Tuesday, August 10, 2010

Efsane Amiga Oyunları

1993-1997 yılları arasında Amiga 500, 1997-1998 yıllarında da Amiga 1200 kullanmış biri olarak 5-6 yılımı dünyanın en çok akıllara kazınan ev bilgisayarından biri ile geçirmişim...Bu süre zarfında neler oldu peki? Öncelikle sosyal hayatımı kısıtlamış oldum..Zaten ders çalışmayı sevmeyen bir adamdım; Amiga sayesinde okuldan sonraki saatlerimin çoğunu bu bilgisayar başında harcadım. O kadar fazla bilgisayar başında oturuyordum ki bizimkiler bilgisayarı açmayayım diye parçalarını saklamaya başladılar..Kardeşimle oyun sırası yüzünden sonu gelmeyen münakaşalar ettik.(Strateji oyunlarını sevmediği için ben oynamayım diye o oyunların disketlerini bozardı.)Bol miktarda joystick kırdım..Sonuç itibariyle pişman mıyım, hayır..Gene aynı yıllarda doğmuş olsam, gene aynı şekilde deliler gibi oyun oynardım..Güzel zamanlardı..Peki bu kadar Amiga oyunu içinde en fazla bağımlılık yaratanları hangileriydi? Kanımca kararımca bir liste hazırlayım dedim..Tabi ki yine on maddelik..


10 - NORTH&SOUTH



North&South, şu güne kadar eşine benzerine rastlamadığım bir action-strateji oyunuydu. Amerikan iç savaşında kuzey ya da güney tarafından birini seçip karşı tarafı alt etmeye çalışıyoduk. Bir yandan savaşın finansal kısmı için mücadele verirken bir yandan da savaş sahnelerini kontrol ediyorduk. Savaş ekranında atlı süvariler, tüfekli askerlerimiz ve toplarımız olurdu. (Topu iyi kullanmayı başaran büyük ihtimalle savaşları da kazanıyodu zaten) Karşı tarafın ekonomisini çökertmek için altın taşıyan trenleri zapt etme, düşmanın kalesini ele geçirmeye çalışma gibi zamana karşı yarışılan alt bölümler vardı. Kızılderililerin ve Meksikalıların sınırlarına fazla yaklaştığımızda sinirlenip saldırıyolardı. Bunlar gibi daha birçok renkli detaya sahip North&South, kanımca tarihin iki kişiyle karşılıklı oynandığında en çok keyif veren oyunlarından biridir...


9-LEISURE SUIT LARRY - IN THE LAND OF THE LOUNGE LIZARDS



Larry adında çapkınlık peşinde koşan bodur bir hatun avcısını yönettiğimiz serinin bu ilk oyunu, oyuncuya verdiği serbestlik bakımından devrim yaratacak nitelikteydi. Karakterimize yapacağı işleri bizzat klavyeden yazarak iletiyorduk, herhangi bir yere tıklayarak değil. (Text adventure denilen tarzın ilk örneklerindendir bu oyun) Yani örneğin "Call taxi" yazıp enter'a bastığımızda karakterimiz taksi çeviriyor, "Go to the market" dediğimizde ekrandaki markete gidiyordu. Dolayısıyla oyunu oynarken yanımızda sürekli bir sözlük bulunduruyorduk ki 10 - 15 yaşlarındaki insanlar için düzgün İngilizce cümleler kurmak o kadar kolay değildi. Araya serpiştirilmiş muazzam espirileriyle, komik sahneleriyle, (Taxi'ye para vermek yerine yürümeyi tercih ettiğimizde aniden çıkan serserinin Larry'nin ağzını burnunu kırma sahnesi hala gözlerimin önündedir) doğru işler yapıp bulmacaları çözdüğünüzde oyundaki puanınızın artması sistemiyle, tam manita arakladık derken başımıza gelen sürpriz olaylarla kalplerimizi fethetmiş bir oyundur. Larry'nin 6 - 7 oyun kadar devamı da yapılmıştır ama bence hiçbiri ilkinin yerini tutamamıştır..


8 - WORMS



Ufacık solucanların eline çeşit çeşit silahlar verip onları birbirleriyle savaştırmak kimin fikriydi bilmiyorum ama bildiğim birşey var ki Worms oynamak birkaç arkadaşınızla toplandığınızda düzenleyebileceğiniz en keyifli aktivitelerden biridir. Bu eşi benzeri bulunmayan action oyununda kurtçıklarımıza bazuka, el bombası, parça tesirli bomba, mayın, pompalı tüfek, balta, ok gibi silahlar kullandırtabiliyor hatta yakın dövüş sanatlarını bila icra ettirebiliyorduk. Yer şekillerini, yer çekimini (Çünkü bu solucanların yüksek yerlerden düştüklerinde nedense canları yanıyodu) ve rüzgarı de hesaba katarak kıyasıya çatışıyorduk. Her takımın bir süper silahı vardı ve oyundaki en eğlenceli anlar bu silahlar kullanıldığında yaşanırdı. Solucanların o tiz ve çocuksu sesleriyle birbirlerine meydan okumaları ve küfretmeleri oyunu daha da eğlenceli hale getiriyordu. Eşek kadar adam oldum ama şu anda birisi "Var mısın Worms'da kapışmaya?" dese bir saniye bile düşünmem, saatlerce oynayabilirim...Bu arada küçük bir ayrıntı: Worms Amiga-500 de hiç çıkmadı.Serinin ilk oyunu A-1200'de çıktıktan sonra PC'de Worms Armegeddon, Worms World Party, Worms 3D gibi devam oyunları yapıldı ve bence içlerinde en iyisi World Party idi...


7 - MOONSTONE



Başında saatlerin su gibi aktığı bir başka Amiga oyunu: Moonstone..Action/FRP tarzındaki bu şahaser, bilgisayar oyunları tarihinde vahşet ve korkunun yoğun biçimde sergilendiği ilk oyunlardan biridir. Dört farklı şövalyeden birini seçip harita üzerindeki birçok tehlikeli bölgede çeşit çeşit korkunç yaratıklarla savaşıyorduk.(Samanlıkta koşarak gelen yaban domuzları ve bataklıkta bir anda ortaya çıkan iskelet hala arada bir kabuslarıma girerler) Amacımız haritanın ortasında bulunan Stonehenge'deki aytaşına ulaşmak için gereken dört ayrı anahtarı bulmaktı. Bu anahtarlara öldürdüğümüz yaratıkların leşlerinden ulaşıyorduk ama anahtarların yeri her oyunda değişirdi. Oyunda save diye bi sistem olmadığı için saatlerce harita üzerinde gezinip yaratık katletmeye çabalardık. Bir yandan da öldürdüğümüz yaratıkların üzerinden çıkan çeşitli silahlar, zırhlar ve eşyalarla karakterimizi güçlendirirdik. Haritada dolanıp duran kocaman kırmızı bir ejder vardı, ne olursa olsun ona yakalanmamak lazımdı..Ha bir de büyücüyü çok fazla ziyaret ettiğimizde kızıp bizi kurbağaya çeviriyordu. Tek kişiyle oynaması da müthiş keyifli olan Moonstone, yanınıza birkaç arkadaşınızı aldığınızda ve böylece birbirinize dalma imkanı oluştuğunda gerçekten tadından yenmiyordu...


6 - LEMMINGS



Lemmings kesinlikle hayatımda oynadığım en güzel ama en kazık oyunlardan biridir. Oyun, çabuk karar vermeyi gerektiren bir zeka oyunuydu ve bölümler zorlaştıkça resmen ekran karşısında kendimizi IQ testi çözer gibi hissediyorduk. Yeşil kafalı, "yepyepyep" şeklinde sesler çıkartan minik yaratıkları ekranın bir ucundan alıp diğer tarafındaki çıkışa ulaştırmaya çalışıyorduk. Bunu yapmak için de lemminglerimize "şuraya tırman", "burayı kaz", "düşerken paraşüt aç", "orda dur ki sana çarpanlar aksi istikamete gitsin" gibi komutlar veriyorduk. Biz gerekli zamanlarda gerekli yönlendirmeleri yapmazsak bu beyinsiz yaratıklar dümdüz yürüyor ve nihayetinde uçurumdan düşüyor, boğuluyor veya tuzaklara yakalanıyorlardı. Her bölümde belli bir sayı kadar yaratığı telef etme hakkımız vardı, o sayıyı aştığımızda game over oluyodu. Bombayla patlatmak zorunda kaldığımız lemminglerden çıkan "pödöfff" sesini unutmam hala mümkün değil...


5 - PRINCE OF PERSIA



Prensesini kaçıran kötü vezir Cabbar'a karşı mücadele eden İran prensinin macerası..Platform türündeki bu oyunu ilk oynadığımda karakterin koşarak yaptığı uzun atlayışlara, bir yere son anda tutunup aşağıdaki kazıklara düşmekten kurtulabilmesine, yeri geldiğinde temkinli biçimde adım adım yürüyebilmesine hayran kalmıştım. (O zamanlar bir oyunda görmeye alışık olmadığımız türden hareketlerdi bunlar) İlerlediğimiz delhizlerde kılıcımızla hadlerini bildirebileceğimiz birçok düşmanla karşılaşırdık. Hiç beklenmedik anlarda karşımıza çıkan tuzaklar adrenalin seviyemizi artırırdı. Uğraşıldığında bölümleri kolayca geçmeye yarayan kestirme yollar bulunabiliyordu ve oyunda bir saatlik bir zaman kısıtlaması olduğu düşünülürse bu kestirme yolların önemi büyüktü. Bir de iki türlü iksir çıkardı karşımıza; birini içtiğimizde enerji verirdi, ötekini içtiğimizde ise başımıza çeşitli felaketler gelirdi..Mesela ekran tersine dönerdi ve o şekilde ilerlemeye çabalardık. Bu oyunda her an herşey olabilirdi. Yürüdüğümüz yer bir anda kırılınca aşağı düşebilirdik, karşımıza çıkan aynayı geçmek için içinden zıplamamız gerekebiliyordu ve hatta kendi hayaletimiz bize saldırabilirdi (Geçmek için kılıcımızı indirmemiz gerekiyordu). Bambaşka, zamanının ötesinde bir oyundu Prince of Persia...

4 - CANNON FODDER



Süper oynanabilirliği ile beni saatlerce ekran başına çivilemiş ama aşırı zorluğu ile de çoğu zaman sinir katsayımı yükseltmiş efsane oyun Cannon Fodder..Sensible Software tarafından üretildiği için tabi ki minnacık adamları yönetiyoduk. Bu minnacık adamlarla kar kış yağmur çamur demeden düşmanla çarpışarak verilen görevleri yerine getirmeye çalışıyorduk. Oyunun başında askere alınmak için sırada bekleyen gençleri gördüğümüz ekranı hatırlıyorum. Bir de şehit olan gençlerin mezartaşlarının gösterildiği ekran aklıma kazınmıştır. Her bölümün sonunda sağ kalan askerlerin rütbesi artardı ve bunların tecrübeleri arttıkça daha iyi çarpışırlardı, attıklarını vururlardı falan. Bazen savaş alanında vurulanların kolu bacağı kopardı ve bir süre kıvrandıktan sonra ölürlerdi. "War: Never been so much fun" derdi oyunun başında. Bir savaş oyunu olmasına rağmen inanılmaz cici bir oyundu. Bu arada daha sonra serinin ikinci oyunu çıktı ve birincisine göre daha kazık olduğunu hatırlıyorum...


3 - SUPERFROG



Sağa sola zıplayan, altın toplayan, arada bir görünmez olan, karşısına çıkan canavarlara tekme tokat dalan pelerinli bir kurbağayı yönettiğimiz Superfrog, herhalde şu güne kadar gördüğüm en renkli atmosfere sahip oyundur. Arka plan grafikleri ve müzikleri kelimenin tam anlamıyla "aşmış" idi. Ormanlarda, piramitlerde, şatolarda ve hatta uzayda zıplayıp duruyorduk. Her bölümde bize extra avantajlar kazandıracak gizli geçitler bulunurdu o ve gizli geçitleri bulduğumuzda içimizi acayip bir tatmin duygusu sarardı. Her bölümden sonra aynı yerleri baştan oynamamak için kumar oynayarak bölüm kodlarını öğrenmeye çalışırdık. Binbir çabayla bulduğumuz bölüm kodlarını bir kenara yazıp arkadaşlarımızla paylaşırdık. Hey gidi günler...


