Bir gelişme var sanki.Son birkaç yazımda karamsar cümleler yazmamışım.Aynı şekilde devam edeceğim bu gece de..Saatler geceyarısını geçiyor ve Anneke van Giersbergen'in sesi huzur veriyor.The Gathering'in tarzının ne olduğuna hala karar veremedim ama müzikleri insanın ruhunu okşuyor..Öte yandan gün içinde iş yerinde görevimi yapmış olmamın yarattığı rahatlama duygusu var içimde.Bir de ardarda devirmiş olduğum biralar negatif düşünme ihtimalimi ortadan kaldırıyor...(Aslında tek başıma içmek genelde depresif hissettirir beni ama bu sefer öyle olmadı)..Bu esnada insanlar birşeylerle meşgul oluyorlar.Alper ve Cem son sınavlarıyla cebelleşiyorlar mesela, kardeşim askerde günleri sayıyor, Evrin İsviçre'de latin kökenli kız arkadaşıyla medeniyetler çatışması yaşıyor, MSN'de online olmasını istediğim birçok kişi çevrimdışı görünüyor ve "Nerelerde bu insanlar acaba neler yapıyorlar?" diye düşünmeme neden oluyorlar..MSN ısrarla mesajları iletmediği için dış dünyayla ilişkiler kopma noktasına geliyor..Yarın Cem malum sınavı yüzünden şehir dışına gideceği için iş yerinde yanlız olacağımı hatırlıyorum..."Yaş 25 olmuş, acaba şu güne kadar almam gerektiği halde alamadığım kaç bin tane sorumluluk vardır?Neleri öğrenmem gerektiği halde hala öğrenmemişim şu hayatta?" düşünceleri bir an aklıma geliyor ve içimde durup dururken gereksiz bir huzursuzluk oluşuyor..Sonra bu kötü hissi günlük hayatın içinde karşılaşmış olduğum komik, eğlenceli olaylar ve arkadaşlarımın sıcaklığıyla savuşturuyorum..Hayır, karamsar satırlar dökülmeyecek benden kararlıyım.Sokaktaki insanlar muhtemelen hala pis pis bakıyorlar, hala anlayışsız ve hoşgörüsüz herkes ama huzurluyum..
Sevilen kişiler bir kez daha akla geliyor ve herşeydeki olumsuzluğu gören gözler aracılığıyla günde üçyüz kere analiz yapmaktan yorulan beyin bir parça rahatlıyor.Daha fazla rahatlaması için yatağın yolunu tutmam gerekiyor..
Wednesday, January 17, 2007
Wednesday, January 03, 2007
Looking Back To 2006
2006'yı da geride bırakırken:
-Yılın kendimle ilgili en önemli olayı, üniversiteden mezun olmam ve okul devam ederken bir müzik dükkanında çalışmaya başlamam oldu.
-Yılın dünya çapında en önemli olayının ne olduğunu ise bayağı düşündüm ama bulamadım..
-Yılın en başarılı bilgisayar oyunu Pro Evolution Soccer-7 idi.
-Yılın kulaklarımın pasını en çok silen albümü Amorphis / Eclipse idi..
-Yılın en "Bu yaşta böyle müzik mi yapıyorlar hala?" dedirten grubu olarak da Pet Shop Boys ve çıkarttıkları Fundemental albümü geliyor akıllara.
-Yılın en bomba konseri 1 Şubat'taki Helloween Yeni Melek konseriydi.
-Yılın izlemekten en keyif aldığım filmi A History Of Violence idi.
-Yılın en herkesin ilgisini çeken organizasyonu dünya kupasıydı ama Zidane'ın kafası İtalya'nın şampiyonluğundan daha fazla alakadar etti herkesi.
-Yılın tarzına ve üslubuna en hayran kaldığım kişisi Ahmet Çakar'dı(Çok ciddiyim)
-Yılın en artık bu işi bırakması gereken futbol spikeri yine İlker Yasin'di.(Hem gol hem penaltı?!)
-Yılın hakkında en çok espri ürettiğim kişisi Zihni Şahin idi(Muz orta...)
-Yılın en "İyi ki tanışmışım" diyebileceğim kişisi olarak Cem Alpay'ı seçiyorum..
-Yılın en yanlış zamanda en yanlış şeyleri söyleyen kişisi de Can İnandım'dı tabi ki.
-Yılın en çok tüketilen içkisi bira olsa da en heyecan verici içki olarak yılın sonlarında hayatıma giren Absinth'i gösteriyorum.
-Yılın kendi açımdan en hareketli ve stresli ve bir o kadar da mutlu günü olarak 14 Mayıs'ı seçiyorum.(Aynı gün içinde Blind Guardian konserinde açılan standda yaşanan yoğunluk ve çok zor gelen Galatasaray şampiyonluğu asla unutulmayacak)
Yılın en maceralı günü olarak 1 Eylül’ü seçiyorum.Bilen bilir gerçi de (Alper, Bihter, Buğra ve Erhan) bizim evde alkol duvarına toslamamızla başlayan ve Moda’nın serin sularına uzanan maceranın yaşandığı gündü bu.
-Yılın en uzak durmaya çalıştığım trendi yerli dizi furyası oldu.
-Yılın en fenalık getiren yeri olarak Taksim’i seçiyorum.Bu kadar gereksiz, dengesiz, şuursuz insan topluluğu nasıl ve neden dolaşıp durur amaçsızca Taksim'de hala anlamış değilim.
-Yılın kendimle ilgili en önemli olayı, üniversiteden mezun olmam ve okul devam ederken bir müzik dükkanında çalışmaya başlamam oldu.
-Yılın dünya çapında en önemli olayının ne olduğunu ise bayağı düşündüm ama bulamadım..
-Yılın en başarılı bilgisayar oyunu Pro Evolution Soccer-7 idi.
-Yılın kulaklarımın pasını en çok silen albümü Amorphis / Eclipse idi..
-Yılın en "Bu yaşta böyle müzik mi yapıyorlar hala?" dedirten grubu olarak da Pet Shop Boys ve çıkarttıkları Fundemental albümü geliyor akıllara.
-Yılın en bomba konseri 1 Şubat'taki Helloween Yeni Melek konseriydi.
-Yılın izlemekten en keyif aldığım filmi A History Of Violence idi.
-Yılın en herkesin ilgisini çeken organizasyonu dünya kupasıydı ama Zidane'ın kafası İtalya'nın şampiyonluğundan daha fazla alakadar etti herkesi.
-Yılın tarzına ve üslubuna en hayran kaldığım kişisi Ahmet Çakar'dı(Çok ciddiyim)
-Yılın en artık bu işi bırakması gereken futbol spikeri yine İlker Yasin'di.(Hem gol hem penaltı?!)
-Yılın hakkında en çok espri ürettiğim kişisi Zihni Şahin idi(Muz orta...)
-Yılın en "İyi ki tanışmışım" diyebileceğim kişisi olarak Cem Alpay'ı seçiyorum..
-Yılın en yanlış zamanda en yanlış şeyleri söyleyen kişisi de Can İnandım'dı tabi ki.
-Yılın en çok tüketilen içkisi bira olsa da en heyecan verici içki olarak yılın sonlarında hayatıma giren Absinth'i gösteriyorum.
-Yılın kendi açımdan en hareketli ve stresli ve bir o kadar da mutlu günü olarak 14 Mayıs'ı seçiyorum.(Aynı gün içinde Blind Guardian konserinde açılan standda yaşanan yoğunluk ve çok zor gelen Galatasaray şampiyonluğu asla unutulmayacak)
Yılın en maceralı günü olarak 1 Eylül’ü seçiyorum.Bilen bilir gerçi de (Alper, Bihter, Buğra ve Erhan) bizim evde alkol duvarına toslamamızla başlayan ve Moda’nın serin sularına uzanan maceranın yaşandığı gündü bu.
-Yılın en uzak durmaya çalıştığım trendi yerli dizi furyası oldu.
-Yılın en fenalık getiren yeri olarak Taksim’i seçiyorum.Bu kadar gereksiz, dengesiz, şuursuz insan topluluğu nasıl ve neden dolaşıp durur amaçsızca Taksim'de hala anlamış değilim.
Thursday, December 21, 2006
Bana Bunlarla Gelmeyin
Düşünün Kadıköy Akmar Pasajı'nda ağırlıklı olarak rock-metal müzik ürünleri satan bir dükkanda çalışıyorsunuz.CD, plak, kaset, dergi ve konser DVD'lerinin yanı sıra tişört, ve film DVD'leri de satıyorsunuz.İçeriye giren insanların ne tür şeyler sormalarını beklersiniz?En azından aşağıda yazacaklarımı sormalarını beklemezsiniz değil mi?
"Korsan bayrağı var mı?"
"Marduk diye bir adamın posterini veren bir dergi varmış.Var mı sizde?"
"Ege Çubukçu'nun 2 liraya 3 liraya CD'si yok mu?"
"Burada tesbih bulabilirmiyim?"
(Film Dvd'lerine bakarak)"Bu filmleri insanlar mı getiriyor?"
"Jako Pastorious t-shirtü var mı?"
"Burada palyaço kiralanan bir yer var mı?"
"Buralarda DJ'lik kursu veren bir yer var mı acaba?"
"Sauna var mı buralarda?"
"Pozitif düşünce kaseti var mı?"
"Sizde gözlük ve bone var mı?..Deniz ürünleri yani"
"Amerikan bayraklı boxer külot var mı?"
"Korsan bayrağı var mı?"
"Marduk diye bir adamın posterini veren bir dergi varmış.Var mı sizde?"
"Ege Çubukçu'nun 2 liraya 3 liraya CD'si yok mu?"
"Burada tesbih bulabilirmiyim?"
(Film Dvd'lerine bakarak)"Bu filmleri insanlar mı getiriyor?"
"Jako Pastorious t-shirtü var mı?"
"Burada palyaço kiralanan bir yer var mı?"
"Buralarda DJ'lik kursu veren bir yer var mı acaba?"
"Sauna var mı buralarda?"
"Pozitif düşünce kaseti var mı?"
"Sizde gözlük ve bone var mı?..Deniz ürünleri yani"
"Amerikan bayraklı boxer külot var mı?"
Tuesday, December 12, 2006
Bambaşka Açılardan Haggard İstanbul Konseri 08.12.2006
7 Aralık 2006 Perşembe
Öğlen 12 gibi Atlantis Müzikteydim. Bileti son anda alınan Haggard'ın en genç elamanı Veronica Biendl'ın hangi uçakla geleceği hala belli değildi. Almanya'daki adamımız Uwe Kleinschittinger'i (Bundan sonra kısaca Uwe diyecem) aradım fakat cevap vermiyordu. Grubun 12 kişilik bir bölümünün 16:30'da, geri kalanının da 22:45'de Atatürk Hava Limanı'nda olması bekleniyordu.
Elbette bu kadar kalabalık bir grupla tek başıma ilgilenmem mümkün değildi. Yardımcı olması için bizim dükkanda çalışan Mutlu'nun bir arkadaşıyla anlaşılmıştı. Çocuğun ismi Ömer'di. Ofise geldi, tanıştık.Saat 15:30'da Taksim The Marmara otelinin önünde bizi havaalanına götürmek üzere bir minibüsün bekleyeceğini öğrendik. Şoförün geçen seferki Sodom konserinde bizi deli eden Gökhan zırtapozu olduğunu öğrenince moralim bozuldu. Bir süre boş boş önümdeki monitöre baktım ve kimseyle konuşmadım. Bu Gökhan denilen herif deli gibi araba kullanıyor, olur olmaz yerlerde garip isteklerde bulunuyor (Bana 20 milyon verin yemek yiyeceğim!..gibi) ve bir fırsatını bulduğunda aniden ortadan kayboluyordu. Neyse, daha başlangıçta böyle bir sebepten moralleri bozmamak lazımdı. Bu arada Selda Abladan Veronica'nın ilk grupla beraber geleceğini öğrenip biraz rahatladık..
Ömerle karşıya geçmek için Karaköy iskelesine yürüdük. O saate kadarki vapur seferleri sis yüzünden yapılamamış, ancak tam biz geldiğimizde sis kaybolduğu için tekrar başlamıştı. Sevindik. (Başımıza geleceklerden haberimiz yoktu)
15:30'da The Marmara'nın önünde içinde güneş gözlüğüyle oturan dallama bir herifin bulunduğu servis aracını gördük. Adam sahil yolundan havaalanına gidene kadar aşağı yukarı yedi-sekiz telefon görüşmesi yaptı, üç-dört bayan şöförü taciz etti, ikiyüzelli kadar trafik kuralı ihlalinde bulundu...
