Hiç 35 derece sıcaklıkta nefes almanın bile zor olduğu koridorlarda bir saat civarı kendinizle ilgili olmayan bir iş için Bağ-Kur kuyruğunda beklemedeyseniz hayatı eksik yaşamışsınız demektir..O cehennemi ortamda en sonunda sıra size gelip sadece birkaç dakika süren evrak işinizi yaptırdığınızda hissedeceğiniz tatmin duygusu hiçbirşeye değişilmez..
Size 4-5 tane tişört çıkarttırıp hepsini denedikten sonra hiçbirini almadan dükkanınızdan çekip giden müşterilere karşı sakin durmayı, arkalarından küfür etmemeyi becerebiliyorsanız nirvanaya uzanan yolda küçümsenemeyecek aşama kaydetmişsinizdir..
Üstüste iki uykusuz geceden sonraki gün vücudunuz artık yorgunluğa isyan ediyorsa ancak siz hala o gece rahat uyuyabileceğinizin hayalini kurabiliyorsanız zorlukların üstesinden gelebilecek bir yapıya sahip olduğunuzu söyleyebiliriz.
Her bireyin sadece kendi çıkarını düşündüğü bir düzende benim gibi inatla her önünüze gelene güvenebiliyorsanız bu dünyaya ait olmamanız gerekir...
Zordur zor zamanlarda gülebilmek..Zor olandır insanın tutkularının gittiği yön..Kolayca elde edebileceğimiz herşey geçicidir inişli çıkışlı hayatlarımızda..Henüz ulaşılamamış olanın yarattığı heyecan ve arzu tatlıdır..Umutlar ve hedefler genellikle "zor olanın" ve "kolay elde edilemeyenin" üzerinde şekillenmiştir..
Verdiğimiz yaşam mücadelesi içinde karşımıza çıkan engellere takılı kalmayıp sıkıntılı zamanlarda dahi hala gülecek birşeyler bulabiliyorsak bu harika birşey...
Wednesday, June 28, 2006
Thursday, June 08, 2006
The More Things Change
Machine Head...Nasıl deli gibi severdim bu grubu lisedeyken..Zamanın metal müzik çalan televizyon programlarında (Kara Leke gibi) çıktığında sevindirik olurdum. Old ve Take My Scars video klipleri ile tanımıştım onları. Burn My Eyes albumlerininin kasetini aldığımda da favori gruplarımdan biri olmuşlardı. Gaz zamanlarımdı..Okulda Umut adlı bir vatandaşla vokalist Robb Flynn hakkında konuştuğumuzu hatırlıyorum.Galiba aldığım kaseti ona da çekmiştim ve böylelikle o da bir Machine Head fanı olmak üzereydi...
1999'da Burning Red adında bir album çıkarmışlardı adamlar. Umursamadım nedense albümü..Zaten o aralar öncelikli olan, önemsemem gereken şeyleri bile önemsemiyordum pek. Öyle ki yaklaşmakta olan ÖSS tehlikesine karşı bile tek yaptığım gözlerimi kapatıp geçmesini beklemekti. Hatalar hataları kovaladı ve hayatın çirkin yüzü gözükmeye başladı. Birkaç senem ziyan oldu, dahil olunan yeni çevrelere alışılmaya çalışıldı. Ortamlara yabancı kalınıldı, duygular içe atıldı, bastırma mekanizmaları fazla mesai yaptı..
Yıl 2006 oldu, kendimi daha önce defalarca müşteri olarak ziyaret ettiğim Atlantis Müzik'te çalışırken buldum...Nisan ayında yeni gelen Roadrunner Records albümlerinin içinde Machine Head - Burn My Eyes ilişti gözüme. Umursamaz yıllarım geldi aklıma, yırttım attım CD jelatinini..Bahariye'den Kadıköye doğru akan insan seline Davidian, Old, Blood For Blood dinlettim. "Bir zamanlar ortada Nu-Metal gibi zırvalar yokken bu adamlar yardırıyorlardı" diye bağırmak istedim..Yine tanıdık bir yüz göremedim, yine sesimi duyacak kimse yoktu..Neyse ki imdada bloğum yetişti..
1999'da Burning Red adında bir album çıkarmışlardı adamlar. Umursamadım nedense albümü..Zaten o aralar öncelikli olan, önemsemem gereken şeyleri bile önemsemiyordum pek. Öyle ki yaklaşmakta olan ÖSS tehlikesine karşı bile tek yaptığım gözlerimi kapatıp geçmesini beklemekti. Hatalar hataları kovaladı ve hayatın çirkin yüzü gözükmeye başladı. Birkaç senem ziyan oldu, dahil olunan yeni çevrelere alışılmaya çalışıldı. Ortamlara yabancı kalınıldı, duygular içe atıldı, bastırma mekanizmaları fazla mesai yaptı..
Yıl 2006 oldu, kendimi daha önce defalarca müşteri olarak ziyaret ettiğim Atlantis Müzik'te çalışırken buldum...Nisan ayında yeni gelen Roadrunner Records albümlerinin içinde Machine Head - Burn My Eyes ilişti gözüme. Umursamaz yıllarım geldi aklıma, yırttım attım CD jelatinini..Bahariye'den Kadıköye doğru akan insan seline Davidian, Old, Blood For Blood dinlettim. "Bir zamanlar ortada Nu-Metal gibi zırvalar yokken bu adamlar yardırıyorlardı" diye bağırmak istedim..Yine tanıdık bir yüz göremedim, yine sesimi duyacak kimse yoktu..Neyse ki imdada bloğum yetişti..
Monday, May 22, 2006
O Kadar Zor Mu?
Yanlış bir davranışta bulunduğunu kabullenmek ezik insanlara mahsus bir hareket olarak mı kabul ediliyor acaba? Hiçbir zaman hiçbir yerde hatalı olduğumuzu kabul etmeyişimizi nasıl açıklayabiliriz? Fenerbahçe şampiyonluğu kaçırır, elle attığı golleri falan unutup diğer takımların kendilerine karşı birleştiğini ve şampiyonluğunun elinden alındığını iddaa eder. Sibel Tüzün; Eurovision'a iğrenç bir şarkıyla katılır, 11. olduğu için şükretmesi gerekirken 13-22 yaş dinleyicisinin oyları yüzünden derece yapmayı kaçırdığını ve birinci olan Lordi grubunun imaj bakımından zavallı olduğu için bu sonucu hak etmediği iddia eder. Biten ilişkinin sonunda ayrılan kişi kendisine yeterli ilginin gösterilmediğinden ya da karşı tarafta birşeylerin eksik olduğundan bahseder. ÖSS'ye 4.kere girip hiçbir yeri kazanamayan adam sınav sisteminin rezilliğini bahane eder. Sayısız sayıda örnek verilebilir ama gerek yok. Bazen oturup kendimizi sorgulamamız lazım diye düşünüyorum. Hepimiz o kadar kusursuz varlıklar mıyız ki bütün suçu karşımızdaki kişilere atabiliyoruz bu kadar kolayca? Canımızın sıkılmasında, bir şeylerin yanlış gitmesinde hiç mi bizim suçumuz yok? Hatalarımızı kabullenmeyi bilsek, nerede yanlış yaptığımızı farkedebilsek ve bunlardan dersler çıkartabilsek fena mı olur? Sağa sola bok atma alışkanlığımızı dizginlesek biraz, "önce o başlattı" ya da "O da bana bunu yaptı" merkezli saçma kavgalardan vazgeçsek daha yaşanabilir olmaz mı bu dünya? Ego kavgalarının anlamsız olduğunu kavrayabilsek, şu koca evrende birbirimize ihtiyacımız olduğunu aklımızdan çıkarmasak...Burada bahsettiğim bize her söyleneni hemen kabul etmek değil tabi ki. Uyum içinde yaşamak uğruna "Aman aram bozulmasın" diye kişiliğinden ödün vermemeli kimse. Boyun eğmek ile hataları kabul etmek arasında fark var. Biraz ılımlı davranmak, biraz empati..Bunlar bulunmaz hint kumaşı olmamalı..Bir yerlerde bir şeylerin yanlış gitmesinin sebebi bazen biz olabiliriz.
Monday, May 15, 2006
14 Mayıs 2006 - Bir Şampiyonluk Hikayesi
Bir gün önceden patronun "Pazar günkü Blind Guardian konserinde yüzde 90 ihtimalle stand açmayacağız, Host Productions'un sahibinin kız arkadaşı kıllık yarattı" şeklindeki beyanına rağmen ihtimalleri hesaba katarak başladım güne. Öğrencimi arayarak derse gelemeyeceğimi söyledim. Onun da canına minnet zaten, dersten kaytarmak için fırsat kolluyor kerata..
Saat 2 gibi Atlantis'e geldim. Duydum ki patron masaları, CD'leri yanına alıp Maslak'a doğru yola çıkmış."Tansel abinin bir bildiği vardır" diye geçirdim içimden ve standı açacağımıza inanmaya başladım. Kısa bi süre sonra Can İnandım'ın telefonu çaldı ve beklenen sözler duyuldu: "CD raflarını, askıları, posterleri alın gelin"
İlk önce kredi kartı ile ödeme yapılabilmesini sağlamak için POS cihazına bağlanacak 50 metrelik kablo aldım bir elektrikçiden. Sonra İnandım ile yüklendik CD kutularını, CD raflarını ve diğer konser mekanında satılma ihtimali olan ıvır zıvırı. Beşiktaş iskelesine yürüdük. İskelede yarım saat civarı vapur beklerken kafamı her kaldırışımda siyah giyinmiş küçük Hobbit'leri gördüm. Çok sayıda Blind Guardian fanıyla aynı vapurla karşıya geçtik. (Bu arada vapurun kıç tarafında birer bira çakmayı ihmal etmedik)
Saat 6 gibi eski adı Maslak Venue olan Refreshing Venue'deydik. Kuyrukta bekleyenlerin arasından sıyrıldık, "Abi Atlantis Müzik'ten geliyoruz" gibi basit bir cümleyle güvenlik görevlilerinin yanından geçip giriverdik içeriye. O ana kadar biletsiz olarak bir konsere girebilmek hiç bu kadar kolay olmamıştı benim için..
Bir anda Mayıs ayının ikinci Pazar gününün Anneler Günü olduğunu ve anneme henüz hiçbir hediye almadığımı hatırladım. "Benden daha hayırsız bir evlat yoktur herhalde" diye düşünmeye başladım ama standı bir an önce kurmamız ve satış yapmaya başlamamız gerekiyordu o yüzden bu düşünceyi daha sonra tekrar gündeme almak koşuluyla erteledim. Sahnede bir grup çalmaya başladı ama o tarafa konsantre olamadım zira standımıza insanlar akın etmeye başlamıştı. Grubun Avrupa'nın dört farklı ülkesinde vereceği konserler için özel olarak bastırdığı Fly tişörtleri peynir ekmek gibi satıldı. Türk metal dinleyicisinin merchandising olayına ne kadar aç olduğunu farkettim o sırada..Bu arada bir düşünce daha geldi aklıma, Begüm'ü görmüştüm o gün Kadıköyde. Gözlerini kaçırmıştı herzamanki gibi. Diğer dükkana gitmek için İSKİ'nin karşı sokağına saptığımda karşımda belirivermişti. İnsan ömründe iki saniye kadar yer kaplayan bir süreçti, akla getirdiği kötü anıları boş verip Atlantis standında işimi yapmaya odaklandım.
Arada İtalyan BG fanları geldi standa, onlara da tişört verdik. Bir tanesi benim üzerimdeki Kamelot tişörtünü gösterip "Woooow, Kamelot" dedi. Ben de "Great band" diyebildim sadece. Türkiye'de geniş hayran kitlesine sahip olan birkaç grubun albümleri ve DVD'leri satıldı (Opeth, Pink Floyd..)Birkaç tane de Blind Guardian DVD'si ve albümu sattık. Sonra bir ara tezgah boşaldı, bundan istifade edip İnandım'la bira içmek için dışarı fırladık. O sırada yine birşey hatırladım ki futbolda son hafta maçları oynanıyordu ve bugün Türkiye Liginin şampiyonu belli olacaktı. Herkes gibi ben de Fenerin bir şekilde Denizli'yi yeneceğini düşünmekteydim o ana kadar ama benzin istasyonundan dakika 50 gibi gelen Denizli:0 Fenerbostan:0 haberi bir anda bütün ilgimi o yöne çekti. Denizli 40 dakika kadar dayanabilseydi şampiyon Cimbom olacaktı. Birayı çabucak tüketip aşağıya standın kurulduğu yere döndüm. Tansel abi bir yerden kulaklık bulup maçı dinlemeye başladı ve herkes onun ağzından dökülecek sözlere odaklandı..Derken Blind Guardian sahneye çıktı. Organizasyon şirketinden arkadaşım Okan'a "Bak birazdan Hansi Kürsch Galatasaray'ın şampiyonluğunu duyuracak sahnede görürsün" dedim. (Okan da Galatasaraylıydı) Zaman geçmek bilmedi. Denizli maçının önce 6 dakika, sonra 12, en son da 16 dakika uzatılmış olduğunu öğrendik. Stres olduk, hatta Hammer Haluk bile Galatasaray atkısını kuşandı geldi yanımıza. Zamanın tükenmesini hiç bu kadar istememiştim..Elime boş bir CD kutusu aldım ve amaçsızca oynamaya başladım onunla. Bir yandan da içimden bir ses Galatasaray'ın bu sene şampiyonluğunu hak ettiğini ve alacağını söylüyordu. Maç 1-1 devam ediyordu..Blind Guardian Nightfall'u çalarken Hansi'nin sesini Hammer Haluk'un "Bittiiiiiiii" çığlıkları bastırdı! Kendimizi kaybettik, standı falan bırakıp konser seyircisinin arasına girdik, "Cimbooom" diye bağırmaya başladık...İnsanlar tuhaf tuhaf baktı bize ama olsundu...