2 - THE SETTLERS



Açık ara başında en fazla zaman geçirdiğim real-time strateji oyunudur bu..Küçücük sevimli adamları yöneterek önce köyümüzün ihtiyaçlarını karşılamaya sonra da askerlerimizle düşman kalelerine saldırarak sınırlarımızı genişletmeye çalışıyorduk. Ancak oyunun savaş kısmı ekonomi kısmına göre geri plandaydı. Şirin adamcıklarımıza ağaçları kestirterek tahta; madenleri işleterek taş ve demir elde ediyorduk. Oyunun en keyif veren yanlarından birisi bina yapımıydı. Bina yapımına gönderdiğimiz adamların binayı yavaş yavaş inşa edişini zevkle izlerdik. Zaten oyunu oynarken hiçbirşey yapmadan köyümüzde neler olup bittiğini izlemek bile çok keyifliydi.Settlers'da herşey aheste aheste gerçekleşirdi ama bu yavaş akış oyuncuyu asla sıkmazdı, hatta tam tersine oyuna bir cazibe katardı. Bu yüzden "Yarım saat oynayayım" diye girdiğiniz oyundan 2-3 saat oynamadan çıkamazdınız. İki adet mouse'unuz varsa bağlayıp arkadaşınıza karşı mücadele verebiliyordunuz. Settlers'ın birçok devam oyunu çıktı ama hiçbirinin ilk oyunun yarattığı karşı koyulamaz bağımlılığı yaratabildiğini sanmıyorum..


1 - SENSIBLE WORLD OF SOCCER 1996 - 97



İşte 90'lı yıllarda uykusuz gecelerimin, kırık notlarımın, bozulan sosyal hayatımın bir numaralı nedeni: SWOS..Serinin önceki oyunları da müthişti ama oyunun bu versiyonu bence bütün dünyada Sensible çılgınlığının zirve yapmasına neden olmuştur. O yıllarda bu oyunun disketinin girmediği bir Amiga sürücüsü düşünemiyorum. Bu oyun için evlerimizde günlerimizi harcadığımız yetmediği gibi okulu kırdığımızda da ilk adresimiz Kadıköy'de saati 1 milyona Sensible oynatan dükkanlar olurdu. Bazen birsürü adam Amiga'sı olan bir arkadaşın evinde toplanır ve turnuvalar düzenlerdik.(Tabi tek bilgisayar olduğu için turnuva on saatte falan anca biterdi) Oyunun müthiş geniş bir veritabanı vardı. Türkiye ligini oynamak, hatta Zeytinburnuspor'u bile seçebilmek mümkündü. Kariyer moduna girip istediğimiz takımı yönetebiliyorduk, bütçemize göre istediğimiz transferleri yapabiliyorduk ve oyuncularımızın gelişimlerini veya çöküşlerini takip edebiliyorduk. Hızlı ve bitirici vuruşları iyi olan adamların değerleri daha çabuk artıyordu. Oyunun en iyi adamı o zaman Milan'da oynayan Weah'dı. Bir de oyundaki falsolu şutları unutmak mümkün değil..Kaleyi karşıdan gören bir yerden sağ köşeye doğru çektiğiniz şuta falso vererek sol köşeden gol atabilmek mümkündü. En zevkli gol atma şekli ise kaleciyi yatırıp boş kaleye pas tuşuyla topu göndermekti...

Thursday, August 05, 2010

Yeni Taze Başlangıç

Bundan dört buçuk sene kadar önce, 23 Ocak 2006 Pazartesi günü "Start From The Dark" başlıklı post ile açılışını yapmışım bu blogun...

İlk yazıda "Bakalım hayatımızın hangi kirlilikleri, güzellikleri, heyecanları,kalp kırıklıkları, donuk kucaklaşmaları yansıyacak bu sayfalara?" diye sormuşum.

24 Ocak 2006'daki ikinci yazımda "Sınavların ertelenmesi" diye bir ifade geçiyor.Bir zamanlar öğrenciymişim, oysa şimdi öğrencilik yıllarım 200 ışık yılı kadar uzaktaymış gibi geliyor..Geçen zaman içinde öğrendiğim en basit ama önemli şeylerden birisi şu oldu: Zaman ve mekan koşullarına bağlı olarak karşımıza çıkan ve aşılması çok zor gözüken engeller, üstesinden gelinemeyeceği düşünülen dertler zaman ile birlikte koşulların da değişmesi ile bir süre sonra dert olmaktan çıkıyorlar.(Yerlerini yeni engeller ve dertler alıyor).Hatta insan bir zamanlar bunları sorun olarak gördüğüne inanamıyor.Gülünç geliyor..O dönemlerde ertesi gün iki tane finalim olduğu için kaygılandığım, ders çalışmak gerekliliğini hayatımın en büyük derdi olarak gördüğüm, haftanın dört günü okulda bulunmak zoruma gittiği için kendime kızıyorum..Bunların hiçbiri gerçek anlamda dert değilmiş..

Dört buçuk sene önce nerdeydim ve şimdi nerdeyim?Bu iki uç nokta arasında belirgin farklar yok galiba.Bu süre içersinde olduğum yerde saydığımı düşünmüyorum ama hayatımı etkileyecek radikal kararlar alıp uygulamaya koyduğum da olmadı..Steve Harris'in Iron Maiden'ın yapacağı muhtemelen son albümden önce söylediği gibi: "Belki daha bilge bir adam oldum ama aynı zamanda daha yaşlı bir adam oldum"

Hareket berekettir parolasıyla yola çıkıp 4.5 senenin sonunda görsellik anlamında bazı değişiklikler yapayım dedim.Blogumun yeni isminde ve tasarımında Decoryah'ın Breathing the Blue parçası ilham kaynağım oldu.

Friday, July 30, 2010

Eski Güzel Galatasaray Formaları

Galatasaray; 2010 - 11 sezonu formalarını tanıttı, hatta bir tanesini dün ikinci Tromso faciasının sinyallerini veren OFK Belgrad maçında giydi.(Bunların yanında ligin 2.yarısı için çubuklu forma hazırlanacak diyorlar)Çok kısa birkaç yorum yapmak istiyorum, zira bu post'un asıl konusu yeni formalar olmayacak.Öncelikle parçalı forma geçen senenin aynısı ve benim hala hoşuma gitmiyor..Tasarım açısından göze hoş gelmeyen birşeyler var bu formada.Bir kere tam parçalı bir forma değil.Formanın yaka kısmına baktığınızda tümüyle kırmızı olduğunu görüyoruz, oysa ki tam parçalı formada yakanın kırmızı şerite gelen kısmı sarı, sarı şerite gelen kısmı da kırmızıdır (Aşağıda Bülent ve Saunders'ın üzerinde yer alan formalar tam parçalı formaya örnektir).Bir de altına ısrarla beyaz şort giyiyoruz ve formanın sırtındaki yazılar da beyaz..Klasik parçalı formanın altında oldum olası kırmızı veya sarı şortu sevmişimdir..Bir türlü ısınamadım bu kombinasyona.Üstelik bu formayla çıktığımız her önemli maçı kaybettik..Beyaz (ya da krem rengi) forma idare eder..Mercan renkli forma ise göze hoş görünüyor ancak benim anlamadığım birşey var.Home formamız parçalı olan, Away forması beyaz ve üçüncü formamız - yani deplasmanda rakiple forma renklerinin benzer olması durumunda giyilmek üzere tasarlanan- formamız da mercan rengi olan değil mi?O zaman neden kendi sahamızda oynadığımız sezonun ilk resmi maçına üçüncü formamızla çıkıyoruz ki?Pazarlama stratejisi olabilir ama bence çok saçma..Ayrıca şu güne kadar hiç kendi sahasında oynadığı maça üçüncü formasıyla çıkan bir futbol takımı hatırlamıyorum..(Geçen sene mor forma ile de aynı haltı yemiştik)

Aşağıda bir zamanlar Galatasaray'ın giydiği güzel formalardan bir derleme yaptım.Benim gibi 90'ların başından itibaren bu takıma bağlanmış herkesin kolayca hatırlayacağı formalar bunlar..Resimlerdeki futbolcular da şu anda hem yetenek hem de karakter anlamında özlemini çektiğimiz eski futbolcularımız..(Arif Erdem dışındakiler tabi ki)























Wednesday, July 21, 2010

Top 10 Acayip İsimli Grup ve Albümler

Geçenlerde elime geçen bir müzik kataloğuna bakarken son derece ilginç isimli bazı grup ve albümlere rastladım.Aralarından bir derleme yapayım dedim:


10 - ABDULLAH - Graveyard Poetry



Huzurlarımızda Amerikalı doom metal grubu Abdullah..Grup, doğu kültürüne ilgi duymuş, orası kesin de bu Graveyard Poetry ne ola ki?Adamların Karacaahmet Mezarlığındaki mezar taşlarından ilham alıp şiirsel şarkı sözleri falan yazdığını hayal ettim bir an için..Tövbe tövbe..

9 - BERRI TXARRAK - Payola



İspanyolca alternatif rock yapan bir grupmuş.Grubun adının ikinci kelimesinin İspanyolcada nasıl okunduğunu merak etmiyor değilim..

8 - NENIA C´ALLADHAN - Nenia C´alladhan



Şükretmeyi bilen folk/medieval grubu..Ne varsa allahtan gerçekten..Bu arada grup elemanlarından biri aynı zamanda SOPOR AETERNUS diye bir grupta takılıyormuş!

7 - DEVIL ATE MY SON - The Eyes Of A Dead Man



Şeytan aldı götürdü satamadan getirdi ama sonra dayanamadı yedi...Alman death metal/metalcore grubuymuş...

6 - KISMET - Hiatus



Bunu ilk gördüğümde aklıma eski kova kalecimiz Hayrettin Demirbaş geldi."Hayrettin bugün takımınız kaybetti sen de şanssız goller yedin, neler düşünüyorsun?" şeklinde kendisine yöneltilen sorulara tek kelimeyle: "KISFHMET" cevabını verirdi..Yapma Hayrettin, yapmayın çocuklar...(Hollandalı bir post rock grubuymuş bu arada)

5 - SYLVESTER STALINE - Gonna Spread Hard Drugs to Your Stupid Kids With the Royalties Generated By This Cd



En sevdiğim film Rambo, en sevdiğim lider Stalin..Bir grup kuracak olsam ilk albümümüzün ismi ne olurdu bir düşeneyim..Hm buldum: BU ALBÜMDEN ESER SAHİBİNE VERİLECEK PAYLA GERİZEKALI ÇOCUKLARINIZA AĞIR UYUŞTURUCULAR YAYACAĞIM..Ama olamaz, bir Fransız thrashcore grubu aynı ismi kullanmış daha önce..Bu olmamalıydı, başka bir isim düşüneyim..

4 - I SET MY FRIENDS ON FIRE - You Can´t Spell Slaughter Without Laughter



Pazar günleri piknikte mangal ateşini ben yakarım..Kritik yerlerde yaptığım hatalarla takımımı yakarım..Buralarda en hızlı çakmağı ben yakarım..Bir de sinirlendiğimde arkadaşlarımı ateşe verir yakarım..Ha bir de gülmeden "katliam" diyemiyorum bunun adına, öyle değişik bir insanım işte...(Amerikan post hardcore grubuymuş)

3 - PELE - A Scuttled Bender In A Watery Closet



Maradona en son "Bu adamı artık müzeye kaldırmanın zamanı gelmedi mi?" demişti Pele için.Amerikalı bazı gençler de "Maradona mı Pele mi?" tartışmasına kurdukları grupla katkıda bulunmayı düşünmüşler sanırım.Bir de utanmadan enstrümantal post rock yapmaya kalkışmışlar.Bu arada ben de "Gerd Müller" adında atmosferik post nu-metal grubu kurmak istiyorum, ilk albümümüzün adı da "Gerdekte Bütün Mumları Üfler" olmalı...

2 - BANANE METALIK - Nice To Meat You



İşte hem grup hem de albüm ismi konusunda oldukça sıradışı bir örnek..Grupta Türk olabilir mi diye araştırdım ama karşıma tamamen Fransızlardan oluşan bir gore n'roll grubu (O nasıl oluyo lan?)çıktı.Albüm ismine bakılırsa yamyam bunlar galiba..

1 - FUCK YOUR SHADOW FROM BEHIND - Freigeist



İşte kesinlikle olay budur.Bu Alman, death-core yaptığı söylenen elemanlar bu grup ismini hangi ruh hali içinde ve kaçıncı kadehten sonra seçmişlerdir; nasıl bir felsefeleri vardır, gerçekten bilmek isterdim..Bu arada grubun plak şirketinin isminin BASTARDIZED RECORDINGS olduğuna da şaşmamak lazım!

