Friday, November 07, 2014

Efsane Oyunlar - 2 / Commandos: Behind Enemy Lines (Eidos Interactive-1998)


İspanyol oyun yapımcısı firma PyroStudios tarafından hazırlanan ve 1998 yılında Eidos Interactive tarafından piyasaya sürülen Commandos serisinin ilk oyunu Commandos: Behind Enemy Lines, PC tarihininin en zevkli real-time stratejilerinden biri olmakla beraber aşırı zorluğu nedeniyle oynarken insanın sinirini bozma garanti olan bir oyundu..(Muhtemelen hayatımda en fazla Save’i bu oyunda etmişimdir)II.Dünya Savaşı sırasında Avrupa’nin ve Afrika’nın çeşitli ülkelerinde Almanlar’a karşı kendilerine verilen gizli görevleri yerine getirmeye çalışan ve her biri farklı alanlarda uzmanlaşmış (Mühendis, Keskin Nişancı, Şoför, Ajan, Balıkadam, Yeşil Bereli) 6 komandoyu yönettiğimiz oyunda göğüs göğüse çarpışma yerine gizlilik ve taktik beceri esastı.İlerlemenin yolu, silahlar ve araç-gereçler konularında farklı yetenekleri olan komandoların birbirleriyle koordine olabilmelerinden geçiyordu.Görevler, ağırlıklı olarak stratejik noktalara sabotaj ve Almanlar tarafından kaçırılan müttefik ajanların ve suikastçıların kurtarılması üzerine tasarlanmıştı.

Commandos, oyuncunun haritanın tamamını görmesine izin veren izometrik grafiklere sahipti.Bu sayede düşmanların hareketlerine göre strateji belirlenebiliyordu.Bu grafik tasarımı, Commandos serisinin diğer oyunları olan 2001 çıkışlı Commandos:2 Men Of Courage ve 2003’te piyasaya sürülen Commandos 3: Destination Berlin’de de kullanılacaktı.

Oyun boyunca komandolarınızı karşılarında gördükleri anda silahlarına davranmakta bir saniye bile tereddüt etmeyen Alman askerleri, devamlı tetikte olup birbirlerini kollarlardı.Etrafta ceset veya ayak izi gördüklerinde ya da silah sesi duyduklarında olay yerine doğru depara kalkan bu adamları ortadan kaldırmanın en basit yolu arkalarından sinsice yaklaşıp bıçaklamak ya da yollarına ayı tuzağı döşemekti..Düşmanla silahlı çatışmaya girdiğiniz anda sesleri duyan askerler etrafınıza toplanırlar ve işinizi zorlaştırırlardı.Çok fazla gürültü yaparsanız düşman üssünde kırmızı alarm verilir, bu da daha fazla Alman askerinin garnizonlarından çıkıp volta atmasına sebep olurdu.Bu yüzden oyunda sessiz ve derinden ilerlemeniz gerekirdi.

Oyun ekranında düşman askerlerinin nereye baktıklarını gösteren bir ikon vardı.Bazen ilerlemenin tek yolu, askerler başka bir tarafa baktıkları sırada etraflarından dolaşmak ya da arkalarından yaklaşarak kendilerini namussuzca sırtlarından bıçaklamaktı..Düşmana çok yaklaştığınızda büyük ihtimalle görülürdünüz ve görüldüğünüz anda eşek cennetini boylamanız kuvvetli ihtimaldi.Düşman askeri tarafından görülen komandonuz hareketsiz kalırsa tutuklanıp hapse atılırdı.

Commandos: Behind Enemy Lines oynarken yüzlerce kere Almanların “Halt!”, “Alarm! Alarm!” ve “Ein Verletzter!” bağırışlarına maruz kalıp birkaç saniye içinde adamlarınızı kaybetseniz, içinizden küfür edip defalarca son kayıtlı oyununuzu açmak zorunda kalsanız da kolay kolay kopamayacağınız bir oyundu.Görevleri analitik düşünce yapısı içinde deneme-yanılma yöntemleriyle yavaş yavaş yerine getirmek hem sabır istene bir işti hem de keyifliydi.Commandos, insana binbir türlü strateji kurdurtan, bazen yatağa yattığınızda bile kafanızda taktikler planlamanıza neden olan bir oyundu.Karakterlerin seslendirmelerine de ayrı bir parantez açmak lazım...”Yiiissssööö” diye bağıran balıkadamı, “Consider it done” diyen her işe koşmaya hazır yeşil bereliyi, “Yiğğeees” diye acayip bir ses çıkartan keskin nişancıyı unutabilmek mümkün mü..

Thursday, November 06, 2014

Sosyolog Tezgahtarın Zor Anları



Atlantis Müzik
'te çalışırken müşterilerden tarafından sorulan acayip nesnelerden yukarıdaki listeyi oluşturup "Bunlar bizde bulunmamaktadır" başlığı ile dükkanın camına asmıştık..Fotoğrafı çekerken elim titremiş o yüzden yazılar net okunmuyor..(Aşağıya full listeyi yazacağım)Bu arada o dönemde dükkanda sadece orjinal müzik CD'si, film DVD'si, esprili tişört ve grup tişörtlerinin satılıyor olduğunu belirtmek isterim..


1-Marduk diye bir adamın posterini veren dergi
2-Tesbih
3-Jaco Pastarious tişörtü
4-Batman kostümü
5-Pozitif düşünce kaseti
6-Gözlük ve bone (Deniz ürünleri)
7-Amerikan bayrağı baskılı boxer
8-Tarak
9-Maske
10-Drum tütün
11-Azeri grup Yu-Hu'nun albümü
12-Yo-Yo
13-Mp3 formatında müzik
14-Futbolcu dizliği
15-Erkeklerin saçlarına taktıkları bone
16-Ucuz, kırık DVD
17-İlahi Mp3 leri
18-Suziki 2 CD'si
19-Çocuklar için örümcek adam kıyafeti
20-Eski İtalya tişörtleri
21-Mikrofon ayaklığı
22-Mp4 fomatında film
23-Orjinal Mp3 CD'si
24-?
25-Dini kaset
26-DVD CD'si
27-İçinde Jim Capaldi bulunan Genesis albümü



Monday, October 20, 2014

Efsane Oyunlar - 1 / Unreal (Epic Games-1998)


First Person Shooter türünün atası olarak kabul edilen Doom’un ardından 90’lı yılların sonuna doğru bu tarzda çıkan pek çok oyunun içinde Unreal en heyecan verici olanlardan biriydi.Epic Games tarafından yapılan ve 1998 yılında piyasaya sürülen bu kült FPS’nin ilerleyen yıllarda aynı firma tarafından birçok devam versiyonu yapılmış ve Unreal serisi ortaya çıkmıştır.Oyunun programcısı Tim Sweeney’in geliştirdiği yazılım ve fizik motoru, içinde yaşadığımız dönemde Unreal Engine adıyla tescillenmiş durumdadır.

Hikaye, Vortex Rikers adında insan ırkından mahkumları taşıyan bir uzay gemisinin saldırıya uğrayarak Nali isminde dört kollu insansı robotlardan oluşan bir kabilenin ana vatanı olan Na Pali gezegenine düşmesiyle başlar.Yere çakılan gemiden tek kurtulan Prisoner 849 kod adlı, geçmişi hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığımız bir mahkumdur ve oyun boyunca bu gizemli karakteri yönetiriz.Na Pali gezegeni, Skaarj adında teknolojik açıdan gelişmiş, vahşi ve acımasız insansı robot ırkı tarafından zaptedilmiştir.Gezegenin bu çirkin canavarlar tarafından istila edilmesinin en önemli sebebi yüksek miktarda enerji üretebilen Tarydium madenine sahip olmasıdır.

Oyunun başında Skaarj ırkı tarafından inşa edilmiş olan karanlık Tarydium madenlerinde ve enerji üretim tesislerinde ilerlerken gezegenin asıl sahibi olan Nali kabilesinin köleleştirilmiş üyeleri ile karşılaşırız.Madenlerden kurtulup Nali köylerine ulaştığımızda bu dost canlısı yaratıkların çektiği sefalete daha yakından şahit oluruz.

Oyun boyunca gezegende hayatlarını kaybetmiş olan insanların kalıntıları ile karşılaşırız.Üzerlerinden çıkan günlüklerden bu insanların genellikle umutsuz bir şekilde Skaarj’lardan kaçmaya çalıştıklarını ancak bunu başaramadıklarını görürüz.Zaten Na Pali gezegeninde yönettiğimiz karakter dışında yaşayan bir insan görmek mümkün olmayacaktır..

Sayısız canavarla savaştıktan sonra yere çakılmış bir başka uzay gemisi ile karşılaştığımızda heyecanlanırız ancak çevresinde hiçbir yaşam belirtisi görülmez.Skaarj’lar tarafından istila edilmiş Nali tapınaklarını geride bıraktıktan sonra hala hayatta kalmayı başarabilirsek Nali Kalesi'ne varırız.Bu kalenin içine Skaarj'ların ana gemisine ışınlanmamızı sağlayan bir teleport bulunmaktadır.Labirente benzeyen ana geminin içinde bulunan güç reaktörünü patlatmayı başarabilirsek karanlık koridorların içinden geçerek oyunun son bossu olan Skaarj'ların Kraliçesi ile kapışmaya hak kazanırız.Bu ucube yaratığı öldürdüğümüzde gemi parçalanmaya başlar ve Prisoner 849 bir kaçış poduna atlayarak gemiden uzaklaşmayı başarır.Ancak oyunun geneline hakim olan karamsar ve umutsuz hava oyun bittiğinde de devam eder çünkü karakterimizin içinde bulunduğu kaçış podu uzayın derinliklerinde sürüklenmektedir ve birileri tarafından bulunma ihtimali pek yüksek görünmemektedir..

Bilim kurgu filmlerini aratmayan atmosferi, tasarım harikası karakterleri, zamanının ötesinde olan 3 boyutlu grafikleri ve tedirgin edici müzikleri ile adı üstünde gerçekdışı güzellikte bir oyundur Unreal..Koskoca bir gezegende bir yandan hayatta kalmaya çalışırken bir yandan da kendi ırkınızdan birilerine rastlamayı umut edersiniz ancak ilerledikçe umutlarınız azalır.İçinde sadece düşmanlarınızın değil, size yardım etmeye çalışan zavallı Nali'lerin ve sağda solda dolanan ürkütücü hayvanların da bulunduğu bir dünyada bilinmeyene doğru ilerlerken saatlerin nasıl geçtiğini anlamazsınız..Bir FPS oyununda düşmanlarınızla beraber dostlarınızın da aynı harita içinde yer alması, yanılmıyorsam ilk defa bu oyunda denenmiştir..Yakın dönemde piyasaya sürülen FPS oyunlarının tekdüze senaryolarını (Önüne geleni öldür ve ilerle) göz önüne getirdikçe Unreal'ın sıradışı hikayesini yazan Epic Games çalışanlarını ne kadar takdir etsek az..

Son olarak merak edenler ya da hatırlamak isteyenler için olağanüstü müziği eşliğinde oyun sonu videosunu paylaşıyorum..