Sonra bünyeye biraz daha alkol alarak konser çıkışını bekledik. Konserden sonra insanlar oldukça ilgi gösterdiler Blind Guardian tişörtlerine. (Buradan adamların sağlam çalmış oldukları sonucunu çıkartabiliriz, ama konserle pek ilgilenmemiştim açıkçası) Yığılma oldu, birsürü insan toplandı yanıbaşımda. Hepsiyle ilgilenmeye çalıştım. Bu arada konser seyircisinin yaş ortalamasını 18-20 arası olarak tahmin ettim.
Mutluydum..Yaşımı, kalp kırıklıklarımı, gelecek kaygılarımı bir kenara atmıştım. Bir süre kendimden ve Galatasaray'dan başkasını önemsemeyecektim. Bir ara Blind Guardian'ın menejeri geldi yanımıza. Biraz sohbet ettik. Kickers Offenbach takımını tutuyormuş. Türkiye'den sadece Host Productions'la çalışacaklarını falan söyledi, "Oooookey" dedim ben de. "Geben Sie uns eure E-Mail-so können wir im Verfügung stehen" desem de fayda etmedi, vermedi e-mailini falan..Galatasaray muhabbeti de yaptık. Kalan birkaç tişörtü de bize indirimli fiyattan bıraktı ve veda etti. Sonra da patron kalan malları arabaya yükledi ve bizi eve bıraktı. Telegolde Ziya Şengül, Fenerbahçe taraftarlarının kandırıldığını söylüyordu. Sabah nasıl uyanacağımı düşünerek sızdım kaldım.....
Etiketler:
Atlantis Müzik,
Blind Guardian,
Galatasaray,
Konser
Wednesday, May 03, 2006
No One Really Cares (Anymore?)
Benim nefretim diğerlerininkinden farklı olmalı...Onu ortaya döküş yöntemim de içki sofrasında içilen iki duble rakıdan sonra söylenen "Sen bana yamuk yaptın Faruk" gibi ifadeler içermemeli. Daha genelleştirmeliyim işi, nefret edeceksem tek bir zavallı etten kemikten yaratılmış yaratıktan değil insanlığın tümünden nefret etmeliyim. Tek tek kanı bozuk insanlara uğraşmanın ne anlamı var ki dünya böylesine umursamazlık, bencillik ve güvensizlik ile doluyken?
Ey August Comte! Sen ki henüz 19.yy'da insanlığın sırasıyla teolojik ve metafizik aşamalardan geçtiğini ve sonunda insan aklının diğer herşeyden öne çıktığını saptamışsın. Peki ya toplum ilişkilerinde ortaya çıkan sorunları açıklarken neden bireysel bir bakış açısı geliştirmedin adamım? Görmüyor musun kimse kimseyi takmıyor, herkes bir işi veya menfaati olduğunda veya zor duruma düştüğünde diğer insanlarla iletişim kuruyor? Ne yani bu 19.yy da böyle değil miydi?
Üniversitede okuduğum bölüm tarafından dört senedir değişik derslerde aktarılan teorik bilgileri bir kenara atmak istiyorum bu gece. Doğu-Batı çatışmasını da görmemezlikten gelmek istiyorum bir süre için. Toplumsal ilişkileri anlamamız için bireyler arasındaki ilişkilere bakmamız gerekmez mi?O halde diyorum ki:
Karşımızdaki insana birşey söylemeden önce bu sözlerin onu nasıl etkileyeceğini tahmin etmeye çalışsak fena mı olur? Bu dünyanın daha yaşanabilir bir yer olması için yapmamız gereken en basit ve önemli iş bu bence. Kendimizi karşımızdaki insanın yerine koysak, buna göre konuşsak ve davransak? Diğer insanlar olmadığı sürece aslında bir hiçiz. (Yazdığım bu yazıyı sadece kendimin okuyacak olması korkunç birşey olurdu en basitinden) Belki tek başımıza yaşam kavgamıza devam edebileceğimizi düşünüyoruz ancak gerçekçi olmak gerekirse yalnızlık insanı öldürür. (Hem de yavaş yavaş öldürür) Kendimizi kötü hissettiğimizde arama ihtiyacı duyduğumuz kişileri en mutlu günümüzde de aramayı ihmal etmesek fena mı olur? Samimi ve dürüst olsak hepimiz keşke, bu dünyada hala güvenilebilecek kişiler olduğunu bilmek kadar güzel birşey var mı? Verdiğimiz şeyler aslında aldığımız şeylerdir, diğer insanlar için yaptığımız herşey (Hem iyilikler hem de kötülükler) bize bir şekilde geri dönüyor. Belki hemen dönmüyorlar, aradan yıllar da geçebiliyor ancak mutlaka yaptıklarımızın karşılığını görüyoruz. Hatta Etkimizin karşılığından doğan tepki genellikle öyle sürpriz zamanlarda karşımıza çıkıyor ki şaşırıp kalıyoruz...
Ey August Comte! Sen ki henüz 19.yy'da insanlığın sırasıyla teolojik ve metafizik aşamalardan geçtiğini ve sonunda insan aklının diğer herşeyden öne çıktığını saptamışsın. Peki ya toplum ilişkilerinde ortaya çıkan sorunları açıklarken neden bireysel bir bakış açısı geliştirmedin adamım? Görmüyor musun kimse kimseyi takmıyor, herkes bir işi veya menfaati olduğunda veya zor duruma düştüğünde diğer insanlarla iletişim kuruyor? Ne yani bu 19.yy da böyle değil miydi?
Üniversitede okuduğum bölüm tarafından dört senedir değişik derslerde aktarılan teorik bilgileri bir kenara atmak istiyorum bu gece. Doğu-Batı çatışmasını da görmemezlikten gelmek istiyorum bir süre için. Toplumsal ilişkileri anlamamız için bireyler arasındaki ilişkilere bakmamız gerekmez mi?O halde diyorum ki:
Karşımızdaki insana birşey söylemeden önce bu sözlerin onu nasıl etkileyeceğini tahmin etmeye çalışsak fena mı olur? Bu dünyanın daha yaşanabilir bir yer olması için yapmamız gereken en basit ve önemli iş bu bence. Kendimizi karşımızdaki insanın yerine koysak, buna göre konuşsak ve davransak? Diğer insanlar olmadığı sürece aslında bir hiçiz. (Yazdığım bu yazıyı sadece kendimin okuyacak olması korkunç birşey olurdu en basitinden) Belki tek başımıza yaşam kavgamıza devam edebileceğimizi düşünüyoruz ancak gerçekçi olmak gerekirse yalnızlık insanı öldürür. (Hem de yavaş yavaş öldürür) Kendimizi kötü hissettiğimizde arama ihtiyacı duyduğumuz kişileri en mutlu günümüzde de aramayı ihmal etmesek fena mı olur? Samimi ve dürüst olsak hepimiz keşke, bu dünyada hala güvenilebilecek kişiler olduğunu bilmek kadar güzel birşey var mı? Verdiğimiz şeyler aslında aldığımız şeylerdir, diğer insanlar için yaptığımız herşey (Hem iyilikler hem de kötülükler) bize bir şekilde geri dönüyor. Belki hemen dönmüyorlar, aradan yıllar da geçebiliyor ancak mutlaka yaptıklarımızın karşılığını görüyoruz. Hatta Etkimizin karşılığından doğan tepki genellikle öyle sürpriz zamanlarda karşımıza çıkıyor ki şaşırıp kalıyoruz...
Thursday, April 27, 2006
Land of Confusion
Sanki boşlamışım sevgili bloğumu bir süreden beri ama içimdeki bazı hisler tavan tapmadan oturup yazamıyorum. Eskiden bilgisayarımın olmadığı zamanlarda yapacak birşey bulamadığında oturup uzun uzun yazardım. 90'lı yıllardı, odam oldukça sessizdi..Cep telefonum da yoktu, sokaklar oldukça boştu..Ama zaman değişti, e Çelik de değişti..
Bu arada farkettim ki ben sevincimi de üzüntümü de ekstrem sayılabilecek boyutlarda yaşıyorum. Yani gün geliyor ki böyle cıvıl cıvıl hissediyorum kendimi, içim yaşama sevinciyle dolmuş oluyor, "La vita è bella" diyorum ama genellikle kısa bir süre sonra yine karamsarlık, bunaltı ve cevabı bulunamamış sorular alıyor bu olumlu havanın yerini. İki dönem arasındaki geçiş doğrudan ve neredeyse bir anda gerçekleşiyor. 180 derece dönmek dedikleri şeyi yaşıyorum. Umutsuzluğun benliğimi ele geçirdiği zamanlarda iyice dibe vuruyorum (Müzisyen olsam bu zamanlarda en sağlam doom gruplarına taş çıkartacak şarkılar yazarım gibi geliyor) Hayallerimi takip ettiğimde, hoşlandığım bir işi yaptığımda ya da sevdiğim insanlarla birlikte olduğunda da sanki gökyüzüne ulaşmış gibi hissediyorum.
Bu arada bugün okulda yemekhanenin özelleştirilmesini boykot eden kürdo-komünist zümresinden bazı vatandaşlarla enteresan dialoglar yaşadım. Bir anda on kişinin karşısında tek kaldım, uzun zamandır başıma gelmiyordu böyle bir olay. Ama ezik cevaplar vermek yerine dalgaya vurdum işi ve özellikle söylemiş olduğum şu sözler aklıma geliyor hep ve gülümsememe neden oluyor:
(Bu arkadaşlar yemekhanenin özelliştirilmesi nedeniyle yemek fiyatlarının artmasını, herkesi yemekhaneden çıkartmaya çalışarak protesto ediyorlardı)
- "Abicim 2 ay sonra mezun olacağım şurda bırakın da karnımızı doyuralım. 4 sene boyunca okulun hiçbir şeyinden yararlanamadık bari yemekhanesini kullanalım..."
- "Ben de şu ana kadar hep sol partilere oy verdim ama ama bu yemekhane boykotunun solculukla falan ilgisi yok bence..."
- (Böyle solculuk olur mu falan demeleri üzerine)"Ee sizin de böyle kapıda durup içeri girmek isyenlerin yolunu kesmeniz faşistlik o zaman..."
- (Fransa'daki lise hareketinin başarısının hatırlatılması üzerine)"Söyler misin, bizim Fransızlarla tek bir ortak özelliğimiz var mı da böyle birşeyi örnek gösteriyorsun?"
- "İşe yarayacağını bilsem tavır alırdım..."
Sonunda olay mekanından uzaklaşılır, kantinden nugget yenir. Karınlar doyduğu için problem kalmamıştır. Bir kez daha okuldaki solcu geçinen elemanların büyük kısmının neden terörist tipli olduğu sorusu akıllara gelir. Asıl amaçlarının ne olduğu merak edilir. Ve Genesis'in Land Of Confusion adlı parçasının sözleri hatırlanır:
There's too many men,too many people..making too many problems.And not much love to go round..can't you see this is a land of confusion....
Bu arada farkettim ki ben sevincimi de üzüntümü de ekstrem sayılabilecek boyutlarda yaşıyorum. Yani gün geliyor ki böyle cıvıl cıvıl hissediyorum kendimi, içim yaşama sevinciyle dolmuş oluyor, "La vita è bella" diyorum ama genellikle kısa bir süre sonra yine karamsarlık, bunaltı ve cevabı bulunamamış sorular alıyor bu olumlu havanın yerini. İki dönem arasındaki geçiş doğrudan ve neredeyse bir anda gerçekleşiyor. 180 derece dönmek dedikleri şeyi yaşıyorum. Umutsuzluğun benliğimi ele geçirdiği zamanlarda iyice dibe vuruyorum (Müzisyen olsam bu zamanlarda en sağlam doom gruplarına taş çıkartacak şarkılar yazarım gibi geliyor) Hayallerimi takip ettiğimde, hoşlandığım bir işi yaptığımda ya da sevdiğim insanlarla birlikte olduğunda da sanki gökyüzüne ulaşmış gibi hissediyorum.