Wednesday, July 14, 2010

Kurak Afrika 2010




İzlediğim ilk dünya kupası İtalya 90'dı.Ben de birçok kişi gibi açılış maçında dokuz kişiyle Arjantin'i yenen; kadrosunda Roger Milla, Omam Bıyık (Kana Bıyık diye kardeşi vardı bunun bir de), Makanaky, Tataw ve daha birçok garip isimli futbolcu bulunduran Kamerun'u destekliyordum.Çeyrek finalde İngiltere'ye öne geçtikleri maçta 3-2 yenilip elendiklerinde bayağı üzülmüştüm..Kupanın bir başka tuhaf isimli futbolcusu da İtalyan Schilacci'ydi.Adam neredeyse girdiği her poziyonda golünü çakıyordu, zaten o turnuvanın gol kralı olmuştu..Bunun dışında yari finalde oynanan müthiş bir İngiltere-Almanya maçı hatırlıyorum, 1-1 biten maçın sonunda Almanya İngiltere'yi penaltılarla elemişti.İngiliz Gary Lineker'in tarihe geçecek "Futbol basit bir oyundur, 90 dakika boyunca 22 oyuncu topu kovalar ve sonunda hep Almanlar kazanır" yorumunu yapmasında bu maçın etkisinin büyük olduğunu düşünüyorum..

İtalya 90 Dünya Kupası zamanında televizyondaki ve gazetelerdeki abilerden kupa ile ilgili çeşitli yorumlar duyuyorduk ve okuyorduk.Bu kupanın o güne kadarki en sıkıcı kupa olduğunu, bütün takımların defansif oynadığını ve aşırı sertlik yüzünden maçların temposunun sürekli düştüğünü falan anlatıyorlardı..Şu anda gerçekten merak ediyorum, eğer hala hayattalarsa Güney Afrika 2010'da oynanan bu rezalet futbol için neler düşünüyorlar acaba?Aradan yirmi sene geçmesine rağmen sahada oynanan futbol neredeyse hiç heyecan uyandırmıyor..Bu kupa; tek forvetle sahaya çıkan, sürekli yan pas yapıp rakibi yormaya çalışan, önce gol yememeyi hedefleyen takımlarla doluydu.Doğru dürüst atak organizasyonu göremediğimiz, ayağına topu alanın 25-30 metreden kaleye şut çektiği maçlar izledik..Ronaldo, Rooney, Ribery, Torres, Cannavaro gibi yıldız futbolcuların bitik hallerine şahit olduk..Bir yandan da şu aşağıda resmi yer alan nesnenin kulaklarımıza tecavüz etmesiyle tam bir işkence yaşadık:



Bu arada ortada tartışılmayacak bir gerçek var.İspanya her ne kadar sadece 9 gol atıp şampiyon olsa, son 4 maçını 1-0 kazanabilse de kadro olarak diğer tüm takımlardan güçlüydü.(Hatta bir blog sitesi, kısmen doğruluk payı olan bir tespitte bulunarak İspanya kupayı kazandığında Vee Barcelona Şampiyon diye başlık atmıştı)İspanya oynadığı bütün maçlarda rakiplerinden ağır basıyordu.Karşılarında Arjantin ve İngiltere'yi dörtleyen Almanya bile ezik hallere düştü..Kısaca birçok kötü futbol oynayan takımın yer aldığı, iyi takımların yıldız oyuncularının ise hiç parlamadığı bu kupada "kötünün iyisi" olmayı başararak şampiyonluğa ulaştılar..

Ömrüm yeter mi bilinmez ama eğer 2030 yılına gelirsek ve "Ya 2010 Güney Afrika ile ilgili hatırladığın güzel şeyler var mı Serhat amca?" diye soran olursa onlara şu aşağıdakilerden daha fazlasını anlatamam heralde:


1 - Hollanda-Uruguay maçında Van Bronckhorst'un attığı gol..Abi sen ne yaptın öyle?
2 - Alman Müller...Keyifliydi bu adamı izlemek.
3 - Almanya-İngiltere maçının ilk yarısı..Adrenalinin tavana vurduğu anlardı.
4 - Diego Forlan..Bir oyuncu bu kadar mı ateşleyebilir takımını..
5 - Japonya-Danimarka maçında Japonların attıkları müthiş frikik golleri..Hele Honda'nınki...

Friday, July 09, 2010

My Pretty Rose Tree



Bana bir gün bir çiçek sundu biri.
Mayıs güllerinden bile güzeldi.
Benim güzel bir gül ağacım var dedim,
Ve geri çevirdim bu tatlı çiçeği.

Sonra gittim güzel gül ağacıma.
Gece gündüz yanında olmaktı niyetim.
Ama gülüm kıskanıp sırt çevirdi bana.
Sırf dikenleri oldu elde ettiğim...


William Blake / Songs Of Innocence And Of Experience (1794)

Wednesday, May 26, 2010

Yearn For Change




Bir sessizlik, bir belirsiz çöküş yaklaşıyor…
“Zaman bütün dertleri iyileştirebilir”, bütün öğrenmiş olduğum bu mu?
Ölümün yalnız kefeni gelene kadar zevk her şeyi ayartır, baştan çıkartır.
Fakat biliyorum ki bu her zaman sürecek…

Bir değişiklik için dua ediyorum
Yaşamlarımız ileriye doğru ilerliyor, özümüz ise daha kuvvetli

Hayatın hatıraları çok ilerilere sürükleniyor…
“Nerede arzu varsa orada bir yol vardır”, bundan şüphe duyuyorum
Fakat biliyorum ki bu her zaman sürecek…

Hayat, çabalayıp yarattığımız bütün acılardan ibaret…

Friday, May 14, 2010

Alcest - Écailles de Lune (2010)

Mutlaka üzerinde durulması gereken karanlık, agresif ama bir o kadar da şiirsel ve romantik bir albüm... Müzikte özgünlük böyle birşey olmalı sanırım. Ortalıkta "Nasıl daha teknik çalarım?", "Deneyselliğin sınırlarını daha nasıl zorlarım?" gibi gereksiz arayışlara giren sayısız grup varken; Fransa çıkışlı, gerçekten orjinal işlere imza atan müzik grupları kervanına Alcest de katıldı. (Bu hususta Blut Aus Nord ve Deathspell Omega hemen akıllara gelen diğer isimler) Alcest; aslında Neige ve Winterhalter isimli iki kişiden oluşuyor ve tarzı için Shoegaze ile Black Metal'in karışımı deniyor. Neige'nin gitarından duyulan neredeyse her tını dinleyenlere hüzün ikram ediyor. Hatta bu albümde melankolinin ve hiddetin değişik formlarına rastlıyorsunuz. Örneğin 2. ve 3. parçalarda (Écailles de Lune-Part 2 ve Percées de Lumière) brutalliğin sınırları zorlanırken aynı anda nasıl damar müzik yapılabildiğine şahit olurken, akustik son parça Sur L'Océan Couleur De Fer ile gözyaşlarına boğuluyorsunuz. Yaşasın duygusal Fransızlar, aşk şehri Paris, skandal varis Hilton ve kendi kalesine gol atan Raymond Domenech...

Monday, May 03, 2010

Vay Anam Vay Neler Dönmüş Serhat

(Başlıktan da anlaşılacağı üzere) boşlamışım seni blog.4 senelik kader arkadaşım, elim bir klavyeye uzanabilse ne harikalar yaratacaktım belki de.Bir başlayabilseydim ne yazılar döktürecektim..demek isterdim, ama öyle olmadığını ikimiz de biliyoruz değil mi blog?Seni kandıramam sevgili dostum..Bu arada seninle konuşmaya çalışırken aklıma Mental Central Dialog geldi blog:

- I can't find any answers?
- Are there any answers?
- I can't find any answers?
- Are there any answers?
- I can't find any answers?
- Are there any answers?
- .........

Yok henüz delirmedim blog..Hayat aşığıyım ve aynı zamanda hayat savaşçısıyım.Her gün ikisinin dengeli bir karışımını yaşamaktayım..Aklım negatiften pozitife ve / veya pozitiften negatife doğru çift yönlü hiç bitmeyen düzensiz akışlara şaşar oldu.Yoksa boş akışlar mı bunlar blog?Eninde sonunda sona ermeyecek mi bu oyalayıcı koşuşturmaca?Akarsudan hızla akan görkemli sular en sonunda denizlere ulaşıp sessizce ortadan kaybolmayacaklar mı?Hayır çok fazla Decoryah dinlemiyorum bu aralar ama az önceki pastoral benzetmelerimi sular vasıtası ile yapmış bulundum..Bu arada şarkı sözleri temalarından biri Sular olan bir grup sırf bu yüzden bile ilgi çekmiyor mu blog?Cevabını bildiğim sorular sorma huyumdan vazgeçemiyorum blog..Dakikalarca devam edebilirim..Ha, dakika demişken bakalım sizinle birlikte olamadığımız dakikalarda neler olmuş İzmir Alsancak Stadında ee şey "Melankomik" hayat sahnemde:

- Birkaç *!!*^! organizatörün ve sayıları azımsanamayacak hırbo metalcilerin katkılarıyla günlerce hayalini kurduğum Flosam&Jetsam konseri iptal oldu.Aşağılarda bi yerlerde bir yazı vardı konuyla ilgili. Daha da söyliyecek bir şeyim yok.

- Altı ay boyunca eğitim danışmanlığı görevini yürüteceğim ey blog.Görev tanımım değişti.Sürpriz oldu..

- Bir zamanlar çok yakın olduğum ama uzun süredir hiç konuşmadığım bir insanın doğum günü mesajı gönderdim ama cevap gelmedi blog..Vicdansızlaştı mı bu insan yoksa cidden kalbini çok fena kırmış olabilir miyim?Eğer öyleyse ne yapabilirim durumu düzeltmek için?En iyisi bir mesaj daha atıp "Artık benimle konuşacak hiçbirşeyin kalmadı sanırım?" tarzı bişeyler yazayım..Yine cevap gelmezse kabulleneceğiz artık durumu..

- Fenerbahçe doğru düzgün birşey oynamadan şampiyon mu olacak be blog?Cidden Bursaspor çok daha fazla hak etti bunu..Ne olur bir sefer de daha zayıf olan kazansa..

- Ben neden hep beş maddelik listeler yapıyorum be blog?

Thursday, February 11, 2010

Lost In The Nine Worlds



İçinde biriktirdiği büyük nefreti kusarken aniden hayatta hala ruhuna dokunabilecek tanımsız duygular olduğunu fark eden ancak bütün umutların sonsuza kadar kaybolduğuna inanmaktan kendini alıkoyamayan adamın;

Üzerine adım attığı her yerin, içinde nefes aldığı her boşluğun ona buz gibi soğuk geldiği uğursuz insan evladının hiç beklemediği bir anda kuzey ormanlarının ortasında üzerinde sonsuza kadar uzanabileceği küçük, güvenli bir yer bulmasının;

Hiddet dalgalarının fırtınanın etkisiyle gittikçe büyümelerinin ancak kıyıya ulaştıklarında sessizce ortadan kaybolmalarının;

Geçmişi özlerken sessizce isyan etmenin, kısa bir süre için aydınlanan en karanlık saatlerin, karmakarışık isimsiz duyguların, doğadan gelen ve hiçlik ile karışan geçici huzurun;

2010 Kış mevsiminin albümü bu kesinlikle:

Blut Aus Nord - Memoria Vetusta II:Dialogue With The Stars

Tuesday, February 09, 2010

Top 5 Türk Metalcisi Klişesi



Büyük bir keyifle takip ettiğim Uçan Hollandalı’nın bloğunda o kadar hoş listeler var ki imrendim, ben de bir liste hazırlayım dedim. Konumuz “Türk Metal Müzik Dinleyicisi Klişeleri”. Bakalım yerli metalkafaların olmazsa olmazları nelermiş...

