstermiyor..Herkes birbirinin arkasından konuşuyor, insanlar birbirlerinin olumsuz yanlarını ortaya dökmekten zevk alıyor..İyi insanlar olduğumuz için mi unutuyoruz birbirimizi hemen, ancak işimiz düştüğünde hatırlıyoruz?Sokaktaki kızlara atılan sapıkça bakışları ve lafları, karşı cinsi etkilemek için yapılan saçma davranış ve sözleri de ahlaksızlık olarak algılamamak lazım o zaman?Alkol aldıktan sonra saldırgan bir tavır takınmamız, sağa sola zarar vermemiz de kötü niyet ile açıklanabilecek bir durum değil mi?Öyle ya "Şişede durduğu gibi durmuyor" deyip geçebiliriz...Hayatımızın birçok anında ve bir çok yerinde duyduğumuz yalanları da beyaz yalanlar olarak algılasak ve biz de sıkıştığımızda aynı yola başvursak kurtulabilir miyiz dertlerden?
2.Alternatif:" Bir önceki eleştiride yazdığım herşeyden vazgeçtim.Öyle şeyler olmuyor bu dünyada, ben uydurdum hepsini.İyilik ve kötülük var tabi ve herkes hak ettiğini alacak, hem bu dünyada hem de öbür dünyada."
2.Alternatife Eleştiri: "Bu dünyada yapılan bu dünyada kalır" diyip kurtulalım o zaman.(Keşke bu kadar kolay olabilseydi)Bence hala herşey belirsiz ve eğer insanın iyi ya da kötü eylemlerinin karşılıkları var ise bile bunları bilemeyiz..Yaşadığımız daracık coğrafyada bile iyilik ve kötülüğün karşılığı olduğundan emin olamayız..Bir de öbür dünyayı işin içine katarsak durumun içinden çıkamayız..İnançla falan üstesinden gelinebilecek bir mesele değil bu..Öbür dünyada ancak "İyiliğin ve kötülüğün ötesi" var..Ayrıca nasıl emin olabiliriz gözlerimizle asla göremediklerimizden?Bize vaat edilmiş cenneti bekleyelim, sonuçta elhamdürüllah müslümanız, değil mi?
3.Alternatif:" İyilik ve kötülük diye bir şey yok"
Aslında var ama biz görmemezlikten geliyoruz.Daha doğrusu işimize gelmeyen, bize fayda sağlamayan kişi, eylem ve fikirleri bir kenara atıyoruz.O yüzden aslında insanların en ufak bir sebepten birbirleriyle kavga etmesi, sesini çıkaramayanların haksızlığa uğraması falan aslında kötülük ile ilintili değil.Hemen her an karşılaştığımız iğrenç yalanları da kötülüğün dışında bırakmamız lazım..Hayatın normal akışı içinde olması muhtemel şeyler bunlar.Ucu bize dokunan, güvenliğimizi tehdit eden ya da kısaca işimize gelmeyen konularda bir sorun çıkarsa diğer insanları suçlamaktan kaçınmıyoruz ve kötülük kavramı da o zaman ortaya çıkıyor..Dolayısıyla kötü ve kusurlu olan karşı taraf oluyor hep..
3.Alternatife Eleştiri: Galiba böyle oluyor!
4.Alternatif:Duncan Patterson'un çözümüne geldik yine...
Friday, February 23, 2007
Falkenbach - ...Of Forests Unknown

On eagle's swift and supple wings,I tore through the utter black.
No clouds above, no ground below
The flame's my only light.
I fell into nothingness until the impact ceased my fall,Into a world unknown to man....
From a forest, unspoiled, unseen, I perceived
A whispering, summoning me
To follow the path of no return.
Step by step I walked this route nobody ever built
Holding tight onto my shield and sword....
A cloaking darkness embraces me
Though flames are burning bright,In a distance far a flickering,The blaze my guiding light.
Snow, caress me, sharp and cold, in the very depths of my hearth.
Tired, frightened now I am; my will now fall's apart....
From a forest, unspoiled, unseen, I perceive
A whispering summoning me
To follow the path of no return.
Step by step I walk this route nobody ever built
Holding tight onto my shield and sword....
Thursday, February 22, 2007
Nowhere And None
Kapkaranlık hayat tünelinizde ilerlerken bir ışık görüp onu çabucak sonsuza kadar kaybettiğiniz oluyor mu?
Hiçbir yerde ve hiçbir zaman tamamen özgür olarak, kurallara ve dayatmalara itaat etmeden yaşama ihtimaliniz olmadığını fark ettiniz mi?
Aslında size en yakın olduğunu tahmin ettiğiniz insanlara bile "Acaba?" diye yaklaştığınızda kendinize mi kızıyorsunuz?
Pozitif düşünen, iyi huylarıyla hatırlanan, dışarıdaki milyon tane fuzuli ve primitiv insandan farklı bir insan olma yolunda ilerlerken yorgunluktan düşecek hale geliyor musunuz sık sık?Artık dayanamayacağınızı falan hissediyor musunuz?
Sürekli sizi rahatsız eden realitelerden kaçıyor olsanız da aslında ancak kafesin içindeki aslan kadar özgür olduğunuza inandınız mı hiç?Yine aynı menfaate odaklanmış kişilikler, aynı ruhsuz mekanlar, aynı somurtkan yüzler aynı monoton günler mi??
Gidecek hiçbir yer olmadığını, aslında hayatın kendisinin hiçbir yere gitmediğini bilip de ait olmak duygusundan bu kadar yoksun olmak neden?
Neresi kaldı ve kim kaldı?
...
Hiçbir yerde ve hiçbir zaman tamamen özgür olarak, kurallara ve dayatmalara itaat etmeden yaşama ihtimaliniz olmadığını fark ettiniz mi?
Aslında size en yakın olduğunu tahmin ettiğiniz insanlara bile "Acaba?" diye yaklaştığınızda kendinize mi kızıyorsunuz?
Pozitif düşünen, iyi huylarıyla hatırlanan, dışarıdaki milyon tane fuzuli ve primitiv insandan farklı bir insan olma yolunda ilerlerken yorgunluktan düşecek hale geliyor musunuz sık sık?Artık dayanamayacağınızı falan hissediyor musunuz?
Sürekli sizi rahatsız eden realitelerden kaçıyor olsanız da aslında ancak kafesin içindeki aslan kadar özgür olduğunuza inandınız mı hiç?Yine aynı menfaate odaklanmış kişilikler, aynı ruhsuz mekanlar, aynı somurtkan yüzler aynı monoton günler mi??
Gidecek hiçbir yer olmadığını, aslında hayatın kendisinin hiçbir yere gitmediğini bilip de ait olmak duygusundan bu kadar yoksun olmak neden?
Neresi kaldı ve kim kaldı?
...
Wednesday, February 07, 2007
Reptiles
Nereye doğru adım atarsak atalım mutlaka karşılacağımız bir insan tipi var hayatlarımızda...
Genellikle ilk başta niyetlerini kavrayamadığımız, nasıl davranacaklarını kestiremediğimiz bu insanlar zaman geçtikçe tiksinme hissi uyandırmaktadırlar bünyemizde...
Gerçekten bu tür insanlar her yerde vardır hatta belki de içinde yaşadığımız toplumun önemli bir kısmı bu insanlardan oluşmaktadır...
Bunlar, değer verdiğiniz herhangi bir insanı veya nesneyi ne olursa olsun onlarla yalnız bırakmak istemeyeceğiniz kişilerdir..Bunlar için güven ne hissedilen ne de hissettirilen bir duygudur..
Bunların ağızlarını açıp sizinle konuşmalarının arkasında mutlaka menfaat bulunur.Gülümsemelerinin arkasında bir maske vardır.Söylediğiniz sözler, eğer işlerine yarayacaksa başka bir zamanda başka bir yerde kullanılmak üzere o kokuşmuş beyinlerinde saklanır.Yok eğer bir hata yapıp bu kişilere kendinizle ilgili birşeyler anlatırsanız kendinizi aptal yerine koymuş olursunuz.Çünkü konuştuklarınız onların çıkarlarına uygun düştüğü oranda dinlenir.Bir süre sonra her türlü acınızı, sevincinizi,sorunlarınızı, umutlarınızı duvarlara anlatmakla onlara anlatmak arasında fark olmadığını anlarsınız...
Bazen sizden yerine getirmeyi hiç istemediğiniz saçma isteklerde bulunurlar.Kötü davranmak doğanızda yoktur, bu yüzden yardımcı olmak için bir adım atarsınız.Öyle ya iyi geçinmek lazımdır insanlarla..Ancak bu kişilere yapacağınız iyiliklerle doğru orantılı olarak aynı kişiler tarafından sömürülürsünüz..Elinizi verirseniz kolunuzu kaybedebilirsiniz.Çünkü onlar kendilerinden başka hiçbir varlığı düşünmeyenler, kimse için hiçbirşey yapmayanlardır..Onlar güçlü olanın, kendilerine en çok faydayı sağlayanın yanında kalmayı tercih eden aşağılık insanlardır..Onlar paranın ve paranın satın alabileceği herşeyin kölesidir..Şahsi isteklerini düzenleyen sadece paradır..Onlar sizin için 5 kuruş harcarken 500 kere düşünerken yanlarında kendilerine çıkar sağlayacak birileri bulunduğu taktirde son derece bonkör olurlar..
Kim olduğunuzun, neler beklediğinizin bir önemi yoktur.Onlar herşeyin doğrusunu bildiğini sanan kişilerdir ve laf kalabalığı yaparak fikirlerine dayanak noktaları yaratırlar.Bir yerlerden saçma örnekler vererek ve bir şeyleri kıyaslayarak ne kadar bilgili olduklarını göstermeye çalışırlar.Uzun konuşmalarını dinlemek zorunda kalır, "Vay be bu adam bu kadar şey söyleyebiliyor demek ki bir bildiği var" diye düşünmeye başlarsınız.Ama aslında beyninizi uyuşturmaktan başka bir işe yaramazlar.