Bu arada bugün okulda yemekhanenin özelleştirilmesini boykot eden kürdo-komünist zümresinden bazı vatandaşlarla enteresan dialoglar yaşadım. Bir anda on kişinin karşısında tek kaldım, uzun zamandır başıma gelmiyordu böyle bir olay. Ama ezik cevaplar vermek yerine dalgaya vurdum işi ve özellikle söylemiş olduğum şu sözler aklıma geliyor hep ve gülümsememe neden oluyor:
(Bu arkadaşlar yemekhanenin özelliştirilmesi nedeniyle yemek fiyatlarının artmasını, herkesi yemekhaneden çıkartmaya çalışarak protesto ediyorlardı)
- "Abicim 2 ay sonra mezun olacağım şurda bırakın da karnımızı doyuralım. 4 sene boyunca okulun hiçbir şeyinden yararlanamadık bari yemekhanesini kullanalım..."
- "Ben de şu ana kadar hep sol partilere oy verdim ama ama bu yemekhane boykotunun solculukla falan ilgisi yok bence..."
- (Böyle solculuk olur mu falan demeleri üzerine)"Ee sizin de böyle kapıda durup içeri girmek isyenlerin yolunu kesmeniz faşistlik o zaman..."
- (Fransa'daki lise hareketinin başarısının hatırlatılması üzerine)"Söyler misin, bizim Fransızlarla tek bir ortak özelliğimiz var mı da böyle birşeyi örnek gösteriyorsun?"
- "İşe yarayacağını bilsem tavır alırdım..."
Sonunda olay mekanından uzaklaşılır, kantinden nugget yenir. Karınlar doyduğu için problem kalmamıştır. Bir kez daha okuldaki solcu geçinen elemanların büyük kısmının neden terörist tipli olduğu sorusu akıllara gelir. Asıl amaçlarının ne olduğu merak edilir. Ve Genesis'in Land Of Confusion adlı parçasının sözleri hatırlanır:
There's too many men,too many people..making too many problems.And not much love to go round..can't you see this is a land of confusion....
Tuesday, April 11, 2006
Great Old Ones
Onların sizin için hep orada olduklarından şüpheniz yoktur. Onlar yıllarınızı verdiklerinizdir, size asla sırtlarını çevirmeyecek olanlardır. Bilirsiniz bunu..Onları düşündüğünüzde hep içinizi bir sıcaklık kaplar. Adlarını başkalarının yanında anmaktan hiçbir zaman rahatsızlık duymassınız, hatta çoğu kişi sizi onların arkadaşı olarak tanır ve benimser. Onlarla mutlaka tars düştüğünüz, sürtüştüğünüz zamanlar olmuştur hatta belki "Büyük dostluklar kavgayla başlar" paradigması doğru çıkmıştır ama her onlarla gireceğiniz hiçbir tartışmanın aranızı açamayacağını bilirsiniz. "Nereden bulacağım böyle bir insanı?" diyip şükredersiniz hayatınızda oldukları için. Sevgilinizden ayrıldığınızda, ÖSS'de barajı geçemediğinizde, yıllarınızı kaybedilmiş olarak görmeye başladığınızda, yaşam kavganıza devam etmek için kuvvetli bir sebep bulamadığınızda onlar yanı başınızdadırlar. İçinizdekileri dökmeye başladığınızda lafı dolaştırıp kendileriyle ilgili birşeyler anlatmaya başlayanlardan değillerdir onlar, sizin dertlerinizi gerçekten dinleyen, dinlemekle kalmayıp yardım etmeye çalışanlardır. Paylaşmak kavramı onlarla anlam kazanır. Bir gün aniden fark edersiniz ki hatırladığınız güzel anıların birçoğunun içinde onlar vardır, ettiğiniz muhabbetinin, yaşadığınız keyifli günlerin haddi hesabı yoktur...
Neden bahsediyorum bunlardan?
Bani bu satırları yazmaya iten arkadaşlarımdan ikisini uzaklara uğurladım son günlerde. Elbette bir veda değil bu ama insanın içinde eksik bişeyler kalıyor onların yokluğunda. "Daha iyi oldu, değerlerini daha iyi anlayacaksın onların yokluğunda" diye düşünmek istiyorum ama bu düşünce beni tatmin etmiyor.
Pek sevgili arkadaşlarım Evrin Olcayer ve Cem Doğan...Şu anda bulunduğunuz yerlerde bu yazdığım yazıyı okuma ihtimalinizin pek bulunmadığını tahmin ediyorum. Sadece "İyi ki varsınız" demek istiyorum ve ellerim klavye üzerinde şuursuzca dolanırken sizi tekrar görebileceğim günün özlemini çekiyorum. Ekşi Sözlükten "insanın kendisini yalnız hissettiği anlar" entrysini açıp okumaya başlıyorum. Az biraz zaman geçiyor. Şu anda sözlüğe yazma şansım olsaydı yukarıda bahsettiğim entry için bomba bir yazı patlatacağımı hissederek gidiyorum yatağıma. Öyle ya dün gece az uyumuştum..("Bilgi toplumu olmanın yolu sanayi toplumu olmaktan geçer" diyen Japon muydu yoksa Raymond Aron mu?)
Neden bahsediyorum bunlardan?
Bani bu satırları yazmaya iten arkadaşlarımdan ikisini uzaklara uğurladım son günlerde. Elbette bir veda değil bu ama insanın içinde eksik bişeyler kalıyor onların yokluğunda. "Daha iyi oldu, değerlerini daha iyi anlayacaksın onların yokluğunda" diye düşünmek istiyorum ama bu düşünce beni tatmin etmiyor.
Pek sevgili arkadaşlarım Evrin Olcayer ve Cem Doğan...Şu anda bulunduğunuz yerlerde bu yazdığım yazıyı okuma ihtimalinizin pek bulunmadığını tahmin ediyorum. Sadece "İyi ki varsınız" demek istiyorum ve ellerim klavye üzerinde şuursuzca dolanırken sizi tekrar görebileceğim günün özlemini çekiyorum. Ekşi Sözlükten "insanın kendisini yalnız hissettiği anlar" entrysini açıp okumaya başlıyorum. Az biraz zaman geçiyor. Şu anda sözlüğe yazma şansım olsaydı yukarıda bahsettiğim entry için bomba bir yazı patlatacağımı hissederek gidiyorum yatağıma. Öyle ya dün gece az uyumuştum..("Bilgi toplumu olmanın yolu sanayi toplumu olmaktan geçer" diyen Japon muydu yoksa Raymond Aron mu?)
Friday, April 07, 2006
Sen Uyu...
Yazan: MAC (Murat Adanç)
Sene:1991 ya da 1992
Uyu bakalım kendi yarattığın yalanların ortasında, sen uyu, ben çekerim günahlarını. Uyu bakalım herşey yolundaymış gibi, sen uyu, ben yorarım kafamı. Kapat mantığını, zaten yan gözle gördüğün yanlışları sil kafandan, umursamazlığını çek üstüne, sıcacık bir yorgan gibi, sen uyu, ben devam ederim iğrençliği seyretmeye. Kopar bağlarını gerçekle, kandır kendini, sen uyu, ben yürürüm bıçağın sırtında. Yorgunsundur da sen şimdi, çok birşey yapmışsın gibi, sen uyu, ben yenerim korkuları. Tıka kulaklarını, rahatsız etmesin seni gerçeğin sesi, sen uyu, ben dinlerim çığlıkları. Dal kirli rüyalarına, ders al onlardan, daha kötü olabilmek için, sen uyu, ben ederim duaları. Kopar sen bağlarını, olur ya vicdanın seni rahatsız eder diye, sen uyu, ben yürürüm bitmez tükenmez yolları. Kapat gözlerini, mahvettiklerin manzaranı bozmasın, sen uyu, ben beklerim tanrıları. Rahatla sen, yormasın seni uzanan eller, sen uyu, ben onarırım hayalleri. Dinlen sen, iç sana sunulan kanı, sen uyu, ben anarım giden gençliği. Keyfine bak sen, sivrilt kazıkları, sen uyu, ben yamarım ruhları. Yat sen, kur planlarını, sen uyu, ben iyileştiririm yaraları. Uzan şuraya, koy saçma kuralları, sen uyu, ben ararım cevapları. Boş ver sen, katlet sen aptalları, sen uyu, ben toplarım parçaları. Geç sen öbür tarafa, sen uyu, ben ağlarım...Güçlü olman lazım, kalleşlik kolay değil, aman sen uyu nasıl olsa yarın da yeneceksin beni...
Sene:1991 ya da 1992
Uyu bakalım kendi yarattığın yalanların ortasında, sen uyu, ben çekerim günahlarını. Uyu bakalım herşey yolundaymış gibi, sen uyu, ben yorarım kafamı. Kapat mantığını, zaten yan gözle gördüğün yanlışları sil kafandan, umursamazlığını çek üstüne, sıcacık bir yorgan gibi, sen uyu, ben devam ederim iğrençliği seyretmeye. Kopar bağlarını gerçekle, kandır kendini, sen uyu, ben yürürüm bıçağın sırtında. Yorgunsundur da sen şimdi, çok birşey yapmışsın gibi, sen uyu, ben yenerim korkuları. Tıka kulaklarını, rahatsız etmesin seni gerçeğin sesi, sen uyu, ben dinlerim çığlıkları. Dal kirli rüyalarına, ders al onlardan, daha kötü olabilmek için, sen uyu, ben ederim duaları. Kopar sen bağlarını, olur ya vicdanın seni rahatsız eder diye, sen uyu, ben yürürüm bitmez tükenmez yolları. Kapat gözlerini, mahvettiklerin manzaranı bozmasın, sen uyu, ben beklerim tanrıları. Rahatla sen, yormasın seni uzanan eller, sen uyu, ben onarırım hayalleri. Dinlen sen, iç sana sunulan kanı, sen uyu, ben anarım giden gençliği. Keyfine bak sen, sivrilt kazıkları, sen uyu, ben yamarım ruhları. Yat sen, kur planlarını, sen uyu, ben iyileştiririm yaraları. Uzan şuraya, koy saçma kuralları, sen uyu, ben ararım cevapları. Boş ver sen, katlet sen aptalları, sen uyu, ben toplarım parçaları. Geç sen öbür tarafa, sen uyu, ben ağlarım...Güçlü olman lazım, kalleşlik kolay değil, aman sen uyu nasıl olsa yarın da yeneceksin beni...
Friday, March 31, 2006
Sen Gittiğinden Beri...
Yazan:Aylin Asım
Non Serviam Dergisi Yıl 1998-Sayı 6
Sen gittiğinden beri böyleyim. Her sabah bir tokatla uyanıyorum; gerçek olmayan, yalnızca gerçeği suratımın ortasına patlatan bi tokatla...Zaten ondan sonra bütün gün dayanmaya, toparlanmaya çalışmakla geçiyor...
Gündüzler bir şekilde geçiyor, biliyorsun. Bir kaç anlamsız telefon konuşması, aslında hiç işin olmayacak adamlarla zaman geçirmeler...(Sen belki "Yine sarhoş olup bir herife vermiştir diye düşünürken ben onların konuştuklarını bile dinlemiyorum) Acının en yoğunlaştığı anlara yolda yürürken yakalanıyorum bazen. İnlemeye benzer bir ses çıkarıyorum, isteğim dışında...Ben de şaşırıyorum. Sırf biraz daha oyalanayım diye okula bile gidiyorum; daralıyorum, daha da daralıyorum, ama en azından 1-2 saatim yokluğunu, acıyı daha az düşünerek geçiyor...Okulda geçirdiğim anlamsız saatlerin, tamamen alakasız yüzler görmenin sıkıntısına katlanabiliyorum...Ne de olsa biliyorum, akşama beni çok daha kötüsü bekliyor...
Eve gelir gelmez repeat'e basıp Björk'ün Play Dead'ini arka arkaya 10-15 kere falan dinliyorum. Gece yaklaştıkça paniklemeye başlıyorum. Kafamda bir sürü ses aynı anda konuşmaya başlıyor, delirtici birşey bu...
"Herşey düzelecek,zaman meselesi, sağlam kalırsam herşey düzelicek, iyi düşünürsem iyi olur..." diye umut ederken, "Yok oluyorum, giderek yok oluyorum!" korkusu o umutlu sesi gırtlağımdan sıkıp boğuyor; leşini bi kenara atıp kumandaya geçiyor. "Hiçbirşey düzelmeyecek, kaybediyorsun, başarısızsın, beceremeyeceksin...O hiç geri gelmeyecek, ömrünün sonuna kadar...O yeni bir hayat kuracak, sen geçmişinle yaşayıp bir köşede kaybolacaksın, azalacaksın. Ağlamalar hiç bitmeyecek, insanlar bıkacak umutsuzluğundan, sana acımaktan bıkacaklar...Debelendikçe tek kalacaksın..."