Saat 16:00 gibi havaalanındaydık. Munich'den gelecek uçağın beklenen saatte ineceğini öğrendik. Uçak vaktinde indi ama elemanların kontrolü yanlarında taşıdıkları eşyaların fazla olması nedeniyle uzun sürdü. İlk grupta gelenleri ancak 17:00 gibi karşılayabildik. Grubun lideri konumunda olan Asis'i bulmam gerekiyodu. Sora sora adamı buldum; tanıştık, sohbet etmeye başladık. Bu arada eşyalarını minibüsümüze yerleştirmelerine yardım eden havaaalanı görevlisi birisinden para istedi. Haggard elemanı anlamadı birşey. "Benden olsun" dedim, bozuk para uzattım. Herif "Sadaka mı veriyorsun?" diye karşılık verdi ve parayı geri uzattı."Zaten bu yaptığın iş için maaş almıyor musun sen?" dedim bu şerefsiz insan evladına..Sinirlerime hakim olmaya çalışarak minibüsün kapısını kapattım ve 3 yıldızlı otelimizin bulunduğu yer olan Sultanahmet istikametine doğru yola koyulduk. Şoför yine Need For Speed oynar gibi sürmeye başlayınca Haggard'ın yaşlıca bir bayan elemanı "Lütfen daha yavaş gitmesini söyler misin?" diye ikaz etti beni.(Bu arada diğer Haggard elemanları, trafikte değişik atraksiyonlarda bulunduğu zaman şöförle dalga geçiyorlardı. Alkışlıyorlardı falan..Şöförün beyni de bir muhabbet kuşununkinden farksız olduğu dalga geçildiğini anlamıyor, daha da havalara giriyordu)
Yolda Asis ile bayağı muhabbet ettik. Ön satışları, konser mekanının nasıl olduğunu, akşam yemeğinde ne yiyeceklerini falan sordu. Bir de yabancı grupların Türkiye'de çalarlarken sahnede söyleyince sempati kazandığı belli başlı Türkçe kelimeleri sordu iyakşamlar, meraba, teşkürler gibi...Türkiye turu için özel bastırdıkları tişörtleri gösterdi ve bir tanesi senin dedi. Ancak şaşırtıcı biçimde tişört o güne kadar gördüğüm en kötü baskılı tişörtlerden biriydi..
Albion Otel'e vardığımızda otel hakkında ilk düşündüğüm şey "Umarım ilk izlenimlerim beni yanıltır" oldu. Gördüğüm bina dışarıdan bakıldığında otele pek benzemiyordu, daha çok tatil beldelerindeki ucuz pansiyonlar gibi görünüyordu. "Ah be Tansel abi, rezervasyon yaptırmadan önce neden hiç bakmadın şu otele?" diye içimden geçirdim. Görse eminim kararı değişirdi..Grup elemanlarının eşyalarını içeri taşıdık. O arada odalama konusunda sorun çıktı. Adamlar üç kişilik odalar yerine iki kişilik odalarda konaklamak istiyorlardı .Üstelik onlara göre bu, imzalanan söleşmenin maddelerinden biriyid.Oysa ki patronun hanımı telefonda öyle söylemiyordu. Kesinlikle bu odalama şeklinin dışına çıkılamayacağını, çıkılırsa doğacak ekstra masrafı grubun kendisinin ödemesi gerektiğini anlattı. Yaklaşık yarım saat otelin resepsiyonunda tartışmalar yaşadık. Asis ısrarla grupta 3-4 tane çift(sevgili ya da evli) olduğunu söylüyor ve bunların birlikte kalması gerektiği konusunda ısrar ediyordu. Bu arada tartışmalar esnasında sürpriz bir şey gelişme yaşandı. Elimizdeki grubun Türkiye'ye gelecek elemanlarınının isimlerinin yer aldığı listeye göre 23 kişi olmaları gerekiyordu. Buna rağmen istedikleri odalama 21 kişi içindi. Asis'e "Sanırım iki kişi eksik gelmişsiniz.Nedenini söyleyebilir misin?" diye sordum.Dediğine göre 2 eleman sabahleyin aniden hastalanmış, kusmuşlar falan o yüzden onları yanlarına almamışlar. Genelde saftorik biriyimdir, her söylenenene inanırım ama bu çok da inanılacak bir bahane değildi açıkçası.(Kirli çamaşırlar ertesi gün ortaya çıkacaktı)Ayrıca iki kişi eksik gelmiş olmalarına rağmen bunu bize bildirme gereği duymamışlardı...
Resepsiyondaki tartışmalardan sıkılmıştım. İşi Ömer'e bıraktım. Şans yardım etti, otel görevlisi gruba istedikleri odalamayı sağlayacağını ve eksta ücret almayacağını söyledi. Tam derin bir nefes almıştım ki Asis eşyalarını odasına yerleştirir yerleştirmez yanıma geldi ve "Odamda bir fare vardı!" diye bağırdı. Durumu otel görevlilerine aktardık. Odayı değiştireceğini söyledi..
Saat 19:00 civarı otelin önünde bekleyen minibüse binip akşam yemeğinin yenileceği Mephisto Kitabevi'ne gitmek üzere yola koyulduk. Asis ısrarla akşam gelecek diğer elemanları karşılamak için havaalanına gitmek istediğini söylüyordu..
Manyak şoför, trafiğin o saatlerde yoğun olacağı bahanesiyle bizi Galatasaray'ın oralarda biryerlere bıraktı. Ekip halinde yokuş yukarı yürüyüp İstiklal Caddesi'ne çıktık. Haggard elemanları, İstiklalde kendi konserlerinin afişlerini görünce çok sevindiler. Afişlerin önüne geçip fotoğraf çektirdiler. Bu esnada meraklı bir amca yanıma gelip İngilizce "Where are you from?" diye sordu."Ben Türküm ama onlar Alman amca" diye Türkçe cevap verdim. Adam şaşırdı, "Aralarında en çok Almana benzeyen sensin ama" dedi gülerek..
Grup yemek için Mephisto'ya geçti. Benim yemek yemeye vaktim yoktu. Patrondan 7 buçukta başka bir minibüsün The Marmara Oteli'nin önünde bekleyeceğini öğrendim. Tekrar havaalanına gidip Uwe'yi almam gerekiyordu (Uwe Almanya'dan tek başına geliyordu). The Marmara Oteli'nin önünde Yakup adındaki şoförle buluştum. Neyse ki arabayı daha insancıl kullanıyordu. Yol boyunca bana sürekli haksızlıklara uğradığını, insanlarda saygı diye birşey kalmadığını falan söyleyip durdu...
Havaalanına vardık. Şoför; az ileride bekleyeceğini, uçak indiğinde onu ararsam beş dakika içinde geleceğini söyledi. Uwe'nin uçağı normal şartlar altında 8:15'de inmeliydi. Henüz vakit vardı. Bekleme salonunda kenarda duran makinelere bir teklik atarak kahve aldım...Bu arada hayatım boyunca hiç görmemiştim bu Uwe denilen adamı. Tansel abi onun için "Sarışın gibi, hafif uzun saçlı, Richard Gere'e benziyor biraz" demişti o kadar.
Uçağın iniş vakti geldiğinde adamı bir türlü bulamayınca stres oldum. Sarışın birkaç yabancıya "Are you Uwe?" diye sordum, değillerdi. Bu sırada yanımda bekleyen adam Berlin uçağının pist yoğun olduğu için yarım saat geç indiğini, ama bunun tabelada gözükmediğini söyleyince rahatladım. Çok iyi bir insandı. Uwe'nin beni fark etmesi için adını üzerine yazmak üzere kitabının arka kartonunu yırtıp verdi.(Havaalanında hiç tanımadığın bir adamı beklemek çok stresli bir işmiş)
Saat 21:15 gibi buldum Uwe'yi. İstanbula iki türk arkadaşıyla beraber gelmiş. O gece onlarla biraz takılıp sonra muhteşem otelimize geleceğini söyledi. Okey dedim. Uwe'ye otelin adresini verdim ve adam iki arkadaşıyla beraber havaalanından ayrıldı. Beni havaalanına getiren şöförü aradım. Adamın telefonu kapalıydı! Allahtan yaklaşık bir saat sonra Haggard'ın diğer elemanlarını taşıyan uçak iniş yapacaktı. Dolayısıyla havaalanına mutlaka bir minibüsün gelmesi gerekiyordu. Patronu aradım; "Bekle orada, diğer grubu da sen karşılarsın, ben Gökhan'ı gönderiyorum oraya dedi"."Ulan gene mi Gökhan!" diyerek içimden küfrettim ama yapacak birşey yoktu..
Bıkkın bir şekilde havaalanının içinde dolaşmaya başladım..Birilerini aramak, başımdan geçen saçma işleri anlatmak istedim..Telefon rehberimi taradım ama arayacak kimseyi bulamadım..Burger King'e gidip normal fiyatının iki katına bir Whopper menü aldım.(Havaalanında her şey çok kazıkmış)
Ekranda 22:45'te gelmesi gereken uçağın 25 dakika rötar yapacağı yazdı. On buçuğa doğru Asis, grubun davulcusu Luz ve leş gibi içki kokmakta olan şoför girdiler içeri..Gökhan bizi dışarıda bekleyeceğini söyledi ve yemek parası istedi. Yalanın bazı durumlarda caiz olduğunu hatırlayarak "Yok yanımda para" dedim..Söylene söylene gitti..Asis ile Luz birer kahve içmek istediler. Luz, İstanbul’a gelmişken yeni bir zil takımı almak istediğini söyledi. Ona göre dünyanın en ucuz ve en kaliteli zilleri Türkiye’de üretiliyormuş..Asis ise yine otelden şikayet ediyor ve onlara başka bir otel bulup bulamayacağımı soruyordu. Oteli bir turizm acentasının ayarladığını ve bu isteğinin yerine getirilmesinin zor olduğunu anlatmaya çalıştım..
Uçak, 25 dakika olarak bildirilmesine rağmen yaklaşık bir saat rötar yaptı. Yeni gelen grup bayan ağırlıklıydı. Bütün elemanlar içten bir gülümsemeyle elimi sıktı. Dışarıda bekleyen minibüse atladık. Gerizekalı şöför güzel kızları görünce bir hoş oldu. Zaten alkollü olduğu için iyice kontrolü kaybetti. Tabakhaneye bok yetiştir gibi sürmeye başladı. Önde giden arabaların üzerine üzerine gidiyor, hızını hiç kesmiyor, önde giden arabaları yan şeride geçmeye zorluyordu. Hatta karşıdan karşıya geçen insanları görünce sanki onlara çarpmak ister gibi hızını arttırıyordu (Hayatım boyunca böyle bir yolculuk yapmadım). Arabadaki Haggard elamanları ise işi dalgaya vurup herifin bu tehlikeli hareketlerine alkışla karşılık veriyorlardı.
Şans eseri kimse yaralanmadan otele ulaştığımızda saat gece yarısını geçiyordu. Ertesi gün soundcheck yapmak üzere Yeni Melek’e gideceğimizi, bunun için sabah 11'de hazır olmaları gerektiğini söyledim. Adamlar otele girdikten sonra Gökhan bana “Benim işim var, buradan dönersin sen değil mi?” dedi. ”Abi bu saatten sonra nasıl döneyim burdan Kadıköy'e, üstelik yanımda para da yok” falan diyip acındırdım kendimi. Adam imana gelip Taksim’e bıraktı beni. Oradan dolmuşa atlayıp Kadıköy'e geldim.Eve gidip biraz PES oynadım sonra da yattım…..