1-Internet Sömürüsü:

Abi manyak mısın orjinal albüme para mı verilir, ben torrent’den bir grubun full diskografisini bir saatte indiriyorum” ya da “Müziği niye CD’den dinliyim ki usta, bilgisayarımda yirmibin tane mp3 var, açıyorum istediğimi dinliyorum” diyen birsürü lavuk metalci tanıdım. Bu insanlar neden işin beleşine kaçarlar, neden sevdikleri gruplara ve müzisyenlere destek olmayı akıllarına getirmezler anlamıyorum. Şahsen sevdiğim bir grubun albümünü satın aldığımda mutlu olurum. Grup için bir faydam dokunduğuna, grubun ayakta kalması ve yoluna devam etmesi için katkıda bulunduğuma inanırım. Gel gör ki ülkemiz metal dinleyicisi için (Tabi ki istisnalar var) sanırım albüm almak birşey ifade etmiyor. Ayrıca bir de her fırsatta “Ya param olsa alırdım, toplardım bütün sevdiğim grupların albümlerini” diye konuşan bir kesim vardır. Bu kişileri azıcık yakından takip ettiğinizde bir gecede sırf içki için rahatça 40 lira falan harcadıklarını görüp hayrete düşersiniz…Patates baskı grup tişörtlerine para verirler, gezmeye tozmaya para harcarlar, abuk subuk alışveriş yaparlar, sevgililerine hediyeler alırlar ama nedense 10-15 liralık ikinci el bir albüme bile elleri uzanmaz. Hatta Türkiye’de müzik albümleri nerelerde satılıyor, albümleri kimler nasıl getirmeye çalışıyor falan diye bir gün bile merak etmezler…

2-“Benim Metalim Seninkini Döver” Güdüsü

1995 yılından beri metal müziğin içinde olan biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki bu ülkede metal dinleyen insanlar sevdikleri grupların dışındaki hiçbir gruba ve onların dinleyicilerine saygı duymazlar. Saygı duymamakla kalmayıp acımasızca eleştirir hatta küfrederler. (Bir arkadaş grubu içinde black metale laf attığı için dayak yiyen death metalci bir çocuk tanıyorum) Kendi adıma düşünüyorum da zaman içinde metalin farklı türlerine yoğunlaştığım oldu ama hiçbir zaman kendimi “tireşçi, detçi, hard rakçı” falan olarak görmedim. Neden insanlar metal müzik içinde keşfedilebilecek o kadar zenginlik varken bir iki türe bağlı kalmayı tercih eder, anlam veremiyorum. Üstelik bu adamların ruh halleri hiç mi değişiklik göstermez ki sürekli benzer şeyleri dinleyip dururlar? Ha bir de bu memlekette bırakın metalin türlerini, dinlediği grup sayısı 4-5 taneden öteye geçmeyen, "Benzer tarzda başka hangi gruplar var?" diye hiç merak etmeyen bir kitle var. Bu hıyartolar yüzünden yıllardır aynı grupların aynı parçaları dönüp duruyor rock barlarda, aynı gruplar konsere geliyor...


3-İstikrarsızlık Abideleri


Bu madde yukarıdakiyle ilintili aslında..Böyle üzerine siyah atlet, deri ceket falan giyen, ter ve bira kokusundan yanlarına yaklaşılmayan, Manowar, Metallica, Megadeth, Pantera gibi grupları dinleyip kendilerini heavy metalin yıkılmaz kalelerinden sanan tipler vardır. Ya da ortalıkta logolarından isimlerini anlamanın imkansız olan grupların tişörtlerini giyen, sokaklarda içip bağıran çağıran, sağa sola sataşan, Immortal, Dimmu Borgir gibi grupları black metalden saymayan, ağır EVIL gözüken leş kara metalcileri görebilirsiniz..Örnekler çoğaltılabilir ama işin özü bu balta insanların ortak özelliği bundan birkaç sene sonra bu işleri tamamen bırakacak olmalarıdır. Zaten ne müziksel olarak ne de hayat felsefesi anlamında dinledikleri onlar için hiçbirşey ifade etmemektedir. Ama çeşitli nedenlerle (Mesela ortamlara girip manita araklamak amacıyla) metal müzik dinler gibi gözükmektedirler. Zamanla bu müzik beyinlerinin kapasitelerini aşmaya başlar. Takıldıkları ortamları, giyim kuşamlarını falan değiştirirler. Hele bir de metal müzik ile alakası olmayan bir sevgili bulurlarsa bu değişim süreci daha hızlı yaşanır. Sokaklarda içip duvarlara işeyen bu bıçkın çocukları artık Rock'n Coke gibi festivallerde zıplarken görmeye başlarsınız..Ha, bir de konu açıldığında söyleyecekleri şey aynıdır: “Zamanında biz de dinledik abi

4-Maksimum Libido


On tane metalci oğlana ortalama bir metalci dişinin düştüğü güzide memleketimizde kendilerine ekmek çıkarmaya çalışan tipler sürekli birbirleriyle rekabet halindedirler. Azınlıkta olan hatun metalcilerle yakınlık kurmak için her türlü takla atılır. İşin en komik tarafı, metal felsefesinden taviz vermeyecek gibi gözüken, müziğin en sertini dinlediğini iddaa eden uzun saçlı heriflerin mesela 80’lerin hard rock’ını seven bir hatunla tanıştıktan sonra takındıkları tavırlardır.”Niye bara gidip bi biraya 5 lira vereyim lan, sokakta takılırım oh mis” diyen Amon Amarth tişörtlü adam, ortama bir hatun metalcinin katılmasıyla beraber kimlik bunalımı yaşamaya başlar. Hatunu kafalamak uğruna abuk subuk espiriler yapar, agresifleşir, kavga eder. Olur da hatunla baş başa kalabilmeyi başarırsa alakasız ortamlara girmeye başlar. İki gün önceye kadar Marduk tişörtünü üstünden çıkarmayan adam kız arkadaşıyla W.A.S.P konserine gider.."Tabi canım bu gruplar olmasaydı metal de olmayacaktı şimdi, long live rock n’ roll” diye kıvırarak av peşinde koşmaya devam eder..

5-Speak Turkish Or Die


Tamam hiçbirimizin İngilizce telaffuzu o kadar iyi değil. Bizlerden dilbilgisi kurallarına tamamen uygun bir şekilde konuşmamız ya da yazmamız beklenmiyor. Ama iddia ediyorum, dünyada İngilizceyi en kötü konuşan ve yazan uluslardan biriyiz. Youtube videolarının altına yazılan iğrenç küfürlü yorumları bir kenara atıyorum..Hadi onları yazan cahil herifler diyip geçelim. Üç seneden beri Last FM adında insanların müzik bilgisine katkıda bulunan, yeni gruplar keşfetmelerine olanak veren bir siteye üyeyim. Gruplar, şarkılar hakkında yazılan yorumları takip ediyorum, hatta ben de kendi yorumlarımı ekliyorum. Bu sitede türkler tarafından yapılmış bir tane adam akıllı yorum görmedim arkadaş..Last FM'e ve internetteki metal forumlarına üye olan bütün denyo türk metalciler, topicleri sevmedikleri grupları kötüleyerek dolduruyorlar. Bunu da olmayan İngilizceleriyle yapmaya çalışıyolar, hatta çoğu zaman herkesin İngilizce yazdığı ortamlarda türkçe abuk subuk cümleler yazıyorlar..İki tanesine geçenlerde tanık oldum. Social Distortion grubunun Last FM sayfasına girmiştim. Yorumları okuyorum, herkes grubun punk-rock tarihindeki önemimden falan bahsetmiş, altlarda bir tane türkçe yazılmış yorum: ”KARI İÇİN MÜZİK”…Sonra Asphyx’in son albümündeki ultra gaz parçası Scorbutics için neler dendiğini okumaya başladım..İnsanlar “Pres play and headbang“ diye hoş yorumlar yazmış, altta agonysatan adlı türk kullanıcıdan büyük harflerle türkçe yazılmış yorum: ”AĞLATIR”..Bu nedir ya? Bu arada Last FM Flag Counter’ı olan ecnebi metalci hatunların sayfalarına bakın, tıklanma sayısında hep uzak arayla Türkiye önde gidiyor…Peki nasıl oluyor bu işler? İki tane İngilizce kelimeyi yan yana getiremeyen taşkafa metalciler acaba elin kızının profiline bakmaktan veya özel mesaj yollamaktan nasıl bir zevk alıyolar? ”MSN?” yazıp cam açtırmanın peşinde koşmuyorlarsa ben de adam değilim…Bir de ülkemizdeki metal konserlerinde şarkı sözlerine eşlik etmesi için kendilerine uzatılan mikrofonlara mal mal bakan seyirci zaten bu maddenin oluşumunda büyük pay sahibi, yahu hiç mi merak etmez insan sevdiği grubun şarkı sözlerini arkadaş?