Zaman geçtikçe uzaklaşmak istersiniz bu kişilerden.Ama eğer benim ve benim gibiler gibi ağzınız olduğu halde diliniz yoksa, sesinizi yükseltemiyorsanız alternatif kurtulma yolları ararsınız...
Yine de teşekkürler hepinize.Ne kadar sabırlı olabileceğimi gösteriyorsunuz.Belki bütün bunlar aslında bir testtir ve bu fuzuli insanlar hayat tecrübemin artmasına katkıda bulunuyorlardır..
Genellikle ilk başta niyetlerini kavrayamadığımız, nasıl davranacaklarını kestiremediğimiz bu insanlar zaman geçtikçe tiksinme hissi uyandırmaktadırlar bünyemizde...
Gerçekten bu tür insanlar her yerde vardır hatta belki de içinde yaşadığımız toplumun önemli bir kısmı bu insanlardan oluşmaktadır...
Bunlar, değer verdiğiniz herhangi bir insanı veya nesneyi ne olursa olsun onlarla yalnız bırakmak istemeyeceğiniz kişilerdir..Bunlar için güven ne hissedilen ne de hissettirilen bir duygudur..
Bunların ağızlarını açıp sizinle konuşmalarının arkasında mutlaka menfaat bulunur.Gülümsemelerinin arkasında bir maske vardır.Söylediğiniz sözler, eğer işlerine yarayacaksa başka bir zamanda başka bir yerde kullanılmak üzere o kokuşmuş beyinlerinde saklanır.Yok eğer bir hata yapıp bu kişilere kendinizle ilgili birşeyler anlatırsanız kendinizi aptal yerine koymuş olursunuz.Çünkü konuştuklarınız onların çıkarlarına uygun düştüğü oranda dinlenir.Bir süre sonra her türlü acınızı, sevincinizi,sorunlarınızı, umutlarınızı duvarlara anlatmakla onlara anlatmak arasında fark olmadığını anlarsınız...
Bazen sizden yerine getirmeyi hiç istemediğiniz saçma isteklerde bulunurlar.Kötü davranmak doğanızda yoktur, bu yüzden yardımcı olmak için bir adım atarsınız.Öyle ya iyi geçinmek lazımdır insanlarla..Ancak bu kişilere yapacağınız iyiliklerle doğru orantılı olarak aynı kişiler tarafından sömürülürsünüz..Elinizi verirseniz kolunuzu kaybedebilirsiniz.Çünkü onlar kendilerinden başka hiçbir varlığı düşünmeyenler, kimse için hiçbirşey yapmayanlardır..Onlar güçlü olanın, kendilerine en çok faydayı sağlayanın yanında kalmayı tercih eden aşağılık insanlardır..Onlar paranın ve paranın satın alabileceği herşeyin kölesidir..Şahsi isteklerini düzenleyen sadece paradır..Onlar sizin için 5 kuruş harcarken 500 kere düşünerken yanlarında kendilerine çıkar sağlayacak birileri bulunduğu taktirde son derece bonkör olurlar..
Kim olduğunuzun, neler beklediğinizin bir önemi yoktur.Onlar herşeyin doğrusunu bildiğini sanan kişilerdir ve laf kalabalığı yaparak fikirlerine dayanak noktaları yaratırlar.Bir yerlerden saçma örnekler vererek ve bir şeyleri kıyaslayarak ne kadar bilgili olduklarını göstermeye çalışırlar.Uzun konuşmalarını dinlemek zorunda kalır, "Vay be bu adam bu kadar şey söyleyebiliyor demek ki bir bildiği var" diye düşünmeye başlarsınız.Ama aslında beyninizi uyuşturmaktan başka bir işe yaramazlar.
Zaman geçtikçe uzaklaşmak istersiniz bu kişilerden.Ama eğer benim ve benim gibiler gibi ağzınız olduğu halde diliniz yoksa, sesinizi yükseltemiyorsanız alternatif kurtulma yolları ararsınız...
Yine de teşekkürler hepinize.Ne kadar sabırlı olabileceğimi gösteriyorsunuz.Belki bütün bunlar aslında bir testtir ve bu fuzuli insanlar hayat tecrübemin artmasına katkıda bulunuyorlardır..
Wednesday, January 17, 2007
In Motion
Bir gelişme var sanki.Son birkaç yazımda karamsar cümleler yazmamışım.Aynı şekilde devam edeceğim bu gece de..Saatler geceyarısını geçiyor ve Anneke van Giersbergen'in sesi huzur veriyor.The Gathering'in tarzının ne olduğuna hala karar veremedim ama müzikleri insanın ruhunu okşuyor..Öte yandan gün içinde iş yerinde görevimi yapmış olmamın yarattığı rahatlama duygusu var içimde.Bir de ardarda devirmiş olduğum biralar negatif düşünme ihtimalimi ortadan kaldırıyor...(Aslında tek başıma içmek genelde depresif hissettirir beni ama bu sefer öyle olmadı)..Bu esnada insanlar birşeylerle meşgul oluyorlar.Alper ve Cem son sınavlarıyla cebelleşiyorlar mesela, kardeşim askerde günleri sayıyor, Evrin İsviçre'de latin kökenli kız arkadaşıyla medeniyetler çatışması yaşıyor, MSN'de online olmasını istediğim birçok kişi çevrimdışı görünüyor ve "Nerelerde bu insanlar acaba neler yapıyorlar?" diye düşünmeme neden oluyorlar..MSN ısrarla mesajları iletmediği için dış dünyayla ilişkiler kopma noktasına geliyor..Yarın Cem malum sınavı yüzünden şehir dışına gideceği için iş yerinde yanlız olacağımı hatırlıyorum..."Yaş 25 olmuş, acaba şu güne kadar almam gerektiği halde alamadığım kaç bin tane sorumluluk vardır?Neleri öğrenmem gerektiği halde hala öğrenmemişim şu hayatta?" düşünceleri bir an aklıma geliyor ve içimde durup dururken gereksiz bir huzursuzluk oluşuyor..Sonra bu kötü hissi günlük hayatın içinde karşılaşmış olduğum komik, eğlenceli olaylar ve arkadaşlarımın sıcaklığıyla savuşturuyorum..Hayır, karamsar satırlar dökülmeyecek benden kararlıyım.Sokaktaki insanlar muhtemelen hala pis pis bakıyorlar, hala anlayışsız ve hoşgörüsüz herkes ama huzurluyum..
Sevilen kişiler bir kez daha akla geliyor ve herşeydeki olumsuzluğu gören gözler aracılığıyla günde üçyüz kere analiz yapmaktan yorulan beyin bir parça rahatlıyor.Daha fazla rahatlaması için yatağın yolunu tutmam gerekiyor..
Sevilen kişiler bir kez daha akla geliyor ve herşeydeki olumsuzluğu gören gözler aracılığıyla günde üçyüz kere analiz yapmaktan yorulan beyin bir parça rahatlıyor.Daha fazla rahatlaması için yatağın yolunu tutmam gerekiyor..
Wednesday, January 03, 2007
Looking Back To 2006
2006'yı da geride bırakırken:
-Yılın kendimle ilgili en önemli olayı, üniversiteden mezun olmam ve okul devam ederken bir müzik dükkanında çalışmaya başlamam oldu.
-Yılın dünya çapında en önemli olayının ne olduğunu ise bayağı düşündüm ama bulamadım..
-Yılın en başarılı bilgisayar oyunu Pro Evolution Soccer-7 idi.
-Yılın kulaklarımın pasını en çok silen albümü Amorphis / Eclipse idi..
-Yılın en "Bu yaşta böyle müzik mi yapıyorlar hala?" dedirten grubu olarak da Pet Shop Boys ve çıkarttıkları Fundemental albümü geliyor akıllara.
-Yılın en bomba konseri 1 Şubat'taki Helloween Yeni Melek konseriydi.
-Yılın izlemekten en keyif aldığım filmi A History Of Violence idi.
-Yılın en herkesin ilgisini çeken organizasyonu dünya kupasıydı ama Zidane'ın kafası İtalya'nın şampiyonluğundan daha fazla alakadar etti herkesi.
-Yılın tarzına ve üslubuna en hayran kaldığım kişisi Ahmet Çakar'dı(Çok ciddiyim)
-Yılın en artık bu işi bırakması gereken futbol spikeri yine İlker Yasin'di.(Hem gol hem penaltı?!)
-Yılın hakkında en çok espri ürettiğim kişisi Zihni Şahin idi(Muz orta...)
-Yılın en "İyi ki tanışmışım" diyebileceğim kişisi olarak Cem Alpay'ı seçiyorum..
-Yılın en yanlış zamanda en yanlış şeyleri söyleyen kişisi de Can İnandım'dı tabi ki.
-Yılın en çok tüketilen içkisi bira olsa da en heyecan verici içki olarak yılın sonlarında hayatıma giren Absinth'i gösteriyorum.
-Yılın kendi açımdan en hareketli ve stresli ve bir o kadar da mutlu günü olarak 14 Mayıs'ı seçiyorum.(Aynı gün içinde Blind Guardian konserinde açılan standda yaşanan yoğunluk ve çok zor gelen Galatasaray şampiyonluğu asla unutulmayacak)
Yılın en maceralı günü olarak 1 Eylül’ü seçiyorum.Bilen bilir gerçi de (Alper, Bihter, Buğra ve Erhan) bizim evde alkol duvarına toslamamızla başlayan ve Moda’nın serin sularına uzanan maceranın yaşandığı gündü bu.