8 Aralık 2006 Cuma
Ömer’le Kadıköy’de buluşup Eminönü'ne geçmek üzere vapura bindik. Yolda Tansel Tetik aradı ve soundcheck'in saatinin değiştiğini, 11 yerine 1 gibi konser mekanında olsak daha iyi olacağını söyledi. Tramvaya binip Sultanahmet'te indik. Oteli bulmaya çalışırken Uwe aradı ve beni şok eden şu sözleri söyledi:”Serhat, bu otel hasarlı bir otel. Bizim için burada daha fazla kalmak imkansız. Bazı grup elemanları kaçıp gittiler buradan”.Gerçekten de kafamı kaldırıp baktığımda bazı Haggard elemanlarının Sultanahmet Meydanı'nda gruplar halinde dolaştıklarını gördüm. Büyük bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu fark ettim, işlerin sürekli ters gitmesinden dolayıcanım çok sıkılmıştı..Ama kendimi topladım ve gördüğüm grup elemanlarının yanlarına gidip 11 yerine 1'de otelden soundcheck yapmak üzere konser mekanına hareket edeceğimizi söyledim. Zar zor oteli bulduk.Bu esnada klavyeci Hans Peter’in (Kendisi 1958 doğumlu) eşofmanlarla civarda sabah koşusu yaptığını gördüm. Hem şaşırdım hem takdir ettim hem de güldüm.
Otelde Uwe ile Asis sinirli bir şekilde bizi bekliyorlardı. Dışarıdaki dandik masalardan birine oturup konuşmaya başladık. Daha doğrusu onlar konuşuyor ben dinliyordum. Asis’in uykusuzluktan gözleri şişmişti. Otelin berbat bir yer olduğunu anlattı. Odalarda tahtakurularının olduğunu ve kollarını ısırdıklarını söyledi (Gerçekten de kollarında kırmızılıklar vardı).Odalarda çöp kutusu ve havlu olmadığını, tuvalet kokusunun her yerden duyulduğunu ve gece sürekli duyulan bir sifon sesi yüzünden kimsenin yeterince uyuyamadığını söyledi. Bu oteli bir an önce terk etmek istediklerini anlattı. Eğer mümkünse bir gece daha bu otelde kalmak yerine konserden sonra doğrudan Ankara’ya gitmek istediklerini söyledi. Bu konuda bir şeyler yapacağımıza dair söz verdim ona..Asis, saat 1'e kadar dinlenmek istediğini söyleyerek odasına çekildi. Ben Ömer ve Uwe ise birşeyler yemek için Çemberlitaş'ta bir kafeye gittik. Bu arada Uwe Türkiye’ye gelmeyen iki elemanın hastalık yüzünden değil, paranın zamanında ödenmemesi yüzünden gelmediğini söyledi…Oysa ki ödemenin zamanında yapıldığından emindim...
Saat 1’de otele döndüğümüzde kocaman bir otobüsün otelin önünde beklediğini gördüm.(Ne de olsa grubun tamamını taşıyacaktı)Ben, Ömer, Uwe ve 20'den fazla Haggard elemanı otobüse doluştuk.
Yeni Melek’in arka girişine ulaşmamız için Beyoğlu’nun ara sokaklarına girmemiz gerekiyordu. Ara sokakların birinden yokuş aşağı iniyorduk ki otobüs fazla iri olduğundan dolayı ön tarafı yere sürtme tehlikesi geçirdi. Çözüm olarak ağırlığı azaltmamız gerektiğini düşündük ve hep beraber indik araçtan.Ama işe yaramadı. (Bu esnada civardaki insanların uzaylı görmüş gibi bize baktıklarını söylememe gerek yok sanırım) Otobüsün yere sürtmeden önündeki düzlüğe ulaşması zor gözüküyordu. Uwe arka tekerleklerin önüne taş koyarsak otobüsün zarar görmeden düzlüğe ulaşacağını söyledi. Bu planı uyguladık. Ama yine de otobüsün ön kısmı biraz yere sürttü. Şöför dellendi ve daha fazla ilerlemeyeceğini söyledi."Bu arabayla beni buraya niye soktunuz ulan!" diye bağırdı ve hasarın karşılanması için para istedi. Meydana gelen hasar için Tansel ile konuşması gerektiğini söyledim. Bir yandan da yaşanan bu kadar aksilik yüzünden sinir krizi geçirmek üzereydim. Şöför fazla üstelemedi ve bizi bırakıp gideceğini söyledi! Araçtan inerek Beyoğlu'nun arka sokaklarından Yeni Meleğe doğru yürümeye başladık. Yaklaşık 25 kişiydik ve etraftaki insanlar bizi ilgiyle izlemekteydi..
Galatasaray Hamamı'nın yakınlarında dik ve uzun bir merdiven vardı. Merdivenden yukarıya çıkarken grubun ses teknisyeni aniden titremeye başladı. Nefes nefese kalmıştı ve “Scheisse Scheisse!” diye bağırmaya başladı. Meğerse astım hastasıymış ve sık sık nöbet geçirirmiş..Düzelmesini bekledik..O an ciddi anlamda berbat hissettim kendimi. Bu konser hiçbir zaman olmayacak gibi gelmeye başladı bana…
Güç bela Yeni Melek’e vardık..Tansel Abi karşıladı bizi. O ana kadar herşeyin çok kötü gittiğini anlattım. Bana moral verdi, görevimi yaptığımı falan söyledi…
Backstage’de Uwe, Asis ve Tansel abi konuşmaya başladılar. Galiba paranın zamanında yatıp yatmadığını, otelin neden böyle kepaze olduğunu falan tartışıyorlardı. Yeni Melek'in sahne arkasındaki koltuklarından birine uzanıp gözlerimi kapattım…..
Hm konser nasıl mı geçti? Öncelikle Haggard konser mekanından bayağı memnun kaldı. İçeride her türlü yiyecek ve içecek ihtiyaçlarını karşıladık. Önlerine kasalarla bira sunduk. Bir dediklerini iki etmedik.S oundcheck için onlarla kaliteli bir teknik ekip ilgilendi. Uzun zamandan beri Yeni Melek’te duyduğum en iyi soundu yakalamalarına yardımcı oldular. Konserde her enstrüman net bir şekilde duyuluyor gibiydi. Bunun yanında seyircilerin şarkılara katılımını takdir ettim. Kaliteli bir seyirci vardı. Ayrıca içeride 1000’in üzerinde insan olması da sevindiriciydi..Açıkçası Haggard fanı değilim, bu yüzden konser sırasında backstage'de takılıp bira içmeyi tercih ettim. Bu arada Asis konserin sonlarında “I want to thank to the organizator and Atlantis Music” dedi. Bunu duymak beni oldukça mutlu etti. Demek ki grup, önceden yaşanan bütün aksaklıkları unutmuş..
Beklendiği üzere Haggard konserden sonra o berbat otele dönmek yerine doğrudan Ankara’ya doğru yola koyuldu.Ben de bulduğum ilk vasıtaya atlayıp Kadıköy’e döndüm….
Öğlen 12 gibi Atlantis Müzikteydim. Bileti son anda alınan Haggard'ın en genç elamanı Veronica Biendl'ın hangi uçakla geleceği hala belli değildi. Almanya'daki adamımız Uwe Kleinschittinger'i (Bundan sonra kısaca Uwe diyecem) aradım fakat cevap vermiyordu. Grubun 12 kişilik bir bölümünün 16:30'da, geri kalanının da 22:45'de Atatürk Hava Limanı'nda olması bekleniyordu.
Elbette bu kadar kalabalık bir grupla tek başıma ilgilenmem mümkün değildi. Yardımcı olması için bizim dükkanda çalışan Mutlu'nun bir arkadaşıyla anlaşılmıştı. Çocuğun ismi Ömer'di. Ofise geldi, tanıştık.Saat 15:30'da Taksim The Marmara otelinin önünde bizi havaalanına götürmek üzere bir minibüsün bekleyeceğini öğrendik. Şoförün geçen seferki Sodom konserinde bizi deli eden Gökhan zırtapozu olduğunu öğrenince moralim bozuldu. Bir süre boş boş önümdeki monitöre baktım ve kimseyle konuşmadım. Bu Gökhan denilen herif deli gibi araba kullanıyor, olur olmaz yerlerde garip isteklerde bulunuyor (Bana 20 milyon verin yemek yiyeceğim!..gibi) ve bir fırsatını bulduğunda aniden ortadan kayboluyordu. Neyse, daha başlangıçta böyle bir sebepten moralleri bozmamak lazımdı. Bu arada Selda Abladan Veronica'nın ilk grupla beraber geleceğini öğrenip biraz rahatladık..
Ömerle karşıya geçmek için Karaköy iskelesine yürüdük. O saate kadarki vapur seferleri sis yüzünden yapılamamış, ancak tam biz geldiğimizde sis kaybolduğu için tekrar başlamıştı. Sevindik. (Başımıza geleceklerden haberimiz yoktu)
15:30'da The Marmara'nın önünde içinde güneş gözlüğüyle oturan dallama bir herifin bulunduğu servis aracını gördük. Adam sahil yolundan havaalanına gidene kadar aşağı yukarı yedi-sekiz telefon görüşmesi yaptı, üç-dört bayan şöförü taciz etti, ikiyüzelli kadar trafik kuralı ihlalinde bulundu...
Saat 16:00 gibi havaalanındaydık. Munich'den gelecek uçağın beklenen saatte ineceğini öğrendik. Uçak vaktinde indi ama elemanların kontrolü yanlarında taşıdıkları eşyaların fazla olması nedeniyle uzun sürdü. İlk grupta gelenleri ancak 17:00 gibi karşılayabildik. Grubun lideri konumunda olan Asis'i bulmam gerekiyodu. Sora sora adamı buldum; tanıştık, sohbet etmeye başladık. Bu arada eşyalarını minibüsümüze yerleştirmelerine yardım eden havaaalanı görevlisi birisinden para istedi. Haggard elemanı anlamadı birşey. "Benden olsun" dedim, bozuk para uzattım. Herif "Sadaka mı veriyorsun?" diye karşılık verdi ve parayı geri uzattı."Zaten bu yaptığın iş için maaş almıyor musun sen?" dedim bu şerefsiz insan evladına..Sinirlerime hakim olmaya çalışarak minibüsün kapısını kapattım ve 3 yıldızlı otelimizin bulunduğu yer olan Sultanahmet istikametine doğru yola koyulduk. Şoför yine Need For Speed oynar gibi sürmeye başlayınca Haggard'ın yaşlıca bir bayan elemanı "Lütfen daha yavaş gitmesini söyler misin?" diye ikaz etti beni.(Bu arada diğer Haggard elemanları, trafikte değişik atraksiyonlarda bulunduğu zaman şöförle dalga geçiyorlardı. Alkışlıyorlardı falan..Şöförün beyni de bir muhabbet kuşununkinden farksız olduğu dalga geçildiğini anlamıyor, daha da havalara giriyordu)
Yolda Asis ile bayağı muhabbet ettik. Ön satışları, konser mekanının nasıl olduğunu, akşam yemeğinde ne yiyeceklerini falan sordu. Bir de yabancı grupların Türkiye'de çalarlarken sahnede söyleyince sempati kazandığı belli başlı Türkçe kelimeleri sordu iyakşamlar, meraba, teşkürler gibi...Türkiye turu için özel bastırdıkları tişörtleri gösterdi ve bir tanesi senin dedi. Ancak şaşırtıcı biçimde tişört o güne kadar gördüğüm en kötü baskılı tişörtlerden biriydi..
Albion Otel'e vardığımızda otel hakkında ilk düşündüğüm şey "Umarım ilk izlenimlerim beni yanıltır" oldu. Gördüğüm bina dışarıdan bakıldığında otele pek benzemiyordu, daha çok tatil beldelerindeki ucuz pansiyonlar gibi görünüyordu. "Ah be Tansel abi, rezervasyon yaptırmadan önce neden hiç bakmadın şu otele?" diye içimden geçirdim. Görse eminim kararı değişirdi..Grup elemanlarının eşyalarını içeri taşıdık. O arada odalama konusunda sorun çıktı. Adamlar üç kişilik odalar yerine iki kişilik odalarda konaklamak istiyorlardı .Üstelik onlara göre bu, imzalanan söleşmenin maddelerinden biriyid.Oysa ki patronun hanımı telefonda öyle söylemiyordu. Kesinlikle bu odalama şeklinin dışına çıkılamayacağını, çıkılırsa doğacak ekstra masrafı grubun kendisinin ödemesi gerektiğini anlattı. Yaklaşık yarım saat otelin resepsiyonunda tartışmalar yaşadık. Asis ısrarla grupta 3-4 tane çift(sevgili ya da evli) olduğunu söylüyor ve bunların birlikte kalması gerektiği konusunda ısrar ediyordu. Bu arada tartışmalar esnasında sürpriz bir şey gelişme yaşandı. Elimizdeki grubun Türkiye'ye gelecek elemanlarınının isimlerinin yer aldığı listeye göre 23 kişi olmaları gerekiyordu. Buna rağmen istedikleri odalama 21 kişi içindi. Asis'e "Sanırım iki kişi eksik gelmişsiniz.Nedenini söyleyebilir misin?" diye sordum.Dediğine göre 2 eleman sabahleyin aniden hastalanmış, kusmuşlar falan o yüzden onları yanlarına almamışlar. Genelde saftorik biriyimdir, her söylenenene inanırım ama bu çok da inanılacak bir bahane değildi açıkçası.(Kirli çamaşırlar ertesi gün ortaya çıkacaktı)Ayrıca iki kişi eksik gelmiş olmalarına rağmen bunu bize bildirme gereği duymamışlardı...