Friday, January 01, 2010

Bir 90'lar Rüyası

...Gözlerimi kapatıyorum ve kendimi mavi okul önlüklü çocuklarının oyun oynadığı bir ilkokul bahçesinde buluyorum. Bulduğum her fırsatta futbol oynuyorum. Yağmurlu havalarda bile okul binasının içinde meyve suyu veya kola kutusundan yapılmış toplarımızla top oynuyoruz. Bazen birisi plastik top getiriyor, ender olarak da hakiki futbol topuyla oynama fırsatı bulabiliyoruz. Oyun oynadığımız tek yer okulun bahçesi değil. Okuldan evimize döndükten sonra hemen üstümüzü değiştiriyoruz ve kendimizi mahalleye atıyoruz. Hala mahalle arkadaşlığının yaşandığı zamanlar. Sokaklardan geçen araba sayısı o kadar az ki aralıksız mahalle maçları yapabiliyoruz. Sokak ortasında sadece futbol değil; saklambaç, yakar top, yerden yüksek, dokuz taş ve benzeri oyunları da oynayabiliyoruz..Karanlık bastığında annelerimiz camlardan evlere dönmemiz için sesleniyor, istemeye istemeye evlerimizin yolunu tutuyoruz. Güneşli bir Kasım günü okulda Galatasarayımızın Avrupa Kupa Galipleri Kupası'nda Eintracht Frankfurt'u 1-0 yenerek tur atladığı haberini alıyoruz. Sevinçten en sevdiğim arkadaşımın üzerine atlıyorum ve yerlerde debeleniyoruz. Bizi yerde görenler de üzerimize atlıyor. Altta kalanın canı çıkıyor. O an için dünyada benden daha mutlu bir insan yok... Annem "İstikbal"'in öneminden bahsediyor ve ilkokul 4'üncü sınıfta dershaneye gitmeye başlıyorum. Anadolu Liseleri dönemin en klas okulları kabul ediliyor, ne yapıp edip onlardan birini kazanmak zorunda olduğum anlatılıyor. Ama ders çalışmayı sevemiyorum. Okulda sadece anlatılanları dinliyorum, ev ödevlerimi bile yapmıyorum. Dershanede de sadece tarih, coğrafya gibi sevdiğim dersleri dinliyorum. Geri kalan derslerde sürekli saate bakıp duruyorum ve uyukluyorum. Bir gün haber geliyor: Bahariye Caddesi yeniden düzenlenmiş ve araç trafiğine kapatılmış. Bir dershane çıkışına babam geliyor ve Bahariye Caddesi'ni ilk defa gece görme fırsatını yakalıyorum. Her yerde ışıklar dans ediyor. Genç insanlar cadde boyunca yürüyüp sohbet ediyorlar. Havai fişekler atılıyor."Biraz daha büyüyünce ben de arkadaşlarımla burada yürümeliyim" diye içimden geçiriyorum. Fenerbahçe ters geliyor bize. Onlara karşı 4-3, 5-1 ve 5-2 kaybettiğimiz maçlar içimde ukte olarak kalmış. Bir hafta sonu öğlen saatlerinde dershaneye gitmek için babamla birlikte evden çıkarken aynı saatlerde Kadıköy'de Fenerbahçe-Galatasaray maçı başlıyor ve televizyondan canlı yayınlanıyor."Neden maçı izlemek yerine dersanaye gitmek zorundayım?" diye üzülürken daha evden çıkar çıkmaz gol sesi geliyor. Bulunduğumuz yer Kadıköy olduğuna ve bu kadar ses çıktığına göre "Kesin Fener attı" derken daha 5.dakikada Doğu Alman asıllı oyuncumuz Torsten Gütschowun Fenerbahçe ağlarını sarstığını görüyorum. Dersanaye vardığımda maç 2-0 oluyor. Rahatlıyorum.Bir yandan da aklıma 3-0 dan 4-3 kaybettiğimiz ve benim televizyon karşısında ağladığım maç geliyor. Ama hayır, öyle birşey yaşanmıyor. Tugay enfes bir frikik golü atıyor, takımın çiçeği burnunda golcüsü Hakan Şükür kafayla çakıyor. 4-1 alıyoruz maçı. Dersane çıkışı Kadıköy sokaklarında gururla yürüyorum ve ertesi gün okulda Fenerli arkadaşlarımın karşısına geçip sırıtıyorum. Anadolu Lisesi sınavı zamanı yaklaşıyor. Üç tercih yapma hakkım var ve tercihler sınavdan önce yapılıyor. Büyüklerimin yönlendirmeleriyle Hüseyin Avni Sözen, Kadıköy Anadolu ve Üsküdar Anadolu Lisesi’ni yazıyorum. Sınavdan sonra 100 soru üzerinden 81 netim olduğunu hesaplıyorum. Biraz düşük. Bizimkiler bundan memnun kalmıyor. Sonuçlar açıklanıyor. Asıl listeden hiçbir okula giremiyorum. Kadıköy Anadolu’nun 250 küsürüncü, Üsküdar Anadolu’nun da 16.yedeğini kazanıyorum. Kadıköy Anadolu’dan umudu kesiyoruz ama Üsküdar için umutlar var. 1993 yılının Eylül başında annemle Fıstıkağacı’na doğru yola çıkıyoruz. Üsküdar Anadolu’nun Müdür Yardımcısı bizi karşılıyor. Biz “Yedekten girme şansımız nedir?” diye sorunca hiç beklemediğimiz şekilde “Kazandınız zaten, isterseniz şimdi ön kaydını yapayım çocuğun“ cevabını alıyoruz. Böylece yedi senelik, iniş çıkışlarla dolu yeni bir döneme adım atmış oluyorum. Okul başlıyor. İlk yabancı dilin Almanca olması ilk başlarda biraz ters geliyor. Almanca’da zorlanıyorum. Üstelik hazırlık sınıfıyız diye haftada 30 saat falan Almanca dersi koymuşlar. Zach adında Alman disiplinini bize tam anlamıyla yansıtan bir hocamız var. Kadının yüzü, sinirlendiği zaman hayatımda gördüğün en koyu mor renge dönüyor. Ne kadar ufak olduğumuza aldırmadan bize bağırıyor, çağırıyor, ceza ödevleri veriyor. İlk dönemin bitmesine az bir süre kala çocuğun biri yanlışlıkla bu kadının ayağının üzerine oturduğu sırayı düşürüyor. Kadın önce 6 hafta falan rapor alıyor. Daha sonra da durumu ciddileşmiş olacak ki ülkesine dönüyor ve bir daha okulumuz sınırları içine girmiyor. Bu büyük beladan bu şekilde kurtuluyoruz. Zach’ın yerine derslerimize Mayer adında daha insancıl bir Alman girmeye başlıyor. Almancayı biraz toparlıyorum. UEFA, Şampiyonlar Ligi diye bir uygulamayı devreye sokuyor. Ama turnuvaya ilk sezonda sadece 8 takımın katılacağı açıklanıyor. Yani katılmak mucize gibi bir şey. Önce Cork City diye adını hiç kimsenin duymadığı bir İrlanda takımını biraz zor da olsa eliyoruz. Sonra karşımıza Manchester United çıkıyor. Buraya kadarmış diyoruz. İlk maç İngiltere’de. Maç başlar başlamaz adamlar deli gibi saldırıp arka arkaya 2 tane gol atıyorlar.Babam “Oğlum kalk yat sen, fark yiyişimizi görme. Hem yarın okulun var” diyerek ömründeki en talihsiz baba tavsiyesini veriyor. Babamın sözüne uyuyorum ve gidip yatıyorum. Sabah kalktığımda “Bugün arkadaşlarımın yüzüne nasıl bakacağım?” diye düşünürken babam müjdeyi verip kendini affettiriyor: "3-3 bitti oğlumİnanılacak gibi bir şey değil gerçekten. Rövanş maçı da İstanbul’da 0-0 bitiyor ve Şampiyonlar Ligi’ne kalıyoruz. Elimizden geldiği kadar mücadele ediyoruz ama grupta 2 beraberlik alıp gol atamadan sonuncu oluyoruz. Yine de o sene Galatasaray’a olan sevgim 100 kat artıyor. 1994’ün ilkbahar ayları. O zamana kadar yaklaşık 2-3 sene Commodere 64+Dataset kullanan ve kafa ayarından illallah demiş bir çocuğum. Emlyn Hughes Soccer, Boulderdash, Impossible Mission, Rick Dangerous, Summer Games, River Raid, Microprose Soccer, Great Giana Sisters ve daha ismini hatırlayamadığım birçok süper oyunu oynama şansını bulmuşum. Ama kasette oyun oynamanın zorluğu canımı sıkıyor. O zamanlar Commodore'un 5¼ Inch ebadında disklere uyumlu (Bildiğimiz disketlerin 2 katı kadar) bir disk sürücüsü var. Bu Disk Driver’ın çok daha geniş bir oyun çeşitliliğine sahip olduğunu ve oyunlarının çok daha basit bir şekilde yüklendiğini, çalıştırıldığını falan öğreniyorum Sınıfta babası para maddi bakımdan sıkıntı yaşamayan bir çocuk var. Çocuğun kısa zaman önce Amiga’ya geçtiğini, elindeki Commodore’u ve Disk Driver’ı artık hiç kullanmadığını duyuyorum. Fırsatı kaçırmak istemiyorum ve çocuğa:”Ee kullanmıyorsan Driver’ını bana satar mısın?” diye soruyorum.”Satarım” diyor. Anlaşıyoruz ama harçlığım o sıralar anca yiyip içmeme yettiği için çocuğa parayı taksitle ödemeye başlıyorum ve borcum aylar yıllar sonra bitiyor. Ama hiç önemi yok çünkü artık simsiyah bir Commodore 1541 Disk Driver sahibiyim. Disket sürücüme muhteşem oyunlar girmeye başlıyor: Double Dragon, The Last Ninja serisi, Usagi Yojimbo, Shinobi, Robocop serisi, Midnight Resistance, Terminator, Speedball, Defender Of The Crown, Sleepwalker, One On One, Turrican... Haziran 1995. Hayatımın her dönemimde yanımda olacağını henüz bilmediğim bir dost ile tanışıyorum: Müzik. O güne kadar 90’ların akla zarar şarkılarıyla (8:15 Vapuru, Hey Corc Versene Borç, Hadi Yine İyisin, Haydi Şimdi Bütün Eller Havaya, Ateşteyim, Ortada Kuyu Var Yandan Geç, Harç Bitti Yapı Paydos vs) büyümüş bir insanken günün birinde bir arkadaşım “Olum adam gibi bir şeyler dinle artık” diyor ve bana 2 adet çekme kaset veriyor. Biri Metallica’nın kara kapaklı albümü öbürü de Pentagram-Trailblazer Dinliyorum, acayip hoşuma gidiyor. Kuzenden Guns n’ Roses’ın Spaghetti Incident kasetini, babamın müdürünün kızından da Megadeth’in Peace Sells’ini ve Testament-The Ritual çekme kasetlerini ödünç alıyorum. Kısa bir zaman sonra para biriktirip Megadeth’in Countdown To Extinction kasetini satın alıyorum. Bu, aynı zamanda aldığım ilk orijinal müzik albümü oluyor. Gerisi için ise şunu söyleyebilirim: Şu güne kadar müziğe harcadığım parayla rahat bir araba almıştım! Zaman geçiyor ve ilgi alanlarıma bilgisayar oyunlarından ve müzikten farklı şeyler girmeye başlıyor. Karşı cinse ilgi duyuluyor.Birkaç başarısız yakınlaşma deneyiminden sonra hayatımda ilk defa bir kız arkadaşım oluyor. Onla beraberken ortalığa tamamen masumiyet ve saflık hakim. Bilmiyorum nasıl davranacağımı, ne söyleyeceğimi. O da bilmiyor. Ama sorun yok. İkimiz de gamsızız. Dünya mükemmel bir yer gibi görünüyor, güneş sanki hiç batmayacakmış gibi geliyor. Sanki Beat kuşağına katılmış gibiyiz. Kız arkadaşımla birlikte olamadığım hafta sonlarını basket oynayarak geçiriyorum. Arkadaşlarla basket oynamak için Cumartesileri öğlene doğru buluşuyoruz. İlk durağımız genellikle Kalamış Streetball sahası oluyor. Oradan çıkıp Yoğurtçu Parkı, Kadıköy Meslek Lisesi, İstek Vakfı, Kadıköy Sahili (Şimdi arıtma tesisi falan yaptılar oraya, eskiden kocaman yemyeşil bir araziydi) ve Kadıköy ilçe sınırları içerisindeki hemen hemen her potaya uğrayıp basketbol oynuyoruz. Aynı program Pazar günleri de yaşanıyor. Emektar Commodore 64'üme elvada diyorum ve Amiga’ya geçiyorum. Boş zamanlarımın çoğu oyun oynamakla geçiyor. O kadar fazla oynuyorum ki babam bilgisayarın başına oturmamam için arada bir bilgisayarın parçalarını saklıyor. Yüzlerce saatimi Sensible World Of Soccer için kurban ediyorum. Worms, Gunship 2000, Indiana Jones The Last Crusade, Larry’ler, The Settlers, Cannon Fodder, Lemmings, Genesia, Utopia, Super Frog, Silk Worm ve aklıma şu an gelmeyen birsürü harika oyun ile tanışıyorum. Liseye başladığımda notlarımda acayip istikrarsızlıklar görülüyor. Karnemde Lise 1 ve 2'de yıl sonunda 2, Lise 3’te 1 adet zayıf geliyor. Günlerin geçmesi ve bir an önce özgürlüğe kavuşmak için dua ediyorum. Hayatıma şu anda ismi lazım olmayan bir insan giriyor. Yaklaşık 2,5 senemi onunla birlikte geçiriyorum. Tam anlamıyla beni hayatta tutuyor. Herşeyden daral geldiği, ÖSS’nin kabus gibi üzerime çöktüğü, çevremdeki kişilerin çoğunun kolpa olduğunu düşündüğüm, üstüne üstelik bir sürü kişinin öldüğü bir deprem atlattığımız zor dönemlerde hep onu düşünerek hayata bağlanıyorum. Birlikte dönülmesi en zor virajları dönüyoruz. Birlikte uçurumların kenarlarına yaklaşıp düşmek üzereyken kendimizi oralardan geriye doğru çekiyoruz. Nasıl olduğunu bilmiyorum ama hayatıma o yön veriyor. Rüya gibi geçen 2,5 senenin sonunda beni uykudan uyandıracak tokatı yüzüme vursa da ona kızamıyorum. Ayrıldıktan sonra “Bir daha hiçbirşey eskisi gibi olmayacak” lafı daha anlamlı gelmeye başlıyor. Haziran 1998. Henüz birkaç senelik, özentilik döneminden tam olarak kurtulamamış bir metalciyim. Yaşım ile orantılı olarak metalcilik hayatımızın en gaz zamanlarını yaşıyorum.Teybime en sık koyduğum kasetler Overkill, Slayer, Testament, Flotsam & Jetsam, Annihilator, Kreator, Megadeth, Iced Earth, Helloween ve Stratovarious kasetleri oluyor. Ancak bir yandan da İskandinavya taraflarından hızla yayılan gothic metal akımından etkileniyorum ve moralimin bozuk olduğu zamanlarda hiçbir grubun müziği Sentenced'ınki kadar bana yakın gelmiyor. Akmar Pasajı'ndan geçmek bile heyecan veriyor. Hele oradaki müzik dükkanlarına girip albüm bakmak; kaset, cd veya tişört almak kadar keyifli bir iş yok. O esnada Kreator ve Samael'in İstanbul'a konsere gelecekleri haberi duyuluyor. Lisede alt sınıftan 2 gaz metalci arkadaşımla anlaşıyorum. Ne yapıp edip bu konsere gidicez. (18 Yaş sınırı koysalar bile en azından şansımızı deneyeceğiz) Hayatımda gideceğim ilk konser olacak bu. Oldukça sıcak bir Haziran günü eskiden bir disko olan Andromeda adlı konser mekanına varıyoruz Dışardaki görüntü acayip derecede heyecan verici. Hiç bu kadar metalciyi bir arada görmüş değilim. Kızlı erkekli yüzlerce kişi konser mekanının hemen dışındaki alanda içki içiyor, muabbet ediyor, şarkılar söylüyor. Arada bir alkolün etkisiyle sapıtanlar oluyor ama zararsızlar. Bazıları bize "Ulan veletlere bak" der gibi bakıyorlar ama umurumuzda değil. Kapılar açılıyor ve herkes içeriye hücum ediyor. Yaş sınırı falan da yokmuş. Ancak içerde bir sorun var, klimalar çalışmıyor. Kan ter içinde önce Samael'i izliyoruz. O zamanlar grubu takip ediyor değilim, zaten ses düzeni de berbat, ne çaldıkları anlaşılmıyor. Bir ara Samael gitarları falan tamamen kısarak tekno çalmaya başlıyor. O an seyirci acayip sinirleniyor: "S...miş Samael" diye bağırmaya başlıyor. (Şimdi düşününce çok komik geliyor bu) Samael'i yuhalıyor insanlar ve Kreator sahneye çıkıyor. Daha anlaşılır bir ses sistemi ile Outcast albümlerine ağırlık vererek iyi bir performans sergiliyorlar. Hayatımda ilk defa arkadaşlarımla kol kola girip kafa sallıyoruz. Bunun sonucu olarak ertesi gün hayatımdaki ilk şiddetli boyun ağrısını yaşıyorum. Ertesi sene aynı mekanda bir başka efsane thrash grubu Overkill'i izleme fırsatını buluyorum. 90’lı yılların son dönemlerine ait hatırladığım bir gün de yine futbolla alakalı. Tarihi dün gibi hatırlıyorum: 22 Aralık 1999 Çarşamba. Hava inanılmaz derecede rüzgarlı ve soğuk. Okuldan çıkıp kız arkadaşımın yanına gitmek üzere Kadıköy-Bostancı dolmuşlarına biniyorum. Fenerbahçe-Galatasaray derbisi Galatasarayımızın Şampiyonlar Ligi maçı nedeniyle o güne ertelenmiş. Stadın önünden geçiyoruz. Berbat havaya rağmen Fenerbahçe taraftarları dışarıda bekliyor. Fenerbahçe, 1 hafta önce kupada Pendikspor faciası yaşamış, Galatasaray’ın ise önüne geleni yendiği bir dönem. "Ulan bu Fener en kötü zamanında bile bizi yeniyor, acaba gene aynısı mı olacak?" diye endişe etmiyor değilim. Kız arkadaşımı okuldan alıp evine bırakıyorum. Maçın başlamasına çok az bir süre kala Kadıköy sokaklarında boynumda Galatasaray atkısıyla eve doğru yürüyorum. Sokaktaki ve araçlardaki insanlar bana tip tip bakıyorlar. Allahtan hava çok kötü de dışarıda fazla insan yok. Maça süper başlıyoruz ve ilk yarıda Hasan Şaş ve Marcio ile 2-0 öne geçiyoruz. Tam rahatlamışken Moldovan’ın ortaladığı top esen hayvani rüzgarın etkisiyle kalemize yöneliyor ve kaleci Mehmet'in buyur etmesiyle fark 1'e iniyor. Ancak başka gol olmuyor ve milenyumun son derbisini kazanıyoruz. …Gözlerimi tekrar açtığımda tarihler 1 Ocak 2010’u gösteriyor. 90’lı yılların bitişinin ardından 10 sene daha geçmiş. O yılları benim için özel yapan neydi, bunu tam olarak bilemiyorum. Belki çocukluktan ergenliğe geçişte yaşadığım gamsız ve eğlenceli zamanların o dönemlere denk gelmesi olabilir. Ya da o yıllarda henüz tam olarak kirlenmemiş, teknolojinin insan hayatında bu kadar yer kaplamadığı bir dünyada yaşamamız. Özlüyorum... TEŞEKKÜR LİSTESİ