Kimseyi aramak istemiyorum, etrafımda kalan birkaç kişiyi de "beynimdeki sesler" ile gecenin bu saatinde baymak istemiyorum...Kimse bilsin istemiyorum, bu halde biriyle kim ne yapmak ister ki...
Yatağımda derin nefesler alıyorum. "Panik yok ,bunların hepsi senin kafanın içinde, gerçek değil...işler düzelecek, para durumları falan...iyi olacaksın"
Bir yarım saat daha kıvrandıktan sonra teslim oluyorum. Bomboşum, anlamsızım. Zaman, mekan kayboluyor...Herşey biraz daha kötüye gidene kadar bekleyip, daha ne kadar kötüleşebilir görmek istiyorum. Galata Kulesi'nden atlayıp bu olayı kapatmayı düşünüyorum (Bu görüntü sık sık gidip geliyor, beğeniyorum, merak ediyorum) Ancak ölümde huzur bulabileceğimi biliyorum, hep biliyordum. Ama bir parça huzuru da sende buluyordum, zaten bütün bu acı, bu kıvranış ondan...Bu yalnızlık ondan...Bu şehrin, bu gezegenin, bu galaksinin dışına fırlatılmış gibiyim. Eksiğim,bomboşum,anlamsızım...
Beynim ışık hızında paranoyak düşünceler üretmekten, bir tavana bir yere çarpmaktan bitkin düşmeye başlayınca gizli gizli seviniyorum."Hah,tamam" diyorum, "Bu geceyi de böyle geçirdim galiba, sabaha daha var!"...
Non Serviam Dergisi Yıl 1998-Sayı 6
Sen gittiğinden beri böyleyim. Her sabah bir tokatla uyanıyorum; gerçek olmayan, yalnızca gerçeği suratımın ortasına patlatan bi tokatla...Zaten ondan sonra bütün gün dayanmaya, toparlanmaya çalışmakla geçiyor...
Gündüzler bir şekilde geçiyor, biliyorsun. Bir kaç anlamsız telefon konuşması, aslında hiç işin olmayacak adamlarla zaman geçirmeler...(Sen belki "Yine sarhoş olup bir herife vermiştir diye düşünürken ben onların konuştuklarını bile dinlemiyorum) Acının en yoğunlaştığı anlara yolda yürürken yakalanıyorum bazen. İnlemeye benzer bir ses çıkarıyorum, isteğim dışında...Ben de şaşırıyorum. Sırf biraz daha oyalanayım diye okula bile gidiyorum; daralıyorum, daha da daralıyorum, ama en azından 1-2 saatim yokluğunu, acıyı daha az düşünerek geçiyor...Okulda geçirdiğim anlamsız saatlerin, tamamen alakasız yüzler görmenin sıkıntısına katlanabiliyorum...Ne de olsa biliyorum, akşama beni çok daha kötüsü bekliyor...
Eve gelir gelmez repeat'e basıp Björk'ün Play Dead'ini arka arkaya 10-15 kere falan dinliyorum. Gece yaklaştıkça paniklemeye başlıyorum. Kafamda bir sürü ses aynı anda konuşmaya başlıyor, delirtici birşey bu...
"Herşey düzelecek,zaman meselesi, sağlam kalırsam herşey düzelicek, iyi düşünürsem iyi olur..." diye umut ederken, "Yok oluyorum, giderek yok oluyorum!" korkusu o umutlu sesi gırtlağımdan sıkıp boğuyor; leşini bi kenara atıp kumandaya geçiyor. "Hiçbirşey düzelmeyecek, kaybediyorsun, başarısızsın, beceremeyeceksin...O hiç geri gelmeyecek, ömrünün sonuna kadar...O yeni bir hayat kuracak, sen geçmişinle yaşayıp bir köşede kaybolacaksın, azalacaksın. Ağlamalar hiç bitmeyecek, insanlar bıkacak umutsuzluğundan, sana acımaktan bıkacaklar...Debelendikçe tek kalacaksın..."
Kimseyi aramak istemiyorum, etrafımda kalan birkaç kişiyi de "beynimdeki sesler" ile gecenin bu saatinde baymak istemiyorum...Kimse bilsin istemiyorum, bu halde biriyle kim ne yapmak ister ki...
Yatağımda derin nefesler alıyorum. "Panik yok ,bunların hepsi senin kafanın içinde, gerçek değil...işler düzelecek, para durumları falan...iyi olacaksın"
Bir yarım saat daha kıvrandıktan sonra teslim oluyorum. Bomboşum, anlamsızım. Zaman, mekan kayboluyor...Herşey biraz daha kötüye gidene kadar bekleyip, daha ne kadar kötüleşebilir görmek istiyorum. Galata Kulesi'nden atlayıp bu olayı kapatmayı düşünüyorum (Bu görüntü sık sık gidip geliyor, beğeniyorum, merak ediyorum) Ancak ölümde huzur bulabileceğimi biliyorum, hep biliyordum. Ama bir parça huzuru da sende buluyordum, zaten bütün bu acı, bu kıvranış ondan...Bu yalnızlık ondan...Bu şehrin, bu gezegenin, bu galaksinin dışına fırlatılmış gibiyim. Eksiğim,bomboşum,anlamsızım...
Beynim ışık hızında paranoyak düşünceler üretmekten, bir tavana bir yere çarpmaktan bitkin düşmeye başlayınca gizli gizli seviniyorum."Hah,tamam" diyorum, "Bu geceyi de böyle geçirdim galiba, sabaha daha var!"...
Thursday, March 30, 2006
İlk Acı Tecrübelerimden Biri
Şöyle bir geçmişe dönüp çocukluğunu yeniden yaşamayı kim istemez? Peki ya çocukluktan çıkarak yavaş yavaş gözlerimizi açmaya başladığınız zamanları hatırlar mısınız? Dertsiz, tasasız, cıvıl cıvıl zamanlardır. Sizi kanatları altına almış olan ailenizin sıcaklığını hissedersiniz. Önünüzde keşfedilmek üzere duran bir dünya bekliyordur. Anne-babanızdan genetik yollardan kolay kolay değiştirilemeyecek huyları kapmışınızdır. Aileniz size topluma adapte olma sürecinde belli ölçülerde yol göstermiş durumdadır.
Ebeveynlerinden eğitim denilen şeyin E'sini görmemiş olan çocuklar bile içinde bulunduğu aile ortamından belli bir davranış ve düşünüş biçimi, dış dünyayı algılama yeteneği kazanır. Genetik özellikler ve içinde bulunulan aile ortamı, insanların karakteristik özelliklerinin ve dünya görüşlerinin oluşumlarında herşeyden çok belirleyicilerdir.
Bunları düşünürken aklıma birden çocukken yaşadığım bir olay geldi..
Yaşım 12'ydi. Aile tarafından "Bu çocuk okuyacak, işi sıkı tutmak lazım" mantalitesi kanına işlenmiş bir çocuk olarak zamanın yükselen değerlerinden Anadolu Liselerini kazanmayı başarmıştım. Öncelikli yabancı dilin Almanca olması fark etmiyordu. Her sabah vaktinde kalkıp kapının önüne kadar gelen servisi bekletmemem gerekiyordu. Oysa her gün servis okulun içine girdiği andan itibaren yeni bir hayat bekliyordu..
Arkadaşlarımla çerezlerin içinde çıkan taso kartlarını biriktiriyorduk. Herkes en fazla karta sahip olmak için birbiriyle yarış halindeydi. "Taso oyunu" diye bir oyun vardı, kazanan hepsini alıyordu. Bu oyunda pek başarılı olduğum söylenemezdi. Bir gün bir baktım o kadar para bayılıp Cheetos alarak biriktirdiğim bütün taso kartlarım arkadaşlarımın eline geçmiş..Yakın arkadaşım olduğunu sandığım birisi vardı. Ondan oyuna devam edebilmek için birkaç kart istedim borç olarak. Erkekler arasına taso kartları biten bir tek ben vardım ve bu durum hoşuma gitmiyordu. Ancak arkadaşımın cevabı olumsuzdu. Kartlarını benimle paylaşamayacağını söyledi. Utandım, sıkıldım, nerede olursa olsun tek kalmanın çok kötü bir şey olduğunu fark ettim...
Güçlü olmak gerekiyormuş, güçlü olmak için de kazanan olmak..Demek ki çevrende arkadaş olarak gördüğün kişiler her zaman senin iyiliğini istemiyorlarmış. Oysa ben arkadaşımın beni kırmayıp kartlarını benle paylaşacağını düşünmüştüm.
Paylaşmak!
Bu hayatta ilk acı tecrübelerimden birini yaşamama sebep olan rahatsız edici his menfaatten başka birşey değildi. Zayıf olanın ezildiği ve herkesin kendi çıkarları doğrultusunda yaşadığı bir dünyadaydık. Bu durum, insanın kalbinin soğuması için her gün birçok sebep yaratmıyor muydu?
Ebeveynlerinden eğitim denilen şeyin E'sini görmemiş olan çocuklar bile içinde bulunduğu aile ortamından belli bir davranış ve düşünüş biçimi, dış dünyayı algılama yeteneği kazanır. Genetik özellikler ve içinde bulunulan aile ortamı, insanların karakteristik özelliklerinin ve dünya görüşlerinin oluşumlarında herşeyden çok belirleyicilerdir.
Bunları düşünürken aklıma birden çocukken yaşadığım bir olay geldi..
Yaşım 12'ydi. Aile tarafından "Bu çocuk okuyacak, işi sıkı tutmak lazım" mantalitesi kanına işlenmiş bir çocuk olarak zamanın yükselen değerlerinden Anadolu Liselerini kazanmayı başarmıştım. Öncelikli yabancı dilin Almanca olması fark etmiyordu. Her sabah vaktinde kalkıp kapının önüne kadar gelen servisi bekletmemem gerekiyordu. Oysa her gün servis okulun içine girdiği andan itibaren yeni bir hayat bekliyordu..
Arkadaşlarımla çerezlerin içinde çıkan taso kartlarını biriktiriyorduk. Herkes en fazla karta sahip olmak için birbiriyle yarış halindeydi. "Taso oyunu" diye bir oyun vardı, kazanan hepsini alıyordu. Bu oyunda pek başarılı olduğum söylenemezdi. Bir gün bir baktım o kadar para bayılıp Cheetos alarak biriktirdiğim bütün taso kartlarım arkadaşlarımın eline geçmiş..Yakın arkadaşım olduğunu sandığım birisi vardı. Ondan oyuna devam edebilmek için birkaç kart istedim borç olarak. Erkekler arasına taso kartları biten bir tek ben vardım ve bu durum hoşuma gitmiyordu. Ancak arkadaşımın cevabı olumsuzdu. Kartlarını benimle paylaşamayacağını söyledi. Utandım, sıkıldım, nerede olursa olsun tek kalmanın çok kötü bir şey olduğunu fark ettim...
Güçlü olmak gerekiyormuş, güçlü olmak için de kazanan olmak..Demek ki çevrende arkadaş olarak gördüğün kişiler her zaman senin iyiliğini istemiyorlarmış. Oysa ben arkadaşımın beni kırmayıp kartlarını benle paylaşacağını düşünmüştüm.
Paylaşmak!
Bu hayatta ilk acı tecrübelerimden birini yaşamama sebep olan rahatsız edici his menfaatten başka birşey değildi. Zayıf olanın ezildiği ve herkesin kendi çıkarları doğrultusunda yaşadığı bir dünyadaydık. Bu durum, insanın kalbinin soğuması için her gün birçok sebep yaratmıyor muydu?
Friday, March 17, 2006
3 Dialog
1 - Kadıköy otobüs duraklarında 21A otobüsünü beklemekteyim. Yara bandı satan bir abimiz otobüs kuyruğundakilere seslenmektedir:
- Yara bandııı..30 tanesi 500...
- ........
- Elimizde kaldı böyle olduu..30 tanesi 500...
- ........
(Benim yanıma gelir)
- Yok abicim ne desen almıyolar
- Haklısın abi..
(Bir amca dayanamaz atılır)
- Ver bakalım
- Buyur abi..
2 - Kadıköy'de boğa heykelinin bulunduğu yerde gece vakti ışıklardan karşıya geçmek için beklemekteyim. Karşı tarafta bir polis arabası durmaktadır. Yayaya kırmızı yanmaktadır. Yanıma bir trafik polisi gelir:
Ben: (İçimden)Allahallah kontrol falan mı var acaba. Bu polis niye geldi şimdi yanıma.
Polis: Boşver geç ya birşey olmaz...
- ...
(Trafik polisi kırmızıda karşıya geçer ve karşıdaki arkadaşlarının yanına gider. Ben ise inatla yeşilin yanmasını beklerim. Arızayım galiba)
3 - Küçükbakkalköy minibüsü ile Kadıköye dönmekteyim. Şöför yolcu kapabilmek için aracı hızlı sürmekte ve trafikte türlü cambazlıklar yapmaktadır. Minibüsteki yaşlı bir amca dayanamaz:
- Evladım biraz yavaş gidebilir misin. Ani dur kalk yapıyosun sürekli. Senden ekstra birşey beklemiyorum ki. Sadece sakin sür biraz yeter.