Resepsiyondaki tartışmalardan sıkılmıştım. İşi Ömer'e bıraktım. Şans yardım etti, otel görevlisi gruba istedikleri odalamayı sağlayacağını ve eksta ücret almayacağını söyledi. Tam derin bir nefes almıştım ki Asis eşyalarını odasına yerleştirir yerleştirmez yanıma geldi ve "Odamda bir fare vardı!" diye bağırdı. Durumu otel görevlilerine aktardık. Odayı değiştireceğini söyledi..
Saat 19:00 civarı otelin önünde bekleyen minibüse binip akşam yemeğinin yenileceği Mephisto Kitabevi'ne gitmek üzere yola koyulduk. Asis ısrarla akşam gelecek diğer elemanları karşılamak için havaalanına gitmek istediğini söylüyordu..
Manyak şoför, trafiğin o saatlerde yoğun olacağı bahanesiyle bizi Galatasaray'ın oralarda biryerlere bıraktı. Ekip halinde yokuş yukarı yürüyüp İstiklal Caddesi'ne çıktık. Haggard elemanları, İstiklalde kendi konserlerinin afişlerini görünce çok sevindiler. Afişlerin önüne geçip fotoğraf çektirdiler. Bu esnada meraklı bir amca yanıma gelip İngilizce "Where are you from?" diye sordu."Ben Türküm ama onlar Alman amca" diye Türkçe cevap verdim. Adam şaşırdı, "Aralarında en çok Almana benzeyen sensin ama" dedi gülerek..
Grup yemek için Mephisto'ya geçti. Benim yemek yemeye vaktim yoktu. Patrondan 7 buçukta başka bir minibüsün The Marmara Oteli'nin önünde bekleyeceğini öğrendim. Tekrar havaalanına gidip Uwe'yi almam gerekiyordu (Uwe Almanya'dan tek başına geliyordu). The Marmara Oteli'nin önünde Yakup adındaki şoförle buluştum. Neyse ki arabayı daha insancıl kullanıyordu. Yol boyunca bana sürekli haksızlıklara uğradığını, insanlarda saygı diye birşey kalmadığını falan söyleyip durdu...
Havaalanına vardık. Şoför; az ileride bekleyeceğini, uçak indiğinde onu ararsam beş dakika içinde geleceğini söyledi. Uwe'nin uçağı normal şartlar altında 8:15'de inmeliydi. Henüz vakit vardı. Bekleme salonunda kenarda duran makinelere bir teklik atarak kahve aldım...Bu arada hayatım boyunca hiç görmemiştim bu Uwe denilen adamı. Tansel abi onun için "Sarışın gibi, hafif uzun saçlı, Richard Gere'e benziyor biraz" demişti o kadar.
Uçağın iniş vakti geldiğinde adamı bir türlü bulamayınca stres oldum. Sarışın birkaç yabancıya "Are you Uwe?" diye sordum, değillerdi. Bu sırada yanımda bekleyen adam Berlin uçağının pist yoğun olduğu için yarım saat geç indiğini, ama bunun tabelada gözükmediğini söyleyince rahatladım. Çok iyi bir insandı. Uwe'nin beni fark etmesi için adını üzerine yazmak üzere kitabının arka kartonunu yırtıp verdi.(Havaalanında hiç tanımadığın bir adamı beklemek çok stresli bir işmiş)
Saat 21:15 gibi buldum Uwe'yi. İstanbula iki türk arkadaşıyla beraber gelmiş. O gece onlarla biraz takılıp sonra muhteşem otelimize geleceğini söyledi. Okey dedim. Uwe'ye otelin adresini verdim ve adam iki arkadaşıyla beraber havaalanından ayrıldı. Beni havaalanına getiren şöförü aradım. Adamın telefonu kapalıydı! Allahtan yaklaşık bir saat sonra Haggard'ın diğer elemanlarını taşıyan uçak iniş yapacaktı. Dolayısıyla havaalanına mutlaka bir minibüsün gelmesi gerekiyordu. Patronu aradım; "Bekle orada, diğer grubu da sen karşılarsın, ben Gökhan'ı gönderiyorum oraya dedi"."Ulan gene mi Gökhan!" diyerek içimden küfrettim ama yapacak birşey yoktu..
Bıkkın bir şekilde havaalanının içinde dolaşmaya başladım..Birilerini aramak, başımdan geçen saçma işleri anlatmak istedim..Telefon rehberimi taradım ama arayacak kimseyi bulamadım..Burger King'e gidip normal fiyatının iki katına bir Whopper menü aldım.(Havaalanında her şey çok kazıkmış)
Ekranda 22:45'te gelmesi gereken uçağın 25 dakika rötar yapacağı yazdı. On buçuğa doğru Asis, grubun davulcusu Luz ve leş gibi içki kokmakta olan şoför girdiler içeri..Gökhan bizi dışarıda bekleyeceğini söyledi ve yemek parası istedi. Yalanın bazı durumlarda caiz olduğunu hatırlayarak "Yok yanımda para" dedim..Söylene söylene gitti..Asis ile Luz birer kahve içmek istediler. Luz, İstanbul’a gelmişken yeni bir zil takımı almak istediğini söyledi. Ona göre dünyanın en ucuz ve en kaliteli zilleri Türkiye’de üretiliyormuş..Asis ise yine otelden şikayet ediyor ve onlara başka bir otel bulup bulamayacağımı soruyordu. Oteli bir turizm acentasının ayarladığını ve bu isteğinin yerine getirilmesinin zor olduğunu anlatmaya çalıştım..
Uçak, 25 dakika olarak bildirilmesine rağmen yaklaşık bir saat rötar yaptı. Yeni gelen grup bayan ağırlıklıydı. Bütün elemanlar içten bir gülümsemeyle elimi sıktı. Dışarıda bekleyen minibüse atladık. Gerizekalı şöför güzel kızları görünce bir hoş oldu. Zaten alkollü olduğu için iyice kontrolü kaybetti. Tabakhaneye bok yetiştir gibi sürmeye başladı. Önde giden arabaların üzerine üzerine gidiyor, hızını hiç kesmiyor, önde giden arabaları yan şeride geçmeye zorluyordu. Hatta karşıdan karşıya geçen insanları görünce sanki onlara çarpmak ister gibi hızını arttırıyordu (Hayatım boyunca böyle bir yolculuk yapmadım). Arabadaki Haggard elamanları ise işi dalgaya vurup herifin bu tehlikeli hareketlerine alkışla karşılık veriyorlardı.
Şans eseri kimse yaralanmadan otele ulaştığımızda saat gece yarısını geçiyordu. Ertesi gün soundcheck yapmak üzere Yeni Melek’e gideceğimizi, bunun için sabah 11'de hazır olmaları gerektiğini söyledim. Adamlar otele girdikten sonra Gökhan bana “Benim işim var, buradan dönersin sen değil mi?” dedi. ”Abi bu saatten sonra nasıl döneyim burdan Kadıköy'e, üstelik yanımda para da yok” falan diyip acındırdım kendimi. Adam imana gelip Taksim’e bıraktı beni. Oradan dolmuşa atlayıp Kadıköy'e geldim.Eve gidip biraz PES oynadım sonra da yattım…..
8 Aralık 2006 Cuma
Ömer’le Kadıköy’de buluşup Eminönü'ne geçmek üzere vapura bindik. Yolda Tansel Tetik aradı ve soundcheck'in saatinin değiştiğini, 11 yerine 1 gibi konser mekanında olsak daha iyi olacağını söyledi. Tramvaya binip Sultanahmet'te indik. Oteli bulmaya çalışırken Uwe aradı ve beni şok eden şu sözleri söyledi:”Serhat, bu otel hasarlı bir otel. Bizim için burada daha fazla kalmak imkansız. Bazı grup elemanları kaçıp gittiler buradan”.Gerçekten de kafamı kaldırıp baktığımda bazı Haggard elemanlarının Sultanahmet Meydanı'nda gruplar halinde dolaştıklarını gördüm. Büyük bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu fark ettim, işlerin sürekli ters gitmesinden dolayıcanım çok sıkılmıştı..Ama kendimi topladım ve gördüğüm grup elemanlarının yanlarına gidip 11 yerine 1'de otelden soundcheck yapmak üzere konser mekanına hareket edeceğimizi söyledim. Zar zor oteli bulduk.Bu esnada klavyeci Hans Peter’in (Kendisi 1958 doğumlu) eşofmanlarla civarda sabah koşusu yaptığını gördüm. Hem şaşırdım hem takdir ettim hem de güldüm.
Otelde Uwe ile Asis sinirli bir şekilde bizi bekliyorlardı. Dışarıdaki dandik masalardan birine oturup konuşmaya başladık. Daha doğrusu onlar konuşuyor ben dinliyordum. Asis’in uykusuzluktan gözleri şişmişti. Otelin berbat bir yer olduğunu anlattı. Odalarda tahtakurularının olduğunu ve kollarını ısırdıklarını söyledi (Gerçekten de kollarında kırmızılıklar vardı).Odalarda çöp kutusu ve havlu olmadığını, tuvalet kokusunun her yerden duyulduğunu ve gece sürekli duyulan bir sifon sesi yüzünden kimsenin yeterince uyuyamadığını söyledi. Bu oteli bir an önce terk etmek istediklerini anlattı. Eğer mümkünse bir gece daha bu otelde kalmak yerine konserden sonra doğrudan Ankara’ya gitmek istediklerini söyledi. Bu konuda bir şeyler yapacağımıza dair söz verdim ona..Asis, saat 1'e kadar dinlenmek istediğini söyleyerek odasına çekildi. Ben Ömer ve Uwe ise birşeyler yemek için Çemberlitaş'ta bir kafeye gittik. Bu arada Uwe Türkiye’ye gelmeyen iki elemanın hastalık yüzünden değil, paranın zamanında ödenmemesi yüzünden gelmediğini söyledi…Oysa ki ödemenin zamanında yapıldığından emindim...
Saat 1’de otele döndüğümüzde kocaman bir otobüsün otelin önünde beklediğini gördüm.(Ne de olsa grubun tamamını taşıyacaktı)Ben, Ömer, Uwe ve 20'den fazla Haggard elemanı otobüse doluştuk.
Yeni Melek’in arka girişine ulaşmamız için Beyoğlu’nun ara sokaklarına girmemiz gerekiyordu. Ara sokakların birinden yokuş aşağı iniyorduk ki otobüs fazla iri olduğundan dolayı ön tarafı yere sürtme tehlikesi geçirdi. Çözüm olarak ağırlığı azaltmamız gerektiğini düşündük ve hep beraber indik araçtan.Ama işe yaramadı. (Bu esnada civardaki insanların uzaylı görmüş gibi bize baktıklarını söylememe gerek yok sanırım) Otobüsün yere sürtmeden önündeki düzlüğe ulaşması zor gözüküyordu. Uwe arka tekerleklerin önüne taş koyarsak otobüsün zarar görmeden düzlüğe ulaşacağını söyledi. Bu planı uyguladık. Ama yine de otobüsün ön kısmı biraz yere sürttü. Şöför dellendi ve daha fazla ilerlemeyeceğini söyledi."Bu arabayla beni buraya niye soktunuz ulan!" diye bağırdı ve hasarın karşılanması için para istedi. Meydana gelen hasar için Tansel ile konuşması gerektiğini söyledim. Bir yandan da yaşanan bu kadar aksilik yüzünden sinir krizi geçirmek üzereydim. Şöför fazla üstelemedi ve bizi bırakıp gideceğini söyledi! Araçtan inerek Beyoğlu'nun arka sokaklarından Yeni Meleğe doğru yürümeye başladık. Yaklaşık 25 kişiydik ve etraftaki insanlar bizi ilgiyle izlemekteydi..