(Bu yazıda ismi geçen insan-nesne-mekanların dışında kalanlar)


Inter Star
Magic Box
Yıldo
Bülent Karpat
Levent Özçelik
Rüstem Batum
Roman Kosecki
Yusuf Altuntaş
Tugay Kerimoğlu
Falco Götz
Reinhard Stumpf
Karl Heinz Feldkamp
Dean Sounders
Greame Souness
Spor Stüdyosu
Teenege Mutant Ninja Turtles
Transformers
Show Tv Kırmızı Nokta Kuşağı
Playboy
Tinto Brass
Ümit Aktan
Meteor Oyun Salonu
Yazıcıoğlu İş Hanı
Joy Bilgisayar
Street Fighter II
Mortal Kombat Serisi
Final Fight
Captain Commando
Al Lowe
George Lucas
Lucas Arts
BlueByte
Sierra
Infogrames
Midway
Psygnosis
TRT Salı Akşamları Yabancı Sinema Kuşağı
Running Man
Robocop(Film)
Rocky IV
Home Alone
Terminator 1&2
Rock Market
Kara Leke
Amorphis
Tiamat
Machine Head
Süper Baba
Olacak O Kadar
Güner Ümit İle Süper Turnike
Bir Kelime Bir İşlem
Haydi Bastır
Aileler Yarışıyor
A Takımı
Mc Gvyer
Cinayet Dosyası
Kalamış Parkı
Fenerbahçe Parkı
Göztepe Özgürlük Parkı
Fenerbahçe Piramit Eğlence Merkezi
Caddebostan Sahili
Akmar Pasajı
Akmar Çevresinde Çekme Kaset Satan İnsanlar
Atlantis Müzik
Saadeth Müzik
Küçük(Bitli)Kemancı
Non Serviam
Şebek Heavy Metal Fanzin
Century Media Records
64'ler
Commodore Dergisi
Meg Amiga
Amiga Dünyası
Game Show
Yüzbaşı Tommiks
Texas
Tenten
Red Kit
Mister No
Zagor
Topitop
Lolipop
Sulugöz
Probis
Capri Sun

Saturday, October 31, 2009

Mechanic Hippie



Albüm:...And Oceans/The Symmetry Of I,The Circle Of O


Nedir bu seslerin kaçtığı zeminden gelen içe işleyen renkler?
Bu, eski boş gelecek mi?
Yoksa heyecan veren kara tabiat mı?

Renkler içimde dolanıyor.
Aklım kuşatılmış, aşırı doz…
Sessizlik bana şırınga edilmiş…

Bu kırmızı teknoloji fırtınası içinde,
Hepimiz elastik solucanlar mıyız?
Bu paradokssal alanda,
Hiç enerjik atomlar var mı?

Spazmların nüksetmesi bu dansın ritmi olabilir mi?
Bu, neo-kültürel uzay gezisi mi?
Yoksa ebedi ipnoz kontrolü mü?

Yankı, var olmanın bir gölgesi mi?
Yoksa var olmamanın film müziği mi?
Sesler orkestral kabuslar mı?
Yoksa siyah ve beyaz yüzlerin eşanlamlısı mı?

Renkler içimde dolanıyor.
Aklım kuşatılmış, aşırı doz…
Ve beraberinde spazmlar geliyor…

Bu kırmızı teknoloji fırtınası içinde,
Hepimiz elastik solucanlar mıyız?
Bu paradokssal alanda,
Hiç enerjik atomlar var mı?

Feeling Guilty of Being Alive

KENDİMİ SUÇLU HİSSEDİYORUM:

- 27 yaşında olup da sanki 77 yaşındaki biri gibi sürekli kendime "Ah nerede o eski günler" diye sorup durduğum, zamanın tadını çıkarmak yerine geçmişe bağlandığım, özlediğim yıllarla ilgili hatıralarımı paylaşacak kimse bulamadığım ve onları içimde yok olmaya mahkum ettiğim için...

- Bir yandan bu dünyadan hiç bir zaman iyi bir yer olmasını beklemezken bir yandan da yaşamın akışı içinde hak ettiğimi sandığım iyiliklerin karşılığını almayı bekleyip kendi içimde ikileme düştüğüm için...

- Daha Cuma günü sona ermeden Pazar gecesini düşünüp durup dururken huzurumu kaçırdığım, anın kıymetini bilmeyip hep ilerisi için endişe duyduğum, herşeyi uzun vadede düşündüğüm, bu günübirlik dünyada kalıcı zevkler aradığım, "Ya tam olsun ya da hiç olmasın" diye zarar verici bir düşünce biçimine sahip olduğum için...

- Etrafımda iğrenilecek bazı insanlar olduğunu bilmeme rağmen sırf gerginlik çıkmasın diye her seferinde kendimi dizginlediğim, bu güne kadar içimi bastırılmış duygular ile iyice doldurduğum için…

- İnsanlara hak etmedikleri değerleri verme konusunda büyük başarı sahibi olduğum, gerçekten değer verilmeyi hak eden azınlığı da bir şekilde kendimden uzaklaşmayı başardığım için...

- Her gün kendi kendime sorduğum sorulara yenilerinin eklenmesine rağmen bu sorulara verilecek yanıtlar konusunda en ufak bir ilerleme kaydedemediğim, sıradan bir işi yaparken bile aklımın bir köşesinde "Ne için?" cinsinden soruların sorulup durmasına engel olamadığım için...

- Normal insanlar gibi olamadığım, yapamadığım, kimseye birşey kanıtlamak ya da hiçbir yoldan kimseyi etkilemek peşinde olamadığım ,hala müziğe ve bilgisayar oyunlarına para verdiğim ama doğru dürüst giyinmesini bile öğrenemediğim için…

- Dünyada her gün masum insanlar ölürken, insanlar açlık çekerken, başlarını sokacak ev ve karınlarını doyuracak para bulamazken, bir yandan doğa yavaş yavaş yok olurken ben tüm bunların ötesinde karamsarlığın pençesine düşüp egoistçe sadece kendimi kurtarmak istediğim için…


Evet Suçlu Hissediyorum!

Saturday, October 03, 2009

Bloodbirds




"The god of man is a failure
Our fortress is burning against the grain of the shattered sky
Charred birds escape from the ruins and return as cascading blood
Dying bloodbirds pooling, feeding the flood
The god of man is a failure
And all of our shadows are ashes against the grain"

Friday, October 02, 2009

Trajediler Mezarlığı

Bu "hayat" denilen, içine ne amaçla dahil olduğumuzu asla bilemediğimiz ve bilemeyeceğimiz döngünün içinde bulunduğumuz mekanlar ve zamanlar ne kadar sınırlı..Gücümüz fazla bir şeye yetmiyor..Zamanın akışını değiştirebiliyor muyuz?Ne kadar zenginliğe sahip olsak, ne kadar süper bir yaşamımız olsa, bize karşı ne kadar, sevgi, saygı duyulsa da de bir gün "büyük uyku" ya dalıp bu evrenden sonsuza kadar kaybolmayacak mıyız?Göz açıp kapayana kadar geçen bu saçma paradokslarla dolu döngünün içinde kim için ne kadar önem taşıyoruz?Önem veren veya önem verilen kişi olmayı hak etmek için neler yapmak gerekir?Birilerini ve/veya birşeyleri nasıl ve ne amaçla önemsediğimizi merak ediyorum..Soyut olan kavramlar üzerinden kesin konuçlara varmak imkansız..Üstelik tanrı bizi "görecelilik" diye bir ayrıştırıcı özellik ile yaratmış...Kendi adıma olay çok basit..Hala öğrenemedim; neden aslında hiçbirşeyi hak etmeyen, bana hiçbir hiçbir anlamda faydası dokunamayacak kişiler için fedakarlıklar göstermeye, durumu idare etmeye devam ediyorum ki?Ya da ucundan kenarından dahi olsa hiçbirşeyi paylaşamayacağımı bildiğim kişilerle neden yakın olmayı deniyorum acaba?İstediğim bu değil..Öyle bir noktadayım ki neyi istemediğimi gayet iyi biliyorken neyi istediğimden ise emin olamıyorum...Bu günlerde sadece bir parça huzurun eksikliğini mi duyuyorum yoksa elimdekilerin kıymetini bilmeyip boş yere sızlanıyor muyum?Neden hiçbirşey gerçek gibi gözükmüyor gözüme ve hiç kimseden tam anlamıyla emin olamıyorum?Yalnız olduğumu, hatta çoğu zaman hemen herşeyden kaçarak, uzaklaşarak benliğimi içe hapsettiğimi, böylelikle de kendime işkence ettiğimi kabul ediyorum..Ama acaba yanlızlığımdan bir tek ben mi sorumluyum yoksa bunda farklı yaşamsal faktörlerin da etkisi var mı?Sorulacak soru şu: "Acaba kendimi herşeyden soyutladığım için mi dünya bu kadar karanlık ve soğuk bir yer olarak görünüyor yoksa bu ruhsuz dünya üzerinde yaşayan abuk subuk insanlar yüzünden mi hissediyorum bu yalnızlığı"?Ayrıca böylesine arabesk edebiyatı yapmak ne ölçüde doğru?...Kendimi bildiğimden beri kendimi yargılıyorum ve eksiklerimin, yapamadıklarımın bilincindeyim..Ya günün birinde gerçekten kendimi kaybetmek isteseydim ve böyle çok uzaklara gidebilseydim..Tek bir kişi sahici bir gözyaşı döker miydi?Trajedilerin yattığı mezarlığa tek başıma uğurlanmayı istemiyorum..Hatta trajedileri boş tabuta yerleştirip o tabutun çivisini çakmak ve güvenli bir yere doğru uzaklaşmak istiyorum..Ne yapmam lazım durumu biraz olsun kurtarmak için?!

Friday, September 25, 2009

Kadın-Erkek İlişkileri Üzerine Harika Bir Yazı

Flying Dutchman'ın blogundan alınmıştır.Son zamanlarda okuduğum en keyifli yazılardan biri.Yazanın ellerine sağlık.


İLİŞKİLERDE TOP 10 İĞRENÇ ERKEK MODELİ:


1-Kereste Adam: "Lumber-man" de diyebilirsiniz bu adama. Hani kız arkadaşı "hayatım David Cronenberg'in son filmine gidebilir miyiz?" diye sorduğunda "ya Dilek şirketten 2 tane Maskeli Beşler bileti verdiler ya ne koronası, Opel Corsa Toyota Corona eheheheh" diye espri yapan öküz adam var ya işte o. Bu tiplerin Mustafa Kemal Atatürk'ün özdeyişine atıf yaparsak hayat damarı yoktur. Sanat anlayışı olabildiğince tekdüze olan bu adamı bir kitapevinde Rus romanlarının önüne götürseniz devreleri istop edebilir. Müzik, sinema, resim, kitap, sosyal hayat onlar için Polat Alemdar'ın bakışında gizlidir.