- Ya amca ben bunu kendi keyfim içim yapmıyorum. Hızlı gidiyorum ki ilerdeki yolcuyu kapayım di mi ama..
- Bıdı bıdı hedö hedö..
Aradan zaman geçer. Kadıköy'e yaklaşılır. O yaşlı amca inmiştir. Şöför minibüsü yine deli gibi kullanmaktadır. Bu sefer bir genç bayan atılır:
- Bakın birşey söyleyeceğim. Az önce yine uyarmışlardı sizi. Biraz yavaş gidemez misiniz. İçim dışıma çıktı ya
- Hanfendi benim evde çoluk çocuğum var. Yavaş gidersem nasıl yolcu alacağım arabaya. Ekmek parası için bunu yapmak zorundayım. Bakın mesela şu yolcuyu başkası kapacaktı ben ağır gitseydim. (Minibus durur, bir yolcu biner) DOĞANIN KANUNU bu?!
- (Ben, yine içimden):Oha ya doğanın ilk kanunu hayatta kalmak değil midir? Böyle denyo bir şekilde araba kullanırsan kaza yapma riskin artmaz mı be adam? Evde çoluk çocuğun varsa neden onları düşünüp biraz yavaş sürmüyorsun ey cahil insan...
- Yara bandııı..30 tanesi 500...
- ........
- Elimizde kaldı böyle olduu..30 tanesi 500...
- ........
(Benim yanıma gelir)
- Yok abicim ne desen almıyolar
- Haklısın abi..
(Bir amca dayanamaz atılır)
- Ver bakalım
- Buyur abi..
2 - Kadıköy'de boğa heykelinin bulunduğu yerde gece vakti ışıklardan karşıya geçmek için beklemekteyim. Karşı tarafta bir polis arabası durmaktadır. Yayaya kırmızı yanmaktadır. Yanıma bir trafik polisi gelir:
Ben: (İçimden)Allahallah kontrol falan mı var acaba. Bu polis niye geldi şimdi yanıma.
Polis: Boşver geç ya birşey olmaz...
- ...
(Trafik polisi kırmızıda karşıya geçer ve karşıdaki arkadaşlarının yanına gider. Ben ise inatla yeşilin yanmasını beklerim. Arızayım galiba)
3 - Küçükbakkalköy minibüsü ile Kadıköye dönmekteyim. Şöför yolcu kapabilmek için aracı hızlı sürmekte ve trafikte türlü cambazlıklar yapmaktadır. Minibüsteki yaşlı bir amca dayanamaz:
- Evladım biraz yavaş gidebilir misin. Ani dur kalk yapıyosun sürekli. Senden ekstra birşey beklemiyorum ki. Sadece sakin sür biraz yeter.
- Ya amca ben bunu kendi keyfim içim yapmıyorum. Hızlı gidiyorum ki ilerdeki yolcuyu kapayım di mi ama..
- Bıdı bıdı hedö hedö..
Aradan zaman geçer. Kadıköy'e yaklaşılır. O yaşlı amca inmiştir. Şöför minibüsü yine deli gibi kullanmaktadır. Bu sefer bir genç bayan atılır:
- Bakın birşey söyleyeceğim. Az önce yine uyarmışlardı sizi. Biraz yavaş gidemez misiniz. İçim dışıma çıktı ya
- Hanfendi benim evde çoluk çocuğum var. Yavaş gidersem nasıl yolcu alacağım arabaya. Ekmek parası için bunu yapmak zorundayım. Bakın mesela şu yolcuyu başkası kapacaktı ben ağır gitseydim. (Minibus durur, bir yolcu biner) DOĞANIN KANUNU bu?!
- (Ben, yine içimden):Oha ya doğanın ilk kanunu hayatta kalmak değil midir? Böyle denyo bir şekilde araba kullanırsan kaza yapma riskin artmaz mı be adam? Evde çoluk çocuğun varsa neden onları düşünüp biraz yavaş sürmüyorsun ey cahil insan...
Tuesday, March 14, 2006
Release
Görmek inanmaktır ama ben bilmek istemiyorum
Çorak toprakların içinden geçerken seni yüzüstü bırakıp gidemiyorum
Seni ağlarken görmeye dayanamıyorum
Her zaman…
Tutun..
Lütfen..
Tutun bana
Kadere aldırış etme
Serbest bırak..
Kaç..
Şuanda birileri alevler yükselirken çığlık atıyor
Şu anda düşün biz burada kaybolmuşuz ve neden bilmiyoruz
Kabullenmesi çok zor, seni ağlarken görmeye dayanamıyorum
Her zaman…
Tutun..
Lütfen..
Tutun bana
Kadere aldırış etme
Serbest bırak..
Kaç..
Bu gri ve yalnız gözlerin arkasında,
Zaman tarafından unutulmamış bir gerçeklik görünmeye başlıyor
Ruhumuz uyanıyor..
Ve kasırganın içinde bir yerlerde
Umut bekliyor,
Uzaklardan haykırıyor
Ve senin adını söylüyor…
Monday, March 06, 2006
Tuesday, February 28, 2006
Only in Turkey
Sadece Türkiye'de vuku bulduklarını düşündüğüm olaylardan birkaçı:
- Erkeklerin tek başlarına sokakta yürürken kafalarını sağa, sola ve arkaya çevirip çevreye karşı maximum hassasiyeti gösterdikleri, buna karşılık kızların tek başlarına sokakta yürürken "Aman erkekler beni rahatsız etmesin" güdüsüyle gözlerini yere diktikleri tek ülkedir Türkiye...
- Herhangi bir yerden bir ambulans veya itfaiye aracı geçtiğinde ve üzerinde bütün bakışların toplandığı tek ülkedir Türkiye...
- ICQ ve MSN gibi sohbet programlarında cinsiyetinizi kız olarak belirtmeniz halinde dakika başı ortalama üç erkeğin sizi listenize eklemeye çalıştığı tek ülkedir Türkiye...
- Her türlü kuyrukta (fatura yatırma kuyruğu, maç kuyruğu vs) herhangi bir sebeple mutlaka bir kavganın yaşandığı tek ülkedir Türkiye....
- 2.Amatör Küme futbol maçlarında bile şiddet olaylarının yaşandığı, hakemlerinin kovalandığı, seyircilerinin sahaya indiği, şike iddaalarının konuşulduğu tek ülkedir Türkiye...
- Minibüslerin, dolmuşların ve taksicilerin yol kenarında duran bütün insanlara korna çalıp onları araçlarına bindirmeye çalıştıkları tek ülkedir Türkiye...
- Cep telefonuyla konuşmanın yasak olduğu otobüslerde mutlaka bir yolcunun telefonla konuştuğu ve ona başka bir yolcunun "Hoop hemşerim kaza yaptıracaksın" şeklinde uyarıda bulunduğu tek ülkedir Türkiye...
- Zengininin solcu, fakirinin sağcı olduğu tek ülkedir Türkiye...
- Bedava herhangi birşey dağıtıldığında insanların birbirini ezdiği, devasa kalabalıklar oluşturduğu tek ülkedir Türkiye...
- İnsanların sokakta çekim yapan bir televizyon kamerası gördüklerinde mutlaka kameraya bir bakış attıkları tek ülkedir Türkiye...(Hatta bazıları bakmakla kalmayıp kameranın çevresine durarak konuşmaları dinlerler. Kimi zaman da kameraya çeşitli el kol hareketleri yaparlar)
- İnsanlarının içki içtikten sonra şiddet eylemlerine giriştiği, içlerinde önceden birikmiş nefretlerini döktüğü ülkedir Türkiye...
Sunday, February 19, 2006
Ne Yapıyorum?
Bu aralar:
- Yeni bütünleme sistemi sayesinde bir aya çıkan ara tatili tüketiyorum. Okula gidip notlarıma bakmayacak, derslerden geçip geçmediğimi arkadaşlarımdan öğrenecek kadar ilgisiz bir öğrenciyim.
- New Star Soccer diye bir oyun oynuyorum. Oyuncuya neredeyse "Kız arkadaşına alacağınız hediyenin parasını peşin mi ödeyeceksiniz yoksa taksit mi yapalım?" diye soracak kadar detaylı bir futbol menejerlik oyunu. Üstelik maç ekranı Sensible'ı hatırlatıyor acayip. O yüzden bayağı sardı..
- Votka içiyorum (Soğuk havalar nedeniyle genellikle Caddebostan Burger King'in ikinci katında)
- Telekoma karşı savaş baltalarımı çıkartıyorum. Her gün MSN'den elli kez düştüğüm, mesajlarımın karşı tarafa ulaşmaması falan yetmiyormuş gibi bir de fiber optik kabloların kopması ve yabancı sitelere erişilememesi alışıldık hale geldi. Böyle internet hizmeti mi sunulur...
- Ülkemin gündemine oturan gelişmeleri takip etmiyorum. Televizyonda Süper Baba dışında hiçbir şey izlemiyorum. Gazete okuma alışkanlığımı da kaybettim. Film izlemeyeli de uzun zaman oldu. Başladığım işleri bir türlü bitiremiyorum. Gittikçe kaos bağımlısı oluyorum..
- Yeni Whitesnake tişörtümle ortalıklarda geziniyorum. Benim gibi antika adama da böyle antika bi tişört yakışırdı zaten.
- Halı sahaya abone olduk sonunda. Her Pazar gecesi kramponlarımızı giyip yağmur çamur demeden sahaya çıkıyoruz.
- Yeni bütünleme sistemi sayesinde bir aya çıkan ara tatili tüketiyorum. Okula gidip notlarıma bakmayacak, derslerden geçip geçmediğimi arkadaşlarımdan öğrenecek kadar ilgisiz bir öğrenciyim.
- New Star Soccer diye bir oyun oynuyorum. Oyuncuya neredeyse "Kız arkadaşına alacağınız hediyenin parasını peşin mi ödeyeceksiniz yoksa taksit mi yapalım?" diye soracak kadar detaylı bir futbol menejerlik oyunu. Üstelik maç ekranı Sensible'ı hatırlatıyor acayip. O yüzden bayağı sardı..
- Votka içiyorum (Soğuk havalar nedeniyle genellikle Caddebostan Burger King'in ikinci katında)
- Telekoma karşı savaş baltalarımı çıkartıyorum. Her gün MSN'den elli kez düştüğüm, mesajlarımın karşı tarafa ulaşmaması falan yetmiyormuş gibi bir de fiber optik kabloların kopması ve yabancı sitelere erişilememesi alışıldık hale geldi. Böyle internet hizmeti mi sunulur...
- Ülkemin gündemine oturan gelişmeleri takip etmiyorum. Televizyonda Süper Baba dışında hiçbir şey izlemiyorum. Gazete okuma alışkanlığımı da kaybettim. Film izlemeyeli de uzun zaman oldu. Başladığım işleri bir türlü bitiremiyorum. Gittikçe kaos bağımlısı oluyorum..
- Yeni Whitesnake tişörtümle ortalıklarda geziniyorum. Benim gibi antika adama da böyle antika bi tişört yakışırdı zaten.
- Halı sahaya abone olduk sonunda. Her Pazar gecesi kramponlarımızı giyip yağmur çamur demeden sahaya çıkıyoruz.
Friday, February 10, 2006
Bir Halı Saha Maçının Düşündürdükleri (2003 Yılında Yazmışım)
09.10.2003
23:48:40
Başlık bulamadım bu yazıya diye giriş yapacaktım, bunu yazarken bile 3 kere yazım hatası yaptım. Aslında heyecanlıyım, içimde tatlı bi mutluluk var. (Zaten bu hissettiklerim olmasa oturup bu yazıyı yazmazdım heralde, Colin Mc Rae Rally oynardım) Yazıya dökebilecek miyim acaba içimdekileri, döksem kimin umurunda olacak, benden başka kim ilgilenicek merak etmiyorum değil.
Aslına bakarsak fazla zaman olmuş oturup yazmayalı. Formdan düşmüş olduğumu hissedebiliyorum. Ayrıca artık bilgisayarda arşivlemek istiyorum yazılarımı. O meşhur defterdeki yazışmalardan geriye kalan çok az kısmı. (Asla günün birinde yanıp kül olacakları aklıma gelmemişti, neyse) Mr.X ve Cem'in kendi gibi şebekçe yazılarını..Yıllardan beri gıdım gıdım ilerleyen şarkı sözleri arşivimi..Kağıt parçalarındaki eski, unutulmuş anıları..Binbir çabayla uğraşıp kağıda döktüğüm, kimi zaman beğenmeyip silgilerle haşat ettiğim onlarca sayfadaki yazıları bilgisayara geçirmeliyim.