Galatasaray Hamamı'nın yakınlarında dik ve uzun bir merdiven vardı. Merdivenden yukarıya çıkarken grubun ses teknisyeni aniden titremeye başladı. Nefes nefese kalmıştı ve “Scheisse Scheisse!” diye bağırmaya başladı. Meğerse astım hastasıymış ve sık sık nöbet geçirirmiş..Düzelmesini bekledik..O an ciddi anlamda berbat hissettim kendimi. Bu konser hiçbir zaman olmayacak gibi gelmeye başladı bana…
Güç bela Yeni Melek’e vardık..Tansel Abi karşıladı bizi. O ana kadar herşeyin çok kötü gittiğini anlattım. Bana moral verdi, görevimi yaptığımı falan söyledi…
Backstage’de Uwe, Asis ve Tansel abi konuşmaya başladılar. Galiba paranın zamanında yatıp yatmadığını, otelin neden böyle kepaze olduğunu falan tartışıyorlardı. Yeni Melek'in sahne arkasındaki koltuklarından birine uzanıp gözlerimi kapattım…..
Hm konser nasıl mı geçti? Öncelikle Haggard konser mekanından bayağı memnun kaldı. İçeride her türlü yiyecek ve içecek ihtiyaçlarını karşıladık. Önlerine kasalarla bira sunduk. Bir dediklerini iki etmedik.S oundcheck için onlarla kaliteli bir teknik ekip ilgilendi. Uzun zamandan beri Yeni Melek’te duyduğum en iyi soundu yakalamalarına yardımcı oldular. Konserde her enstrüman net bir şekilde duyuluyor gibiydi. Bunun yanında seyircilerin şarkılara katılımını takdir ettim. Kaliteli bir seyirci vardı. Ayrıca içeride 1000’in üzerinde insan olması da sevindiriciydi..Açıkçası Haggard fanı değilim, bu yüzden konser sırasında backstage'de takılıp bira içmeyi tercih ettim. Bu arada Asis konserin sonlarında “I want to thank to the organizator and Atlantis Music” dedi. Bunu duymak beni oldukça mutlu etti. Demek ki grup, önceden yaşanan bütün aksaklıkları unutmuş..
Beklendiği üzere Haggard konserden sonra o berbat otele dönmek yerine doğrudan Ankara’ya doğru yola koyuldu.Ben de bulduğum ilk vasıtaya atlayıp Kadıköy’e döndüm….
Thursday, November 23, 2006
Murat Adanç
Level Dergisi, son sayısında Murat Adanç ile yapılan bir röpörtaja yer verecekti.
Beklenmedik , sürpriz bir haberdi benim için..
Uzun zamandan beri gerçek anlamda hiçbir şeye tepki vermeyen ben, yazıyı okuyunca "Ah be üstat, yapmışsın yine yapacağını" diye tepki vermeden edemedim. Hayatım boyunca hiç görmediğim, ancak 64'ler ve Gameshow dergileri zamanında yazılarını ilgiyle takip ettiğim bu adamın yıllar sonra bir dergiye verdiği röpörtajı okumak nostalji denizine dalmamı sağladı..
MAC Adventure, United Pessimist, MAC Borsa Endeksi, Text Adventurelar, Lord of the Rings ve Ortaköy gecelerini hatırladım bir an.
Bu adam beni benden daha iyi ifade edebiliyor. Hissedip de kelimelere dökmeyi başaramadığım şeyleri hep onun satırlarında buluyorum. Yüzünü hiç görmediğim bu adamla aynı duyguları paylaşıyorum..
Gerek bloğumda gerekse diğer yazılarımda ifade etmeye çalıştığım bazı şeyleri aşağıdaki birkaç satırda o kadar muazzam anlatmış ki saygı duymamak elde değil..
(Alıntı)
"Benim şu gören gözlerim var ya. Onlar 6 yaşında falan. Zeka yaşı olarak. Her şeydeki oyuncağı, cicili bicili yanları görüyor. Ama arkada o gördüğünü analiz eden öyle bir sistem var ki, 666 yaşında. Şüpheci. Hiç kimseden iyi bir sonuç çıkmasını beklemeyen bir sistem bu. Hiç kimseden en doğruyu yapmasını beklemem, kimse de beklememeli. Kahramanlık yapanlar, iyiyi seçenler hak ettikleri puanlarını alsınlar. Ama ne dünyadan iyi bir yer olmasını, ne de insanlardan kahramanlığı seçmesini beklemezdim ben. Hala da beklemiyorum.
Sonuç olarak işte herzamanki ben: 6 yaşındaymış gibi bak, 666 yaşındaymış gibi analiz et, dalganı geç. Çünkü elinden başka bir şey gelmiyor"
Beklenmedik , sürpriz bir haberdi benim için..
Uzun zamandan beri gerçek anlamda hiçbir şeye tepki vermeyen ben, yazıyı okuyunca "Ah be üstat, yapmışsın yine yapacağını" diye tepki vermeden edemedim. Hayatım boyunca hiç görmediğim, ancak 64'ler ve Gameshow dergileri zamanında yazılarını ilgiyle takip ettiğim bu adamın yıllar sonra bir dergiye verdiği röpörtajı okumak nostalji denizine dalmamı sağladı..
MAC Adventure, United Pessimist, MAC Borsa Endeksi, Text Adventurelar, Lord of the Rings ve Ortaköy gecelerini hatırladım bir an.
Bu adam beni benden daha iyi ifade edebiliyor. Hissedip de kelimelere dökmeyi başaramadığım şeyleri hep onun satırlarında buluyorum. Yüzünü hiç görmediğim bu adamla aynı duyguları paylaşıyorum..
Gerek bloğumda gerekse diğer yazılarımda ifade etmeye çalıştığım bazı şeyleri aşağıdaki birkaç satırda o kadar muazzam anlatmış ki saygı duymamak elde değil..
(Alıntı)
"Benim şu gören gözlerim var ya. Onlar 6 yaşında falan. Zeka yaşı olarak. Her şeydeki oyuncağı, cicili bicili yanları görüyor. Ama arkada o gördüğünü analiz eden öyle bir sistem var ki, 666 yaşında. Şüpheci. Hiç kimseden iyi bir sonuç çıkmasını beklemeyen bir sistem bu. Hiç kimseden en doğruyu yapmasını beklemem, kimse de beklememeli. Kahramanlık yapanlar, iyiyi seçenler hak ettikleri puanlarını alsınlar. Ama ne dünyadan iyi bir yer olmasını, ne de insanlardan kahramanlığı seçmesini beklemezdim ben. Hala da beklemiyorum.
Sonuç olarak işte herzamanki ben: 6 yaşındaymış gibi bak, 666 yaşındaymış gibi analiz et, dalganı geç. Çünkü elinden başka bir şey gelmiyor"
Thursday, November 16, 2006
Last FM'imde Son Durumlar
Evet sayın seyirciler Last FM liginde Norveç temsilcisi In The Woods'u şu an lider olarak görmekteyiz.(Bu, depresyon hastası olmaya doğru ilerlediğimi gösterebilir)Omnio diye bir album yaparak kalplerimize dokunan In The Woods'un hemen ensesinde bir başka kafadan sakat grup olan Diary Of Dreams yer alıyor.Liderlik her an el değiştirebilir bu ligde (Üç puanlı sistemde herşey olabilir) 3.sıradaki herkesin duyunca "Aa Rocky'nin şarkısını yapan grup değil mi bu?" dediği, Türkiye'de diğer parçaları pek bilinmeyen bahtsız grup Survivor ile 4.sıradaki Britanya'nın en çok risk alan grubu Paradise Lost'un ve yaklaşık 6 senede bir albüm yapan vejeteryen elemanlardan oluşan hard rock grubu Boston'un puanları 39..Bu üçlü arasındaki sıralamayı averaj belirliyor?!..Onların altında UEFA hesapları yapan İrlandalı asi çocukların grubu The Cranberries'i görüyoruz.
7.sıradaki Avusturya ekibi Dreams Of Sanity, hoş bayan vokali ve etkileyici klavye melodileri ile bezenmiş müzikleri ile zirvedeki rakiplerine gözdağı veriyor..8.sırada 29 puanlı Tesla'yı görmekteyiz.GönlümüzDon't Do-Rock Me adlı parçalarının birgün aynı isimdeki rock barda çalınmasını arzuluyor..Tesla ile aynı puanı paylaşan The Gathering'in konseri iptal olduğu için federasyon tarafından 3 puanı silindi (Ama Anneke hala güzel) Zirvenin en aşağısında Anadolu takımlarının gururu Asia'yı görüyoruz.Sezon başında "Küme düşer" yorumları yapılan bu ekibin kendine üst sıralarda yer bulması sezonun sürprizi olarak değerlendiriliyor..
Monday, November 13, 2006
In My Time Of Need
Bir şeyi kesinlikle biliyorum..Hayat hakkında şüphelerim var ama ölüm hakkında asla...
Ölümden sonrası için umutlarım var ama hayat için pek yok...
Tamamen yalanlar üzerine kurulmuş bu dünyada kendime karşı bu derece dürüst olabiliyorsam takdir edilmesi gereken birşey bu...
İçinde gerçekten ait olmak duygusunu hissedebileceksem bir çöplükte bile yaşamaya razıyım..Uğruna yaşamaya değer tek bir insan olduğuna inanabilseydim hayatım çok daha farklı olabilirdi...
Verecek ışığım olmadığından karanlığı seçiyorum..Ama bu seçim kontrolümün ötesinde gerçekleşiyor.
Özgürlük, huzur ve mutluluk sadece bir halusinasyon hala..Arada bir bazı geçici çözümler bu halüsinasyonu görmemi sağlıyorlar..Ama gecenin bir yarısı yatağımda tek başına kıvrandığımda herşey yeniden başlıyor..Sürekli kaçıyor ama hiç uzaklaşamıyor gibiyim..
Gerçeklerden kaçıyorum..Soğuk, acı ve mide bulandırıcı gerçeklerden.Ağzımı açabilsem uzun süre hiç durmadan konuşabilecek olmama rağmen kenara çekilip tehlikelerin ve kabusların geçmesini bekliyorum.Sanki paralize olmuşum..
------------
Bak yine geçti...atlattık bunu da?¿
Ölümden sonrası için umutlarım var ama hayat için pek yok...
Tamamen yalanlar üzerine kurulmuş bu dünyada kendime karşı bu derece dürüst olabiliyorsam takdir edilmesi gereken birşey bu...
İçinde gerçekten ait olmak duygusunu hissedebileceksem bir çöplükte bile yaşamaya razıyım..Uğruna yaşamaya değer tek bir insan olduğuna inanabilseydim hayatım çok daha farklı olabilirdi...
Verecek ışığım olmadığından karanlığı seçiyorum..Ama bu seçim kontrolümün ötesinde gerçekleşiyor.
Özgürlük, huzur ve mutluluk sadece bir halusinasyon hala..Arada bir bazı geçici çözümler bu halüsinasyonu görmemi sağlıyorlar..Ama gecenin bir yarısı yatağımda tek başına kıvrandığımda herşey yeniden başlıyor..Sürekli kaçıyor ama hiç uzaklaşamıyor gibiyim..
Gerçeklerden kaçıyorum..Soğuk, acı ve mide bulandırıcı gerçeklerden.Ağzımı açabilsem uzun süre hiç durmadan konuşabilecek olmama rağmen kenara çekilip tehlikelerin ve kabusların geçmesini bekliyorum.Sanki paralize olmuşum..