-Yılın en uzak durmaya çalıştığım trendi yerli dizi furyası oldu.
-Yılın en fenalık getiren yeri olarak Taksim’i seçiyorum.Bu kadar gereksiz, dengesiz, şuursuz insan topluluğu nasıl ve neden dolaşıp durur amaçsızca Taksim'de hala anlamış değilim.
-Yılın kendimle ilgili en önemli olayı, üniversiteden mezun olmam ve okul devam ederken bir müzik dükkanında çalışmaya başlamam oldu.
-Yılın dünya çapında en önemli olayının ne olduğunu ise bayağı düşündüm ama bulamadım..
-Yılın en başarılı bilgisayar oyunu Pro Evolution Soccer-7 idi.
-Yılın kulaklarımın pasını en çok silen albümü Amorphis / Eclipse idi..
-Yılın en "Bu yaşta böyle müzik mi yapıyorlar hala?" dedirten grubu olarak da Pet Shop Boys ve çıkarttıkları Fundemental albümü geliyor akıllara.
-Yılın en bomba konseri 1 Şubat'taki Helloween Yeni Melek konseriydi.
-Yılın izlemekten en keyif aldığım filmi A History Of Violence idi.
-Yılın en herkesin ilgisini çeken organizasyonu dünya kupasıydı ama Zidane'ın kafası İtalya'nın şampiyonluğundan daha fazla alakadar etti herkesi.
-Yılın tarzına ve üslubuna en hayran kaldığım kişisi Ahmet Çakar'dı(Çok ciddiyim)
-Yılın en artık bu işi bırakması gereken futbol spikeri yine İlker Yasin'di.(Hem gol hem penaltı?!)
-Yılın hakkında en çok espri ürettiğim kişisi Zihni Şahin idi(Muz orta...)
-Yılın en "İyi ki tanışmışım" diyebileceğim kişisi olarak Cem Alpay'ı seçiyorum..
-Yılın en yanlış zamanda en yanlış şeyleri söyleyen kişisi de Can İnandım'dı tabi ki.
-Yılın en çok tüketilen içkisi bira olsa da en heyecan verici içki olarak yılın sonlarında hayatıma giren Absinth'i gösteriyorum.
-Yılın kendi açımdan en hareketli ve stresli ve bir o kadar da mutlu günü olarak 14 Mayıs'ı seçiyorum.(Aynı gün içinde Blind Guardian konserinde açılan standda yaşanan yoğunluk ve çok zor gelen Galatasaray şampiyonluğu asla unutulmayacak)
Yılın en maceralı günü olarak 1 Eylül’ü seçiyorum.Bilen bilir gerçi de (Alper, Bihter, Buğra ve Erhan) bizim evde alkol duvarına toslamamızla başlayan ve Moda’nın serin sularına uzanan maceranın yaşandığı gündü bu.
-Yılın en uzak durmaya çalıştığım trendi yerli dizi furyası oldu.
-Yılın en fenalık getiren yeri olarak Taksim’i seçiyorum.Bu kadar gereksiz, dengesiz, şuursuz insan topluluğu nasıl ve neden dolaşıp durur amaçsızca Taksim'de hala anlamış değilim.
Thursday, December 21, 2006
Bana Bunlarla Gelmeyin
Düşünün Kadıköy Akmar Pasajı'nda ağırlıklı olarak rock-metal müzik ürünleri satan bir dükkanda çalışıyorsunuz.CD, plak, kaset, dergi ve konser DVD'lerinin yanı sıra tişört, ve film DVD'leri de satıyorsunuz.İçeriye giren insanların ne tür şeyler sormalarını beklersiniz?En azından aşağıda yazacaklarımı sormalarını beklemezsiniz değil mi?
"Korsan bayrağı var mı?"
"Marduk diye bir adamın posterini veren bir dergi varmış.Var mı sizde?"
"Ege Çubukçu'nun 2 liraya 3 liraya CD'si yok mu?"
"Burada tesbih bulabilirmiyim?"
(Film Dvd'lerine bakarak)"Bu filmleri insanlar mı getiriyor?"
"Jako Pastorious t-shirtü var mı?"
"Burada palyaço kiralanan bir yer var mı?"
"Buralarda DJ'lik kursu veren bir yer var mı acaba?"
"Sauna var mı buralarda?"
"Pozitif düşünce kaseti var mı?"
"Sizde gözlük ve bone var mı?..Deniz ürünleri yani"
"Amerikan bayraklı boxer külot var mı?"
"Korsan bayrağı var mı?"
"Marduk diye bir adamın posterini veren bir dergi varmış.Var mı sizde?"
"Ege Çubukçu'nun 2 liraya 3 liraya CD'si yok mu?"
"Burada tesbih bulabilirmiyim?"
(Film Dvd'lerine bakarak)"Bu filmleri insanlar mı getiriyor?"
"Jako Pastorious t-shirtü var mı?"
"Burada palyaço kiralanan bir yer var mı?"
"Buralarda DJ'lik kursu veren bir yer var mı acaba?"
"Sauna var mı buralarda?"
"Pozitif düşünce kaseti var mı?"
"Sizde gözlük ve bone var mı?..Deniz ürünleri yani"
"Amerikan bayraklı boxer külot var mı?"
Tuesday, December 12, 2006
Bambaşka Açılardan Haggard İstanbul Konseri 08.12.2006
7 Aralık 2006 Perşembe
Öğlen 12 gibi Atlantis Müzikteydim. Bileti son anda alınan Haggard'ın en genç elamanı Veronica Biendl'ın hangi uçakla geleceği hala belli değildi. Almanya'daki adamımız Uwe Kleinschittinger'i (Bundan sonra kısaca Uwe diyecem) aradım fakat cevap vermiyordu. Grubun 12 kişilik bir bölümünün 16:30'da, geri kalanının da 22:45'de Atatürk Hava Limanı'nda olması bekleniyordu.
Elbette bu kadar kalabalık bir grupla tek başıma ilgilenmem mümkün değildi. Yardımcı olması için bizim dükkanda çalışan Mutlu'nun bir arkadaşıyla anlaşılmıştı. Çocuğun ismi Ömer'di. Ofise geldi, tanıştık.Saat 15:30'da Taksim The Marmara otelinin önünde bizi havaalanına götürmek üzere bir minibüsün bekleyeceğini öğrendik. Şoförün geçen seferki Sodom konserinde bizi deli eden Gökhan zırtapozu olduğunu öğrenince moralim bozuldu. Bir süre boş boş önümdeki monitöre baktım ve kimseyle konuşmadım. Bu Gökhan denilen herif deli gibi araba kullanıyor, olur olmaz yerlerde garip isteklerde bulunuyor (Bana 20 milyon verin yemek yiyeceğim!..gibi) ve bir fırsatını bulduğunda aniden ortadan kayboluyordu. Neyse, daha başlangıçta böyle bir sebepten moralleri bozmamak lazımdı. Bu arada Selda Abladan Veronica'nın ilk grupla beraber geleceğini öğrenip biraz rahatladık..
Ömerle karşıya geçmek için Karaköy iskelesine yürüdük. O saate kadarki vapur seferleri sis yüzünden yapılamamış, ancak tam biz geldiğimizde sis kaybolduğu için tekrar başlamıştı. Sevindik. (Başımıza geleceklerden haberimiz yoktu)
15:30'da The Marmara'nın önünde içinde güneş gözlüğüyle oturan dallama bir herifin bulunduğu servis aracını gördük. Adam sahil yolundan havaalanına gidene kadar aşağı yukarı yedi-sekiz telefon görüşmesi yaptı, üç-dört bayan şöförü taciz etti, ikiyüzelli kadar trafik kuralı ihlalinde bulundu...
Saat 16:00 gibi havaalanındaydık. Munich'den gelecek uçağın beklenen saatte ineceğini öğrendik. Uçak vaktinde indi ama elemanların kontrolü yanlarında taşıdıkları eşyaların fazla olması nedeniyle uzun sürdü. İlk grupta gelenleri ancak 17:00 gibi karşılayabildik. Grubun lideri konumunda olan Asis'i bulmam gerekiyodu. Sora sora adamı buldum; tanıştık, sohbet etmeye başladık. Bu arada eşyalarını minibüsümüze yerleştirmelerine yardım eden havaaalanı görevlisi birisinden para istedi. Haggard elemanı anlamadı birşey. "Benden olsun" dedim, bozuk para uzattım. Herif "Sadaka mı veriyorsun?" diye karşılık verdi ve parayı geri uzattı."Zaten bu yaptığın iş için maaş almıyor musun sen?" dedim bu şerefsiz insan evladına..Sinirlerime hakim olmaya çalışarak minibüsün kapısını kapattım ve 3 yıldızlı otelimizin bulunduğu yer olan Sultanahmet istikametine doğru yola koyulduk. Şoför yine Need For Speed oynar gibi sürmeye başlayınca Haggard'ın yaşlıca bir bayan elemanı "Lütfen daha yavaş gitmesini söyler misin?" diye ikaz etti beni.(Bu arada diğer Haggard elemanları, trafikte değişik atraksiyonlarda bulunduğu zaman şöförle dalga geçiyorlardı. Alkışlıyorlardı falan..Şöförün beyni de bir muhabbet kuşununkinden farksız olduğu dalga geçildiğini anlamıyor, daha da havalara giriyordu)
Yolda Asis ile bayağı muhabbet ettik. Ön satışları, konser mekanının nasıl olduğunu, akşam yemeğinde ne yiyeceklerini falan sordu. Bir de yabancı grupların Türkiye'de çalarlarken sahnede söyleyince sempati kazandığı belli başlı Türkçe kelimeleri sordu iyakşamlar, meraba, teşkürler gibi...Türkiye turu için özel bastırdıkları tişörtleri gösterdi ve bir tanesi senin dedi. Ancak şaşırtıcı biçimde tişört o güne kadar gördüğüm en kötü baskılı tişörtlerden biriydi..