1993 yılı..Böyle mi başlasam? Yok iyi olmadı. Hem zaman periyodunu sadece bir yıl içine sıkıştırmak hoş olmaz. (Bu arada annem "Bir gün de benden önce yattığını göreyim" dedi, o gün ne zaman gelecek ben de merak ediyorum)
Evet, 90'lı yılların başı..Güzel zamanlardı..Tabi hemen akla hemen şu soru geliyor: "O zamanlar daha kaç yaşındaydın ki be adam?" Bu soruya de şöyle bir cevap verebilirim: Yaşım küçüktü belki ama hafızama güvenirim. O dönemdeki gündelik hayatı, evde ve okulda yaşadığım olayların çoğunu gayet net hatırlıyorum. İnsanlar arasındaki ilişkilerin şimdiye göre daha az menfaat ağırlıklı olduğunu kendimden emin bir şekilde söyleyebilirim. İnsan dedik, insan sayısı bakımından metropolumuz İstanbul'un o zamanlar şimdiye göre daha nefes alınabilir bir şehir olduğunu düşünüyorum. Biz o yıllarda mahallede oyun oynayabiliyoduk, inanılmaz zevkli mahalle maçları yapabiliyoduk. Bunları yaparken arabaların oyunumuzu bölmesi nadiren yaşanan bir durumdu. Şimdi acıyorum bizim mahalledeki çocuklara. Hiçbir zaman mahallede bırakın top oynamayı rahat rahat koşturma şansları bile yok arabalar yüzünden.
90'lı yıllardan günümüze doğru gelindiğinde bir başka büyük değişim de güvenlik konusunda yaşandı. Çok iyi hatırlıyorum, o zamanlar gittiğim bütün evlerde kapılar zile basılınca hemen açılırdı. Şimdi ise anket işlerinden edindiğim tecrübelerden öğrendiğim kadarıyla kapılar açılmadan önce soruluyor: "Kimsiniz?" Güven eksikliği had safhada. Neden? Çünkü hırsızlık olayları inanılmaz derecede arttı (Arkadaşlarımın %70 inin en az 1 kere cep telefonu çalınmıştır son yıllarda) Çünkü sadece hırsızlık değil, hırsızlıkla beraber yaralama hatta öldürme vakaları arttı. Arabalar çalınıyor, insanlar gece vakti biryerlerde otururken gasp ediliyor, eve birşeyler satmak amacıyla girenler ev sahiplerini dolandırıyor. Aslında bunların hepsi tek bir şeyi ortadan kaldırıyor: Güven...
90'lı yılların başlarında "Tinercilerin kendilerine para vermeyen adamı vahşice öldürdükleri" başlıklı bir haber okudunuz mu hiç? Ya da "kapkaç" denilen kavram o zamanlar mevcut muydu? Hiç sanmıyorum..
Tabi son iki paragrafta yazdıklarımı okuyacak olan bir insan "E bunlar da durup dururken olmadı. İşsizlik arttı, açlık arttı. İnsanlar bu işleri biraz da karınlarını doyurmak için yapmaya başladılar" diyecektir. Diyebilir de. Bu yazının konusu bu değil. Son yıllarda insanlar arasındaki güvenin azalmaya başlamasının sosyolojik nedenleri hakkında daha fazla yazmak istemiyorum. Ya da neden bireyler arasındaki ilişkilerin büyük kısmı tamamen menfaate dayanıyor, bunu da başka bi yazıya saklamak istiyorum.
Müziksiz bir hayat düşünülebilir mi? Rock müzik gibisi var?
Gerçekten de Rock'ın 90'lı yıllarda, özellikle 90 ların başında tüm dünyada ve Türkiye'de -altın çağını yaşamasa da- inanılmaz rağbet gördüğünü kim inkar edebilir? Muhteşem albümlere tanık oldu o zamanları yaşayanlar. Nasıl kıskanıyorum Metallica-The Black Album'ü çıkar çıkmaz dinleyebilenlere..Veya Guns'n Roses'ın Use Your Illusion klasiklerini çıktığı gün raflardan alıp teybine takabilenlere. Birkaç albüm daha o yıllara damgasını vuran ve benim 90'ların başına müzikal anlamda sevgi ve saygı duymama neden olan:
Judas Priest / Painkiller (1990)
Savatage / Edge Of Thorns (1993)
Annihilator / Set The World On Fire (1993)
Overkill / Horrorscope (1991)
King Diamond / The Eye (1990)
Queensryche / Empire (1990)
Skid Row / Slave To The Grind (1991)
Ve muhteşem grubun muhteşem dönüş albümü:
Mercyful Fate / In The Shadows (1993)
Bütün bunlar benim o dönemin güzellikleri arasından seçtiklerimdi.
Gelelim bu akşama...
Kadıköy Anadolu Lisesi benim gönlümdeki okul olmuştur hep. Oturduğum yere yakın olmasından mıdır, bir kez yıllar önce okulum Üsküdar Anadolu Lisesi'nin onlarla oynayacağı basketbol maçını izlemek için okulun içine girdiğimde görkeminden acayip etkilenmemden midir bilmiyorum ama Kadıköy Anadolu Lisesi'ne her zaman sempati duymuşumdur. İstanbulda okuyamadığım için üzüldüğüm tek lisedir. (Herkes Galatasaray Lisesi veya Robert Kolej için söyler bunu genelde) Ayrıca KAL'de okuyan veya mezun olmuş tanıdıklarımın hepsi şeker gibi, dünya tatlısı insanlardır.
Böylesine sevgi ve saygı duyduğum bir okulun 1993 yılı mezunlarıyla, yani o çok özlediğim 90'ların başındaki dönemde delikanlılıklarını yaşamış insanlarla halı saha maçı yapma şansı buldum bu akşam. Kuzenim Nedim "Serhat bizim KAL tayfasının maçı var akşam, oynar mısın?" dediğinde bayağı heyecanlanmıştım..Hemen kabul ettim. Sevinçliydim, çünkü daha önce kuzenimin yıllığından 1993 yılı mezunları hakkında az da olsa bilgi edinme şansı bulmuştum ve şimdi onlarla yüzyüze tanışma hatta futbol oynama şansı bulmam beni mutlu ediyordu. Yıllıkta kuzenimin sınıfındaki kişiler için yazılmış bütün yazıları okumuştum. Hepsi de çok iyi ve komik insanlara benziyorlardı.
Gerçekten de süper insanlarmış! Hemen hemen hepsi kafa adamlardı..Bir yandan top oynuyorlar, bir yandan da aralarında şakalaşıyorlardı..Bana sıcak davrandılar. Etkilendim..Sadece o insanların karakterleri değildi beni etkileyen. Maçtan sonra şöyle bir düşündüm:"Liseden daha üç sene önce mezun olmama rağmen görüştüğüm iki ya da üç kişi kaldı. Lise yıllarında birlik beraberlikten söz edenler nerde şimdi? Bak şu adamlar 30'lu yaşlara merdiven dayamışlar, hala düzenli olarak bir araya gelip eğlenebiliyorlar. Hala paylaşabilecekleri şeyler var..."
Düşündüğüm zaman durumun vahim olduğuna kanaat getirdim. Cevaplarını aradığım sorular var. 15 Eylül'de, okulların açıldığı gün neden Üsküdar Anadolu Lisesi'nin bahçesinde 2000 mezunlarından ben dahil sadece dört kişi vardı? Lise zamanı "11 TM ruhu hiç kaybolmayacak, birbirimizden kopmayacağız" diyenler o sabah ne yapıyorlardı? (Üstelik daha önce internette 15 Eylül sabahı eski mezunların okulda toplanacağı mesajları geziyodu) Liseden kaç kişi hala birbirleriyle görüşüyor? Yıllığa "Veda etmiyorum, okuldan sonra da görüşeceğiz" yazanların kaç tanesi dediklerini yaptı? O yıllık yazıları sembolik değil miydi o zaman, sadece yer kaplamış olmak için yazılmış olmadılar mı?
Bu güzel insanların arasında birkaç saat geçirince birkaç şeyin farkına vardım. Öncelikle ben ve bizim dönemdekiler lisede sadece aynı ortamda bulunduğumuz için beraber gözükmüşüz. Yani bizde görünüşte bir beraberlik söz konusuymuş. Lise bitince o geçici beraberlik bir daha geri dönmemek üzere ortadan kalkmış.
KAL 93 mezunlarının birlikteliği ise gerçek bir birliktelikmiş. Onlar gerçekten dostlarmış. Göstermelik, yapmacık, günlük arkadaşlıklar kurmamışlar birbirleriyle. Birbirlerini ve içinde yedi senelerini geçirdikleri okullarını bizden çok daha fazla hatırlıyorlarmış. Örneğin okulun Talaş Böreği gününde tüm tayfa orada toplanıyormuş. (Bunu bu gece Emre Abi söledi, nam'ı diğer Yamyam)
Bizler lisede günleri tüketmişiz sadece, onlar günleri yaşamışlar deli dolu, olabildiğince samimi ve eğlenceli şekilde. Birbirlerine verdikleri değer asla azalmamış aradan on yıl geçse de. Bir araya geldiklerinde konuşabilecekleri hala çok şeyler var."Ah biz lisedeyken" ile başlayacak sayısız cümle kurabiliyorlar. Biz ise aradan sadece üç sene geçmesine rağmen tekrar bir araya bile gelemiyoruz...
Konuştuklarımın hemen hemen hepsi o dönemin sıkı rockerlarıydı. Zaten yıllık yazılarından da anlaşılıyordu bu..Kimisi arkadaşına "Özünü inkar etme olum, sen bir rockçısın. Benim Poison'ıma da laf etme" diye takılırken kimisi de yıllıkta kendisine ayrılan sayfanın bir bölümüne Kreator'ın Love Us Or Hate Us'ının sözlerini serpiştiriyordu: We will never be a part of this sick society. Hatta daha da ileri gidip "Rock the School, Roll the Teachers" yazan vardı. Yıllıkta yazısını okuduğum kişilerin çoğunluğu rock ve metal müziğin içindeydi. O güzel yıllarda ortalıkta tekno, hip-hop, nu metal zırvalıkları yoktu. İnsanlar ruhsuz müzikleri dinlemiyorlardı. Kendi lise dönemime baktığımda ise arada dağlar kadar fark olduğunu görüyorum. Koca okulda bizim dönem mezunlarından heavy metal dinleyen sadece iki-üç kişi vardı. Yıllıkta sadece benim sayfamda bir heavy Mmtal grubundan bahsedilmişti. (Helloween) Bunun dışında birkaç kişinin sayfasında Metallica'nın adı geçiyordu o kadar. Herhalde heavy metal yok oluyor bu ülkede yıllar geçtikçe. Dinleyici sayısı azalıyor. Asla 80'lerdeki ve 90'lardaki geniş kitleleri, mekanları, konserleri göremeyeceğiz sanırım. Asla sayıca o kadar kalabalık olamayacağız. Bu müziği dinleyenler toplum tarafından acayip, ucube, marjinal, şeytana tapan insanlar olarak görülmeye devam edilecekler..
Kısaca özetleyecek olursam, içinde bulunduğumuz zaman, çıkar ilişkilerinin zamanı maalesef..90'lardan 2000'lere geçtiğimizde etrafımızı yoğun bir ruhsuzluk ve güvensizlik ve kaplamaya başladı. Ne yazık ki o yıllardan günümüze doğru geldikçe müzikte de yobazlık yaşandı. Belki de o dönemde duygular daha saf, ilişkiler daha samimi, arkadaşlar daha gerçekti.
O yıllara dönmeyi ve herşeye baştan başlamayı isterdim...
23:48:40
Başlık bulamadım bu yazıya diye giriş yapacaktım, bunu yazarken bile 3 kere yazım hatası yaptım. Aslında heyecanlıyım, içimde tatlı bi mutluluk var. (Zaten bu hissettiklerim olmasa oturup bu yazıyı yazmazdım heralde, Colin Mc Rae Rally oynardım) Yazıya dökebilecek miyim acaba içimdekileri, döksem kimin umurunda olacak, benden başka kim ilgilenicek merak etmiyorum değil.
Aslına bakarsak fazla zaman olmuş oturup yazmayalı. Formdan düşmüş olduğumu hissedebiliyorum. Ayrıca artık bilgisayarda arşivlemek istiyorum yazılarımı. O meşhur defterdeki yazışmalardan geriye kalan çok az kısmı. (Asla günün birinde yanıp kül olacakları aklıma gelmemişti, neyse) Mr.X ve Cem'in kendi gibi şebekçe yazılarını..Yıllardan beri gıdım gıdım ilerleyen şarkı sözleri arşivimi..Kağıt parçalarındaki eski, unutulmuş anıları..Binbir çabayla uğraşıp kağıda döktüğüm, kimi zaman beğenmeyip silgilerle haşat ettiğim onlarca sayfadaki yazıları bilgisayara geçirmeliyim.