"From where many have died, you have escaped.You laugh to yourself: So much has happened, but little has changed.."





Saturday, October 11, 2014

A Thousand Pieces Of Me

Facebook'da üye olduğum Çılgın Koleksiyoncular Grubu'ndaki ilk paylaşımımla feci ego tatmini yapmış bulunmaktayım..Normalde bu tür şeyleri insanların önüne sunmayı sevmem ama YÜKSEK SADAKAT diskografisini ve birbirinden vasat yerli metal gruplarının albümlerini paylaşan birtakım adamları görünce gaza geldim sanırım..

Sunday, October 05, 2014

Groupie Problemleri



Türk rock-metal müzik tarihinin gelmiş geçmiş en talihsiz açıklamasıdır herhalde..

Wednesday, October 01, 2014

Yaşanmışlıklar - 13 / Evlat (Denizden Her Çıkan Yenmez)

Ondan bu blogda bahsetmemek olmaz..Hayatının bir gününde bile ayık gezmeyen, Bon Jovi ve Iron Maiden dışında black metalden başka hiçbirşey dinlemeyen, en büyük zevki soğuk kış gecelerinde arabasını deniz kenarına çekip demlenmek olan bir adamdı Evlat..Evlat, ICQ ve MIRC'deki takma adıydı. Eski Türk filmlerinde kullanılan "Adın ne senin evlat?" gibi replikleri sevdiği için bu nicki kullandığını söylerdi..

2003-2007 yılları arasında zaman zaman görüştüğümüz bu adamla ilgili hatırladığım şeylerin hemen hepsi alkolizm odaklı. 9-10 kutu Efes üzerine 5 Extra içtikten sonra en yakın arkadaşlarından birini evine çağırdığı ancak kapıda arkadaşını tanımadığı ve "Sen kimsin?" diye sorduğu anlatılırdı. Zaman zaman Caddebostan sahilinde toplanıp çimenlerin üzerinde orta-gol oynadığımızda ya da çift kale maç yaparken elinde mutlaka bira olurdu. Bir gün gelip "Birayı bırakıyorum..Babamla anlaştım, bira içmemem şartıyla bana hergün 1 büyük viski alacak" demişti. O günden sonra Caddebostan sahilinde -başbaşa oturan sevgililerin dibinde- orta-gol oynarken deniz tarafından yaptığım ortaları elinde bir büyük JB şişesiyle gole çevirmeye çalışan Evlat'ın kafasına doğru göndermeye başlamıştım..Dışarıdan bakıldığında komik görünüyordu..

Hayatımda şahit olduğum en absürd olaylardan birinin arkasında da bu adam var. 2005 yazında ailem tatile gittiğinde geçici olarak bizde kalmaya başlayan Alper Balkış kişisi ile mega bir ev partisi organize etmeye ve partiye alakasız birçok insanı çağırmaya karar vermiştik. Davetliler arasında kimler yoktu ki..Daha önce Yaşanmışlıklar serisinde kendisinden bahsetmiş olduğum efsane adam Credo, Küçükyalı Death Metal tayfasından yaklaşık 2 metre boyunda ve bakışlarından herkesin korktuğu gizemli bir eleman, metal camiasıyla hiçbir alakası olmayan hafif tikimsi ergen bir kız, o dönemlerde Avşa Adası'nda bir pansiyon işleten uzun saçlı adam hastası bir hatun, Balkış'ın platonik aşkı olan ancak ancak ilerleyen zamanlarda çocuğun en yakın arkadaşı ile birlikte olarak adamın kalbine bir ok saplayan Japon asıllı kız ve daha birçok değişik karakter...

Keyifli başlayan gece, ilerleyen saatlerde Evlat'ın rakı şişesinin dibini görmesiyle tatsızlaşacaktı..Arka odada birtakım insanlarla muhabbet ederken, kendisini son gördüğümde odamdaki yatağın üzerinde Evlat'ın yanında oturmakta olan pansiyoncu kız bir anda yanıma gelip şöyle demişti:

- Serhat sana birşey söylemem lazım..Arkadaşlarından biri beni rahatsız ediyor..

- (BEN) Hangisi?

- Evlat..

- (BEN) Hadi ya naaptı gene?

- AYAKLARIMI MINCIKLADI

- (BEN) Hö?Nasıl yani?

- Yatağın üzerinde oturuyorduk.Birden hiçbirşey söylemeden ayaklarını ayaklarıma sürtmeye başladı. Biraz kenera çekildim ama sürtmeye devam etti. Ben de kalktım yanından


Odaya gittiğimde Evlat'ı elinde rakı kadehiyle boş gözlerle etrafına bakarken bulmuştum. "İyi misin?" dedim..."Phhş..kıza bak ya" gibi birşeyler mırıldandı sonra oturduğu yerde sızdı. Ertesi sabah 12 gibi kalkıp lahmacun siparişi verdi. Kalan rakısını da lahmacunla beraber içti..

*****

Evlat'ı tanımak için sanırım yukarıdaki paragraflar yeterli ancak beni hayretler içerisinde bırakmış olan bir başka hikayesini aşağıda anlatmaya çalışacağım...

14 Mayıs 2004 günü Fenerbahçe, şampiyonluğunu zaten ilan etmişken sezonun son maçında Kadıköy'de Malatyaspor ile oynayacaktı. Cadde; şampiyonluk kutlamaları nedeniyle gelin gibi süslenmiş, ellerinde sarı-lacivertli bayraklarıyla yüzlerce insan Kadıköy sokaklarında dolanmaktaydı.. O gün bulutlu ve sıkıntılı bir hava vardı. Yağmur yağma ihtimalinin kuvvetli olmasına rağmen ben, Evlat ve birkaç arkadaş Caddebostan sahilinde buluşup futbol oynamaya karar verdik. Belki şampiyonluk kutlamaları nedeniyle sahil tenha olurdu ve rahat rahat topumuzu oynayabilirdik.. Öğle saatlerinde sahilde tahmin ettiğim gibi fazla insan yoktu. Uzaktan şut turnuvası yaptık, orta-gol oynadık. Evlat; elinde viski şişesiyle koşturuyor, gelen ortalara etkili kafa vuruşları yapıyordu.. Biraz dinlenmek için çimlere uzanmıştık ki bizim kalecinin arkadaşları oldukları söylenen 5-6 kişi ellerinde biralarla yanımıza geldiler. Heriflerin kılık kıyafetleri bir tuhaftı. Bir tanesinin üzerinde siyah atlet gibi birşey vardı ve göğsünden kıllar fışkırıyordu. İçlerinde pembe pantolon giyen birisini hatırlıyorum. Havalı tiplerdi, hemen hepsi küpeliydi ve acayip saç-sakal kesimleri vardı.. Bir süre çimlerde oturduktan sonra futbol topunu alıp tekrar oynamaya başladık. Elemanlardan biri yanımıza gelip "Hadi maç yapalım" dedi. Evlat bu fikri beğenmemişti."Boşver böyle iyi" diye cevap verdi. Orta-gol'e devam ettik. 10 dakika sonra aynı eleman tekrar maç teklifinde bulundu. Evlat yine reddetti.. Aradan biraz zaman geçti.Aynı eleman gelip "Abi hadi maç yapalım, kalabalığız ya zevkli olur" deyince Evlat sinirlenerek adama"Abi sen kimsin ya ben seni tanımıyorum" diye cevap verdi..

Eleman da sinirli bir şekilde: "Laflarına dikkat et" diye karşılık verdi..

Evlat ısrarla "Ben seni tanımıyorum" diyip duruyordu..Elemanın arkadaşları toplandı. Bizim çocuklar da Evlat'ın yanına geldi. Münakaşa, kısa sürede küfürleşmeye dönüştü. Hayatımda göreceğim en saçma kavganın başlamak üzere olduğunu hissettim...

Çok geçmeden Evlat tartıştığı adama bir yumruk salladı. Bunun üzerine elemanlar Evlat'a saldırdı. Bizim kaleci ve diğer arkadaşlar da karşılık verdi. Kenara çekilip hiç yokten yere kavga etmeye başlayan bu acayip insanları izlemeye başladım. Bağırış çağırış derken doğal olarak sahilde oturan insanların ilgi odağı olmuştuk..

Kavganın başlamasının ardından bir dakika kadar geçmişti..2 grup da birbirine yumruklar, tekmeler sallıyordu. Olayı uzaktan izlemeye devam ederken birden Caddebostan Sahili'nin deniz tarafından gelen bir bağırış duydum. Kafamı o tarafa doğru çevirdiğimde gördüklerim şu an bile gözlerimin önünde...

Önce ses şiddetlendi...Birtakım küfürler duydum...Sonra üstü çıplak ve üzerinden sular damlayan bir adamın kavganın olduğu yere doğru koştuğunu gördüm..."Z....erim uleaan" diye bağırdı ve önüne gelene vurmaya başladı...

Gözlerime inanamıyordum..Denizden gelip kavgaya karışan adamın amacının ne olduğunu anlamak mümkün değildi..Görünüşe göre kavga edenlerin hiçbirini tanımıyordu..

4-5 dakika kadar süren kavga benim ve ortamdaki birkaç sağduyulu insanın çabalarıyla sona erdi. İki grup da birbirleriyle bir süre daha küfürleştikten sonra Evlat'ın kavga ettiği tipler oradan uzaklaştı. Denizden gelen adam "O bıçağı kim çekti lan!" diye bağırarak kanayan kolunu gösterdi ve bir süre daha küfür ettikten sonra ortadan kayboldu. Nerden gelmişti, kavgaya neden karışmıştı, Caddebostan Plajı'nın henüz açılmadığı o yıllarda koli basili ve mantar dolu denizin içinde ne yapıyordu hala bilmiyorum...

Sahilde ben, kaleci ve Evlat kalmıştık. Birer bira açıp olayı tartışmaya başladık. Evlat hala "Ben tanımıyorum bu adamları, sen nerden tanıyosun, neden çağırıyorsun?" diyip kaleciye yükleniyordu. Meğerse kaleci de içlerinden sadece birini tanıyormuş ve o da çok samimi olduğu bir adam değilmiş..

Akşam olmak üzereydi. Rüzgar soğuk esmeye, yağmur hafiften çiselemeye başlamıştı. Evlere dağılmak üzere yürümeye koyulduk..

Caddebostan Migros'un otoparkında Evlat'ın kavga ettiği tipleri gördük. Bizi beklemişlerdi..

O an oradan kaçıp gidebilirdik ancak adamlar sakin görünüyorlardı. Bir tanesi "Tamam sorun yok" anlamında bir el işareti yaptı..

Evlat'ın en başta tartıştığı ve kavganın başlamasına neden olan adam yanımıza geldi."Özür dilemek istiyorum" diyerek elini Evlat'a doğru uzattı. Kimsenin beklemediği bir hareketti bu..

Evlat da şaşırmıştı. Elini uzatıp uzatmamakta tereddüt etti. Sonra yavaşça uzatıp adamın elini sıktı. Ardından yine kimsenin beklemediği bir şekilde eleman şimşek hızıyla Evlat'ın suratının ortasına bir kafa attı. Şaşkın bir şekilde kalakalan Evlat'ın kaşı açıldı ve yüzünden kan akmaya başladı..