Albion Otel'e vardığımızda otel hakkında ilk düşündüğüm şey "Umarım ilk izlenimlerim beni yanıltır" oldu. Gördüğüm bina dışarıdan bakıldığında otele pek benzemiyordu, daha çok tatil beldelerindeki ucuz pansiyonlar gibi görünüyordu. "Ah be Tansel abi, rezervasyon yaptırmadan önce neden hiç bakmadın şu otele?" diye içimden geçirdim. Görse eminim kararı değişirdi..Grup elemanlarının eşyalarını içeri taşıdık. O arada odalama konusunda sorun çıktı. Adamlar üç kişilik odalar yerine iki kişilik odalarda konaklamak istiyorlardı .Üstelik onlara göre bu, imzalanan söleşmenin maddelerinden biriyid.Oysa ki patronun hanımı telefonda öyle söylemiyordu. Kesinlikle bu odalama şeklinin dışına çıkılamayacağını, çıkılırsa doğacak ekstra masrafı grubun kendisinin ödemesi gerektiğini anlattı. Yaklaşık yarım saat otelin resepsiyonunda tartışmalar yaşadık. Asis ısrarla grupta 3-4 tane çift(sevgili ya da evli) olduğunu söylüyor ve bunların birlikte kalması gerektiği konusunda ısrar ediyordu. Bu arada tartışmalar esnasında sürpriz bir şey gelişme yaşandı. Elimizdeki grubun Türkiye'ye gelecek elemanlarınının isimlerinin yer aldığı listeye göre 23 kişi olmaları gerekiyordu. Buna rağmen istedikleri odalama 21 kişi içindi. Asis'e "Sanırım iki kişi eksik gelmişsiniz.Nedenini söyleyebilir misin?" diye sordum.Dediğine göre 2 eleman sabahleyin aniden hastalanmış, kusmuşlar falan o yüzden onları yanlarına almamışlar. Genelde saftorik biriyimdir, her söylenenene inanırım ama bu çok da inanılacak bir bahane değildi açıkçası.(Kirli çamaşırlar ertesi gün ortaya çıkacaktı)Ayrıca iki kişi eksik gelmiş olmalarına rağmen bunu bize bildirme gereği duymamışlardı...
Resepsiyondaki tartışmalardan sıkılmıştım. İşi Ömer'e bıraktım. Şans yardım etti, otel görevlisi gruba istedikleri odalamayı sağlayacağını ve eksta ücret almayacağını söyledi. Tam derin bir nefes almıştım ki Asis eşyalarını odasına yerleştirir yerleştirmez yanıma geldi ve "Odamda bir fare vardı!" diye bağırdı. Durumu otel görevlilerine aktardık. Odayı değiştireceğini söyledi..
Saat 19:00 civarı otelin önünde bekleyen minibüse binip akşam yemeğinin yenileceği Mephisto Kitabevi'ne gitmek üzere yola koyulduk. Asis ısrarla akşam gelecek diğer elemanları karşılamak için havaalanına gitmek istediğini söylüyordu..
Manyak şoför, trafiğin o saatlerde yoğun olacağı bahanesiyle bizi Galatasaray'ın oralarda biryerlere bıraktı. Ekip halinde yokuş yukarı yürüyüp İstiklal Caddesi'ne çıktık. Haggard elemanları, İstiklalde kendi konserlerinin afişlerini görünce çok sevindiler. Afişlerin önüne geçip fotoğraf çektirdiler. Bu esnada meraklı bir amca yanıma gelip İngilizce "Where are you from?" diye sordu."Ben Türküm ama onlar Alman amca" diye Türkçe cevap verdim. Adam şaşırdı, "Aralarında en çok Almana benzeyen sensin ama" dedi gülerek..
Grup yemek için Mephisto'ya geçti. Benim yemek yemeye vaktim yoktu. Patrondan 7 buçukta başka bir minibüsün The Marmara Oteli'nin önünde bekleyeceğini öğrendim. Tekrar havaalanına gidip Uwe'yi almam gerekiyordu (Uwe Almanya'dan tek başına geliyordu). The Marmara Oteli'nin önünde Yakup adındaki şoförle buluştum. Neyse ki arabayı daha insancıl kullanıyordu. Yol boyunca bana sürekli haksızlıklara uğradığını, insanlarda saygı diye birşey kalmadığını falan söyleyip durdu...
Havaalanına vardık. Şoför; az ileride bekleyeceğini, uçak indiğinde onu ararsam beş dakika içinde geleceğini söyledi. Uwe'nin uçağı normal şartlar altında 8:15'de inmeliydi. Henüz vakit vardı. Bekleme salonunda kenarda duran makinelere bir teklik atarak kahve aldım...Bu arada hayatım boyunca hiç görmemiştim bu Uwe denilen adamı. Tansel abi onun için "Sarışın gibi, hafif uzun saçlı, Richard Gere'e benziyor biraz" demişti o kadar.
Uçağın iniş vakti geldiğinde adamı bir türlü bulamayınca stres oldum. Sarışın birkaç yabancıya "Are you Uwe?" diye sordum, değillerdi. Bu sırada yanımda bekleyen adam Berlin uçağının pist yoğun olduğu için yarım saat geç indiğini, ama bunun tabelada gözükmediğini söyleyince rahatladım. Çok iyi bir insandı. Uwe'nin beni fark etmesi için adını üzerine yazmak üzere kitabının arka kartonunu yırtıp verdi.(Havaalanında hiç tanımadığın bir adamı beklemek çok stresli bir işmiş)
Saat 21:15 gibi buldum Uwe'yi. İstanbula iki türk arkadaşıyla beraber gelmiş. O gece onlarla biraz takılıp sonra muhteşem otelimize geleceğini söyledi. Okey dedim. Uwe'ye otelin adresini verdim ve adam iki arkadaşıyla beraber havaalanından ayrıldı. Beni havaalanına getiren şöförü aradım. Adamın telefonu kapalıydı! Allahtan yaklaşık bir saat sonra Haggard'ın diğer elemanlarını taşıyan uçak iniş yapacaktı. Dolayısıyla havaalanına mutlaka bir minibüsün gelmesi gerekiyordu. Patronu aradım; "Bekle orada, diğer grubu da sen karşılarsın, ben Gökhan'ı gönderiyorum oraya dedi"."Ulan gene mi Gökhan!" diyerek içimden küfrettim ama yapacak birşey yoktu..
Bıkkın bir şekilde havaalanının içinde dolaşmaya başladım..Birilerini aramak, başımdan geçen saçma işleri anlatmak istedim..Telefon rehberimi taradım ama arayacak kimseyi bulamadım..Burger King'e gidip normal fiyatının iki katına bir Whopper menü aldım.(Havaalanında her şey çok kazıkmış)
Ekranda 22:45'te gelmesi gereken uçağın 25 dakika rötar yapacağı yazdı. On buçuğa doğru Asis, grubun davulcusu Luz ve leş gibi içki kokmakta olan şoför girdiler içeri..Gökhan bizi dışarıda bekleyeceğini söyledi ve yemek parası istedi. Yalanın bazı durumlarda caiz olduğunu hatırlayarak "Yok yanımda para" dedim..Söylene söylene gitti..Asis ile Luz birer kahve içmek istediler. Luz, İstanbul’a gelmişken yeni bir zil takımı almak istediğini söyledi. Ona göre dünyanın en ucuz ve en kaliteli zilleri Türkiye’de üretiliyormuş..Asis ise yine otelden şikayet ediyor ve onlara başka bir otel bulup bulamayacağımı soruyordu. Oteli bir turizm acentasının ayarladığını ve bu isteğinin yerine getirilmesinin zor olduğunu anlatmaya çalıştım..
Uçak, 25 dakika olarak bildirilmesine rağmen yaklaşık bir saat rötar yaptı. Yeni gelen grup bayan ağırlıklıydı. Bütün elemanlar içten bir gülümsemeyle elimi sıktı. Dışarıda bekleyen minibüse atladık. Gerizekalı şöför güzel kızları görünce bir hoş oldu. Zaten alkollü olduğu için iyice kontrolü kaybetti. Tabakhaneye bok yetiştir gibi sürmeye başladı. Önde giden arabaların üzerine üzerine gidiyor, hızını hiç kesmiyor, önde giden arabaları yan şeride geçmeye zorluyordu. Hatta karşıdan karşıya geçen insanları görünce sanki onlara çarpmak ister gibi hızını arttırıyordu (Hayatım boyunca böyle bir yolculuk yapmadım). Arabadaki Haggard elamanları ise işi dalgaya vurup herifin bu tehlikeli hareketlerine alkışla karşılık veriyorlardı.
Şans eseri kimse yaralanmadan otele ulaştığımızda saat gece yarısını geçiyordu. Ertesi gün soundcheck yapmak üzere Yeni Melek’e gideceğimizi, bunun için sabah 11'de hazır olmaları gerektiğini söyledim. Adamlar otele girdikten sonra Gökhan bana “Benim işim var, buradan dönersin sen değil mi?” dedi. ”Abi bu saatten sonra nasıl döneyim burdan Kadıköy'e, üstelik yanımda para da yok” falan diyip acındırdım kendimi. Adam imana gelip Taksim’e bıraktı beni. Oradan dolmuşa atlayıp Kadıköy'e geldim.Eve gidip biraz PES oynadım sonra da yattım…..