1993 yılı..Böyle mi başlasam? Yok iyi olmadı. Hem zaman periyodunu sadece bir yıl içine sıkıştırmak hoş olmaz. (Bu arada annem "Bir gün de benden önce yattığını göreyim" dedi, o gün ne zaman gelecek ben de merak ediyorum)
Evet, 90'lı yılların başı..Güzel zamanlardı..Tabi hemen akla hemen şu soru geliyor: "O zamanlar daha kaç yaşındaydın ki be adam?" Bu soruya de şöyle bir cevap verebilirim: Yaşım küçüktü belki ama hafızama güvenirim. O dönemdeki gündelik hayatı, evde ve okulda yaşadığım olayların çoğunu gayet net hatırlıyorum. İnsanlar arasındaki ilişkilerin şimdiye göre daha az menfaat ağırlıklı olduğunu kendimden emin bir şekilde söyleyebilirim. İnsan dedik, insan sayısı bakımından metropolumuz İstanbul'un o zamanlar şimdiye göre daha nefes alınabilir bir şehir olduğunu düşünüyorum. Biz o yıllarda mahallede oyun oynayabiliyoduk, inanılmaz zevkli mahalle maçları yapabiliyoduk. Bunları yaparken arabaların oyunumuzu bölmesi nadiren yaşanan bir durumdu. Şimdi acıyorum bizim mahalledeki çocuklara. Hiçbir zaman mahallede bırakın top oynamayı rahat rahat koşturma şansları bile yok arabalar yüzünden.
90'lı yıllardan günümüze doğru gelindiğinde bir başka büyük değişim de güvenlik konusunda yaşandı. Çok iyi hatırlıyorum, o zamanlar gittiğim bütün evlerde kapılar zile basılınca hemen açılırdı. Şimdi ise anket işlerinden edindiğim tecrübelerden öğrendiğim kadarıyla kapılar açılmadan önce soruluyor: "Kimsiniz?" Güven eksikliği had safhada. Neden? Çünkü hırsızlık olayları inanılmaz derecede arttı (Arkadaşlarımın %70 inin en az 1 kere cep telefonu çalınmıştır son yıllarda) Çünkü sadece hırsızlık değil, hırsızlıkla beraber yaralama hatta öldürme vakaları arttı. Arabalar çalınıyor, insanlar gece vakti biryerlerde otururken gasp ediliyor, eve birşeyler satmak amacıyla girenler ev sahiplerini dolandırıyor. Aslında bunların hepsi tek bir şeyi ortadan kaldırıyor: Güven...
90'lı yılların başlarında "Tinercilerin kendilerine para vermeyen adamı vahşice öldürdükleri" başlıklı bir haber okudunuz mu hiç? Ya da "kapkaç" denilen kavram o zamanlar mevcut muydu? Hiç sanmıyorum..
Tabi son iki paragrafta yazdıklarımı okuyacak olan bir insan "E bunlar da durup dururken olmadı. İşsizlik arttı, açlık arttı. İnsanlar bu işleri biraz da karınlarını doyurmak için yapmaya başladılar" diyecektir. Diyebilir de. Bu yazının konusu bu değil. Son yıllarda insanlar arasındaki güvenin azalmaya başlamasının sosyolojik nedenleri hakkında daha fazla yazmak istemiyorum. Ya da neden bireyler arasındaki ilişkilerin büyük kısmı tamamen menfaate dayanıyor, bunu da başka bi yazıya saklamak istiyorum.
Müziksiz bir hayat düşünülebilir mi? Rock müzik gibisi var?
Gerçekten de Rock'ın 90'lı yıllarda, özellikle 90 ların başında tüm dünyada ve Türkiye'de -altın çağını yaşamasa da- inanılmaz rağbet gördüğünü kim inkar edebilir? Muhteşem albümlere tanık oldu o zamanları yaşayanlar. Nasıl kıskanıyorum Metallica-The Black Album'ü çıkar çıkmaz dinleyebilenlere..Veya Guns'n Roses'ın Use Your Illusion klasiklerini çıktığı gün raflardan alıp teybine takabilenlere. Birkaç albüm daha o yıllara damgasını vuran ve benim 90'ların başına müzikal anlamda sevgi ve saygı duymama neden olan:
Judas Priest / Painkiller (1990)
Savatage / Edge Of Thorns (1993)
Annihilator / Set The World On Fire (1993)
Overkill / Horrorscope (1991)
King Diamond / The Eye (1990)
Queensryche / Empire (1990)
Skid Row / Slave To The Grind (1991)
Ve muhteşem grubun muhteşem dönüş albümü:
Mercyful Fate / In The Shadows (1993)
Bütün bunlar benim o dönemin güzellikleri arasından seçtiklerimdi.
Gelelim bu akşama...
Kadıköy Anadolu Lisesi benim gönlümdeki okul olmuştur hep. Oturduğum yere yakın olmasından mıdır, bir kez yıllar önce okulum Üsküdar Anadolu Lisesi'nin onlarla oynayacağı basketbol maçını izlemek için okulun içine girdiğimde görkeminden acayip etkilenmemden midir bilmiyorum ama Kadıköy Anadolu Lisesi'ne her zaman sempati duymuşumdur. İstanbulda okuyamadığım için üzüldüğüm tek lisedir. (Herkes Galatasaray Lisesi veya Robert Kolej için söyler bunu genelde) Ayrıca KAL'de okuyan veya mezun olmuş tanıdıklarımın hepsi şeker gibi, dünya tatlısı insanlardır.
Böylesine sevgi ve saygı duyduğum bir okulun 1993 yılı mezunlarıyla, yani o çok özlediğim 90'ların başındaki dönemde delikanlılıklarını yaşamış insanlarla halı saha maçı yapma şansı buldum bu akşam. Kuzenim Nedim "Serhat bizim KAL tayfasının maçı var akşam, oynar mısın?" dediğinde bayağı heyecanlanmıştım..Hemen kabul ettim. Sevinçliydim, çünkü daha önce kuzenimin yıllığından 1993 yılı mezunları hakkında az da olsa bilgi edinme şansı bulmuştum ve şimdi onlarla yüzyüze tanışma hatta futbol oynama şansı bulmam beni mutlu ediyordu. Yıllıkta kuzenimin sınıfındaki kişiler için yazılmış bütün yazıları okumuştum. Hepsi de çok iyi ve komik insanlara benziyorlardı.
Gerçekten de süper insanlarmış! Hemen hemen hepsi kafa adamlardı..Bir yandan top oynuyorlar, bir yandan da aralarında şakalaşıyorlardı..Bana sıcak davrandılar. Etkilendim..Sadece o insanların karakterleri değildi beni etkileyen. Maçtan sonra şöyle bir düşündüm:"Liseden daha üç sene önce mezun olmama rağmen görüştüğüm iki ya da üç kişi kaldı. Lise yıllarında birlik beraberlikten söz edenler nerde şimdi? Bak şu adamlar 30'lu yaşlara merdiven dayamışlar, hala düzenli olarak bir araya gelip eğlenebiliyorlar. Hala paylaşabilecekleri şeyler var..."
Düşündüğüm zaman durumun vahim olduğuna kanaat getirdim. Cevaplarını aradığım sorular var. 15 Eylül'de, okulların açıldığı gün neden Üsküdar Anadolu Lisesi'nin bahçesinde 2000 mezunlarından ben dahil sadece dört kişi vardı? Lise zamanı "11 TM ruhu hiç kaybolmayacak, birbirimizden kopmayacağız" diyenler o sabah ne yapıyorlardı? (Üstelik daha önce internette 15 Eylül sabahı eski mezunların okulda toplanacağı mesajları geziyodu) Liseden kaç kişi hala birbirleriyle görüşüyor? Yıllığa "Veda etmiyorum, okuldan sonra da görüşeceğiz" yazanların kaç tanesi dediklerini yaptı? O yıllık yazıları sembolik değil miydi o zaman, sadece yer kaplamış olmak için yazılmış olmadılar mı?
Bu güzel insanların arasında birkaç saat geçirince birkaç şeyin farkına vardım. Öncelikle ben ve bizim dönemdekiler lisede sadece aynı ortamda bulunduğumuz için beraber gözükmüşüz. Yani bizde görünüşte bir beraberlik söz konusuymuş. Lise bitince o geçici beraberlik bir daha geri dönmemek üzere ortadan kalkmış.
KAL 93 mezunlarının birlikteliği ise gerçek bir birliktelikmiş. Onlar gerçekten dostlarmış. Göstermelik, yapmacık, günlük arkadaşlıklar kurmamışlar birbirleriyle. Birbirlerini ve içinde yedi senelerini geçirdikleri okullarını bizden çok daha fazla hatırlıyorlarmış. Örneğin okulun Talaş Böreği gününde tüm tayfa orada toplanıyormuş. (Bunu bu gece Emre Abi söledi, nam'ı diğer Yamyam)
Bizler lisede günleri tüketmişiz sadece, onlar günleri yaşamışlar deli dolu, olabildiğince samimi ve eğlenceli şekilde. Birbirlerine verdikleri değer asla azalmamış aradan on yıl geçse de. Bir araya geldiklerinde konuşabilecekleri hala çok şeyler var."Ah biz lisedeyken" ile başlayacak sayısız cümle kurabiliyorlar. Biz ise aradan sadece üç sene geçmesine rağmen tekrar bir araya bile gelemiyoruz...
Konuştuklarımın hemen hemen hepsi o dönemin sıkı rockerlarıydı. Zaten yıllık yazılarından da anlaşılıyordu bu..Kimisi arkadaşına "Özünü inkar etme olum, sen bir rockçısın. Benim Poison'ıma da laf etme" diye takılırken kimisi de yıllıkta kendisine ayrılan sayfanın bir bölümüne Kreator'ın Love Us Or Hate Us'ının sözlerini serpiştiriyordu: We will never be a part of this sick society. Hatta daha da ileri gidip "Rock the School, Roll the Teachers" yazan vardı. Yıllıkta yazısını okuduğum kişilerin çoğunluğu rock ve metal müziğin içindeydi. O güzel yıllarda ortalıkta tekno, hip-hop, nu metal zırvalıkları yoktu. İnsanlar ruhsuz müzikleri dinlemiyorlardı. Kendi lise dönemime baktığımda ise arada dağlar kadar fark olduğunu görüyorum. Koca okulda bizim dönem mezunlarından heavy metal dinleyen sadece iki-üç kişi vardı. Yıllıkta sadece benim sayfamda bir heavy Mmtal grubundan bahsedilmişti. (Helloween) Bunun dışında birkaç kişinin sayfasında Metallica'nın adı geçiyordu o kadar. Herhalde heavy metal yok oluyor bu ülkede yıllar geçtikçe. Dinleyici sayısı azalıyor. Asla 80'lerdeki ve 90'lardaki geniş kitleleri, mekanları, konserleri göremeyeceğiz sanırım. Asla sayıca o kadar kalabalık olamayacağız. Bu müziği dinleyenler toplum tarafından acayip, ucube, marjinal, şeytana tapan insanlar olarak görülmeye devam edilecekler..
Kısaca özetleyecek olursam, içinde bulunduğumuz zaman, çıkar ilişkilerinin zamanı maalesef..90'lardan 2000'lere geçtiğimizde etrafımızı yoğun bir ruhsuzluk ve güvensizlik ve kaplamaya başladı. Ne yazık ki o yıllardan günümüze doğru geldikçe müzikte de yobazlık yaşandı. Belki de o dönemde duygular daha saf, ilişkiler daha samimi, arkadaşlar daha gerçekti.
O yıllara dönmeyi ve herşeye baştan başlamayı isterdim...