------------
Bak yine geçti...atlattık bunu da?¿
Tuesday, October 24, 2006
Kusmuk
Bazen düşünüyorum da acaba biz insanların tüm davranışları ve sözleri kendimizi kandırmak üzerine mi?Hepimiz konuşuyoruz ama kim dinliyor gerçekten?Kendi çıkarımızı düşünmeden en son kim için ne yaptık?Birilerine yakınlaşıyoruz, onlarla zaman geçiriyoruz, hatta aşık olduğumuzu sanıyoruz ama bunlar aslında hep cinsellik içgüdümüzle alakalı..Artık daha fazla "Seni seviyorum"lar duymak istemiyorum çünkü hepimiz sadece kendimize aşık olabiliyoruz.Bazılarımız ise genetik sebepler yüzünden bunu başaramıyor ve hayata tutunmaları zorlaşıyor.Ben bu gruba giriyorum sanırım..Belki kendimle barışık birisi olabilseydim bu satırları hiçbir zaman yazmayacaktım ve umursamaz bir adam olarak daha az sorgulayarak sürderecektim hayatımı..Gerçi bunu istemezdim..Uzun süredir sokakta, dükkanda ve birçok yerde gördüğüm çoğu insana "Bu neden yaşıyor ki?" diye sormak istiyorum..Yaşadığım coğrafyada çok fazla insan tamamen "Oksijen israfı".Kusur bulmak, insanları kıskanmak ya da aşağılamak gibi huylarım hiçbir zaman olmadı ama aklımdan geçenleri bari buralarda yazayım da rahatlayım azıcık..Buna hakkım var değil mi?
Thursday, October 12, 2006
I Am Your Flesh
My eyes are closed.I feel alone.There is something inside me dripping and screaming.How can I feel love when love was something I never had?Talk to me-do you know me, and who I am.I am your flesh,remember me.Tell me who I am,and I will tell you what is behind that door; there is a child who is waiting for you....No one to touch no one to hold.I am alone, fighting against this disease.I lost my eyes.I lost my head.I lost my flesh and my heart-who made me?You made me.I lost my blood.I lost my love.I lost my feelings, and I am losing my mind...
Etiketler:
Avant-Garde Metal,
In The Woods...,
Müzik,
Şarkı Sözü
Tuesday, September 26, 2006
56k
Evet saatler 12:20'yi gösteriyor ve Atlantis Müzik'ten sesleniyorum..Bloğuma ilk defa evimdeki bilgisayardan başka bir bilgisayardan yazıyorum..Aynı zamanda gayet külüstür ve hantal bir bilgisayar bu..Böyle saçma bir bilgisayarın hak ettiği bağlantı dial-up bağlantı olduğu için önce wordde yazıp sonra internete bağlanacağım ve copy paste yöntemiyle postumu göndereceğim..
Az önce adamın birine mor bir tişört satarak siftahı yaptım.Bu saate kadar hiçbir şey satamamak kötüydü ama neyse ki şeytanın bacağını kırdım.Ayrıca bu ara işlerin kötü olmasınının belli sebepleri var..Okullar açıldı, millet kitap işine odaklanmış durumda..İnsanlar müzik ve film gibi hobi kategorisine giren şeylere kolay kolay para harcamıyorlar.
Bu arada esmer bir oğlan içeri girip “Tez ve proje hazırlayan bir tanıdığın var mı?” diye sordu şimdi..Yok abi ben sosyolojiden mezun oldum bu sene, bizde tez yoktu dedim..Tez zamanda kaybol dükkandan dedim (Bunu içimden dedim).Nerden buluyor bu garip adamlar ve sorular beni ya..Geçen gün de biri aramıştı, aramızdaki dialog aynen aşağıdaki şekilde gerçekleşti:
- Alo Atlantis mi orası?
- Evet buyrun?
- Numaranızı internetten buldum da birşey soracaktım
- Tabi sorun..
- Ceviz satıyor musunuz?
- ........(eaaeaaaaaa)
"Yok kayısı satıyoruz, hakiki Malatya kayısısı" diyecektim de diyemedim..
Bu arada Billy Joel CD'sini çıkartıp Warrant CD'si takarak hareketlendik biraz..Bundan sonra da Deicide yeni album takarım belki..Bu arada şu Lastfm olayına girdim de bayağa hoş birşeye benziyor.Hangi şarkıları hangi sıklıkta dinlediğini istatistiklerle gösteriyor falan..Dinlediğin müzik türlerine göre grup önerilerinde bulunabiliyor.
Şimdilik bu kadar yeter sanırım..56k modemlerin internete bağlanırken çıkarttıkları sesleri özlemişim..
Az önce adamın birine mor bir tişört satarak siftahı yaptım.Bu saate kadar hiçbir şey satamamak kötüydü ama neyse ki şeytanın bacağını kırdım.Ayrıca bu ara işlerin kötü olmasınının belli sebepleri var..Okullar açıldı, millet kitap işine odaklanmış durumda..İnsanlar müzik ve film gibi hobi kategorisine giren şeylere kolay kolay para harcamıyorlar.
Bu arada esmer bir oğlan içeri girip “Tez ve proje hazırlayan bir tanıdığın var mı?” diye sordu şimdi..Yok abi ben sosyolojiden mezun oldum bu sene, bizde tez yoktu dedim..Tez zamanda kaybol dükkandan dedim (Bunu içimden dedim).Nerden buluyor bu garip adamlar ve sorular beni ya..Geçen gün de biri aramıştı, aramızdaki dialog aynen aşağıdaki şekilde gerçekleşti:
- Alo Atlantis mi orası?
- Evet buyrun?
- Numaranızı internetten buldum da birşey soracaktım
- Tabi sorun..
- Ceviz satıyor musunuz?
- ........(eaaeaaaaaa)
"Yok kayısı satıyoruz, hakiki Malatya kayısısı" diyecektim de diyemedim..
Bu arada Billy Joel CD'sini çıkartıp Warrant CD'si takarak hareketlendik biraz..Bundan sonra da Deicide yeni album takarım belki..Bu arada şu Lastfm olayına girdim de bayağa hoş birşeye benziyor.Hangi şarkıları hangi sıklıkta dinlediğini istatistiklerle gösteriyor falan..Dinlediğin müzik türlerine göre grup önerilerinde bulunabiliyor.
Şimdilik bu kadar yeter sanırım..56k modemlerin internete bağlanırken çıkarttıkları sesleri özlemişim..
Thursday, September 07, 2006
Remembrance
Tuesday, September 05, 2006
Renkörü
Kör olsaydım hayatın hangi renk olduğunu umursar mıydım?
Düşündüğümde belki gri bana uygun olandı..Sabah uyandığımda genellikle gördüğüm renkti..Ama ya bir daha hiç uyanmak istemezsem?
Evet güneş her zaman turuncu idi ama ben onu göremedikten, ışığı hayatıma umut adına birşey katamadıktan sonra onun rengi bemim rengim olamazdı..
Uzun süredir rock-metal müzik dinlediğim için belki siyaha yakın hissediyordum kendimi.Ama bu müziği dinleyenlerin, icra edenlerin ve pazarlayanların da diğer insanlar gibi kapkara bir kalbe sahip olduklarını bilmek engellemez miydi beni?Hayır, başkalarına ait olan bir şey bende olmamalıydı..
Renklere fazla takıldığımı düşünüp biraz uzaklaşmak istediğimde belki seni karşımda bulurdum.Oturup konuşmaya çalışırdık.Ama içinde bulunduğum ruh hali, sadece dudağımı oynattağımı görmene izin verecekti..
Sadece dudağımı oynatmamı görebilseydin ağzımdan çıkacak kelimeleri önemser miydin?
Geride bıraktığım bütün insanları yüzümde hala kaybolmayan bir tebessümle aramaya devam edeceğim belki..Ama onları bu yorgun gözlerimle asla göremeyeceğimi anlamam lazım..
Senin vereceğin huzura ihtiyacım olamaz çünkü bu dünya üzerinde huzur içinde yaşayabileceğim bir yer yok..
Neden bana gelmiyorsun,
Neden benimle hissetmiyorsun?
Benimle görmüyosun??
Biliyorum bu dünya değişti ama hala orada....Sen......
Düşündüğümde belki gri bana uygun olandı..Sabah uyandığımda genellikle gördüğüm renkti..Ama ya bir daha hiç uyanmak istemezsem?
Evet güneş her zaman turuncu idi ama ben onu göremedikten, ışığı hayatıma umut adına birşey katamadıktan sonra onun rengi bemim rengim olamazdı..
Uzun süredir rock-metal müzik dinlediğim için belki siyaha yakın hissediyordum kendimi.Ama bu müziği dinleyenlerin, icra edenlerin ve pazarlayanların da diğer insanlar gibi kapkara bir kalbe sahip olduklarını bilmek engellemez miydi beni?Hayır, başkalarına ait olan bir şey bende olmamalıydı..
Renklere fazla takıldığımı düşünüp biraz uzaklaşmak istediğimde belki seni karşımda bulurdum.Oturup konuşmaya çalışırdık.Ama içinde bulunduğum ruh hali, sadece dudağımı oynattağımı görmene izin verecekti..
Sadece dudağımı oynatmamı görebilseydin ağzımdan çıkacak kelimeleri önemser miydin?
Geride bıraktığım bütün insanları yüzümde hala kaybolmayan bir tebessümle aramaya devam edeceğim belki..Ama onları bu yorgun gözlerimle asla göremeyeceğimi anlamam lazım..
Senin vereceğin huzura ihtiyacım olamaz çünkü bu dünya üzerinde huzur içinde yaşayabileceğim bir yer yok..
Neden bana gelmiyorsun,
Neden benimle hissetmiyorsun?
Benimle görmüyosun??
Biliyorum bu dünya değişti ama hala orada....Sen......
Friday, August 25, 2006
Pain Doesn't Hurt When It's All You've Ever Felt
Bu aralar en çok dinlediğim sakat, karambol, kalbe zararlı şarkıları düşündüm de....
1-Diary Of Dreams-Colorblind
Bu Adrian Hates ve grubunun hayatıma girmesi iyi mi oldu kötü mü oldu bilmiyorum. Bir yandan atmosferik müzikleri onları hayatımın gruplarından biri yaparken bir yandan da zaten pek normal olmayan ruh halimi daha da diplere sürüklüyorlar..Hiçbir insan evladının özellikle şarkının nakaratındaki duygu yoğunluğuna kayıtsız kalabileceğini sanmıyorum..Come with me........
2-The Gathering-Alone
Fazla söze gerek yok. Her sabah etrafta kimseler yokken aklıma gelen ilk şarkı bu oluyor. The Gathering, bence hiç sıkılmadan dinlenebilecek, zamana hiç yenik düşmeyecek bir albüm yapmış. Bu şarkının bana çağrıştırdıkları şu an için biraz özel şeyler olsa da siz bir dinleyin, belki ortak bir noktada birleşebiliriz..
3-The Gallery-A Wave Of Mature Grain
Bu grubu keşfetmemi sağlayan adaşım Samuray Bektaş'a teşekkürlerimi iletiyorum buradan. Non Serviam'da bu albüme 6 üzerinden 6 vermeseydi muhtemelen gruptan hiç haberim olmayacaktı..Şarkıya gelince..Muhteşem bir gitar melodisi, araya serpiştirilmiş güzel bayan vokaller ve parçanın her an patlama yaratabilecek bir havası olmasına rağmen aynı zamanda içsel duygulara da hitap etmesi bu şarkıyı favorilerimden biri yapıyor..
4-Ihsahn-The Pain Is Still Mine
Muhteşem bir klavye melodisi, olağanüstü bir atmosfer ve keskin tempo iniş çıkışları..Bir şarkıyı çok sevmek için daha kaç tane nedene ihtiyacım olabilir ki?
5-Sundown-As Time Burns
Gece kadar karanlık albümün en baba şarkısı desem basitçe özetlemiş olurum sanırım..
1-Diary Of Dreams-Colorblind
Bu Adrian Hates ve grubunun hayatıma girmesi iyi mi oldu kötü mü oldu bilmiyorum. Bir yandan atmosferik müzikleri onları hayatımın gruplarından biri yaparken bir yandan da zaten pek normal olmayan ruh halimi daha da diplere sürüklüyorlar..Hiçbir insan evladının özellikle şarkının nakaratındaki duygu yoğunluğuna kayıtsız kalabileceğini sanmıyorum..Come with me........
2-The Gathering-Alone
Fazla söze gerek yok. Her sabah etrafta kimseler yokken aklıma gelen ilk şarkı bu oluyor. The Gathering, bence hiç sıkılmadan dinlenebilecek, zamana hiç yenik düşmeyecek bir albüm yapmış. Bu şarkının bana çağrıştırdıkları şu an için biraz özel şeyler olsa da siz bir dinleyin, belki ortak bir noktada birleşebiliriz..