8 Aralık 2006 Cuma
Ömer’le Kadıköy’de buluşup Eminönü'ne geçmek üzere vapura bindik. Yolda Tansel Tetik aradı ve soundcheck'in saatinin değiştiğini, 11 yerine 1 gibi konser mekanında olsak daha iyi olacağını söyledi. Tramvaya binip Sultanahmet'te indik. Oteli bulmaya çalışırken Uwe aradı ve beni şok eden şu sözleri söyledi:”Serhat, bu otel hasarlı bir otel. Bizim için burada daha fazla kalmak imkansız. Bazı grup elemanları kaçıp gittiler buradan”.Gerçekten de kafamı kaldırıp baktığımda bazı Haggard elemanlarının Sultanahmet Meydanı'nda gruplar halinde dolaştıklarını gördüm. Büyük bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu fark ettim, işlerin sürekli ters gitmesinden dolayıcanım çok sıkılmıştı..Ama kendimi topladım ve gördüğüm grup elemanlarının yanlarına gidip 11 yerine 1'de otelden soundcheck yapmak üzere konser mekanına hareket edeceğimizi söyledim. Zar zor oteli bulduk.Bu esnada klavyeci Hans Peter’in (Kendisi 1958 doğumlu) eşofmanlarla civarda sabah koşusu yaptığını gördüm. Hem şaşırdım hem takdir ettim hem de güldüm.
Otelde Uwe ile Asis sinirli bir şekilde bizi bekliyorlardı. Dışarıdaki dandik masalardan birine oturup konuşmaya başladık. Daha doğrusu onlar konuşuyor ben dinliyordum. Asis’in uykusuzluktan gözleri şişmişti. Otelin berbat bir yer olduğunu anlattı. Odalarda tahtakurularının olduğunu ve kollarını ısırdıklarını söyledi (Gerçekten de kollarında kırmızılıklar vardı).Odalarda çöp kutusu ve havlu olmadığını, tuvalet kokusunun her yerden duyulduğunu ve gece sürekli duyulan bir sifon sesi yüzünden kimsenin yeterince uyuyamadığını söyledi. Bu oteli bir an önce terk etmek istediklerini anlattı. Eğer mümkünse bir gece daha bu otelde kalmak yerine konserden sonra doğrudan Ankara’ya gitmek istediklerini söyledi. Bu konuda bir şeyler yapacağımıza dair söz verdim ona..Asis, saat 1'e kadar dinlenmek istediğini söyleyerek odasına çekildi. Ben Ömer ve Uwe ise birşeyler yemek için Çemberlitaş'ta bir kafeye gittik. Bu arada Uwe Türkiye’ye gelmeyen iki elemanın hastalık yüzünden değil, paranın zamanında ödenmemesi yüzünden gelmediğini söyledi…Oysa ki ödemenin zamanında yapıldığından emindim...
Saat 1’de otele döndüğümüzde kocaman bir otobüsün otelin önünde beklediğini gördüm.(Ne de olsa grubun tamamını taşıyacaktı)Ben, Ömer, Uwe ve 20'den fazla Haggard elemanı otobüse doluştuk.
Yeni Melek’in arka girişine ulaşmamız için Beyoğlu’nun ara sokaklarına girmemiz gerekiyordu. Ara sokakların birinden yokuş aşağı iniyorduk ki otobüs fazla iri olduğundan dolayı ön tarafı yere sürtme tehlikesi geçirdi. Çözüm olarak ağırlığı azaltmamız gerektiğini düşündük ve hep beraber indik araçtan.Ama işe yaramadı. (Bu esnada civardaki insanların uzaylı görmüş gibi bize baktıklarını söylememe gerek yok sanırım) Otobüsün yere sürtmeden önündeki düzlüğe ulaşması zor gözüküyordu. Uwe arka tekerleklerin önüne taş koyarsak otobüsün zarar görmeden düzlüğe ulaşacağını söyledi. Bu planı uyguladık. Ama yine de otobüsün ön kısmı biraz yere sürttü. Şöför dellendi ve daha fazla ilerlemeyeceğini söyledi."Bu arabayla beni buraya niye soktunuz ulan!" diye bağırdı ve hasarın karşılanması için para istedi. Meydana gelen hasar için Tansel ile konuşması gerektiğini söyledim. Bir yandan da yaşanan bu kadar aksilik yüzünden sinir krizi geçirmek üzereydim. Şöför fazla üstelemedi ve bizi bırakıp gideceğini söyledi! Araçtan inerek Beyoğlu'nun arka sokaklarından Yeni Meleğe doğru yürümeye başladık. Yaklaşık 25 kişiydik ve etraftaki insanlar bizi ilgiyle izlemekteydi..
Galatasaray Hamamı'nın yakınlarında dik ve uzun bir merdiven vardı. Merdivenden yukarıya çıkarken grubun ses teknisyeni aniden titremeye başladı. Nefes nefese kalmıştı ve “Scheisse Scheisse!” diye bağırmaya başladı. Meğerse astım hastasıymış ve sık sık nöbet geçirirmiş..Düzelmesini bekledik..O an ciddi anlamda berbat hissettim kendimi. Bu konser hiçbir zaman olmayacak gibi gelmeye başladı bana…
Güç bela Yeni Melek’e vardık..Tansel Abi karşıladı bizi. O ana kadar herşeyin çok kötü gittiğini anlattım. Bana moral verdi, görevimi yaptığımı falan söyledi…
Backstage’de Uwe, Asis ve Tansel abi konuşmaya başladılar. Galiba paranın zamanında yatıp yatmadığını, otelin neden böyle kepaze olduğunu falan tartışıyorlardı. Yeni Melek'in sahne arkasındaki koltuklarından birine uzanıp gözlerimi kapattım…..
Hm konser nasıl mı geçti? Öncelikle Haggard konser mekanından bayağı memnun kaldı. İçeride her türlü yiyecek ve içecek ihtiyaçlarını karşıladık. Önlerine kasalarla bira sunduk. Bir dediklerini iki etmedik.S oundcheck için onlarla kaliteli bir teknik ekip ilgilendi. Uzun zamandan beri Yeni Melek’te duyduğum en iyi soundu yakalamalarına yardımcı oldular. Konserde her enstrüman net bir şekilde duyuluyor gibiydi. Bunun yanında seyircilerin şarkılara katılımını takdir ettim. Kaliteli bir seyirci vardı. Ayrıca içeride 1000’in üzerinde insan olması da sevindiriciydi..Açıkçası Haggard fanı değilim, bu yüzden konser sırasında backstage'de takılıp bira içmeyi tercih ettim. Bu arada Asis konserin sonlarında “I want to thank to the organizator and Atlantis Music” dedi. Bunu duymak beni oldukça mutlu etti. Demek ki grup, önceden yaşanan bütün aksaklıkları unutmuş..
Beklendiği üzere Haggard konserden sonra o berbat otele dönmek yerine doğrudan Ankara’ya doğru yola koyuldu.Ben de bulduğum ilk vasıtaya atlayıp Kadıköy’e döndüm….
Öğlen 12 gibi Atlantis Müzikteydim. Bileti son anda alınan Haggard'ın en genç elamanı Veronica Biendl'ın hangi uçakla geleceği hala belli değildi. Almanya'daki adamımız Uwe Kleinschittinger'i (Bundan sonra kısaca Uwe diyecem) aradım fakat cevap vermiyordu. Grubun 12 kişilik bir bölümünün 16:30'da, geri kalanının da 22:45'de Atatürk Hava Limanı'nda olması bekleniyordu.
Elbette bu kadar kalabalık bir grupla tek başıma ilgilenmem mümkün değildi. Yardımcı olması için bizim dükkanda çalışan Mutlu'nun bir arkadaşıyla anlaşılmıştı. Çocuğun ismi Ömer'di. Ofise geldi, tanıştık.Saat 15:30'da Taksim The Marmara otelinin önünde bizi havaalanına götürmek üzere bir minibüsün bekleyeceğini öğrendik. Şoförün geçen seferki Sodom konserinde bizi deli eden Gökhan zırtapozu olduğunu öğrenince moralim bozuldu. Bir süre boş boş önümdeki monitöre baktım ve kimseyle konuşmadım. Bu Gökhan denilen herif deli gibi araba kullanıyor, olur olmaz yerlerde garip isteklerde bulunuyor (Bana 20 milyon verin yemek yiyeceğim!..gibi) ve bir fırsatını bulduğunda aniden ortadan kayboluyordu. Neyse, daha başlangıçta böyle bir sebepten moralleri bozmamak lazımdı. Bu arada Selda Abladan Veronica'nın ilk grupla beraber geleceğini öğrenip biraz rahatladık..
Ömerle karşıya geçmek için Karaköy iskelesine yürüdük. O saate kadarki vapur seferleri sis yüzünden yapılamamış, ancak tam biz geldiğimizde sis kaybolduğu için tekrar başlamıştı. Sevindik. (Başımıza geleceklerden haberimiz yoktu)
15:30'da The Marmara'nın önünde içinde güneş gözlüğüyle oturan dallama bir herifin bulunduğu servis aracını gördük. Adam sahil yolundan havaalanına gidene kadar aşağı yukarı yedi-sekiz telefon görüşmesi yaptı, üç-dört bayan şöförü taciz etti, ikiyüzelli kadar trafik kuralı ihlalinde bulundu...