Kafayı atan adam "Sen bunu hakettin" dedi ve elemanlar otoparktan ayrıldılar..

"Ben kaçıyorum abi yeter bu kadar kavga dövüş" diyerek caddeden Kadıköy tarafına doğru yürümeye başladım. İçim sıkılmıştı..

Bağdat Caddesi, Fenerbahçe'nin şampiyonluk kutlamaları nedeniyle trafiğe kapatılmıştı. Yol üzerindeki bir tekelden Efes Dark alıp Fenerbahçelilerin arasından yürümeye devam ettim..

Tam Fenerbahçe Stadı'na varmıştım ki kavgaya karışan elemanlardan birisi karşıma çıkmasın mı...Gerçi benim olaylarla bir alakam yoktu ama temkinli olmak lazımdı..

"Nerden tanışıyosun bu herifle, ne yaptığını bilmiyor ayyaş" dedi bana..

"Ben de yeni tanışmıştım zaten pek gözüm tutmamıştı" diye cevap verdim..

Birbirimize "İyi akşamlar" diyerek bir daha hiç görüşmemek üzere ayrıldık..

Gerçekten de enteresan olayların yaşandığı süper saçma bir gündü...

Sunday, September 28, 2014

Decoryah - Once

Yahu Decoryah demişken, neden bu bloga adını veren grupla ilgili şu güne kadar hiçbirşey paylaşmamışım acaba?

Grup Kurmuşum Haberim Yok

Birkaç sene önce kendisine Fall-Dark Waters albümünü dinletince "Aabi ne güzel müzik bu ya nerden buluyosun bu grupları" diyerek sıkı bir Decoryah fanı olan dostum Serkan ile (Nam-ı diğer Muhittin) grubun Facebook'ta yer almadığını görünce Decoryah adına bir sayfa açalım demiştik..Çoktan dağılıp gitmiş olan grupla ilgili materyal bulmak zor olduğundan arada albüm kapaklarından scan edilmiş resimleri, şarkıların Youtube videolarını falan paylaşıyorduk..Zamanla grubun takipçi sayısı artmaya başladı.."Yeni albüm çıkacak mı?" falan diye soranlar oldu, geyik muhabbetleri yapıldı..Ancak hiçbiri geçenlerde Mariusz Polanski adında Polonyalı bir fanın attığı şu mesaj kadar eğlendirmedi beni:



Adamı kırmamak için röpörtajın taranmış halini istedim, hemen gönderdi sağolsun..

Sunday, September 14, 2014

23 Sene Önce Bugün / Bizi Sevenleri Üzmeyelim Baba

80'li yılların sonlarına doğru 5-6 yaşlarındayken Cevad Prekazi ve Tanju Çolak'ın Avrupa Kupalarında attığı goller, sarı-kırmızı parçalı formanın güzelliği ve biraz da aile baskısı sayesinde Galatasaray'lı olmuştum.Kısa sürede futbola o kadar bağlanmıştım ki aileyi ayrı tutarsak Galatasaray sevgisinden daha kuvvetli bir sevgi olamayacağına inanıyordum..O dönemde televizyondan şifresiz olarak yayınlanan maçları kaçırmazdım.Maç radyodan anlatılıyorsa da ne yapar eder bir radyo bulup başına otururdum..Rakip takımlar kalemize geldiklerinde kalbim korkudan küt küt atar, bizim takım gol attığında ise genellikle sessizce sevinirdim (Bazen çeşitli şımarıklıklar yapmıyor değildim tabi)

90'lı yılların başı benim Galatasaray'a çılgın bir tutkuyla bağlanmış olduğum zamana denk gelir..Hafta sonu Galatasaray kazanmışsa Pazartesi sabahları sınıfa gururla girer, kaybetmişse Pazar geceleri sınıf arkadaşlarımın ertesi gün söyleyecekleri alaycı sözleri düşünüp uyuyamazdım.(Hala pazar günlerini sevmiyor olmamın bir nedeni de bu sanırım)

Galatasaray, Beşiktaş'ın buz adam Gordon Milne önderliğinde ligi domine ettiği 90'lı yıllara pek iyi başlayamamıştı.89-90 sezonunu şampiyon Beşiktaş'ın 12 puan gerisinde 4.bitirmiştik.90-91'de Beşiktaş'la girdiğimiz şampiyonluk yarışını 5 puan geride 2.olarak tamamlamıştık..Galatasarayiçin sıkıntılı yıllardı..

91-92 sezonuna bir önceki sezonun devre arasında transfer edilen rüzgarın oğlu Kosecki, Romanya'dan gelen enerjisi bitmek tükenmek bilmeyen orta saha Rotariu ve ilerleyen yıllarda birer Galatasaray efsanesi olacak genç yetenekler Tugay Kerimoğlu ve Bülent Korkmaz'lı kadromuzla iddialı girmiştik.İlk hafta Sarıyer'i Erdal ve Arif'in (Evet, bildiğimiz kendini sürekli yere atan Arif) kafa golleriyle 2-0 geçmiş, 2.haftada Kosecki'nin çaprazdan uzak mesafeden attığı şahane golle Ankaragücü'nü 1-0 yenmiştik..

14 Eylül 1991 Cumartesi günü ligde 3.hafta maçında Ankara'da Gençlerbirliği ile oynayacaktık.Maç, misafirlerimizle birlikte üst katımızda oturan rahmetli halamların evinde izlenecekti.Öğlen 12 gibi halamlara çıktım..(Maçlar o yıllarda genellikle 14:00-15:00 gibi saatlerde başlıyordu)Tek kanallı televizyon açıldı ve TRT-1 haber bülteninde ilk haber olarak eski Galatasaraylı futbolcu Metin Oktay'ın gerçirdiği trafik kazası nedeniyle hayatını kaybettiği haberini yayınladı..

Metin Oktay'ın adını duymuştum ama futbolu yaklaşık 20 sene önce bırakmış olduğu için hiç izleme fırsatı bulamamıştım.O yıllarda teknoloji de o kadar ilerlemiş değildi, internetin henüz icat edilmediği dönemde tek kanallı TV'den eski maçlarla ilgili görüntülere ulaşmak neredeyse imkansızdı.

Başvurabileceğim tek bilgi edinme kaynağı büyüklerimin hafızalarıydı..Odada bulunan babama ve dayıma dönerek "Metin Oktay nasıl bir oyuncuydu?" diye sordum..

"Her açıdan gol atabilen müthiş bir golcüydü..Kafa toplarına zımba gibi vururdu..Defalarca kere gol kralı olmasının yanı sıra gelmiş geçmiş en beyefendi ve mütevazi futbolcuydu..Kendisine ne kadar faul yapılsa, tekme atılsa da hiç sesini çıkarmaz; rakiplerine ve onların seyircilerine her zaman saygı gösterirdi." şeklinde bir yanıt aldım...

Bir süre sonra maç başladı ama benim kafamda Metin Oktay vardı.Futbol oynadığım zaman kendime örnek alacak kişiyi bulmuştum..Kim olursa olsun her zaman beraber oynadığım kişilere saygı gösterecek, futbol yüzünden asla kimseyle tartışmayacak ve kavga etmeyecektim..

Galatasaray, o maça Metin Oktay'ın vefatı nedeniyle siyah formayla çıkmıştı..Futbolcuların da akılları Taçsız Kral'da mı idi bilinmez, pek iyi oynayamamıştık..Maç, 0-0 berabere bitmişti..

O günden itibaren oynadığım her mahalle maçında, alman kalede, gazozuna ya da parasına yapılan turnuvalarda ve halı saha maçında aklımda Metin ve onun kişiliği vardı..Kimseyle dalaşmamayı, dalga geçmemeyi, küfürleşmemeyi; sadece oyunumu oynayıp sahadan (Ya da okul bahçesi gibi saha olarak nitelendirilebilecek diğer yerlerden) kimseyi incitmemiş olarak ayrılmayı kendime vazife edindim..

Bugün Metin Oktay'ın vefatının ardından tam 23 sene geçmiş (Bu arada bugün de Eskişehir ile 0-0 berabere kaldık) ve günümüzün parayı görünce sapıtan, karaktersiz, saygısız futbolcularına bakınca "Bir daha onun gibi bir futbolcu daha gelir mi?" sorusuna olumlu bir yanıt vermek imkansız hale geliyor.

Huzur içinde yat, ağları yırtan efsane golünü anlatırken bile ezeli rakibimiz Fenerbahçe'nin büyüklüğüne vurgu yapan, kendisini transfer etmek isteyenlere önüne bir tomar para konmuş olmasına rağmen "Bizi sevenleri üzmeyelim baba" cevabını vererek paranın herşey olmadığını gösteren Galatasaray aşığı güzel insan...


Wednesday, September 03, 2014

İz Bırakan Sahneler - 2 / Carlito's Way: You Think You're Big Time?



"I'm reloaded! Okay? Come on in here, you motherfuckers! Come on, I'm waitin' for ya! What, you ain't comin' in? Okay, I'm comin' out! Oh, you up against me now, motherfuckers! I'm gonna blow your fuckin' brains out! You think you're big time? You gonna fuckin' die big time! You ready? HERE COMES THE PAIN!"

Tuesday, September 02, 2014

Pre-Sosyal Medya Döneminden Kalma Bir Yazı



Her ne kadar içinde yaşadağımız dönemde kaygılarını, heyacanlarını, etkile(n)diklerini, saplantılarını eline bir kalem alarak kağıtlara dökerek rahatlamaya çalışan pek insan kalmamış olsa da da bir zamanlar Facebook, Twitter ve Blogger'ın piyasada olmadığı gerçeğini unutmamak lazım. Peki insanlığın "sosyal medya" kavramıyla henüz tanışmamış olduğu o yıllarda ben ne yapıyordum? En sevdiğim işlerden birisi kırtasiyeden çeşitli defterler alıp sayfalarını bazen sadece kendimin okuyup anlayabileceği ve iç dünyamı yansıtan yazılarla, bazen de dış dünyaya haykırmak istediğim öfkeli satırlarla doldurmaktı. 90'lı yılların sonuna doğru söz konusu defterleri o dönemde samimi olduğum ve kendilerine tamamiyle güvenebileceğim bazı arkadaşlarıma vermeye başlamış; bu vatandaşların da yorumlarını, eğlenceli ya da rahatsız edici buldukları konuları veya bana karşı besledikleri sevgi dolu(!) hisleri aynı defterlerde paylaşmaları neticesinde söz konusu defterler aracılığıyla arkadaşlarımla küçük bir sosyal bağ oluşturmuştuk. (Nereden bilecektik ki kısa bir süre sonra herşeyin klavye başında LIKE, COMMENT, SHARE ya da RETWEET sekmelerine tıklayacak kadar basit olabileceğini?)