3-The Gallery-A Wave Of Mature Grain
Bu grubu keşfetmemi sağlayan adaşım Samuray Bektaş'a teşekkürlerimi iletiyorum buradan. Non Serviam'da bu albüme 6 üzerinden 6 vermeseydi muhtemelen gruptan hiç haberim olmayacaktı..Şarkıya gelince..Muhteşem bir gitar melodisi, araya serpiştirilmiş güzel bayan vokaller ve parçanın her an patlama yaratabilecek bir havası olmasına rağmen aynı zamanda içsel duygulara da hitap etmesi bu şarkıyı favorilerimden biri yapıyor..
4-Ihsahn-The Pain Is Still Mine
Muhteşem bir klavye melodisi, olağanüstü bir atmosfer ve keskin tempo iniş çıkışları..Bir şarkıyı çok sevmek için daha kaç tane nedene ihtiyacım olabilir ki?
5-Sundown-As Time Burns
Gece kadar karanlık albümün en baba şarkısı desem basitçe özetlemiş olurum sanırım..
Thursday, August 24, 2006
Rumours About Angels
Bazı şeylerin üzerinden bu kadar zaman geçtiğine inanası gelmiyor insanın..
Parıldıyorlar orada..Parıltılarını görmemi sağlayan içinde bulunduğum umutsuzluk ve derin yalnızlık mı acaba?Ne farkeder ki..Yaşamımın asla eskisi gibi olamayacağıma gün geçtikçe daha çok inanmaya başlıyorum..Keşke birileri gelip tamamen yanlış düşündüğüme inandırabilse beni, hatta bunu canımı sıkacak kelimeler söyleyerek de yapabilir..Keşke birileri olsa..Bundan emin olabilsem..Keşke tekdüzelik bu kadar yer kaplamasa neden içinde bulunduğumu asla bilemediğim bu hayatta..
Daha önce başarmış olduğum birtakım işleri ve yaşamış olduğum güzel anları düşünerek hala bir miktar güç bulabiliyorum.Belki küçük çapta da olsa da bir hedefim var gelecekle ilgili..Ama son günlerde şu ana kadar gerçekleştiremediğim hayallerim ve boşa harcadığımı düşündüğüm zamanla o kadar sık hesaplaşmaya başladım ki..Bu ne zaman başladı bilmiyorum, sanki başı yok ama sonsuza kadar sürecek gibi..Kendimi baskı altında hissediyorum, daralıyorum..Bunun sebebi sabah saatim çalınca kalkıp işe gitmek, iş hayatında stres yaşamak falan olmamalı..
Hala bazı hareketlerimi ve sözlerimi kendim bile anlayamıyorum..Hala uzağım insanlara, beni saklandığım sığınakların içinden çekip gün ışığına çıkarabilecek mucizevi kişinin gelmesini bekliyorum..
"Korkarak yaşarsan hayatı sadece seyredersin".Sadece doğru olduğunu kabul etmekle yetiniyorum bu sözün, çünkü hiçbirşeyi değiştirmek için gücüm yok gibi..
Şu anda bir gece yolculuğunda (Otobüs bile olur, ama uzun mesafe olmalı) Diary Of Dreams'in One Of 18 Angels albümünu dinlemek istiyorum.Karanlıktaki güzellik beni cezbediyor..
Parıldıyorlar orada..Parıltılarını görmemi sağlayan içinde bulunduğum umutsuzluk ve derin yalnızlık mı acaba?Ne farkeder ki..Yaşamımın asla eskisi gibi olamayacağıma gün geçtikçe daha çok inanmaya başlıyorum..Keşke birileri gelip tamamen yanlış düşündüğüme inandırabilse beni, hatta bunu canımı sıkacak kelimeler söyleyerek de yapabilir..Keşke birileri olsa..Bundan emin olabilsem..Keşke tekdüzelik bu kadar yer kaplamasa neden içinde bulunduğumu asla bilemediğim bu hayatta..
Daha önce başarmış olduğum birtakım işleri ve yaşamış olduğum güzel anları düşünerek hala bir miktar güç bulabiliyorum.Belki küçük çapta da olsa da bir hedefim var gelecekle ilgili..Ama son günlerde şu ana kadar gerçekleştiremediğim hayallerim ve boşa harcadığımı düşündüğüm zamanla o kadar sık hesaplaşmaya başladım ki..Bu ne zaman başladı bilmiyorum, sanki başı yok ama sonsuza kadar sürecek gibi..Kendimi baskı altında hissediyorum, daralıyorum..Bunun sebebi sabah saatim çalınca kalkıp işe gitmek, iş hayatında stres yaşamak falan olmamalı..
Hala bazı hareketlerimi ve sözlerimi kendim bile anlayamıyorum..Hala uzağım insanlara, beni saklandığım sığınakların içinden çekip gün ışığına çıkarabilecek mucizevi kişinin gelmesini bekliyorum..
"Korkarak yaşarsan hayatı sadece seyredersin".Sadece doğru olduğunu kabul etmekle yetiniyorum bu sözün, çünkü hiçbirşeyi değiştirmek için gücüm yok gibi..
Şu anda bir gece yolculuğunda (Otobüs bile olur, ama uzun mesafe olmalı) Diary Of Dreams'in One Of 18 Angels albümünu dinlemek istiyorum.Karanlıktaki güzellik beni cezbediyor..
Saturday, August 19, 2006
Pasaj Günlerinden
Akmar Pasajındaki bir müzik markette çalışırken karşılaşabileceğiniz normal olaylarlardan bir derleme yaptım:
1 - Her sabah dükkanı açarken karşıdaki kitapçının iğrenç hoparlöründen yayılan Şebnem Ferah şarkılarını son seste dinlemek..(İlerleyen saatlerde Şebnem Ferah'tan türkülere geçtiklerinde kontrolü kaybediyorum ve onlara yükses volümde metal müzik ile karşılık veriyorum.Sonuçta bizim hoparlörlerimiz onlarınkini bastırıyor ve zafer metal savaşçılarının oluyor)
2 - Pasajdaki bütün kitapçıların dükkanlarının önlerinden geçen herkese "Buyrun", "Kitaplarda %50 indirim var", "Aradığınız bir kitap var mı?" diye seslenmeleri..(Birşey arayan insan sorar zaten..Görüyor senin ne sattığını...Hatta geçen gün bana da "Buyrun" dediler bir kitapçının önünden geçerken)
3 - Pasajdaki kitapçılardan birinin adının Kozi Kitabevi olması(Ee ne var bunda demeyiniz, adamın ad Kozi imiş meğer..Ayrıca dükkanın camına sarı-kırmızı-yeşil renklerden oluşan bir flama asıyor herif..Bir de neden Akmar pasajındaki kitapçıların hemen hepsi kürt kökenli, planlı mı yerleştirildiler oraya acaba)
4 - Müşteriler tarafından dükkanda bulunması imkan dahilinde olmayan garip şeylerin sorulması..Örnek: Virüs programı, porno film, erotik film (Porno'nun daha kibar olanı), Zekai Tunca'nın ilk kaseti, bandana, Gandhi Tişörtü, eski İtalya tişörtleri, Amerikan bayrağı baskılı boxer, tespih, ilahi mp3'leri, hap (Evet bildiğimiz keyif verici madde)
5 - Patron faturayı ödemediği için telefonun aniden kesilmesi..Sürekli "Sizden önce uzun saçlı gözlüklü bir bey vardı burda ne oldu ona?" sorularına maruz kalmak..Distribütörü olduğumuz şirketlerin albümlerinin siparişler aksadığı için dükkanda bulunmaması..Distribütörü (Ne zormuş bu kelimeyi yazmak) olduğumuz firmanın CD'lerini yan dükkanda görmek ve hayret etmek..Dükkandaki klimanın bir türlü tamir ettirilmemesi..Bütün yaz eski bir vantilatörle serinlemeye çalışmak (Vantilatörün de bozuk olduğu için sağa sola dönmemesi, hep belli bir yöne üflemesi)..Jazz standının içinden Eminem albümlerinin çıkması..Her sabah yaklaşık yarım saat boyunca kaset ve tişörtleri dışarıya dizmek (Akşam kapatırken de tersini yapmak)..Diğer dükkanların dışarıdaki mallarını basit bir kilit sistemiyle muhafaza ettiklerini görmek, bu durumda tek işkence çekenin biz olduğumuza kanaat getirmek..Zamanında tanesi 1 - 2 eurodan alınmış Budget CD'lerin bir yığın oluşturması ve onları yerleştirecek raf bulamamak..Dışarıdaki telefon tellerinin üstüne üzerine tişört asmak, bu yüzden bir gün "Telefonumuz kesildi sizin yüzünüzden" diye iriyarı bir herifin gelip benden hesap sorması..Karşı dükkanın kendi POS cihazının olmaması, kredi kartıyla yaptığı satışlar için bizim POS cihazını kullanmaları ancak patronun bizim cihazdan yapılan işlemlerin nakit karşılığını onlara çok geç ödemesi - bu yüzden karşı dükkan sahibinin sürekli çileden çıkması..Çekmecelerin kırık dökük olması ve içlerinde nuhnebiden kalma malların bulunması (Video kasetler gibi)
Tuesday, August 01, 2006
Order of Chaos
Bu sabah dükkanı açmak üzere saat 10 gibi evden çıkarak Kadıköy'e doğru yürümeye başladım.Olağandışı bir durum göreceğim aklıma gelmezdi haliyle.Ancak Osmanağa Camisi'ne doğru yaklaştığımda bir anda bağırış çağırış sesleri duyulmaya başlandı.Kaldırımlarda tezgahların kurulmuş olduğunu farkettim.Birsürü esnaf mallarını yere sermiş avazı çıktığı kadar bağırıyordu."Tişörtler 5 milyon", "Buyruuuun", "Gel vatandaş gel" sesleri birbirine karışıyordu.Yerlere kurulmuş tezgahların çevresinde inanılmaz kalabalıklar birikmişti.Tam bir kaos ortamı hakimdi.Gördüklerime inanamadım."Kadıköy yerine Eminönü'ne mi geldim acaba?" diye düşündüm bir an için.At hırsızı tipli heriflerin arasından sıyrılıp Akmar Pasajı'na ulaştım.Gördüklerimi karşı dükkandaki çocuğa anlatınca: "Ya bugün Zabıtaların günüymüş, çalışmıyolarmış.O yüzden işportacılar sarmış heryeri" dedi.İnanmak istemedim ama doğruymuş.Zabıtaların bir günlük yokluklarını fırsat bilip böyle bir işe kalkışmış adamlar.
Akşam dükkanı kapatıp eve doğru yürümeye başladığımda elemanların hala yerlere kurmuş oldukları tezgahlarında insanlara birşeyler satmaya çalıştıklarını gördüm.Biraz dikkatlice baktım yüzlerine satıcıların.Gözlerini para hırsının bürümüş olduğunu fark etmek zor değildi.Onlar için hayat satış yapmak, para kazanmak demekti.Para hırsı kamçılıyordu onları.Herhalde daha çok para kazanınca daha güzel yerlere gelmeyi, daha güzel kadınlarla birlikte olmayı falan hayal ediyorlardı.
Meseleyi bir sosyoloji mezunu olarak değil de herhangi birisi olarak sorguladım.Demek ki zabıta bu esnaf milletini kendi haline bıraksa her gün bu karmaşa yaşanacak sokaklarda.Para kazanmak uğruna kaldırımlar işgal edilecek, esnafın çıkaracağı rahatsız edici sesler yankılanacak her tarafta..Peki biz nasıl güveneceğiz birbirimize toplum olarak?Herkes bu ölçüde kendini düşünüyorken nasıl uyulacak düzene?Kaldırımlarda uçuşan çöplere, ortaya çıkmış olan iğrenç görüntü kirliliğine bakarken bir kez daha asla parçası olmak istemediğim bir toplumun içinde yaşadığımı farkettim ama yapacak fazla birşey yoktu..Bakkaldan bir iki bira alıp kafayı dağıtmaktan başka elden ne gelirdi?