2-Hemzemin adam: Hani ortamlara akmak için sürekli arkadaş çevresini kullanan, ama amiyane tabirle sevgili yapınca arkadaşlarını silen ve taviz üstüne taviz veren "satıcı" var ya işte o adam. Bu adam ilişkisi yokken erkek arkadaşlarıyla kanka modundadır. Ne zamanki bir kızla tanışır, adamı bulmak mümkün olmaz. 10 senedir tanıdığın adam birden bir sevgi böceğine dönüşür. Ben yılların heavy metal dinleyicisinin sırf kız arkadaşına yaranmak için Hande Yener konserinde "hataaaayı ben en başındaa yaaaaptım" diye çığırdığını bilirim. Başında yaptın tabi, biz de başında yaptık seni adam bildik. Joe'nun deyimiyle bu adamların genellikle götü de yere yakındır o yüzden adı "hemzemin adam"dır.

3-Canciğer adam: Bu da 2 numaranın tam tersidir işte. Sevgilisi onun hayatında "interim coach" gibidir. Yani geçici kontratla işe alınır. Onun için kız arkadaşıyla yemeğe gitmek, aktiviteye katılmak, vakit geçirmek bir Play Station turnuvasından, bira ve patates eşliğinde maç seyretmekten, arkadaşarıyla masa üstü FRP oynamaktan aldığı tadın onda birini vermez. Bu adamların neden bir sevgilisi olduğunu merak ederim hep. Telefonunda son aranan 10 numaranın ilk 5 tanesi hala Ahmet, Hüseyin, Barış, Talat, Mahmut'sa niye sevgili yaptın arkadaşım. Blog yazarlarından birisinin sevgilisine "senden önce futbol vardı" dediğini de burdan açıklar ismini tahmin etmeyi artık size bırakırım. Baş harfi "tunchay".

4-Faşist adam: Bu adamın faşizmi siyasi anlamda değil, zevkler ve renkler anlamında. Şahsen bunun çok sık rastlamasam da bayan versiyonuna sinir olurum, erkeğin nasıl irrite edebilir olduğunu tahmin ediyorum. Her zevkini partnerine aşılamaya çalışan erkektir bu adam. Dinlediği müziği "al bak şunu dinle" diyerek ve sevgilisinin kulağına kulak pisliği taşlaşmış mp3 kulaklığını takarak, gittiği ve beğendiği Tarantino filmini zorla kız arkadaşına 3 defa izleterek hatta oturup bir de "bak bak çok beğeneceksin, bu da bir şov canım" diye Manchester United-Arsenal maçını izleterek sap olmaya doğru emin adımlarla giden adamdır bu. Arkadaşlar yıllardır anlayamadığınız şeyin artık farkına varın, kadınlar bizim hoşlandığımız şeylerin % 80'inden hoşlanmıyorlar.

5-Re-union adamı: Her zora düştüğünde camianın en simge adamını hocalığa getiren takım gibidir bu adamlar. Yıllar boyu unutamadıkları ve uzun sürmüş bir aşkları olur. Bir türlü unutamazlar ve biten yeni her ilişkisinden sonra telefon defterinden ilk olarak o oturaklı ilk ilişkideki kızı ararlar. Hatta bazıları üçüncü denemeden de sonuç alamayınca "yeter ulan artık siliyorum seni hayattan, bitirdin beni" diyip, telefonundan ilgili kızın numarasını siler ancak 3 ay sonra terkedildiğinde en iyi arkadaşını arayıp "yaaa Nazlı'nın numarayı silmişim Alper neydi ya sende varmı ühühühühü" diye dilenir. Ama futbol tarihinde kaç re-union işlemiştir ki gerçek hayatta da işlesin. Yaa yaaaa


6-Elde var bir adamı: İtiraf edeyim listede en sinir olduğum adam budur. Şu blogu okuyan 2.000 kişiden 1.500 tanesi bunu yapmıştır, "yapmadım" diyenin alnını karışlarım. Bir kız arkadaş vardır. Derken bir başka kızdan elektrik almaya başlanır, derken o elektrik platonik aşka dönüşür. Ama elektrik alınan kıza gidip söylenene ve cevap alınana kadar o anda beraber olunan sevgili elde tutulur. Sebebi, olur da yeni aday bizi refüze ederse eldekini kaybetmeyelim kaygısıdır. Olumlu sonuç alınırsa eski sevgiliye güle güle denir, olumsuz sonuçta ne şiş yanar ne kebap. Ha bahanesi ne olursa olsun büyük aşağılıklıktır belirteyim. Şimdi o 1.500 kişi tek tek kız arkadaşlarının ismini ve telefonunu bıraksın, bir dost olarak arayacağım kendilerini.

7-İlişkilerin Marxisti: Bu güruhun korkulu rüyaları 4 tanedir. 1-Sevgililer günü 2-Evlilik,tanışma vs. yıldönümü 3-Yılbaşı 4-Sevgilinin doğum günü. Bir ay önceden bu özel günler için titreme gelir bu arkadaşlara. Hediye almayı bilmezler, hediye alacak paraları yoktur (zengin fakir farketmez, bir yere harcarlar olsa da), yılların eskitemediği emektar düşünceye başvururlar. "Ya Pınar zaten hediye nedir ki, bunlar hep tüketim toplumunun tuzağı, yani niye illa ben o günde sevgimi belirteyim ki..niye...niye ya....365 günden niye bugün? Pınar? Niye bakmıyosun?". Pınar o sırada Slayer'dan "God Hates Us All"u söylemeye başlamıştır bile..Tanrım neden..neden ben.

8-4S Adamı: Bu 4S'nin açılımını söylemeyeceğim bilen biliyor. Usturuplu çevirisi "kaçan kovalanır"dır. Bu adam kız arkadaşıyla ilgilenmez, arayıp sormaz, SMS'e cevap vermez yani tam anlamıyla umursamaz havadadır. Gidip sorarsın "niye böyle yapıyorsun, bak kız etrafında pervane" diye, cevap klasiktir "soğuk yapıyorum abi, 4S kuralı, kendini çok vermeyeceksin karşı tarafa, üzülen sen olursun". Vay eşek vay. Bu herif aynı zamanda bir kızı elde edene kadar ona değer verip, amacına ulaşınca başka mecralara yelken açan iğrenç adamla da paralellik içerir. 3 ay önceki aşk çocuğu sözüm ona "cool" adama dönüşür ama biz paspas olduğun günleri de biliriz.

9-Polis memuru: İşten çıkarken arayan, 2 dakika sonra "çıktın mı?" diye teyit için tekrar arayan, 4 dakika sonra "servise bindin mi?", 36 dakika sonra "evde misin?" diyerek telekomünikasyona boğulan model. Kazara trafik varsa ve eve gitme biraz geciktiyse aldatılma psikolojisi bünyede tavan yapar ve ortalığı birbirine katarlar. Kardeşim şu kadını bir rahat bırak yahu. Onun için kendisiin olmadığı e içinde erkeklerin de bulunduğu her toplantı, gece, organizasyon sara nöbeti gibidir. Nedir bu telaş hiç anlamam.

10: Üçüncü adam: İşte en sevdiğim adam. Sona bıraktım. Sağ el adamı. Eküri adam. Ne derseniz deyin. Hani çiftin yanında dolaşan üçüncü ve sap adam vardır ya. İşte o. Favorimdir benim. Bu arkadaşın hayatı boyunca kızarkadaşı ya olmamıştır ya da olanı da 2 hafta sürmüştür. Bu yüzden de yaşadığı ambele sonucu ortamlarda sadece kendi anlayacağı espriler yapar. Doğru dürüst bir ilişkisi olmadığı için "ulan ben erken kalkayım şu gençler yalnız kalsın" diye bir alışkanlıkları da yoktur. Çiftin peşinde kuyruk gibi dolaşırlar. Arada "iyi ki berabersiniz ya çok mutlu oldum sizin için" tarzı laflar ederler. Bu arkadaşların yegane dert ortakları Jenna Jameson'dır, Sylvia Saint'tir, Briana Banks'dir. Nedense de isimleri İsa, Hamdi, Hakkı,Necdet gibi düz isimlerdir. Severim ama bu üçüncü adamları, hepimiz de bu kişiliğe bürünmüşüzdür.

Wednesday, August 12, 2009

Bunlara Uyuz Olurum

- Karnını doyurmak için herhangi bir yerde minimum on lira, arkadaşlarıyla veya sevgilisiyle bir gecelik içki için elli lira harcayıp bir müzik CD'sine yirmi lira vermeyenlere, "Müzik için para harcamaya ne gerek var" diye düşünenlere, müziği sadece mp3 formatında dinleyen onlarca yüzlerce insana...

- Kendilerini bulunmaz hint kumaşı sanan, herkesin kendilerinin peşinde koştuğunu düşünen, aslında beyinsiz erkeklerin cinsel ihtiyaçlarını bastırmak için kendilerine aşırı ilgi göstermeleri nedeniyle havalara girmiş olan, genel kültürü sıfırın altında olan ve hiçbirşeyden memnun kalmayan karaktersiz türk kızlarına...

- Para söz konusu olunca babasını bile tanımayan, çıkarı uğruna adam kullanan her türlü şerefsiz insan evladına, çalıştırdığı elemanı köle gibi gören her patrona...

- Dinci sermayeye, halkın manevi duygularını sömürüp din üzerinden politika yapanlara, siyaseti ticaret aracı olarak kullananlara, mevcut hükümete, allahın belası heriflere hala oy verip başımızdan eksik etmeyenlere...

- Toplu taşıma araçlarında bir türlü arkalara yürümeyip kargaşaya sebep veren şuursuz yolculara...

- Güçbela yurtdışına transfer olup üç gün geçmeden yuvaya dönen uyumsuz türk futbolcularına…

- Her şeyin altında önce olumsuz bir şeyler arayan, kötüyü iyiden fazla hatırlayan, insanları anında yargılayan yerleşmiş toplum zihniyetimize…

- Yanlarında kimseyi istemeyen, her şeyi baş başa yaşamak isteyen çiftlere…

- Sadece kendilerini yalnız hissettiğinde arayan, araya bir kız veya erkek arkadaş girince insanın yüzüne bile bakmayan sözde arkadaşlara…

- Ali Şen’e, Aziz Yıldırım’a, Mahmut Uslu’ya, Ercan Saatçi’ye, Nihat Özdemir'e, Hakan Ünsal’a, Emre Belözoğlu’na, Selçuk Yula’ya…


UYUZ OLURUM!!!

Thursday, July 30, 2009

ElusiveCure'un Sevdiği Albümlerden Bir Demet

Öncelikle..

Bu yazı "Gelmiş geçmiş en baba albümler" yazısı değildir..Sadece Serhat Kongur adlı şahsiyetin metal ve rock türlerinden sevdiği bazı albümleri topladığı bir derleme yazısı ve uzun süredir haklarında birşeyler yazmak istediği albümleri değerlendirme çabasıdır.

Bu nedenle eğer okuyacak olursanız lütfen "Black metale niye Darkthrone koymamış bu adam, abi Megadeth'in So Far..'dan üçyüz kat daha güzel albümleri var" gibi yorumlar yapmayınız..

Yıllara göre gelmiş geçmiş en baba albümler yazısını ileride yazmayı düşünüyorum bu arada...


THRASH METAL

OVERKILL-HORRORSCOPE (ATLANTIC RECORDS 1991)

Söylenebilecek fazla bir şey yok.Bence bu evrenin gördüğü en sağlam thrash metal albümlerinden biridir bu.The Edgar Winter Group coverı olan “Frankenstein” ın dışındaki tüm parçalarda kafanızı yerinden söküp beyninizi duvarlara fırlatma isteği uyandıracak acayip riffler bulunuyor.Albümün tamamına hakim olan bir enerji, asla düşmeyen bir tempo, Bobby ağabeyimizin önceki albümlerden bariz öne taşıdığı vokal performansı, mükemmel şarkı sözleri..Gerçekten bir acayip albüm bu...

DOKTOR KONGUR’UN FAVORİLERİ: Coma, Infectious, Blood Money, Thanx For Nothing, Horrorscope, Nice Day For A Funeral

SLAYER-SEASONS IN THE ABYSS (DEF AMERICAN 1990)


14.yaşgünümde bir büyüğümüzden hediye gelen bu albümü sanırım 64 yaşına kadar falan dinlerim (O kadar ömrüm olur mu o ayrı tabi)Mükemmel melodiler, hayvan gibi sololar, davulda Dave Lombardo’nun baş döndüren performansı, Tom Araya’nın karanlık hatta “Dead Skin Mask” teki hisli vokali…Tek kelimeyle kusursuz..