1998-2002 arası eskittiğim sayısız defter çeşitli nedenlerle fiziksel olarak artık mevcut olmasa bile zamanında üzerimde etki bırakmış yazılardan bir derleme yaparak bunları Word'a aktarmayı becermiştim. Geçenlerde bilgisayarımın içinde "Geçmiş-Warehouse-Bana Neler Yazılmış?" klasörünün içinde yer alan aşağıdaki yazıyı okuduğumda aradan 14 yıl kadar geçmiş olmasına rağmen ilk kez okuduğumda güldüğüm gibi yine güldüm. Bana bu eğlenceli satırları armağan eden arkadaşım Cem Doğan, umarım sana bu nostaljik postu okumak kısmet olur ve bu acımasız dünyanın ve sahteliklerle dolu sanal alemin içinde sürüklenip gitmeden mutlu yaşamayı başardığımız o son yılları hep yüzünde gülümsemeyle hatırlarsın..


"10 Ekim 2000

Selam Serhat,Hi,

Sevgili Serhat, öncelikle bana kalbin kadar temiz bu sayfayı ayırdığın için...HADİ LEEN! Leş gibi kokuyo bu be!! Ucuz diye ikinci el bi defter mi alınır be. Neyse fazla hard girmiyim daha en başından. Bi saniye bekleyin de parfüm sıkayım.PISS!PISS!Tamam sıktım.

Kusura bakma çok çirkin yazım var ama zaten sen biliyosun benim yazımı. Gerçi dersanede ve başka yerlerde beni pek yazarken görmedin ya neyse:) Harbiden yazdığın Dörtler günleri harbiden çok kraldı. Hele yazındaki Güneş'le Karadeniz Üni. muhabbeti çok komik. Aslında daha önceki yazıları okurken bi şey farkettim. Sen konuştuğundan daha güzel yazıyosun. Yani hitabet kabiliyetin pek yok,ama yazıda daha sakin kafayla karekterinin tüm özelliklerini katmışsın helal olsun sana.

Bugün Kauntır Sitrike'de nasıl ezildik ama(25-1). Rezil bi sonuç. Ben aslında bu ilk klan maçı öncesi o kadar ümitli ve umutlu ve necdetli ve ayhanlıydım ki anlatamam. Klan diil sanki dünya karması Fenerbahçe gibi abuk subuk keyifsiz bi savaş oldu. Ama gün geçtikçe takım olmayı öğrenicez. Hani Mustafa Denizli diyo ya "Kariyerimi ezdirmem" diye aynen ööle. Neyse bu arada ben senden ayrıldıktan sonra Görsel'e gidip bi maç daha teklif ettim. Yenilen pehlivan güreşe doymazmış hesabııı. Üstelik ben geceleyin heyecandan uyuyamamıştım. İlk klan maçı diye. Öff ne salak mışım.

OOps. Telefon çalıyo. Kim lan bu. Bekle.
-A sen mişsin. Fuck you .Kime ayı diyon lan sen:P Negro(Nigre)Shit.

Neyse ben senle Begüm'ün aşk yazılarını okuyunca içimdeki ukte dahada büyüdü. Niye kimse benle çıkmıyo ya. Ya ben ne yaptım allahım sanada bana böyle itici bir tip verdin. Var ya Serhat sen tipime bakmadan doğru dürüst karar veren ender insanlardan birisin. Zaten öyle olmasaydın belki de şu son bi sene her dakikası birliktelikle ve kesinlikle kavgasız geçen bu kadar şeyi paylaşamazdık. Ya gene aklıma takıldı. Niye ben kız arkadaş bulamıyorum ya. Şöyle kumral saçlı (Sarışınlar soğuk oluyo) 1.65-1.70 arası, tipi orta halli olan, doğru dürüst karakteri olan bi kız bulamıyorum. İntihar mı etsem acaba. Mok Mok etmiyim. Hayatı seviyorum,dostluk ve dostlar var. Evet Evet I must survive until the death comes. Pek karamsar oldu ya neyse.

Sen şeyi hatırlıyo musun. Geometrici Atabeyle benim aramdaki diyoloğu:

Ben:Hocam bi saniye kenara çekilir misiniz? Tahtayı göremiyorum.
Hoca:Çekiliyim de oğlum. Sen oraya çekil diyosun, bu buraya çekil yazamıyorum diyo. Peki ben nereye gidiyim o zaman.
Ben:Mümkünse dışarı hocam.

Tabii kahkalar falan filan.

Sonra duvar yazısı muhabbetlerini hatırlıyon mu? Allahım ne komikti yaa.

Sonra aklıma Suphi, pardon Necmi, aaah Necati, hastir Kadri, aman Ferdi abi geldi. Kız tavlayabilmek için 1 milyar parayı çöpe atan ve asterix okuyan tek insan .1.80'lik kızların arasında, afedersin dıııt kadar boyuyla karizma yapmaya çalışan laf salatası. Örümcek kafalı herif ya. Böyleleri gelecekten ne umarlar anlaşılmaz yahu.

Şimdi de aklıma Ahmet denen göt geldi. Ulan ben o herifin aşağılamalarına maruz kalcak adam mıydım lan ben. Daatırım ulan orayı. Üç kuruş Ahmet. 3-5 puan fazla aldı diye tacizcilik yapıyo osmanlı delikanlısı tripli külhanbeyi bozuntusu. Ulan o benim kıçımın kılı olamaz ulan.

Neyse aklıma bişey gelmiyo. Yazabilirsem aşağı bi de entel kuntel bi şiir yazmaya çalışıyım. Saol beni de yazanlar listene kattığın için. Thank You. Merci beaucoup. Danke Schön(??) Asla "teşekkür" demem çünkü teşekkür kelimesi arapça. Araplardan ve o bilindik ırktan nefret ediyorum.

[Ice]leon-s.g Cem

Harcanmış bakma bu günlere
Yaşlanınca bir bağın bulunsun dünlere
Hayatta üzülme verdiğin ödünlere
Elbet anlayan olur,gidersin düğünlere(Kim acep???)


11 Ekim 2000

Ya Serhat kusura bakma bi sayfanın daha içine edicem ama. Napiim yani ama. Saat 01.39 a.m ve ben hala uyuyamadım. Yenilgimiz hep aklımda. Number one fm dinledim ve kendi yabancı pop listemi yapmaya karar verdim. Hani sen yapmışsın ya. Bende kendimden bişeyler katıyım dedim. Tabii izin verirsen:) Vermicem bu defteri sana geri. Ha ha şaka yaptım. Hemen nasıl kızdın ama.


CEM DOĞAN'S HİT MUSIC LİST

1-Bon Jovi-It's my life
2-Sonique-Sky
3-Motjo-Lady
4-Melanie C-I turn to you
5-Choyonne-Boom boom
6-Benjamin Diamonds-Do you remember
7-Mark Anthony-When I dream at night
8-Groovejet Spiller-Why don't you feel so good
9-Anastasia-I'm in love
10-(???)-Spanish Guitar

Kusura bakma silgi bulamadım, silcem derken bu güzelim defterin içine ettim(Sorry)"





Saturday, August 30, 2014

İyibey Olayları

http://www.ebay.com/usr/tskuhravy - Bu benim arada çeşitli şeyler satmak için kullandığım Ebay'deki profilimin linki oluyor..Kedi kumu ve lazımlık satıyorum dersem inanmayın; genellikle artık raflarda görmek istemediğim CD'leri, bitirdikten sonra tekrar oynama isteği duymadığım Playstation oyunlarını ve gardropta durmalarından sıkıldığım tişörtlerimi listeliyorum..Yolunuz düşerse beklerim..Bu arada blogumu tarihte ilk defa ticari bir iş için kullandım, aferin bana...

Saturday, August 09, 2014

Enerji Sever



İnsan ofis ortamında bazen hoş sürprizlerle karşılaşabiliyor.Sevgili Çetin Çeçen abimiz -yaşı biraz ilerlemiş olmasından mı bilinmez- A harfini E diye görünce ortaya üstteki manzara çıkmış..

Tuesday, August 05, 2014

Lullaby In Winter



"When tomorrow comes
All your worrries fly
Hear the lullaby

All will be soft and warm
You will be safe and strong
Hear the lullaby

I know you`re sad because it`s winter
But I can promise you a spring.."




Saturday, July 26, 2014

İKİBİN Lira Ederi Olan Plak

Hayatımda yediğim en saçma laflardan birini 2000 yılında ergen rockçı edalarıyla etrafta dolaşırken mahallemin bıçkın delikanlılarından birinden yemiştim..Liseden mezun olmamın ardından kanı rock müzikle kaynayan(!) hemen her genç insanın yaptığı gibi saçımı uzatmaya başlamış, ancak ne kısa ne de uzun sayılabilecek bir bir saça sahip vaziyette Kadıköy'ün birtakım muhafazakar vatandaşlarının ikamet ettiği sokağımızda yürürken an itibariyle yol kenarında arkadaşlarıyla bol küfürlü bir muhabbetin içinde bulunan ve bir baltaya sap olması mümkün olmayan genç yanıma yaklaşmıştı..

Delikanlı beni bir süre süzdükten sonra "VAAY BEATLES ÖZENTİSİ NAAABER?" demişti..

Cevap vermeden oradan sıvışmayı tercih etmiştim..


Yıllar sonra Atlantis Müzik'te şu aşağıda resimleri yer alan plağı gördüğümde aklıma nedense bu saçma hikaye geldi..

Vokal olarak David Bowie, şarkı isimleri bazında İbrahim Tatlıses ve imaj itibariyle tabi ki Beatles'i andıran ve kariyeri boyunca sadece bir albüm çıkarmış olan Silüetler'in toplamda 500 adet basıldığı söylenen plağının üzerinde 2000 TL etiketi vardı ve plağın şu andaki piyasa değeri 1000 ila 4000 lira arasında değişiyordu..

Trend bağımlısı, gösteriş budalası, maymun iştahlı bir tüketim toplumuyuz..Bundan 7-8 sene önce yüzlerine bile bakılmayan long pileylere bir anda patlayan retro fetişizmi sayesinde anlamsız bir tutkuyla bağlanabilen ve müziğin kendisi yerine koleksiyonun büyüklüğüne değer veren ve sırf zor bulunuyor diye yıllar önce unutulmuş bir albüme fahiş bedeller ödeyebilecek insanlarla aynı memlekette yaşıyoruz..

Bu arada Issız Adam filmi tahminimce plakların şu anda depresif ergenler tarafından bile bu derece sevilip sayılmasının en önemli sebebidir..Anılaar beni rahaat bıraakııın...







Saturday, July 19, 2014

What A Way To Go

Bir insanın karşılaşabileceği en akıl almaz ve korkunç ölümlerden birisi bu olsa gerek:


"What a way to go.On July 20, 1981, David Allen Kirwan, 24, of La Canada, Calif., and his friend Ronald Ratliff, 25, of Thousand Oaks, parked their truck at Yellowstone's Fountain Paint Pot parking lot early in the afternoon.While the two young men looked at the hot springs, Ratliff's dog, "Moosie," a large mastiff or great dane, escaped from the truck and jumped into the nearby Celestine Pool, a hot spring found to be 202 degrees Fahrenheit(93oC).The dog began yelping, so Kirwan and Ratliff rushed to the spring.A bystander, seeing that Kirwan was preparing to enter the water, shouted "Don't go in there."

"Like hell I won't," Kirwan yelled back before taking two steps into the pool, then diving headfirst into the water.He swam to the dog and tried to take it to shore but soon gave up and tried to climb out.