(Sırf geyiğine bir gün sürekli dükkanın önünde dikilip "CD'lerde yüzde 50 indirim var, buyruuuuun CD'ler, DVD'ler, Filmler, Tişörtler" diye bağıracağım)
Akşam dükkanı kapatıp eve doğru yürümeye başladığımda elemanların hala yerlere kurmuş oldukları tezgahlarında insanlara birşeyler satmaya çalıştıklarını gördüm.Biraz dikkatlice baktım yüzlerine satıcıların.Gözlerini para hırsının bürümüş olduğunu fark etmek zor değildi.Onlar için hayat satış yapmak, para kazanmak demekti.Para hırsı kamçılıyordu onları.Herhalde daha çok para kazanınca daha güzel yerlere gelmeyi, daha güzel kadınlarla birlikte olmayı falan hayal ediyorlardı.
Meseleyi bir sosyoloji mezunu olarak değil de herhangi birisi olarak sorguladım.Demek ki zabıta bu esnaf milletini kendi haline bıraksa her gün bu karmaşa yaşanacak sokaklarda.Para kazanmak uğruna kaldırımlar işgal edilecek, esnafın çıkaracağı rahatsız edici sesler yankılanacak her tarafta..Peki biz nasıl güveneceğiz birbirimize toplum olarak?Herkes bu ölçüde kendini düşünüyorken nasıl uyulacak düzene?Kaldırımlarda uçuşan çöplere, ortaya çıkmış olan iğrenç görüntü kirliliğine bakarken bir kez daha asla parçası olmak istemediğim bir toplumun içinde yaşadığımı farkettim ama yapacak fazla birşey yoktu..Bakkaldan bir iki bira alıp kafayı dağıtmaktan başka elden ne gelirdi?
(Sırf geyiğine bir gün sürekli dükkanın önünde dikilip "CD'lerde yüzde 50 indirim var, buyruuuuun CD'ler, DVD'ler, Filmler, Tişörtler" diye bağıracağım)
Wednesday, July 26, 2006
Yargı
Bazen uyumanın huzura ulaşmanın tek yolu olduğunu düşünüyorum.Gözlerimi kapatıp rüya alemine geçerek ruhumun bir parça huzur bulabilmesini umut ediyorum.Bazen içimde birikmiş yorgun masumiyet ile doğru zamanı ve doğru kişileri yakalayabileceğime inanıyorum..
Ancak hafif uykunun rahatlığında karşılaştığım sadece bir donuk kucaklaşma oluyor..
Depreşen hatıralar eski sırların unutulmamış uykusundan fırlıyorlar..Hatıralar, yüzeyin altında, benim nefes alabileceğim kadar uzakta bir saniye içinde 5000 metre dibe batıp aynı hızla yüzeyin üzerine çıkıyorlar..Zaman geçiyor, yatağımda yapayalnız uyandığımda anılarımın beni boğmak için geri döndüklerini fark ediyorum..İçimin paramparça olduğunu hissediyorum..Sapacak tek bir yol kalmış gibi geliyor..Kendi kendime düşünüyorum: "Bu, uzun vadeli bir sorun, bir geçici çözüm yaratılır elbet..Ama hepsini boşver Serhat, nasıl olsa mutlu gibi davranabiliyorsun.."
Uzun yıllardır içimi sarmış olan acı yalanlar, boş vaatler ve tatmin edilememiş düşler rüzgarda dağılan toz gibi dağılıyorlar dört bir yanıma.Ayağa kalkıp camdan insanlığın şuursuzca kirlettiği dünyaya bakıyorum (İnsanın temiz bıraktığı, çıkarı uğruna bulaşıp da zarar vermediği ne kaldı ki zaten).Kadıköy semaları fazlasıyla karanlık görünüyor..Belki de henüz sabah olmadı..Sanki karanlık gökyüzünün arkasında tutulan bir güneş var gibi..İçimden bir ses fısıldıyor: "Yarın hiç bir zaman gelmeyecek, hep sadece bir gün vardı ama şimdi onun için çok geç.."
Ancak hafif uykunun rahatlığında karşılaştığım sadece bir donuk kucaklaşma oluyor..
Depreşen hatıralar eski sırların unutulmamış uykusundan fırlıyorlar..Hatıralar, yüzeyin altında, benim nefes alabileceğim kadar uzakta bir saniye içinde 5000 metre dibe batıp aynı hızla yüzeyin üzerine çıkıyorlar..Zaman geçiyor, yatağımda yapayalnız uyandığımda anılarımın beni boğmak için geri döndüklerini fark ediyorum..İçimin paramparça olduğunu hissediyorum..Sapacak tek bir yol kalmış gibi geliyor..Kendi kendime düşünüyorum: "Bu, uzun vadeli bir sorun, bir geçici çözüm yaratılır elbet..Ama hepsini boşver Serhat, nasıl olsa mutlu gibi davranabiliyorsun.."
Uzun yıllardır içimi sarmış olan acı yalanlar, boş vaatler ve tatmin edilememiş düşler rüzgarda dağılan toz gibi dağılıyorlar dört bir yanıma.Ayağa kalkıp camdan insanlığın şuursuzca kirlettiği dünyaya bakıyorum (İnsanın temiz bıraktığı, çıkarı uğruna bulaşıp da zarar vermediği ne kaldı ki zaten).Kadıköy semaları fazlasıyla karanlık görünüyor..Belki de henüz sabah olmadı..Sanki karanlık gökyüzünün arkasında tutulan bir güneş var gibi..İçimden bir ses fısıldıyor: "Yarın hiç bir zaman gelmeyecek, hep sadece bir gün vardı ama şimdi onun için çok geç.."
Friday, July 07, 2006
Wednesday, June 28, 2006
Zor Dostum Zor
Hiç 35 derece sıcaklıkta nefes almanın bile zor olduğu koridorlarda bir saat civarı kendinizle ilgili olmayan bir iş için Bağ-Kur kuyruğunda beklemedeyseniz hayatı eksik yaşamışsınız demektir..O cehennemi ortamda en sonunda sıra size gelip sadece birkaç dakika süren evrak işinizi yaptırdığınızda hissedeceğiniz tatmin duygusu hiçbirşeye değişilmez..
Size 4-5 tane tişört çıkarttırıp hepsini denedikten sonra hiçbirini almadan dükkanınızdan çekip giden müşterilere karşı sakin durmayı, arkalarından küfür etmemeyi becerebiliyorsanız nirvanaya uzanan yolda küçümsenemeyecek aşama kaydetmişsinizdir..
Üstüste iki uykusuz geceden sonraki gün vücudunuz artık yorgunluğa isyan ediyorsa ancak siz hala o gece rahat uyuyabileceğinizin hayalini kurabiliyorsanız zorlukların üstesinden gelebilecek bir yapıya sahip olduğunuzu söyleyebiliriz.
Her bireyin sadece kendi çıkarını düşündüğü bir düzende benim gibi inatla her önünüze gelene güvenebiliyorsanız bu dünyaya ait olmamanız gerekir...
Zordur zor zamanlarda gülebilmek..Zor olandır insanın tutkularının gittiği yön..Kolayca elde edebileceğimiz herşey geçicidir inişli çıkışlı hayatlarımızda..Henüz ulaşılamamış olanın yarattığı heyecan ve arzu tatlıdır..Umutlar ve hedefler genellikle "zor olanın" ve "kolay elde edilemeyenin" üzerinde şekillenmiştir..
Verdiğimiz yaşam mücadelesi içinde karşımıza çıkan engellere takılı kalmayıp sıkıntılı zamanlarda dahi hala gülecek birşeyler bulabiliyorsak bu harika birşey...
Size 4-5 tane tişört çıkarttırıp hepsini denedikten sonra hiçbirini almadan dükkanınızdan çekip giden müşterilere karşı sakin durmayı, arkalarından küfür etmemeyi becerebiliyorsanız nirvanaya uzanan yolda küçümsenemeyecek aşama kaydetmişsinizdir..
Üstüste iki uykusuz geceden sonraki gün vücudunuz artık yorgunluğa isyan ediyorsa ancak siz hala o gece rahat uyuyabileceğinizin hayalini kurabiliyorsanız zorlukların üstesinden gelebilecek bir yapıya sahip olduğunuzu söyleyebiliriz.
Her bireyin sadece kendi çıkarını düşündüğü bir düzende benim gibi inatla her önünüze gelene güvenebiliyorsanız bu dünyaya ait olmamanız gerekir...
Zordur zor zamanlarda gülebilmek..Zor olandır insanın tutkularının gittiği yön..Kolayca elde edebileceğimiz herşey geçicidir inişli çıkışlı hayatlarımızda..Henüz ulaşılamamış olanın yarattığı heyecan ve arzu tatlıdır..Umutlar ve hedefler genellikle "zor olanın" ve "kolay elde edilemeyenin" üzerinde şekillenmiştir..
Verdiğimiz yaşam mücadelesi içinde karşımıza çıkan engellere takılı kalmayıp sıkıntılı zamanlarda dahi hala gülecek birşeyler bulabiliyorsak bu harika birşey...
Thursday, June 08, 2006
The More Things Change
Machine Head...Nasıl deli gibi severdim bu grubu lisedeyken..Zamanın metal müzik çalan televizyon programlarında (Kara Leke gibi) çıktığında sevindirik olurdum. Old ve Take My Scars video klipleri ile tanımıştım onları. Burn My Eyes albumlerininin kasetini aldığımda da favori gruplarımdan biri olmuşlardı. Gaz zamanlarımdı..Okulda Umut adlı bir vatandaşla vokalist Robb Flynn hakkında konuştuğumuzu hatırlıyorum.Galiba aldığım kaseti ona da çekmiştim ve böylelikle o da bir Machine Head fanı olmak üzereydi...
1999'da Burning Red adında bir album çıkarmışlardı adamlar. Umursamadım nedense albümü..Zaten o aralar öncelikli olan, önemsemem gereken şeyleri bile önemsemiyordum pek. Öyle ki yaklaşmakta olan ÖSS tehlikesine karşı bile tek yaptığım gözlerimi kapatıp geçmesini beklemekti. Hatalar hataları kovaladı ve hayatın çirkin yüzü gözükmeye başladı. Birkaç senem ziyan oldu, dahil olunan yeni çevrelere alışılmaya çalışıldı. Ortamlara yabancı kalınıldı, duygular içe atıldı, bastırma mekanizmaları fazla mesai yaptı..
Yıl 2006 oldu, kendimi daha önce defalarca müşteri olarak ziyaret ettiğim Atlantis Müzik'te çalışırken buldum...Nisan ayında yeni gelen Roadrunner Records albümlerinin içinde Machine Head - Burn My Eyes ilişti gözüme. Umursamaz yıllarım geldi aklıma, yırttım attım CD jelatinini..Bahariye'den Kadıköye doğru akan insan seline Davidian, Old, Blood For Blood dinlettim. "Bir zamanlar ortada Nu-Metal gibi zırvalar yokken bu adamlar yardırıyorlardı" diye bağırmak istedim..Yine tanıdık bir yüz göremedim, yine sesimi duyacak kimse yoktu..Neyse ki imdada bloğum yetişti..
1999'da Burning Red adında bir album çıkarmışlardı adamlar. Umursamadım nedense albümü..Zaten o aralar öncelikli olan, önemsemem gereken şeyleri bile önemsemiyordum pek. Öyle ki yaklaşmakta olan ÖSS tehlikesine karşı bile tek yaptığım gözlerimi kapatıp geçmesini beklemekti. Hatalar hataları kovaladı ve hayatın çirkin yüzü gözükmeye başladı. Birkaç senem ziyan oldu, dahil olunan yeni çevrelere alışılmaya çalışıldı. Ortamlara yabancı kalınıldı, duygular içe atıldı, bastırma mekanizmaları fazla mesai yaptı..
Yıl 2006 oldu, kendimi daha önce defalarca müşteri olarak ziyaret ettiğim Atlantis Müzik'te çalışırken buldum...Nisan ayında yeni gelen Roadrunner Records albümlerinin içinde Machine Head - Burn My Eyes ilişti gözüme. Umursamaz yıllarım geldi aklıma, yırttım attım CD jelatinini..Bahariye'den Kadıköye doğru akan insan seline Davidian, Old, Blood For Blood dinlettim. "Bir zamanlar ortada Nu-Metal gibi zırvalar yokken bu adamlar yardırıyorlardı" diye bağırmak istedim..Yine tanıdık bir yüz göremedim, yine sesimi duyacak kimse yoktu..Neyse ki imdada bloğum yetişti..
Subscribe to:
Posts (Atom)