Saat 16:00 gibi havaalanındaydık. Munich'den gelecek uçağın beklenen saatte ineceğini öğrendik. Uçak vaktinde indi ama elemanların kontrolü yanlarında taşıdıkları eşyaların fazla olması nedeniyle uzun sürdü. İlk grupta gelenleri ancak 17:00 gibi karşılayabildik. Grubun lideri konumunda olan Asis'i bulmam gerekiyodu. Sora sora adamı buldum; tanıştık, sohbet etmeye başladık. Bu arada eşyalarını minibüsümüze yerleştirmelerine yardım eden havaaalanı görevlisi birisinden para istedi. Haggard elemanı anlamadı birşey. "Benden olsun" dedim, bozuk para uzattım. Herif "Sadaka mı veriyorsun?" diye karşılık verdi ve parayı geri uzattı."Zaten bu yaptığın iş için maaş almıyor musun sen?" dedim bu şerefsiz insan evladına..Sinirlerime hakim olmaya çalışarak minibüsün kapısını kapattım ve 3 yıldızlı otelimizin bulunduğu yer olan Sultanahmet istikametine doğru yola koyulduk. Şoför yine Need For Speed oynar gibi sürmeye başlayınca Haggard'ın yaşlıca bir bayan elemanı "Lütfen daha yavaş gitmesini söyler misin?" diye ikaz etti beni.(Bu arada diğer Haggard elemanları, trafikte değişik atraksiyonlarda bulunduğu zaman şöförle dalga geçiyorlardı. Alkışlıyorlardı falan..Şöförün beyni de bir muhabbet kuşununkinden farksız olduğu dalga geçildiğini anlamıyor, daha da havalara giriyordu)
Yolda Asis ile bayağı muhabbet ettik. Ön satışları, konser mekanının nasıl olduğunu, akşam yemeğinde ne yiyeceklerini falan sordu. Bir de yabancı grupların Türkiye'de çalarlarken sahnede söyleyince sempati kazandığı belli başlı Türkçe kelimeleri sordu iyakşamlar, meraba, teşkürler gibi...Türkiye turu için özel bastırdıkları tişörtleri gösterdi ve bir tanesi senin dedi. Ancak şaşırtıcı biçimde tişört o güne kadar gördüğüm en kötü baskılı tişörtlerden biriydi..
Albion Otel'e vardığımızda otel hakkında ilk düşündüğüm şey "Umarım ilk izlenimlerim beni yanıltır" oldu. Gördüğüm bina dışarıdan bakıldığında otele pek benzemiyordu, daha çok tatil beldelerindeki ucuz pansiyonlar gibi görünüyordu. "Ah be Tansel abi, rezervasyon yaptırmadan önce neden hiç bakmadın şu otele?" diye içimden geçirdim. Görse eminim kararı değişirdi..Grup elemanlarının eşyalarını içeri taşıdık. O arada odalama konusunda sorun çıktı. Adamlar üç kişilik odalar yerine iki kişilik odalarda konaklamak istiyorlardı .Üstelik onlara göre bu, imzalanan söleşmenin maddelerinden biriyid.Oysa ki patronun hanımı telefonda öyle söylemiyordu. Kesinlikle bu odalama şeklinin dışına çıkılamayacağını, çıkılırsa doğacak ekstra masrafı grubun kendisinin ödemesi gerektiğini anlattı. Yaklaşık yarım saat otelin resepsiyonunda tartışmalar yaşadık. Asis ısrarla grupta 3-4 tane çift(sevgili ya da evli) olduğunu söylüyor ve bunların birlikte kalması gerektiği konusunda ısrar ediyordu. Bu arada tartışmalar esnasında sürpriz bir şey gelişme yaşandı. Elimizdeki grubun Türkiye'ye gelecek elemanlarınının isimlerinin yer aldığı listeye göre 23 kişi olmaları gerekiyordu. Buna rağmen istedikleri odalama 21 kişi içindi. Asis'e "Sanırım iki kişi eksik gelmişsiniz.Nedenini söyleyebilir misin?" diye sordum.Dediğine göre 2 eleman sabahleyin aniden hastalanmış, kusmuşlar falan o yüzden onları yanlarına almamışlar. Genelde saftorik biriyimdir, her söylenenene inanırım ama bu çok da inanılacak bir bahane değildi açıkçası.(Kirli çamaşırlar ertesi gün ortaya çıkacaktı)Ayrıca iki kişi eksik gelmiş olmalarına rağmen bunu bize bildirme gereği duymamışlardı...
Resepsiyondaki tartışmalardan sıkılmıştım. İşi Ömer'e bıraktım. Şans yardım etti, otel görevlisi gruba istedikleri odalamayı sağlayacağını ve eksta ücret almayacağını söyledi. Tam derin bir nefes almıştım ki Asis eşyalarını odasına yerleştirir yerleştirmez yanıma geldi ve "Odamda bir fare vardı!" diye bağırdı. Durumu otel görevlilerine aktardık. Odayı değiştireceğini söyledi..
Saat 19:00 civarı otelin önünde bekleyen minibüse binip akşam yemeğinin yenileceği Mephisto Kitabevi'ne gitmek üzere yola koyulduk. Asis ısrarla akşam gelecek diğer elemanları karşılamak için havaalanına gitmek istediğini söylüyordu..
Manyak şoför, trafiğin o saatlerde yoğun olacağı bahanesiyle bizi Galatasaray'ın oralarda biryerlere bıraktı. Ekip halinde yokuş yukarı yürüyüp İstiklal Caddesi'ne çıktık. Haggard elemanları, İstiklalde kendi konserlerinin afişlerini görünce çok sevindiler. Afişlerin önüne geçip fotoğraf çektirdiler. Bu esnada meraklı bir amca yanıma gelip İngilizce "Where are you from?" diye sordu."Ben Türküm ama onlar Alman amca" diye Türkçe cevap verdim. Adam şaşırdı, "Aralarında en çok Almana benzeyen sensin ama" dedi gülerek..
Grup yemek için Mephisto'ya geçti. Benim yemek yemeye vaktim yoktu. Patrondan 7 buçukta başka bir minibüsün The Marmara Oteli'nin önünde bekleyeceğini öğrendim. Tekrar havaalanına gidip Uwe'yi almam gerekiyordu (Uwe Almanya'dan tek başına geliyordu). The Marmara Oteli'nin önünde Yakup adındaki şoförle buluştum. Neyse ki arabayı daha insancıl kullanıyordu. Yol boyunca bana sürekli haksızlıklara uğradığını, insanlarda saygı diye birşey kalmadığını falan söyleyip durdu...
Havaalanına vardık. Şoför; az ileride bekleyeceğini, uçak indiğinde onu ararsam beş dakika içinde geleceğini söyledi. Uwe'nin uçağı normal şartlar altında 8:15'de inmeliydi. Henüz vakit vardı. Bekleme salonunda kenarda duran makinelere bir teklik atarak kahve aldım...Bu arada hayatım boyunca hiç görmemiştim bu Uwe denilen adamı. Tansel abi onun için "Sarışın gibi, hafif uzun saçlı, Richard Gere'e benziyor biraz" demişti o kadar.
Uçağın iniş vakti geldiğinde adamı bir türlü bulamayınca stres oldum. Sarışın birkaç yabancıya "Are you Uwe?" diye sordum, değillerdi. Bu sırada yanımda bekleyen adam Berlin uçağının pist yoğun olduğu için yarım saat geç indiğini, ama bunun tabelada gözükmediğini söyleyince rahatladım. Çok iyi bir insandı. Uwe'nin beni fark etmesi için adını üzerine yazmak üzere kitabının arka kartonunu yırtıp verdi.(Havaalanında hiç tanımadığın bir adamı beklemek çok stresli bir işmiş)
Saat 21:15 gibi buldum Uwe'yi. İstanbula iki türk arkadaşıyla beraber gelmiş. O gece onlarla biraz takılıp sonra muhteşem otelimize geleceğini söyledi. Okey dedim. Uwe'ye otelin adresini verdim ve adam iki arkadaşıyla beraber havaalanından ayrıldı. Beni havaalanına getiren şöförü aradım. Adamın telefonu kapalıydı! Allahtan yaklaşık bir saat sonra Haggard'ın diğer elemanlarını taşıyan uçak iniş yapacaktı. Dolayısıyla havaalanına mutlaka bir minibüsün gelmesi gerekiyordu. Patronu aradım; "Bekle orada, diğer grubu da sen karşılarsın, ben Gökhan'ı gönderiyorum oraya dedi"."Ulan gene mi Gökhan!" diyerek içimden küfrettim ama yapacak birşey yoktu..
Bıkkın bir şekilde havaalanının içinde dolaşmaya başladım..Birilerini aramak, başımdan geçen saçma işleri anlatmak istedim..Telefon rehberimi taradım ama arayacak kimseyi bulamadım..Burger King'e gidip normal fiyatının iki katına bir Whopper menü aldım.(Havaalanında her şey çok kazıkmış)
Ekranda 22:45'te gelmesi gereken uçağın 25 dakika rötar yapacağı yazdı. On buçuğa doğru Asis, grubun davulcusu Luz ve leş gibi içki kokmakta olan şoför girdiler içeri..Gökhan bizi dışarıda bekleyeceğini söyledi ve yemek parası istedi. Yalanın bazı durumlarda caiz olduğunu hatırlayarak "Yok yanımda para" dedim..Söylene söylene gitti..Asis ile Luz birer kahve içmek istediler. Luz, İstanbul’a gelmişken yeni bir zil takımı almak istediğini söyledi. Ona göre dünyanın en ucuz ve en kaliteli zilleri Türkiye’de üretiliyormuş..Asis ise yine otelden şikayet ediyor ve onlara başka bir otel bulup bulamayacağımı soruyordu. Oteli bir turizm acentasının ayarladığını ve bu isteğinin yerine getirilmesinin zor olduğunu anlatmaya çalıştım..
Uçak, 25 dakika olarak bildirilmesine rağmen yaklaşık bir saat rötar yaptı. Yeni gelen grup bayan ağırlıklıydı. Bütün elemanlar içten bir gülümsemeyle elimi sıktı. Dışarıda bekleyen minibüse atladık. Gerizekalı şöför güzel kızları görünce bir hoş oldu. Zaten alkollü olduğu için iyice kontrolü kaybetti. Tabakhaneye bok yetiştir gibi sürmeye başladı. Önde giden arabaların üzerine üzerine gidiyor, hızını hiç kesmiyor, önde giden arabaları yan şeride geçmeye zorluyordu. Hatta karşıdan karşıya geçen insanları görünce sanki onlara çarpmak ister gibi hızını arttırıyordu (Hayatım boyunca böyle bir yolculuk yapmadım). Arabadaki Haggard elamanları ise işi dalgaya vurup herifin bu tehlikeli hareketlerine alkışla karşılık veriyorlardı.