Ratliff, pulling Kirwan from the spring, suffered second degree burns on his own feet.Another visitor, Earl Welsh, took Kirwan's hand; the skin already was peeling from his body.He appeared to be blind, his eyes totally white.Another man ran up to remove Kirwan's shoes; the skin came off with them. "Don't do that," Welsh said, and Kirwan, exhausted, said, "It doesn't matter." With third degree burns over 100 percent of his body, it didn't. The next day he was dead"



Burası da talihsiz adamın atladığı sıcak su kaynağı:

Saturday, July 05, 2014

Kadıköy




"Bir akşam masası, iki kişiyiz, sen ve ben
Gidiyorsun hiçbir şey söylemeden, birden
Kadıköy’de bir yağmurlu bahçeden

Yıllar külleniyor, izi kalıyor aşkın
Yüreğim kurtulsa da yangından, alevden..
"


(Fotoğraf Yaşar Aksu'ya aittir)

Wednesday, June 25, 2014

The Kovenant - Via Negativa



03:20 anı itibariyle hayatımda duyduğum en muazzam gitar rifflerinden birini içeren bu fütüristik parçayı ve Norveçli dahi ama tembel çocukların (11 senedir ortalıkta görünmüyorlar) kanımca en başarılı işleri olan S.E.T.I. albümünü bütün ufku geniş müzikseverlere armağan ediyorum..Şarkının inanç sorgusu üzerine odaklanmış galaktik sözlerini paylaşayım da tam olsun:


"The arrogance of angels, the heresy of Christ
The stupidity of humanity, the skeletons of society
It's time to separate the saints from the sinners
Judgement day is coming - Evacuate then renovate

Proclaimed by a thousand prophets, believed by a million fools
But the day will come when everything falls apart
All it takes is a single act of animal desperation
And what if all the things we believed in were true

Decades of decadence and aeons of evil
Worldwide terror in the shape of a shining star
From the center of damnation to the outskirts of Hell
Redemption only comes with a pair of numbered wings

In our quest for miracles, we started a war of genitals
Disguised as the bearers of justice, we took your fears a made you a God

Why are you afraid of something you're not even sure exists?
I am the maze of God... I am the true face of fraud
Embrace the pain, and I will lead you to another heaven
For who are you to belive in another paradise than mine?

The Infant Prodigy - The Bearer of Light
Without me you would be nothing at all
The beginning and the end are the same, the circle never ends
And the more things change, the more they stay the same

Decades of decadence and aeons of evil
Worldwide terror in the shape of a shining star
From the center of damnation to the outskirts of Hell
Redemption only comes with a pair of numbered wings
"



Friday, June 13, 2014

AFC Ajax 1995-1996



Hazır 2014 Dünya Kupası başlamışken futbolla ilgili bir post (daha) paylaşmak istedim..Yukarıdaki resim 1995-1996 sezonu Ajax kadrosuna ait..Futbolseverlerin (Ve benim gibi 80'lerin başında doğanların) bu efsanevi 11'i unutması mümkün mü?Bir önceki sezonda finalde AC Milan'ı yenerek Şampiyonlar Ligi'ni kazanan Hollandalılar, o sezon Şampiyonlar Ligi Finali'nde Juventus'a penaltılarla kaybetmelerine karşın lig şampiyonluğunu en yakın rakibi PSV Eindhoven önünde 6 puan farkla kazanmışlardı..İnsanı mega nostaljiye ve unutulmaya yüz tutmuş hatıralara sürükleyen bu resim "Neden hep aynı takımlar şampiyon oluyor?" diye arada bir kendi kendine soran az sayıdaki sporsever için gelsin..

Sunday, June 01, 2014

Arthur Schopenhauer İle Yaşam Bilgeliğine Devam

"Yaşam bilgeliğinin önemli bir noktası, biri diğerine zarar vermesin diye dikkatimizi biraz bugüne biraz da geleceğe yöneltişimiz arasındaki orantının doğruluğuna dayanır.Çoğu kimse fazlasıyla bugünde yaşar, bunlar düşüncesizlerdir; bazıları da fazlasıyla gelecekte yaşarlar, bunlar da korkaklar ve endişelilerdir.Bir kimsenin doğru ölçüyü tutturduğu ender görülür.Planlarla ve kaygılarla, sadece ve sonsuza dek gelecekle meşgul olmak yerine ya da kendimizi geçmişe özleme adamak yerine, tek gerçeğin ve tek kesin olanın bugün olduğunu asla unutmamalıyız; buna karşılık gelecek hemen hemen her zaman onu tasarladığımızdan başka türlüdür; geçmiş de başka türlüydü; ve her ikisinin de bir bütün olarak, bizim zannettiğimizle çok az ilgisi vardır.Çünkü nesneleri gözde küçülten uzaklık, onları düşüncede büyütür.Biricik doğru ve gerçek olan şimdiki zamandır: Bu, gerçek olarak doldurulan zamandır ve varoluşumuz sadece bu zamanda yer alır.Bu yüzden bu zamanı daima neşeli bir karşılamaya değer görmeli ve bunun sonucunda katlanılır ve dolaysız aksiliklerden ya da acılardan bağımsız her saatinin tadını olduğu gibi çıkarmalı, yani onu geçmişteki yanlış umutlar hakkında surat asarak ya da gelecek için kaygılanarak berbat etmemeliyiz.Çünkü mevcut iyi bir saati kendinden uzaklaştırmak ya da geçmişe yönelik hoşnutsuzluk ya da gelecek olana yönelik kaygı yüzünden bu saati bile bile mahvetmek budalalıktır.

Gelecek kötülüklerden, ancak kesin olanlar ve ortaya çıkma zamanı belli olanlar bizi huzursuz kılabilirler.Bunların sayısı da çok azdır: Çünkü kötülükler ya sadece mümkündürler, en fazla olasıdırlar; ya da zaten kesindirler; ancak ortaya çıkma zamanları bütünüyle belirsizdir.Bu iki tür kötülüğü düşünmeye başlarsak, artık bir saniye bile huzur içinde olamayız.Demek ki, yaşamımızın huzurunu kesin olmayan ya da belirsiz kötülüklerle bozmamak için onları hiç gelmeyeceklermiş gibi görmeye alışmalıyız; kesin olanların da hemen gelmeyeceklerini düşünmeliyiz."



İlgili yazı


Tuesday, May 13, 2014

Saturday, May 03, 2014

Slaughter Of The Soul



Soruyu anlamak için İsveççe bilmeye gerek yok gibi...Bizim ülkemizdeki bilgi yarışmalarında da mesela Cenotaph ile alakalı soru çıkar mı acaba?

Wednesday, April 23, 2014

İz Bırakan Sahneler - 1 / Blade Runner: Roy Batty's Death



"I've seen things you people wouldn't believe.
Attack ships on fire off the shoulder of Orion.
I watched c-beams glitter in the dark near the Tannhäuser Gate.
All those moments will be lost in time, like tears in rain.
Time to die..."

Sunday, April 20, 2014

Seksenler



80'li yıllara karşı duyulan özlem ve sevgiyi yüzümde masum bir gülümsemeyle hatırlarım. Arkadaşlarla bir araya geldiğimizde bazen o yılların güzellikleri ve saflıkları muhabbet konusu olur. Bu kadar özlenen, son yıllarda hakkında televizyon dizileri bile çekilen bu zaman dilimi hakkında şu güne kadar okuduğum hiçbir yazı Oğuz Tektaş'ın kısa ve öz bir şekilde "Seksenler" adını verdiği kitabının son sayfalarında o yıllara ait genel bir değerlendirmede bulunduğu cümleleri kadar hoşuma gitmemişti. Yazardan alıntı yaparak burada paylaşıyorum:


"Her şeyden önce önemlisi şaşırabilme ihtimalinin olması güzeldi.

Kaybettiğimiz lezzetler bir yana kokuya hasret kalacağımız kimin aklına gelirdi. Domates de kokardı, çilek de. Ekmeklerimiz elle üretilir, tadına doyulmazdı. Hele fırından alınan o mis kokulu ekmeklerin ucundan koparıp yolda yemek ne kadar güzeldi.

Sokaklarda oynamak, düşmek, üstümüz başımız pislense de dizlerimiz dirseklerimiz kan içinde de kalsa, alnımız şişse de ne olurdu ki! Ekmek çiğner, yapıştırırlar ya da bir kaşık koyarlardı üstüne şiş insin diye. Hemen röntgene gitmez, ultrason çektirmezdik.

Arkadaşımıza küfür de etsek kavga da çıksa aramızda bir şey olmaz, hemen aileler birbirine girmezdi. Nasıl olsa bir abi, amca ya da teyze barıştırırdı bizi.

Sokakta oynayan çocuklar kalmadı. Ruhu alındı sokakların. Hani okul gürültüsü vardır çocuklar pürneşe koşuşurlar da etraf şenlenir ya. Tatil olduğunda ise bir soğuk hava sezilir o boş koridorlara. Çünkü o koridorlar, sınıflar çocuklarla güzeldir. Aynı his şimdi evlerde, sokaklarda. Evlerimiz var, içinde yaşayan yok. Parklarımız var, içinde oynayan çocuk yok. Sokaklarımız var, bağırıp çağrışan çocuklar yok. Ruhsuz oldu her yanımız.

Işıldayan virtinler var, türlü çeşit yiyecek içecek maddeleri var. Ama bakkalların bir sakız bile hediye ettiği yok. Birbirimize yabancılaştık artık. O çok katlı apartmanlarımızda koca bir mahalle kadar nüfus var, birbirini tanıyan yok. Girip çıkan insanlar asansörde karşılaşsalar bir an önce inmek için dua ediyorlar. Yalnızlıklarımızla yaşar olduk. Biz mi istedik böyle olmasını? Yoksa birileri mi ele geçirdi kimliklerimizi..

Şimdi çocuklar şaşıramıyor. Her şey onlara normal geliyor. "Bu yaz seni uzaya göndereceğiz" diye şaka yapacak olsanız neredeyse: "Benim planım var, olmaz" diyecekler. Bu iyi değil, her şeyin sahibi olmak o kadar da güzel değil. Mutlu olamıyoruz böyle olunca. Hiçbir şeyin özlemini yaşayamıyoruz.

Hiçbir şeyi beğenemiyor çocuklar. Bir şeyleri olmasının hayalini kurmuyorlar da dertleri hep "Neden yok". Ellerinde olanın değil hep olmayanın derdindeler. Ve o şey ellerine geçtiğinde bir kıymeti kalmıyor. İki gün geçmeden yeni bir modeli çıkıyor.