Wednesday, February 08, 2006
Yaran Resimler

İ.Ü Vezneciler Kampüsünden Fatih Belediyesine doğru yürürken bir giyim mağazında görüp resmini çektiğimiz bu iş ilanı hakkında ne desek boş...Doğu bloku (Bloğu yazması gerekmez miydi?) dillerinin bilinmesinin şart koşulması civardaki Rus potansiyeline dikkat çekiyor. Bunun yanında aranılan temizlik görevlisinin temizlik aletleri kullana bilmesi şartı gerçekten çok zekice düşünülmüş..Hepsini geçiniz bu işin denizle ve yüzmeyle ne alakası olabilir? Dükkan sahiplerine şu linke bir bakmalarını öneriyoruz:
http://www.google.com.tr/search?q=ak%C4%B1l+fikir&ie=utf-8&oe=utf-8&aq=t&rls=org.mozilla:tr:official&client=firefox-a
Tuesday, February 07, 2006
Persistence of Time
Hiç neden yapayalnız bırakıldığınıza şaştığınız oldu mu? Yoksa kendinizi yanlız hissettiğinizde bu duruma yol açmış olan sebepleri bir kenara atıp sadece bir önce bu kasvetli duygudan kurtulmaya mı çalışırsınız? Sahip olduğumuz hemen herşeyin değerini onları kaybedince anladığımız gibi çoğu zaman yanımızda olduklarını düşündüğümüz insanların sıcaklıklarına aldanıp kendimizi güçlü hissediyoruz. Ama aslında bilmiyoruz ki bu geçici bir durum, hatta dış dünyamızda gördüğümüz hemen herşey geçici aslında. Tek bir gerçek var o da içimizde ve biz çoğu zaman ona aldırış etmeyerek kendimizi kandırmış oluyoruz. İçimizdeki gerçeği göz ardı ediyoruz, saplantılarımızın veya bir başka ifadeyle tutkularımızın bizi farklı yollara sürüklemesine izin veriyoruz. Bu yolun sonunda elimize hiçbir şey geçmeyeceğini bile bile (Gerekirse tırnaklarımızla kazıyarak ve kişiliğimizden bolca ödün vererek) ilerlemeye devam ediyoruz. Çoğu zaman insanlarla "takılıyoruz". Yanımızda bulunan kişilerin bundan bir süre sonra nerede olabileceklerini asla aklımıza getirmiyoruz. Kendimizi anın sıcaklığına kaptırıyoruz. Muhabbetler ediliyor, karşı cinse karşı ismini net biçimde koyamadığımız duygular hissediliyor. (Aşk var ise nedir, nasıl açıklanır?) Sonra yeni bir gün doğuyor ve yaşamlarımızdaki kahrolası kısır döngüler kusursuz bir monotonluk içinde sürmeye devam ediyor. Bu sırada bazıları "doğru kişi" diye bir kavramdan söz ediyor, acaba karşımıza bizi bu gidişattan çekip alacak, yeniden doğmuş gibi hissettirecek, herşeyiyle güvenip bağlanabileceğimiz bir insan çıkacak mı? Bu, yıllar geçtikçe umut olmaktan çıkıp endişeye dönüşüyor ve biz de öylece bakakalıyoruz...
Saturday, January 28, 2006
My Life For One More Day
28 Ocak 2006
Sun fades in some way.Enter tragedy...Some where there's some way..Like all you ever dreamed...
Ne kadar iç karartıcı bir gün olacağı dün gece gördüğüm rüyalardan belliydi. Daha kaç kere rüyamda öldüğümü görüp titreyerek uyanacağım merak ediyorum..Rüya dünyası nelerden oluşur? İsteyerek veya istemeyerek bilinçaltına yerleştirdiklerimizin hortladıkları alan değil midir? Eğer öyleyse ben cidden hapı yuttum galiba..Uyurken bile iç açıcı şeyler göremiyorsam nasıl rahat hissedeceğim kendimi hayatta? Hayallerimde bile özgür olamadıktan sonra nasıl bir gelecek tasarlayacağım?
Kimler veya neler güç veriyor bize hayatta? Kimleri düşündüğümüzde yaşam mücadelemize devam etmek için kuvvet buluyoruz içimizde? Bu soruları cevaplamak konusunda çoğu zaman oldukça sıkıntı yaşıyorum...
Bazen anlamsız bir şekilde karamsar takıldığımı düşünüyorum. Var oldukları için şükretmem gereken şeyler var ama ben onların kıymetini bilemiyorum. Arada bir kendilerini hatırlasam da gerçek değerlerini anca onları kaybedince anlıyorum.
Bu aralar akıl sağlığımın sınırlarında dolaşıyorum. Kafamı toplayıp yoğunlaşamıyorum hiçbirşey üzerinde. (Ve önümüzdeki 3 gün içinde tam 5 tane finale gireceğim gerçeği de kafama vuruyor)
"Eski güzel günler" var mıydı acaba gerçekten, bundan bile şüphe duymaya başladım.
İhtiyacım olan neşe ve eğlence sürekli erteleniyor. Cumartesi akşamını evde tek başıma geçirmemden belli bu...
Bir yandan da bu topluma hem salaklıklarından dolayı gülme hem de toplumun parçası olmamaya çabalama durumum devam ediyor. (Dünyadaki en beleşçi milletin Türk milleti olduğunu düşünüyorum)
Yeni bir belirsizliğe, yani yeni bir güne girmemize 1 saat kala bu antika, dikkatsiz ve dağınık beyinden yazıya dökülebilecekler bu kadar sanırım. (Bu kadarını yazabildim ya, başarıdır yine)
Ben böyle bir yazı okusaydım yazan kişi için hiç de iyi şeyler düşünmezdim, hatta "Ne biçim ifade ediyon lan kendini?" diyip kendisine uyuz olurdum muhtemelen ama neyse...
Sun fades in some way.Enter tragedy...Some where there's some way..Like all you ever dreamed...
Ne kadar iç karartıcı bir gün olacağı dün gece gördüğüm rüyalardan belliydi. Daha kaç kere rüyamda öldüğümü görüp titreyerek uyanacağım merak ediyorum..Rüya dünyası nelerden oluşur? İsteyerek veya istemeyerek bilinçaltına yerleştirdiklerimizin hortladıkları alan değil midir? Eğer öyleyse ben cidden hapı yuttum galiba..Uyurken bile iç açıcı şeyler göremiyorsam nasıl rahat hissedeceğim kendimi hayatta? Hayallerimde bile özgür olamadıktan sonra nasıl bir gelecek tasarlayacağım?
Kimler veya neler güç veriyor bize hayatta? Kimleri düşündüğümüzde yaşam mücadelemize devam etmek için kuvvet buluyoruz içimizde? Bu soruları cevaplamak konusunda çoğu zaman oldukça sıkıntı yaşıyorum...
Bazen anlamsız bir şekilde karamsar takıldığımı düşünüyorum. Var oldukları için şükretmem gereken şeyler var ama ben onların kıymetini bilemiyorum. Arada bir kendilerini hatırlasam da gerçek değerlerini anca onları kaybedince anlıyorum.
Bu aralar akıl sağlığımın sınırlarında dolaşıyorum. Kafamı toplayıp yoğunlaşamıyorum hiçbirşey üzerinde. (Ve önümüzdeki 3 gün içinde tam 5 tane finale gireceğim gerçeği de kafama vuruyor)
"Eski güzel günler" var mıydı acaba gerçekten, bundan bile şüphe duymaya başladım.
İhtiyacım olan neşe ve eğlence sürekli erteleniyor. Cumartesi akşamını evde tek başıma geçirmemden belli bu...
Bir yandan da bu topluma hem salaklıklarından dolayı gülme hem de toplumun parçası olmamaya çabalama durumum devam ediyor. (Dünyadaki en beleşçi milletin Türk milleti olduğunu düşünüyorum)
Yeni bir belirsizliğe, yani yeni bir güne girmemize 1 saat kala bu antika, dikkatsiz ve dağınık beyinden yazıya dökülebilecekler bu kadar sanırım. (Bu kadarını yazabildim ya, başarıdır yine)
Ben böyle bir yazı okusaydım yazan kişi için hiç de iyi şeyler düşünmezdim, hatta "Ne biçim ifade ediyon lan kendini?" diyip kendisine uyuz olurdum muhtemelen ama neyse...
Wednesday, January 25, 2006
Playlist
Havalara ve ruh halime göre bir Top-10 listesi hazırlayım dedim
1-Paradise Lost-Hands of Reason
Draconian Times, Non Serviam Dergisi'nin "En Çok Acı Veren 10 Albüm" listesine girmeliydi bence. Bu vesileyle buradan sevgili Çağlan Tekil'e sitemlerimi iletiyorum)
2-Immortal-Withstand The Fall Of Time
Şarkının ortasındaki nasıl bir melodidir ki insanı alır kuzey ormanlarının içine atıp bakir doğayla başbaşa bırakır...Bu şarkının dinleniyor olması, kuzey yarımkürede kış mevsiminin yaşandığına işaret eder. Bu sırada ekliptik düzlemde güneş oğlak dönencesi ile 23.27 lik açı yapmaktadır ve en kısa gün yaşanırken benim neden coğrafya fakiri bir insan olduğum sorusu akıllara gelir...
3-Firehouse-In Your Perfect World
Hiçbir zaman tatmin edilemeyen kızlar için yazılmış, sitem dolu, ilk dinlendiğinde bile akıllara kazınması içten bile olmayan enfes bir parça..
4-Bonfire-Sweet Obsession
(80'ler...O zamanları tam olarak yaşayamasak da en azından zamanında böyle muhteşem parçaların yazılmış olduğunu bilmek insanı avutuyor..
5-A-Ha-Stay On These Roads
Gülünç video klibine rağmen yıllara meydan okuyabilen bir şarkı. Morten Harket'in muhteşem vokalinden etkilenmemek mümkün değil. Son günlerde kendi kendime en sık mırıldandığım şarkılardan biri..
6-Scorpions-Rhytm of Love
Bu da Scorpions'un kült parçalarından, son derece melodik bir old school klasiği..
7-Faith No More-Digging The Grave
Dünya üzerinde böyle ani bi homurtuyla başlayan ve gittikçe kükremeye dönüşen bir şarkı daha olduğunu sanmıyorum. Enfes bi bridge ve nakaratı içinde barındırıyor. İlk dinleyişte beğenilme ve müptelası olma olasılığı yüksek..
8-Kamelot-Karma
Kamelot, ülkemizdeki power metal dinleyicisiyle yıldızı pek barışmamış talihsiz bir gruptur. Vokalistinin tipsiz olduğu yönünde ortak bi yargı vardır ancak sesine laf edenler için günde 5 vakit dayak atma kurslarımız açılmıştır..Karma adlı parçalarını ecnebi diyarlardan bazı kimseler anime tasarımıyla video klip olarak yayınlamışlardır..
9-Europe-Ready or Not
Fugeez diye bi grubun da aynı isimde bir şarkısı vardı eskiden, şimdi aklıma geldi..Muhteşem gitar riffi ile hard rock tarihinde geçmeyi başarmış bir parçadır. Out Of This World gibi nefis albümun leziz parçasıdır..
10-Y&T-Contagious
Kapanışı gene 80'lerden yapıyorum. Bol hey-hey'li sağlam bir hard-rock çalışması. Dinlemek ve sindirmek gerek..
1-Paradise Lost-Hands of Reason
Draconian Times, Non Serviam Dergisi'nin "En Çok Acı Veren 10 Albüm" listesine girmeliydi bence. Bu vesileyle buradan sevgili Çağlan Tekil'e sitemlerimi iletiyorum)
2-Immortal-Withstand The Fall Of Time
Şarkının ortasındaki nasıl bir melodidir ki insanı alır kuzey ormanlarının içine atıp bakir doğayla başbaşa bırakır...Bu şarkının dinleniyor olması, kuzey yarımkürede kış mevsiminin yaşandığına işaret eder. Bu sırada ekliptik düzlemde güneş oğlak dönencesi ile 23.27 lik açı yapmaktadır ve en kısa gün yaşanırken benim neden coğrafya fakiri bir insan olduğum sorusu akıllara gelir...
3-Firehouse-In Your Perfect World
Hiçbir zaman tatmin edilemeyen kızlar için yazılmış, sitem dolu, ilk dinlendiğinde bile akıllara kazınması içten bile olmayan enfes bir parça..
4-Bonfire-Sweet Obsession
(80'ler...O zamanları tam olarak yaşayamasak da en azından zamanında böyle muhteşem parçaların yazılmış olduğunu bilmek insanı avutuyor..
5-A-Ha-Stay On These Roads
Gülünç video klibine rağmen yıllara meydan okuyabilen bir şarkı. Morten Harket'in muhteşem vokalinden etkilenmemek mümkün değil. Son günlerde kendi kendime en sık mırıldandığım şarkılardan biri..
6-Scorpions-Rhytm of Love
Bu da Scorpions'un kült parçalarından, son derece melodik bir old school klasiği..
7-Faith No More-Digging The Grave
Dünya üzerinde böyle ani bi homurtuyla başlayan ve gittikçe kükremeye dönüşen bir şarkı daha olduğunu sanmıyorum. Enfes bi bridge ve nakaratı içinde barındırıyor. İlk dinleyişte beğenilme ve müptelası olma olasılığı yüksek..
8-Kamelot-Karma
Kamelot, ülkemizdeki power metal dinleyicisiyle yıldızı pek barışmamış talihsiz bir gruptur. Vokalistinin tipsiz olduğu yönünde ortak bi yargı vardır ancak sesine laf edenler için günde 5 vakit dayak atma kurslarımız açılmıştır..Karma adlı parçalarını ecnebi diyarlardan bazı kimseler anime tasarımıyla video klip olarak yayınlamışlardır..
9-Europe-Ready or Not
Fugeez diye bi grubun da aynı isimde bir şarkısı vardı eskiden, şimdi aklıma geldi..Muhteşem gitar riffi ile hard rock tarihinde geçmeyi başarmış bir parçadır. Out Of This World gibi nefis albümun leziz parçasıdır..
10-Y&T-Contagious
Kapanışı gene 80'lerden yapıyorum. Bol hey-hey'li sağlam bir hard-rock çalışması. Dinlemek ve sindirmek gerek..
Subscribe to:
Posts (Atom)