Şans eseri kimse yaralanmadan otele ulaştığımızda saat gece yarısını geçiyordu. Ertesi gün soundcheck yapmak üzere Yeni Melek’e gideceğimizi, bunun için sabah 11'de hazır olmaları gerektiğini söyledim. Adamlar otele girdikten sonra Gökhan bana “Benim işim var, buradan dönersin sen değil mi?” dedi. ”Abi bu saatten sonra nasıl döneyim burdan Kadıköy'e, üstelik yanımda para da yok” falan diyip acındırdım kendimi. Adam imana gelip Taksim’e bıraktı beni. Oradan dolmuşa atlayıp Kadıköy'e geldim.Eve gidip biraz PES oynadım sonra da yattım…..
8 Aralık 2006 Cuma
Ömer’le Kadıköy’de buluşup Eminönü'ne geçmek üzere vapura bindik. Yolda Tansel Tetik aradı ve soundcheck'in saatinin değiştiğini, 11 yerine 1 gibi konser mekanında olsak daha iyi olacağını söyledi. Tramvaya binip Sultanahmet'te indik. Oteli bulmaya çalışırken Uwe aradı ve beni şok eden şu sözleri söyledi:”Serhat, bu otel hasarlı bir otel. Bizim için burada daha fazla kalmak imkansız. Bazı grup elemanları kaçıp gittiler buradan”.Gerçekten de kafamı kaldırıp baktığımda bazı Haggard elemanlarının Sultanahmet Meydanı'nda gruplar halinde dolaştıklarını gördüm. Büyük bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu fark ettim, işlerin sürekli ters gitmesinden dolayıcanım çok sıkılmıştı..Ama kendimi topladım ve gördüğüm grup elemanlarının yanlarına gidip 11 yerine 1'de otelden soundcheck yapmak üzere konser mekanına hareket edeceğimizi söyledim. Zar zor oteli bulduk.Bu esnada klavyeci Hans Peter’in (Kendisi 1958 doğumlu) eşofmanlarla civarda sabah koşusu yaptığını gördüm. Hem şaşırdım hem takdir ettim hem de güldüm.
Otelde Uwe ile Asis sinirli bir şekilde bizi bekliyorlardı. Dışarıdaki dandik masalardan birine oturup konuşmaya başladık. Daha doğrusu onlar konuşuyor ben dinliyordum. Asis’in uykusuzluktan gözleri şişmişti. Otelin berbat bir yer olduğunu anlattı. Odalarda tahtakurularının olduğunu ve kollarını ısırdıklarını söyledi (Gerçekten de kollarında kırmızılıklar vardı).Odalarda çöp kutusu ve havlu olmadığını, tuvalet kokusunun her yerden duyulduğunu ve gece sürekli duyulan bir sifon sesi yüzünden kimsenin yeterince uyuyamadığını söyledi. Bu oteli bir an önce terk etmek istediklerini anlattı. Eğer mümkünse bir gece daha bu otelde kalmak yerine konserden sonra doğrudan Ankara’ya gitmek istediklerini söyledi. Bu konuda bir şeyler yapacağımıza dair söz verdim ona..Asis, saat 1'e kadar dinlenmek istediğini söyleyerek odasına çekildi. Ben Ömer ve Uwe ise birşeyler yemek için Çemberlitaş'ta bir kafeye gittik. Bu arada Uwe Türkiye’ye gelmeyen iki elemanın hastalık yüzünden değil, paranın zamanında ödenmemesi yüzünden gelmediğini söyledi…Oysa ki ödemenin zamanında yapıldığından emindim...
Saat 1’de otele döndüğümüzde kocaman bir otobüsün otelin önünde beklediğini gördüm.(Ne de olsa grubun tamamını taşıyacaktı)Ben, Ömer, Uwe ve 20'den fazla Haggard elemanı otobüse doluştuk.
Yeni Melek’in arka girişine ulaşmamız için Beyoğlu’nun ara sokaklarına girmemiz gerekiyordu. Ara sokakların birinden yokuş aşağı iniyorduk ki otobüs fazla iri olduğundan dolayı ön tarafı yere sürtme tehlikesi geçirdi. Çözüm olarak ağırlığı azaltmamız gerektiğini düşündük ve hep beraber indik araçtan.Ama işe yaramadı. (Bu esnada civardaki insanların uzaylı görmüş gibi bize baktıklarını söylememe gerek yok sanırım) Otobüsün yere sürtmeden önündeki düzlüğe ulaşması zor gözüküyordu. Uwe arka tekerleklerin önüne taş koyarsak otobüsün zarar görmeden düzlüğe ulaşacağını söyledi. Bu planı uyguladık. Ama yine de otobüsün ön kısmı biraz yere sürttü. Şöför dellendi ve daha fazla ilerlemeyeceğini söyledi."Bu arabayla beni buraya niye soktunuz ulan!" diye bağırdı ve hasarın karşılanması için para istedi. Meydana gelen hasar için Tansel ile konuşması gerektiğini söyledim. Bir yandan da yaşanan bu kadar aksilik yüzünden sinir krizi geçirmek üzereydim. Şöför fazla üstelemedi ve bizi bırakıp gideceğini söyledi! Araçtan inerek Beyoğlu'nun arka sokaklarından Yeni Meleğe doğru yürümeye başladık. Yaklaşık 25 kişiydik ve etraftaki insanlar bizi ilgiyle izlemekteydi..
Galatasaray Hamamı'nın yakınlarında dik ve uzun bir merdiven vardı. Merdivenden yukarıya çıkarken grubun ses teknisyeni aniden titremeye başladı. Nefes nefese kalmıştı ve “Scheisse Scheisse!” diye bağırmaya başladı. Meğerse astım hastasıymış ve sık sık nöbet geçirirmiş..Düzelmesini bekledik..O an ciddi anlamda berbat hissettim kendimi. Bu konser hiçbir zaman olmayacak gibi gelmeye başladı bana…
Güç bela Yeni Melek’e vardık..Tansel Abi karşıladı bizi. O ana kadar herşeyin çok kötü gittiğini anlattım. Bana moral verdi, görevimi yaptığımı falan söyledi…
Backstage’de Uwe, Asis ve Tansel abi konuşmaya başladılar. Galiba paranın zamanında yatıp yatmadığını, otelin neden böyle kepaze olduğunu falan tartışıyorlardı. Yeni Melek'in sahne arkasındaki koltuklarından birine uzanıp gözlerimi kapattım…..
Hm konser nasıl mı geçti? Öncelikle Haggard konser mekanından bayağı memnun kaldı. İçeride her türlü yiyecek ve içecek ihtiyaçlarını karşıladık. Önlerine kasalarla bira sunduk. Bir dediklerini iki etmedik.S oundcheck için onlarla kaliteli bir teknik ekip ilgilendi. Uzun zamandan beri Yeni Melek’te duyduğum en iyi soundu yakalamalarına yardımcı oldular. Konserde her enstrüman net bir şekilde duyuluyor gibiydi. Bunun yanında seyircilerin şarkılara katılımını takdir ettim. Kaliteli bir seyirci vardı. Ayrıca içeride 1000’in üzerinde insan olması da sevindiriciydi..Açıkçası Haggard fanı değilim, bu yüzden konser sırasında backstage'de takılıp bira içmeyi tercih ettim. Bu arada Asis konserin sonlarında “I want to thank to the organizator and Atlantis Music” dedi. Bunu duymak beni oldukça mutlu etti. Demek ki grup, önceden yaşanan bütün aksaklıkları unutmuş..
Beklendiği üzere Haggard konserden sonra o berbat otele dönmek yerine doğrudan Ankara’ya doğru yola koyuldu.Ben de bulduğum ilk vasıtaya atlayıp Kadıköy’e döndüm….
Thursday, November 23, 2006
Murat Adanç
Level Dergisi, son sayısında Murat Adanç ile yapılan bir röpörtaja yer verecekti.
Beklenmedik , sürpriz bir haberdi benim için..
Uzun zamandan beri gerçek anlamda hiçbir şeye tepki vermeyen ben, yazıyı okuyunca "Ah be üstat, yapmışsın yine yapacağını" diye tepki vermeden edemedim. Hayatım boyunca hiç görmediğim, ancak 64'ler ve Gameshow dergileri zamanında yazılarını ilgiyle takip ettiğim bu adamın yıllar sonra bir dergiye verdiği röpörtajı okumak nostalji denizine dalmamı sağladı..
MAC Adventure, United Pessimist, MAC Borsa Endeksi, Text Adventurelar, Lord of the Rings ve Ortaköy gecelerini hatırladım bir an.
Bu adam beni benden daha iyi ifade edebiliyor. Hissedip de kelimelere dökmeyi başaramadığım şeyleri hep onun satırlarında buluyorum. Yüzünü hiç görmediğim bu adamla aynı duyguları paylaşıyorum..
Gerek bloğumda gerekse diğer yazılarımda ifade etmeye çalıştığım bazı şeyleri aşağıdaki birkaç satırda o kadar muazzam anlatmış ki saygı duymamak elde değil..