O zamanlar belki de her şey daha basitti. İstekler daha sınırlıydı. Diyelim ki paranız var, o da işe yaramayabilirdi. Çünkü almak istediğiniz şeyi satan yoktu. Bir bisiklet alındığında dünyalar bizim olurdu. Bisiklet alınmasının haklı bir dayanağı olmalıydı. Mesela çok güzel bir karne getirmeliydiniz. Atari sahibi olmak da öyle kolay işlerden değildi. Biz işte bu ufacık şeylerle mutlu olmayı öğrenmiştik. Bu gibi malzeme sahibi olduğumuzda günlerce sokaklarda sohbeti olurdu. Şimdi ise herhangi bir çocuk neredeyse harçlıklarını biriktirip kendine bisiklet alabilir. Hem her yerde var hem de o zamanlara göre fiyatlara göre şimdiki fiyatlar çok ucuz. Bundan sonra Commodore 64 gibi basit bir aletten hangi çocuk mutlu olabilir? Sadece bellek kartı bile o zaman adına bilgisayar dediğimiz nesneden daha güçlü olan bir cep telefonuna sahip çocuk neyi beğenir? Neyle mutlu olabilir? Hepsinin dizüstü bilgisayarı var her sene yenilenen."


Friday, April 04, 2014

Come On Reds!


Neredeyse kendi takımımı sevdiğim kadar sevdiğim İngiliz futbol efsanesi Liverpool, kadrosunda çok da yıldız sayılacak adam bulunmamasına rağmen bu sene taraftarlarına oldukça iyi bir sezon yaşatıyor.1990'dan bu yana belki de şampiyonluğa ilk kez bu kadar yaklaşan Kırmızılarda kulüpte sanat tasarımcısı olarak görev yapan Dave Williams, Liverpool'un her maçının ardından o maçı anlatan kartpostallar hazırlıyormuş..Çalışmalarından en çok hoşuma gidenleri (Ayrıca önemli takımlara karşı alınmış olmalarından dolayı benim için daha anlamlılar) burada paylaşmak istedim..Bitime sayılı haftalar kala İngiltere Ligi'nin görünümü de en aşağıda..








Sunday, March 23, 2014

Aman Tanrım



Hayatımda gördüğüm en başarılı dehşete düşme sahnelerinden biri..80'lerin aile dostu filmlerinden The Goonies'e ait..Usta yönetmen Steven Spielberg'in ellerinden öpüyoruz..Bu arada sahneyi yakalamama yardımcı olan Ceren Hanım'a ayrıca teşekkür ediyoruz..

Saturday, March 15, 2014

Yaşanmışlıklar - 12 / Icq'lu Mirc'li Nostaljik Bir Aşk Hikayesi

2003, Üniversite 1.sınıf..Derslerden arta kalan zamanların hemen hemen tamamını kütüphanelerde ya da birkaç çay içip Tabu oynayarak saatlerce oturabileceğiniz öğrenci kafeleri yerine Kadıköy rock tayfası ile geçiriyordum. Moda'da ara sokaklarda otururken muhtemelen fazla gürültü çıkarmış olduğumuzdan dolayı üzerimize üst daireden pilav dökülmek suretiyle kovalandığımız, bazı uzun saçlı ve küpeli arkadaşlarımızın tren istasyonunda beklerken yanlarına yaklaşam faşo tipler tarafından uzun bir süre süzüldükten sonra "BURASI İTALYA MI LAN!" lafının ardından dayak yedikleri, çekme CD'lerin tezgahlarda rahatça satıldığı zamanlardı. Birazdan ana hatlarıyla anlatmaya çalışacağım hikaye de söz konusu yıllarda yazının altındaki nostaljik resimde Running Wild nickini kullanan şahısın başından geçmişti. Running Wild, o zamanlar oldukça samimi olduğum bir arkadaşım olmasının yanı sıra aşk adamı olmasıyla da adından söz ettiren bir şahıstı. Adamda şeytan tüyü vardı, kızlarla kısa sürede samimiyet kurmasıyla tanınırdı. Ağzı inanılmaz laf yapar, söylediği şeyler doğru da yalan da olsa kendini dinlettirirdi. Hala Kadıköy Reks Sineması'nın civarında "Wacken Festivali'ne otobüs kaldıracağım" diyerek genç rockçılardan para topladığı ve sonra ortadan kaybolduğu hikayesi anlatılmaktadır... Arkadaşım, bir gün Caddebostan'da çimenlerin üzerinde keyif çatarken Elçin isminde bir kız ile telefonda konuşmaya başladığını anlatmıştı. Çok kafa bir kız olduğunu ve zengin bir aileden geldiğini söyledi.Bunu duyan arkadaşlardan biri, "Hangi Elçin, .....'in arkadaşı mı?" diye araya girdi."Evet"cevabını alınca gülmeye başladı, "Oğlum o kızdan uzak dur" dedi. Running Wild şaşırdı, "Niye lan?" dedi. Eleman da alaycı bir ses tonuyla "Oğlum ben senin yerinde olsam o kıza hiç bulaşmam, uyarmadı deme bak" diye cevap verdi. Running Wild tabi ki kimseyi dinlemedi ve kızla samimiyetini artırdı. Saatlerce telefonda konuşuyorlar, birbirlerine cinsellik içerikli mesajlar atıyorlardı (Bunları burada yazmasam daha iyi olacak)"Kız çok rahat abi, sınır tanımıyor, her konudan konuşabiliyoruz" diyordu arkadaşım. "Ee ne zaman görüşeceksiniz?" sorularına ise kaçamak yanıtlar veriyordu. Anladığım kadarıyla kız sürekli görüşmek istiyor, arkadaşım da buna pek yanaşmıyordu.Bu işte ters giden birşeyler vardı... İkili arasında aylarca yaşanan yoğun telefon ve mesaj mesaisinin ardından büyük buluşma 2003'ün güzel bir Temmuz gününde gerçekleşti. Ancak tek bir sorun vardı, buluşmaya arkadaşım yerine ben ve daha önce Yaşanmışlıklar serisinde kendisinden bahsettiğim arkadaşım Credo gidecektik! O gün yine Caddebostan sahilinde demlenirken Elçin ısrarla Running Wild'a artık görüşme vaktinin geldiği yönünde baskı yapıyordu. Kendisini artık oyalamaması gerektiğini, isterse görüşmek için hemen şu an Caddebostan'a gelebileceğini söylemişti. Bunun üzerine biz de hain arkadaşlar olarak adamı gaza getirmeye başladık. "Oğlum ne kaybedicen ki, macera olur hem" falan derken Running Wild razı oldu, kızı Caddebostan'a çağırdı. Dakikalar geçtikçe arkadaşımın stresi artıyordu.."Yok abi ben o kızla görüşmek istemiyorum, içimde kötü bir his var" diyip duruyordu. En sonunda kız "Ben geldim, Migros'un önündeyim" diye mesaj atınca iyice panik oldu, bana ve Credo'ya "Ben gidemiyeceğim oraya, siz karşılasanıza onu. Buraya geldiğinde de ben olduğumu söylemezsiniz, başka biri olarak tanıtırsınız" dedi. Kıza ayıp olmasın diye mecburen bu teklifi kabul etmek zorunda kaldık. Credo'yla sahilden Caddebostan Migros'a doğru yürürken neyle karşılaşacağımıza dair hiçbir fikrimiz yoktu. Elçin, yaz sıcağında simsiyah giyinmiş gotik bir hatun olabilirdi, ya da ailesi zengin olduğu için süslü püslü bir tiki ile de karşılaşabilirdik. Belki de eli ayağı düzgün hanım hanımcık bir kız çıkacaktı karşımıza. Migros'un önünde bekleyen insanların içinde o olmamasını umut ettiğim tek bir insan vardı ve Murphy kanunlarını doğrularcasına aradığımız kişi tabi ki oydu. Bakışlarım kızın makyajsız gözlerinden tombik yanaklarına, oradan kocaman göbeğine ve son olarak da parmak arası terliklerinin içinden sarkan şişman ayak parmaklarına kaydıktan sonra "Merhaba, Elçin sen misin, ben Serhat, Running Wild'ın arkadaşı" dedim. Benimkilerin 2 katı kadar büyük olan elini uzattı, "Evet benim" dedi. O güne kadar hayatımda gördüğüm en şişman kız ile sahile doğru yürürken hiç konuşmuyorduk..Kızı incitmek istemiyorduk ama bunu nasıl yapacaktık, Akrep Nalan onun yanında daha ince ve bakımlı kalıyordu. Caddebostan sahilinde birlikte oturduğumuz o sayılı dakikalar ölüm sessizliği içinde geçmişti. Running Wild da oradaydı, ancak kendisini RIDVAN diye tanıtmıştık...Hiç konuşmamışlardı. Zaten kız yanımıza geldikten sonra neredeyse hiç muhabbet olmamıştı. Acıma duygunun yanında gelen bir rahatsızlık hissi ortama hakimdi. En sonunda Rıdvan(!) "Ben kaçıyorum" diyip Fenerbahçe yönüne doğru yürümeye başlamıştı. Duyduğumuza göre Elçin onun kim olduğunu anlamış ve arkasından pek de hoş olmayan şeyler söylemiş. Aşağıdaki resimde de olaydan 1 sene kadar sonra konuyla ilgili Mirc ortamında dönen muhabbeti görmek mümkün.

Friday, February 28, 2014

Rush (2013)



Formula 1'i düzenli olarak izlediğim son sezon, Kanadalı Jacques Villeneuve'nün bu günlerde geçirmiş olduğu kaza sonucu yaşam savaşı veren ünlü Alman pilot Michael Schumacher'i sezonun son yarışı olan European Grand Prix'sinde harika bir atak yaparak geçtiği ve şampiyonluğu kazandığı 1997 sezonuydu. Schumacher, Villeneuve'nün kendisini geçmisinin ardından aracını Kanadalı pilotun üzerine doğru sürmüş ve daha sonra bu sebeple yarıştan diskalifiye edildiği açıklanmıştı. (Görüntüleri şuradan izlemek mümkün) O yıldan sonra Formula 1'i ara ara takip ettim. Finlandiyalı olmalarından dolayı Mika Häkkinen ve Kimi Räikkönen'e sempati duydum. Schumacher'in 2000'lerin başında ard arda gelen şampiyonluklarından sonra 2005 yılında nihayet Fernando Alonso tarafından geride bırakıldığı sezonun oldukça zevkli geçtiğini hatırlıyorum. Geçenlerde Alper Balkış kişisi tarafından gelen "Olum Rush diye bir film var kesin izlemelisin" tavsiyesine kayıtsız kalmayıp filmi indirirken Formula 1 ile ilgili olduğunu bilmiyordum.(İsminden dolayı ilk başta savaş filmi gibi gelmişti.) Ancak filmin, 70'li yılların ünlü yarış pilotları Niki Lauda ve James Hunt'ın rekabetini ve arkadaşlığını anlattığını ve gerçek olaylar üzerine kurulduğunu anladığımda önce şaşırdım, sonra Daniel Brühl ve Chris Hemsworth'un oyunculuklarına her geçen saniye hayranlık duydum ve sonunda filmin 2013 yılının en iyilerinden biri olduğuna kanaat getirdim. Filmde soğukkanlı,çalışkan ve gereksiz risk almaktan kaçınan Avusturyalı pilot Lauda le İngilizlerin alaycı espiri anlayışına sahip yakışıklı, dengesiz, espirili ve hızlı yaşamayı seven çapkın adam Hunt'ın hikayesi soluksuz bir şekilde akıyor ve insanın gözünü kırpmasına bile fırsat kalmadan 2 saati ekranın karşısında geçip gidiyor.Rush'ı beğenmek için motor sporlarına ilgi duyup duymamak önemli değil, damarlarında adrenalin pompalanmasından keyif alan herkesi ekran başına çivilemesi garanti...

Sunday, February 16, 2014

Dimmu Burger



Bir fast food restoranının sitesinde hayattan payıma düşenin ne olduğunu merak etmemi sağlayan bir cümle görmeyi beklemezdim..Selam olsun Dimmu Borgir'e ve 90'ların cefakar metalcilerine..

Monday, January 27, 2014

2013'ün En İyi Albümleri

Geride bıraktığımız yıl hard rock ve heavy metal kategorilerinde beni fazlasıyla tatmin eden bir yıl oldu. Harika geri dönüş albümlerine şahit olmamızın yanı sıra bazı eski toprakların şaşırtıcı derecede başarılı işlere imza attıklarını gördük. Ayrıca yeni dönem gruplardan kaliteli albümler dinledik. Üzerinde bayağı bir düşünerek ve maalesef yıl içinde severek dinlediğim bazı iyi albümleri de listenin dışına taşımak zorunda kalarak aşağıdaki sıralamaya ulaştım:


BEST OF 2013


10 - CATHEDRAL - THE LAST SPIRE



İngiliz doom/stoner devi Cathedral'den hüzünlü bir veda...Türünün öncülerinden olan grup The Last Spire'ın ardından 24 senelik kariyerini bitirme kararı aldı. Karanlık ve kasvetli bir atmosfere ve genellikle ağır bir tempoya sahip olan albümde grubun özellikle son dönemlerde yöneldiği stoner ve progressive metal tarzlarından uzaklaşarak efsanevi debut albümleri Forest Of Equilibrium'daki doom metal sounduna yaklaştıklarını görüyoruz. Umarım ilerleyen yıllarda geri dönüp bizi uğursuz müziklerinden mahrum bırakmazlar. Bu arada grubun şu güne kadar yaptığı en iyi parçalardan biri olan Cathedral Of The Damned'a özellikle dikkat edilmesi gerek albümde...


9 - IHSAHN - DAS SEELENBRECHEN



Eski Emperor elemanı Ihsahn'ın derin, anlaşılması güç ve progressive metal'in sınırlarını zorlayan son albümü Das Seelenbrechen'den her dinleyişimde biraz daha fazla keyif alıyorum. Brutal vokaller, groove gitar riffleri, senfonik partisyonlar, dakikalar süren davol soloları albüme oldukça sıradışı bir hava katıyor. Yeri geldiğinde Noise denilen türe yaklaşan albümde harika clean vokaller ve ballad ayarında parçalar da bulunuyor. Emperor fanlarını pek tatmin etmeyeceği kesin, ancak progressive ve avant-garde müzikten hoşlananlara ilaç gibi gelecektir...


8 - OCTOBER FALLS - THE PLAGUE OF A COMING AGE



October Falls'un frontmani Mikko Lehto; Tuoni, Marras, Sarastus gibi folk tarzında tamamen akustik ve enstrümantal parçalardan oluşan albüm ve EP'ler yayınladıktan sonra yanına Ensiferum basçısı Sami Hinkka ile Moonsorrow davulcusu Marko Tarvonen'i alarak black metal tarzına yönelmişti. Grup, folk müzikte olduğu gibi black metal kategorisinde de birbiri ardına güzel albümler yapmaya devam ediyor. The Plague Of A Coming Age; dinlerken yoğun biçimde hissedilen hüzün duygusu, melankolik gitar melodileri ve aralara serpiştirilmiş folk elementleri ile 2013 yılında dinlediğim en başarılı albümlerden biri olmayı hak ediyor. Katatonia'nın eski dönemlerini sevenlerin kaçırmaması tavsiye edilir..


7 - ALTER BRIDGE - FORTRESS



Alter Bridge, bir önceki albümü AB III ile beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Ancak Fortress ilk iki albümlerindeki kaliteli soundu tekrar yakalamayı başarmışlar. Hatta bu sefer gitarist Mark Tremonti'den zaman zaman hard rock kalıplarının dışına çıkıp Meshuggah'ı falan andıran gitar rifflerini dinleyiciye sunduğunu görüyoruz. Bu anlamda Alter Bridge eskiye göre daha sert bir sounda yönelmiş. Solist Myles Kennedy'nin vokali ise yine eşsiz. Pek çok şarkıyı sesiyle uçuruyor...Fortress; hard rock, amerikan metali ve alternatif metal müzikten hoşlananların kesinlikle es geçmemesi gereken bir albüm..


6 - ALICE IN CHAINS - THE DEVIL PUT DINOSAURS HERE



Grup elemanları artık dinazor olmaya doğru ilerlerken (Hepsi 50'lerine yaklaştılar) isminde dinazor adı geçen yeni albümlerini piyasaya süren Alice In Chains'in bu yaptığı ironik değil midir? Alice In Chains, bence yılların getirdiği olgunluğu müziğine en başarılı şekilde yansıtan gruplardan biri. 4 sene aradan sonra çıkan The Devil Put Dinosaurs Here'daki grunge olup olmadığı tartışmaya açık, benim daha çok heavy metal tadı aldığım gitar soundu gerçekten muazzam. William DuVall, bir Layne Staley olmasa da bence karizmatik bir sese sahip ve vokali parçalara genel olarak bir melankoli havası katıyor. Zaman zaman sludge ve doom metale yaklaşan atmosferik, karanlık, ürkütücü ve ilk dinleyişte anlaşılmayan ancak zamanla insanı kendisine bağımlı eden albümlerden, The Devil Put Dinosaurs Here...


5 - HELL - CURSE AND CHAPTER



80'li yıllarda ilk albümlerini kaydetmek üzere stüdyoya girmeye hazırlanan ancak anlaştıkları plak şirketlerinin aniden kapanması yüzünden albümü yayınlama fırsatı bulamayan Hell, 2008 yılında toplanarak eski şarkılarını yeniden kaydetmeye başlamış, 2011 yılında ise nihayet ilk albümü Human Remains'i yayınlamıştı. Albüm, yıllanmış şarap tadındaydı. 2 sene aradan sonra Curse And Chapter ile yollarına kaldıkları yerden devam eden İngiliz metalkafalar; başarılı prodiksiyonu, Sabbat'dan hatırladığımız Andy Sneap'in gitarından çıkan enfes melodileri, solist David Bower'ın çılgın vokalleriyle heavy metal müzikten hoşlanan bir insanı her yönüyle tatmin edecek bir çalışmaya imza atmış. Elemanlarının yaş ortalaması 40'ın üzerinde olan grubun sahip olduğu bu güçlü ve enerjik sounda hayran kalmamak elde değil..


4 - THE OCEAN - PELAGIAL



Normalde sludge metal çok fazla haz aldığım bir tür değildir ancak The Ocean gibi bu türü progressive elementler ile ustaca birleştirmeyi başaran gruplar kendilerini zevkle dinletiyorlar. Pelagial, bu bakımdan oldukça keyif aldığım bir albüm oldu. Güçlü, enerjik ve hiddetli olduğu kadar grubun duygusal derinliğini sergileyen ve adı üstünde okyanus kadar geniş bir albüm ile karşı karşıyayız. Bu arada kadroda neden çift bas gitarist bulunduğuna şaşmamak mümkün değil...


3 - THE GATHERING - AFTERWORDS



Anneke, The Gathering için çok şey ifade ediyordu ancak Hollandalı grup onun ayrılışından beri istikrarlı biçimde kaliteli işler yapmaya devam ediyor. Afterwords, mistik atmosferi ve dinlendirici yapısı itibariyle özellikle geceleri dinlenmesi gereken çok başarılı bir rock albümü olmuş. Vokallerde Silge Wargeland harika bir performans sergilese de albümde en beğendiğim parça grubun ilk albümü Always...'de kadroda yer alan Bart Smits'in vokalleri üstlendiği albümle aynı ismi taşıyan parça oldu..


2 - WARLORD - THE HOLY EMPIRE



Gelmiş geçmiş en underrated gruplardan biri olan Warlord, The Holy Empire ile en son albümünden tam 11 sene sonra kusursuz bir geri dönüşe imza attı. İnsanın tüylerini diken diken eden melodileri, şahane klavye partisyonları, bütün enstrümanların net bir şekilde duyulmasını sağlayan temiz prodiksiyonu ile tek kelimeyle "epik" bir heavy metal mücevheri ile karşı karşıyayız. Benim gözümde çoktan başyapıt kategorisine ulaşmış durumda olan albümün görkemli atmosferini anlatacak kelime bulmakta güçlük çekiyorum. İyi ki Warlord gibi gruplar var, iyi ki metal müzik var!


1 - SATAN - LIFE SENTENCE



Bu albümü ilk dinlediğimde sanki Court In The Act'in üzerinden 30, Suspended Sentence'ın üzerinden 26 sene geçmemiş, adı ilk duyulduğunda farklı şeyler çağrıştıran ancak aslında NWOBHM türünün pek adı duyulmamış ama son derece başarılı temsilcilerinden olan Satan sanki kariyerine hiç ara vermemiş gibi gelmişti. Gerçekten de Life Sentence, aradan bunca yıl geçmesine rağmen grubun aynen kaldığı yerden devam ettiği havasını hissettiriyor. Bundan birkaç ay önce birisi grubun böylesine güzel bir albüm yapacağını söyleseydi muhtemelen onu aşırı duygusal davranmakla suçlardım. Ama albüm baştan aşağı akılda kalıcı parçalarla dolu nefis bir melodik metal örneği ve her türlü övgüyü fazlasıyla hak ediyor..


BKNZ:Favori Albümlerim (1986-2013)

Sunday, January 26, 2014

Best Of Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda



Yılmız Özdil'in 1,5 seneye yakın süren gazete arşivleri taraması çalışmasıyla son 11 senede ülkemizde olup bitenleri derlediği kitabı Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda'yı sonunda bitirebildim.Kitaptan alıntı yaparak Özdil'in kendine özgü espirili diliyle anlattığı ancak bu sefer fazla yorum katmadığı trajikomik olaylardan bir best-of derlemesi oluşturuyorum.Kalemine sağlık Yılmaz Usta...


2004

"...Başbakan hareket memuru şapkası taktı.Ankara-Isparta arasındaki hızlı tren seferlerini bizzat başlattı.Avuçlar patlarcasına alkışlandı.Bir kaç gün kazasız belasız gidildi, gelindi.Neticede, Sakarya-Pamukova'da raydan çıktı.41 vatandaşımız sizlere ömür..

İkinci Dünya Savaşı'ndan kalma dandik trenlere "hızlı git" demişlerdi...Olmuştu sana hızlı tren!

Raylara inek çıkmasın diye güzergahta 90 memur 24 saat vardiya usulü nöbet tutuyordu.Çünkü kazaya sadece ineklerin sebep olabileceği düşünülmüştü."Kardeşim bu ilkel trenler bu hızla gidebilir mi?" diye düşünülmemişti.Lokomotif sigortalıydı, yolcular sigortasızdı.TCDD Müdür Vekili "Her şey Allah'tan" dedi.AKP Milletvekili Nusret Bayraktar ise, kem gözlerin nazarı olduğunu söyledi.