(Alıntı)
"Benim şu gören gözlerim var ya. Onlar 6 yaşında falan. Zeka yaşı olarak. Her şeydeki oyuncağı, cicili bicili yanları görüyor. Ama arkada o gördüğünü analiz eden öyle bir sistem var ki, 666 yaşında. Şüpheci. Hiç kimseden iyi bir sonuç çıkmasını beklemeyen bir sistem bu. Hiç kimseden en doğruyu yapmasını beklemem, kimse de beklememeli. Kahramanlık yapanlar, iyiyi seçenler hak ettikleri puanlarını alsınlar. Ama ne dünyadan iyi bir yer olmasını, ne de insanlardan kahramanlığı seçmesini beklemezdim ben. Hala da beklemiyorum.
Sonuç olarak işte herzamanki ben: 6 yaşındaymış gibi bak, 666 yaşındaymış gibi analiz et, dalganı geç. Çünkü elinden başka bir şey gelmiyor"
Beklenmedik , sürpriz bir haberdi benim için..
Uzun zamandan beri gerçek anlamda hiçbir şeye tepki vermeyen ben, yazıyı okuyunca "Ah be üstat, yapmışsın yine yapacağını" diye tepki vermeden edemedim. Hayatım boyunca hiç görmediğim, ancak 64'ler ve Gameshow dergileri zamanında yazılarını ilgiyle takip ettiğim bu adamın yıllar sonra bir dergiye verdiği röpörtajı okumak nostalji denizine dalmamı sağladı..
MAC Adventure, United Pessimist, MAC Borsa Endeksi, Text Adventurelar, Lord of the Rings ve Ortaköy gecelerini hatırladım bir an.
Bu adam beni benden daha iyi ifade edebiliyor. Hissedip de kelimelere dökmeyi başaramadığım şeyleri hep onun satırlarında buluyorum. Yüzünü hiç görmediğim bu adamla aynı duyguları paylaşıyorum..
Gerek bloğumda gerekse diğer yazılarımda ifade etmeye çalıştığım bazı şeyleri aşağıdaki birkaç satırda o kadar muazzam anlatmış ki saygı duymamak elde değil..
(Alıntı)
"Benim şu gören gözlerim var ya. Onlar 6 yaşında falan. Zeka yaşı olarak. Her şeydeki oyuncağı, cicili bicili yanları görüyor. Ama arkada o gördüğünü analiz eden öyle bir sistem var ki, 666 yaşında. Şüpheci. Hiç kimseden iyi bir sonuç çıkmasını beklemeyen bir sistem bu. Hiç kimseden en doğruyu yapmasını beklemem, kimse de beklememeli. Kahramanlık yapanlar, iyiyi seçenler hak ettikleri puanlarını alsınlar. Ama ne dünyadan iyi bir yer olmasını, ne de insanlardan kahramanlığı seçmesini beklemezdim ben. Hala da beklemiyorum.
Sonuç olarak işte herzamanki ben: 6 yaşındaymış gibi bak, 666 yaşındaymış gibi analiz et, dalganı geç. Çünkü elinden başka bir şey gelmiyor"
Thursday, November 16, 2006
Last FM'imde Son Durumlar
Evet sayın seyirciler Last FM liginde Norveç temsilcisi In The Woods'u şu an lider olarak görmekteyiz.(Bu, depresyon hastası olmaya doğru ilerlediğimi gösterebilir)Omnio diye bir album yaparak kalplerimize dokunan In The Woods'un hemen ensesinde bir başka kafadan sakat grup olan Diary Of Dreams yer alıyor.Liderlik her an el değiştirebilir bu ligde (Üç puanlı sistemde herşey olabilir) 3.sıradaki herkesin duyunca "Aa Rocky'nin şarkısını yapan grup değil mi bu?" dediği, Türkiye'de diğer parçaları pek bilinmeyen bahtsız grup Survivor ile 4.sıradaki Britanya'nın en çok risk alan grubu Paradise Lost'un ve yaklaşık 6 senede bir albüm yapan vejeteryen elemanlardan oluşan hard rock grubu Boston'un puanları 39..Bu üçlü arasındaki sıralamayı averaj belirliyor?!..Onların altında UEFA hesapları yapan İrlandalı asi çocukların grubu The Cranberries'i görüyoruz.
7.sıradaki Avusturya ekibi Dreams Of Sanity, hoş bayan vokali ve etkileyici klavye melodileri ile bezenmiş müzikleri ile zirvedeki rakiplerine gözdağı veriyor..8.sırada 29 puanlı Tesla'yı görmekteyiz.GönlümüzDon't Do-Rock Me adlı parçalarının birgün aynı isimdeki rock barda çalınmasını arzuluyor..Tesla ile aynı puanı paylaşan The Gathering'in konseri iptal olduğu için federasyon tarafından 3 puanı silindi (Ama Anneke hala güzel) Zirvenin en aşağısında Anadolu takımlarının gururu Asia'yı görüyoruz.Sezon başında "Küme düşer" yorumları yapılan bu ekibin kendine üst sıralarda yer bulması sezonun sürprizi olarak değerlendiriliyor..
Monday, November 13, 2006
In My Time Of Need
Bir şeyi kesinlikle biliyorum..Hayat hakkında şüphelerim var ama ölüm hakkında asla...
Ölümden sonrası için umutlarım var ama hayat için pek yok...
Tamamen yalanlar üzerine kurulmuş bu dünyada kendime karşı bu derece dürüst olabiliyorsam takdir edilmesi gereken birşey bu...
İçinde gerçekten ait olmak duygusunu hissedebileceksem bir çöplükte bile yaşamaya razıyım..Uğruna yaşamaya değer tek bir insan olduğuna inanabilseydim hayatım çok daha farklı olabilirdi...
Verecek ışığım olmadığından karanlığı seçiyorum..Ama bu seçim kontrolümün ötesinde gerçekleşiyor.
Özgürlük, huzur ve mutluluk sadece bir halusinasyon hala..Arada bir bazı geçici çözümler bu halüsinasyonu görmemi sağlıyorlar..Ama gecenin bir yarısı yatağımda tek başına kıvrandığımda herşey yeniden başlıyor..Sürekli kaçıyor ama hiç uzaklaşamıyor gibiyim..
Gerçeklerden kaçıyorum..Soğuk, acı ve mide bulandırıcı gerçeklerden.Ağzımı açabilsem uzun süre hiç durmadan konuşabilecek olmama rağmen kenara çekilip tehlikelerin ve kabusların geçmesini bekliyorum.Sanki paralize olmuşum..
------------
Bak yine geçti...atlattık bunu da?¿
Ölümden sonrası için umutlarım var ama hayat için pek yok...
Tamamen yalanlar üzerine kurulmuş bu dünyada kendime karşı bu derece dürüst olabiliyorsam takdir edilmesi gereken birşey bu...
İçinde gerçekten ait olmak duygusunu hissedebileceksem bir çöplükte bile yaşamaya razıyım..Uğruna yaşamaya değer tek bir insan olduğuna inanabilseydim hayatım çok daha farklı olabilirdi...
Verecek ışığım olmadığından karanlığı seçiyorum..Ama bu seçim kontrolümün ötesinde gerçekleşiyor.
Özgürlük, huzur ve mutluluk sadece bir halusinasyon hala..Arada bir bazı geçici çözümler bu halüsinasyonu görmemi sağlıyorlar..Ama gecenin bir yarısı yatağımda tek başına kıvrandığımda herşey yeniden başlıyor..Sürekli kaçıyor ama hiç uzaklaşamıyor gibiyim..
Gerçeklerden kaçıyorum..Soğuk, acı ve mide bulandırıcı gerçeklerden.Ağzımı açabilsem uzun süre hiç durmadan konuşabilecek olmama rağmen kenara çekilip tehlikelerin ve kabusların geçmesini bekliyorum.Sanki paralize olmuşum..
------------
Bak yine geçti...atlattık bunu da?¿
Tuesday, October 24, 2006
Kusmuk
Bazen düşünüyorum da acaba biz insanların tüm davranışları ve sözleri kendimizi kandırmak üzerine mi?Hepimiz konuşuyoruz ama kim dinliyor gerçekten?Kendi çıkarımızı düşünmeden en son kim için ne yaptık?Birilerine yakınlaşıyoruz, onlarla zaman geçiriyoruz, hatta aşık olduğumuzu sanıyoruz ama bunlar aslında hep cinsellik içgüdümüzle alakalı..Artık daha fazla "Seni seviyorum"lar duymak istemiyorum çünkü hepimiz sadece kendimize aşık olabiliyoruz.Bazılarımız ise genetik sebepler yüzünden bunu başaramıyor ve hayata tutunmaları zorlaşıyor.Ben bu gruba giriyorum sanırım..Belki kendimle barışık birisi olabilseydim bu satırları hiçbir zaman yazmayacaktım ve umursamaz bir adam olarak daha az sorgulayarak sürderecektim hayatımı..Gerçi bunu istemezdim..Uzun süredir sokakta, dükkanda ve birçok yerde gördüğüm çoğu insana "Bu neden yaşıyor ki?" diye sormak istiyorum..Yaşadığım coğrafyada çok fazla insan tamamen "Oksijen israfı".Kusur bulmak, insanları kıskanmak ya da aşağılamak gibi huylarım hiçbir zaman olmadı ama aklımdan geçenleri bari buralarda yazayım da rahatlayım azıcık..Buna hakkım var değil mi?
Thursday, October 12, 2006
I Am Your Flesh
My eyes are closed.I feel alone.There is something inside me dripping and screaming.How can I feel love when love was something I never had?Talk to me-do you know me, and who I am.I am your flesh,remember me.Tell me who I am,and I will tell you what is behind that door; there is a child who is waiting for you....No one to touch no one to hold.I am alone, fighting against this disease.I lost my eyes.I lost my head.I lost my flesh and my heart-who made me?You made me.I lost my blood.I lost my love.I lost my feelings, and I am losing my mind...
Etiketler:
Avant-Garde Metal,
In The Woods...,
Müzik,
Şarkı Sözü
Subscribe to:
Posts (Atom)