Hızlı tren faciasından 20 gün sonra, Ankara'dan İstanbul'a gelenle, İstanbul'dan Ankara'ya giden "normal tren" ler Kocaeli'nde kafa kafaya tokuştu, altı vatandaşımız daha sizlere ömür...Ulaştırma Bakanı "İstifa edecek bir şey görmüyorum, her sene karayollarında beş bin kişi ölüyor" dedi.

E bu kadar trajikomik hadiseyi ben bile hayal edemem diye kahretmiş olmalı ki, Gırgır'ın yaratıcısı Oğuz Aral çekip gitti, Avanak Avni yetim kaldı."


2006

"76 yaşındaki genelev kadını, malulen emekli olmak için SSK'ya başvurdu.Okmeydanı Hastanesi Sağlık Kurulu "iş görür" raporu verdi!Kadıncağız, Çalışma Bakanı'na rica mektubu yazdı."Sevgili oğlum, Menderes zamanından beri çalışıyorum, yaşlılığıma hürmeten bana yardım et" dedi.Gazetelerde yer alan son SSK haberiydi...SSK, Bağkur ve Emekli Sandığı tarihe karıştı, hepsi birleştirildi, Sosyal Güvenlik Kurumu oldu."


2007

"AKP yüzde 47 aldı ama öbür tarafta yüzde 53 var, çoğunluk hala AKP'nin karşısında deniyordu.Başbakan çıktı, hesabı kendince izah etti."Yüzde 84 oranında oy kullanıldı, bunun yüzde 47'sini aldık, yüzde 100 üzerinden hesap yaparsanız aldığımız oy yüzde 55,4'tür; kusura bakmasınlar, bu hesapları iyi biliriz, biz bu hesapların içinde piştik" dedi.

Geçti mi böylece yüzde 53'ü?

Geçti.

Yüzde 100 üzerinden hesap yapıp...

Yüzde 115'i bulan ilk ve tek başbakandı!"


2010

"Haklarını aramak için Ankara Abdi İpekçi Parkı'nda toplanan Tekel işçilerine gazla, copla, tazyikli suyla saldırdılar, döve döve havuza attılar.CHP'li MHP'li milletvekillerine bile gaz sıkılmıştı.Peki sorun neydi?Tekel'in sigara fabrikalarını satmışlardı.Açıkta kalan işçileri "4C" denilen statüye geçirmeye çalışıyorlardı.Neydi bu statü?1500 lira civarında maaş alan işçilere şu teklifte bulunuyorlardı:Başka bir devlet kurumuna geçeceksin.550 lira maaş alacaksın.Hangi şehire gönderirsem o şehirde çalışacaksın.10 ay çalışacaksın, iki ay ücretsiz izin yapacaksın, bu 10 ay da garanti değil, istediğimde kapının önüne koyarım.Birikmiş ikramiyelerin yanacak.Kullanmadığın izinler silinecek.Sendikalı olmayacaksın, olursan zaten kovarım.

Hükümetimizin teklifi buydu.

Ben işçilerin yerinde olsam...

İstersen bir de domalayım derdim!"

-----------------------------------

"23 Nisan geldi.Tayyip Erdoğan, başbakanlık koltuğunu ilkokul öğrencisine bırakırken "ileri demokrasi" yi tarif etti.

"Yetki artık senin; ister asar, ister kesersin" dedi."


2012

"Okul Sütü Akıl Küpü" projesi başlatıldı.

İlkokul çocuklarına süt dağıtıldı.

E tabi bu iş avanta kömür dağıtmaya benzemiyordu.

Ülke genelinde onlarca çocuk hastanelik oldu.

Şahane açıklamalar yapıldı.

Milli Eğitim Bakanı "Zehirlenme gibi değil, süte karşı hassasiyet olabilir" dedi.Bülent Arınç "Çocuklar ilk defa süt içtiği için aşırı dozdan rahatsızlanmış olabilir" dedi.Diyarbakır Valisi "Sütten değil, psikolojik" dedi.Konya Valisi "Zehirlenmediler,etkilendiler" dedi.Edirne Valisi "Açlıktan mideleri bulanmıştır" dedi.


Sunday, January 19, 2014

Yaşanmışlıklar - 11 / Ergenlik Kazası

Bu, utanarak yazacağım bir hikaye aslında..Herkesin ergenlik zamanlarında yaşadığı ve şu anda pek de hatırlamak istemeyeceği maceraları olmuştur..Benimkisi de absürdlük düzeyi bakımından hiç de küçümsenemeyecek vaziyette olduğu için burada paylaşayım dedim..

Hikaye Yaşanmışlıklar serisinin 5.bölümünde bahsettiğim, amcamların Altınoluk Fener Mahallesi'ndeki yazlıklarında vuku bulmuştu..1996 yılında 14 yaşında bıyıkları terlememiş bir velet iken tatilimi geçirdiğim sitede birtakım arkadaşlarla (Hepsi sapına kadar erkek) gündüzleri denizin, sıcak kumların ve soğuk kolanın tadını çıkartıyor, akşam 17:30 gibi henüz büyüklerimiz sitedeki toprak futbol sahasını kapmadan güneşin alnında futbol oynamaya başlıyor, akşam yemeğini yedikten sonra da deniz kenarında "Belki kızlarla tanışırız" umuduyla volta atıyorduk..

Ancak umutlu arayışlarımız sonuç vermiyordu..3-4 kişilik cesaretten yoksun ergen grubu olarak sahilde gezerken tek yapabildiğimiz karşıdan gelen bayanlara göz ucuyla bakmak ve birileri çakırkeyif halde kumsalda gitarla dönemim popüler parçalarını çalarken onun yanında oturmak ve etrafındaki kızlarla tanışma umudu aramaktı..Bir türlü medeni cesaretimizi toplayıp karşı cinsle iletişime geçemiyorduk..

Kendi adıma bu sıkıntılı sürece bir son vermeyi kafama koymuştum..O yaz mutlaka bir kızla tanışmalıydım..Öyle ya, yaşıtım olan herkes bunu yapıyordu, benim neyim eksikti?

Ağustos ayının sıcak gecelerinden birinde aradığım fırsat çocuk parkında karşıma çıktı..Sitedeki en yakın arkadaşım Aslan'la yürüyor ve bitmek bilmeyen geyik muhabbetleri yapıyorken salıncaklarda oturan 2 tane kız gördük..Gecenin karanlığında yüzlerini net bir şekilde seçmek kolay değildi ama birdenbire içimi saran cesaret duygusunun etkisiyle yanlarına gitmeyi düşündüm..

"Ben gidip tanışacağım" dedim Aslan'a.."Peki ne diyeceksin?"diye sordu.."Bir planım yok" diye cevap verdim..Aslan, geride kalıp izleyeceğini, işler olumlu biçimde ilerlerse daha sonra yanımıza geleceğini söyledi..

Derin bir nefes alıp salıncaklarda oturan kızların yanına doğru ilerledim..Kaybedeceğim ne vardı ki?

Kızlar karşılarında beni görünce konuşmayı kestiler..Sanırım dengesiz biri olup olmadığımı anlamaya çalıştılar..O anda nasıl gözüktüklerinin, kim olduklarının falan hiç önemi yoktu..Sadece tanışmak istiyordum ama bunu nasıl ifade edeceğimi bilmiyordum..Ağzımdan şu laflar çıktı:

"Merhaba..Ben SİZİ rahatsız etmek istemem..Sadece SİZDEN hoşlandığımı ve tanışmak istediğimi söylemek istedim..SİZİ bir süredir sitede görüyorum ve belki arkadaş olabileceğimi düşündüm.. (Bunları söylerken bir soldaki salıncakta oturan kıza, bir diğerine bakıyordum) Eğer SİZ de isterseniz......."

O anda kızlardan esmer olanı ve sanırım solda oturanı bir anda şu basit soruyu soruverdi:

"Hangimizden bahsediyorsun onu anlamadım..Yani hangimizden hoşlanıyorsun?"

Doğru ya, amaç kızlarla tanışmaktı ama ortada bir değil iki kız vardı..O an aklıma gelen en mantıklı cevabı vermeye çalıştım:

"MESELA SENDEN!"

.....

Esmer kız şaşırdı ve gülmeye başladı..İstanbul'da bir erkek arkadaşı olduğunu, onu sevdiğini ve yanlış birşey yapmak istemediğini söyledi.."YAZ AŞKLARI KISA OLUR" diye o zamanlar bir arkadaşımdan duymuş olduğum ve karizmatik olduğunu zannettiğim bir cümleyle tekrar şansımı denedim..Kız, düşünmek için süre istedi..Ertesi gün tekrar parkta buluştuk ve kız aynı düşüncede olduğunu söyledi.."Peki" dedim, bir daha yüzünü hiç görmedim...

Hala bir yerde "MESELA" lafını duyduğumda aklıma ilk olarak bu hikaye gelir..

Monday, December 30, 2013

Black Gives Way To Blue

Kaderde en yakınımdaki bazı insanlara yeteri kadar ilgi ve sevgi gösterememiş olmanın yaşattığı ağır vicdan azabını çekmek ve "İşallah bu gün öncekinden daha iyi olur" diye umutlanmak ve bu esnada yeni yılın nasıl geldiğini hiç anlamamak da varmış..

Allahın düşmanıma yaşatmamasını temenni ettiğim bu zamanlarımda şu aşağıdaki parçaya ve parçanın yer aldığı albüme fena halde tutuldum..

Bir şekilde bekleyişin sona ereceğini ve yeni taze başlangıçın o kadar uzakta olmadığını haykırıyor..

Sen ne güzel grubumuzdun Alice In Chains, Staley'siz de olsa aramıza tekrar hoşgeldin..

Bu dinazorları buraya kim koydu sahiden?

Sunday, December 15, 2013

Rahatsız Mısın Sen Hanri?



Bunu gördükten sonra aşağıdaki adamı hatırlamamak mümkün mü?


Wednesday, December 04, 2013

Çalışma Masası


Bir Pazartesi sabahı gayet uykulu bir halde ofise geldiğinizde karşılaşabileceğiniz en renkli görüntülerden biri..Hafta sonu mesaiye gelen Sayın İsmail Gülenç'e saygılarımızı sunuyoruz..

Edge Of Sanity - Sacrificed



Parçayı ilk dinlememin ardından şaşkınlığa kapılmış ve "Cover mı değil mi?" diye üzerinde detaylı bir araştırma yapma gereği duymuştum..Bu, bir The Sisters Of Mercy, The Mission, ya da Billy Idol parçası olabilirdi ama İsveç death metali denince aklıma ilk gelen gruplardan biri olan Edge Of Sanity'nin işi olduğuna inanması zordu..Ancak o zamanlar (1993) hangi ruh hali içinde olduklarını kestirmenin pek mümkün olmadığı da Dan Swanö ve saz arkadaşları "Bir metal grubundan duymaya alışık olmadığımız parçalar" kategorisine unutulmaz bir isim eklemişlerdi..Albümün geri kalanının (The Spectral Sorrows) Swedish Death Metal tarihinin en nefis örneklerinden biri olarak hafızama kazındığını ayrıca belirtmeliyim...