DOKTOR KONGUR’UN FAVORİLERİ: Spirit In Black, Expendable Youth, Dead Skin Mask, Skeletons Of Society, Seasons In The Abyss

METALLICA-RIDE THE LIGHTNING (ELEKTRA 1984)

Başlığımız thrash değil de herhangi bir metal türü olsaydı listeye alacağım ilk Metallica albümü kara kapaklı, yılanlı albüm olurdu (Bakınız birkaç satır aşağısı).Ama Metallica'nın eski dönemlerinden favori albümüm Ride The Lightning'dir..Bu arada 30 sene öncesinden bahsediyoruz, nasıl bir yaratacılıktır bu?Hele ki Creeping Death diye bir parça yazmışsınız, yıllarca okul koridorlarında bağırttınız beni “So let it be written” ve “Die by my hand” diye..Şu bir gerçek ki da herkes ömrünün belli bir dönemindeMetallica dinlemiş ve kendilerinden etkilenmiştir..”Abi bence Metallica’nın rock hali daha güzel” diyenleri de tez zamanda bu albümün kapağında bulunan elektrikli sandalyeye bağlarlar işallah…

DOKTOR KONGUR’UN FAVORİLERİ: Fight Fire With Fire, For Whom The Bell Tolls, Trapped Under Ice, Escape,Creeping Death...ee daha ne kaldı ki?

MEGADETH-SO FAR,SO GOOD…SO WHAT? (CAPITAL RECORDS 1988)

Dave Mustaine, Metallica’dan ayrılmamış olsaydı bu dünya böylesine muhteşem bir albümden mahrum kalacaktı..Kalmamalıydı..”Sinirli” Mustaine yaratıcılığını konuşturdu, gitar büyücüsü Friedman yoktu henüz kadroda ama Jeff Young’da bu albümde sıkı bir gitarist olduğunu kanıtladı.Chuck Behler de bir Nick Menza olamazdı ama olduğu kadardı..Giriş parçası “Into The Lungs of Fire” ve Cliff Burton’ın ölümü için yazılan “In My Darkest Hour”'da tüyleriniz diken diken olurken “502” ve “Liar” ise içinizdeki öfkeyi körükleyen ateşten yapılmış parçalardı.Bir de müthiş “Anarchy In The U.K” coverını unutmamak lazım.

DOKTOR KONGUR’UN FAVORİLERİ: Into The Lungs Of Hell, Mary Jane, In My Darkest Hour, Liar

TESTAMENT-PRACTICE WHAT YOU PREACH (MEGAFORCE/ATLANTIC 1989)


Öncelikle bu albümü zamanında bana bulaştırmış olan ustam MAC’e saygılarımı sunuyorum buradan...Bence Testament’i Testament yapan bu albümdür.The Legacy'den sonraki albümlerinde birkaç dikkat çekici parça dışında vasat işler yapan ve cılız bir sounda sahip olan grubun bu nefis albümünde tek bir tane bile boş şarkı yoktur.Baştan sona mükemmel melodilerle dolu olan bu çalışmada (Ee Alex Skolnick olunca kadroda böyle oluyor tabi) bir de “The Ballad” adında gerçekten ballad olmayı hak etmiş bir şarkı bulunmaktadır.Bu arada albümde yer alan “Sins Of Omission” adlı parçayı ülkemizdeki rock barlar çok sevmektedir.Yıllardır barlara giderim ama bu parçadan başka bir Testament parçası çalındığını hatırlamıyorum…

DOKTOR KONGUR’UN FAVORİLERİ: Practice What You Preach, Perilous Nation, Blessed In Contempt, Greenhouse Effect, Sins Of Omission, Nightmare



DEATH METAL


DEATH-SYMBOLIC(ROADRUNNER RECORDS 1995)

Bu müzik kaydına “albüm” diyemiyorum, dilim varmıyor.Hakikaten bir sanat eseri olarak adlandırmak lazım bunu..Daha ilk parçasının ilk saniyelerindeki gitar riffi bile “ohaaa” dedirten, ama o riffin üzerine her geçen saniye değişik varyasyonlar koyan, yeri geldiğinde dinleyiciyi kafa sallamaya mecbur bırakan, yeri geldiğinde de insanı hüzne sürükleyen bir “şey” den bahsediyorum..Bazen bazı şeyleri tarif etmekte kelimeler yetersiz kalıyor, farkındayım…

DİNLEMESİ FARZ OLANLAR: Symbolic, Empty Words, Sacred Serenity, 1000 Eyes, Crystal Mountain

AT THE GATES-SLAUGHTER OF THE SOUL (EERACHE RECORDS 1995)

Birileri Swedish mi dedi?Ben de tam ondan bahsedecektim, lafı ağzımdan aldınız..Tahminimce bu albüm doğrudan veya dolaylı olarak yaklaşık 1500 grubu etkilemiştir..Herhalde her İsveçli death metal grubu en az bir kere ”Keşke bizim de böyle bir albümümüz olsaydı” diye düşünmüştür.Baterist Adrian Erlandsson’un kolları bu albümün kaydı sırasında kopmadıysa bir daha asla kopmaz zaten..Hani derler ya “Bu albüm sırf bilmemne şarkısı için bile alınır”, evet sadece Blinded By Fear için bile alınır, ama geri kalanının da bünyede ağır tahribat yaptığı gerçeğini akıldan çıkarmamak lazım…

DİNLEMESİ FARZ OLANLAR: Blinded By Fear, Cold, Under A Serpent Sun, Suicide Nation, World Of Lies, Nausea


IN FLAMES-WHORACLE (NUCLEAR BLAST 1997)

Bu da İsveç’in modern death metal jenerasyonuna ait harika bir albüm..Her parçası akılda kalıcı, bundan öteye ne söylenebilir ki zaten..”Bir melodik death metal albümü nasıl olmalıdır?” konulu bir tez yazmam gerekse kaleme bile dokunmam, bu albümü doğrudan hocamın masasının üzerine bırakırım..Ah be çocuklar neredeseniz şimdi, neden saçma sapan yollara sapmayı tercih ettiniz?

DİNLEMESİ FARZ OLANLAR: Jotun, Gyrascope, Dialogue With The Stars, Jester Script Transfigured, Morphing Into Primal, Episode 666


BOLT THROWER-THOSE ONCE ROYAL (METAL BLADE RECORDS 2005)

Soru: Her albümlerinde bir önceki albümlerinin üzerine bir şeyler koyan ve death metal'den taviz vermeyerek ilerlediği müzikal doğrultudan hiç sapmayan bir grup söyleyiniz…(100 Puan)

Cevap: Ama bu çok kolaydı hocam..Tabi ki de Bolt Thrower!

Açıklama: Şimdilik İngiliz Death Metal’inin ulaştığı son nokta.Tamam sözlerin hep savaşla ilgili olması eleştirilebilir ama bu muhteşem melodiler orada dururken kim takar sözleri hocam!Dinlemeyen bizden değildir!

Sonuç: Tamam otur.100 veriyorum sana..Ama cıvıklaşma hemen..

DİNLEMESİ FARZ OLANLAR:At First Light, The Killchain, Anti Tank(Dead Armour)


KALMAH-SWAMPLORD (SPIKEFARM RECORDS 2000)

Nasıl bir debut albümdür bu.Sanırım Kalmah elemanları albümü çıkarttıkları sırada henüz kıraathaneye girecek yaşta bile değillerdi.Hatta belki de suratlarında sayıları günden güne artmakta olan sivilcelerle uğraşıyorlardı..Ama akıl yaşta değil baştaydı..Elemanlar tek kelimeyle hayvanoğlu hayvan metal icra etmişti..Bana göre Swedish death metaline komşu ülke Finlandiya’dan verilmiş en sert karşılıktır bu albüm…

DİNLEMESİ FARZ OLANLAR:Evil In You, Withering Away, Black Roija, Dance Of The Water, Hades



BLACK METAL

VINTERLAND-WELCOME MY LAST CHAPTER (NO FASHION RECORDS 1996)

Darkthrone, Marduk veya Mayhem black metal tarihnde kült gruplar olarak gösterilebilir.Ama hiçbirisi Vinterland’ın bu ilk ve şu ana kadarki tek albümünü dinlerken hissettirdiklerini hissettiremedi bana…Daha ilk şarkının ilk tınısından itibaren yayılmaya başlayan depresif hava..Var oluşa meydan okuyan scream vokaller..Her yerin karla kaplı olduğunu ve etrafta hiçbir canlının bulunmadığını hayal ettiren bir atmosfer..Kış müziği…Bir Şubat gecesinde deniz kenarında yürürken ve boş boş dalgalara doğru bakarken bu dünyadan bir gün göçüp gideceğinizi aklınıza getiriyorsanız kulaklarınızda bu albüm var demektir…

DİNLEMEYEN NORVEÇ’DE ÇIĞ ALTINDA KALSIN: Our Dawn Of Glory, I’m An Other In The Night, As I Behold The Dying Sun, Still The Night Is Awake


DRUDKH-BLOOD IN OUR WELLS (SUPERNAL MUSIC 2006)


“Black metal yavaş tempoda icra edilemez” tezini çürüten olağanüstü bir albüm.Karanlık ve hiçlik birbirlerine hiç bu kadar güzel karıştırılmamış idi..Albümün konsepti Ukrayna tarihinden hikayeler.Şarkılar uzun ama asla tekdüze değil..Tempo iniş çıkışları, melodi zenginliği, kapkaranlık ortam…Bir black metal sevdalısı daha ne ister ki?

DİNLEMEYEN NORVEÇ’DE ÇIĞ ALTINDA KALSIN: Furrows Of Gods, When The Flame Turns To Ashes, Solitude, Ukranian Insurgent Army


WINDIR-1184 (HEAD NOT FOUND 2001)

Valfar’ın meçhul bir dağda donarak ölmeden önce insanlık tarihine bağışladığı en önemli eser.Her bir melodi üzerinde uğraşılmış ve hiçbir riff öylesine çalınmamış gibi.Araya katılmış olan folk ezgileri de tadından yenmiyor.Windir gibi bir başka grup daha aklıma gelmiyor..Neden olmadığının cevabı da bu CD’nin içinde…R.I.P Valfar

DİNLEMEYEN NORVEÇ’DE ÇIĞ ALTINDA KALSIN: Todeswalzer, 1184, Dance Of Mortal Lust, Journey To The End


OLD MAN’S CHILD-THE PAGAN PROSPERITY (CENTURY MEDIA RECORDS 1997)

Biliyorum şimdi çatlak sesler yükselecek..Yok efendim bu black metal miymiş, bu albümü benim 15 yaşımdaki power metal hayranı oğlum bile sevebilirmiş falan filan..Yıllardan beri bu tür saçma eleştirileri duydum ama inatla bunlara aldırmıyorum ve The Pagan Prosperity’yi hala gelmiş geçmiş en başarılı melodik black metal albümlerinden biri olarak görüyorum..

DİNLEMEYEN NORVEÇ’DE ÇIĞ ALTINDA KALSIN: The Millennium King, Soul Possessed, My Demonic Figures, Return Of The Night Creatures, What Malice Embrace


ULVER-NATTENS MADRIGAL (CENTURY MEDIA RECORDS 1997)

Gelmiş geçmiş en “raw” black metal eseri bu olsa gerek.Dünyanın en garip albüm kayıtlarından birine sahip olan bu albüm için boşuna “ormanda kaydedilmiş” iddiaları atılmıyor bence.Nattens Madrigal'daki gitar tonları sanki yerin dibinden geliyor, davullar sanki baştan sona bir oturuşta hiç ara vermeden çalınmış gibi, vokali ve bas gitarı duymak imkansız…Ama Ulver böyle karambol bir kaydın içine mükemmel melodiler sıkıştırmayı başarmış.Bir müzik eserinde böyle karanlık bir atmosfer kolay kolay yaratılamaz.Tam anlamıyla kült bir black metal albümü.(Bu arada albümü kulaklıkla dinleyince 10.dakikadan sonra kısmi işitme bozukluğuna neden oluyor, tarafımca denenmiştir)

DİNLEMEYEN NORVEÇ’DE ÇIĞ ALTINDA KALSIN: Hymn 1-Wolf And Fear, Hymn 2- Wolf And The Devil, Hymn 4-Wolf And Man, Hymn 6-Wolf And Passion



HEAVY METAL


JUDAS PRIEST-PAINKILLER (COLUMBIA/SONY 1990)



Bir albüme 10 üzerinden 10 verilecekse bunu ilk hak eden albümlerden biri bu albüm olmalı..Tek kelimeyle kusursuz bir heavy metal lezzetidir.İçinde barındırdığı her şarkı akılda kalıcı unsurlar içermekte, isim parçası da yıllarca hatırlanacak olan bir heavy metal marşı olma özelliği taşımaktadır.Rob Halford ne demiş: ”Rock müzik Amerika çıkışlı olabilir ama heavy metal’i İngilizler yaratmıştır” Eh doğru demiş galiba…

AND THE GODS MADE HEAVY METAL: Painkiller, All Guns Blazing, Night Crawler, One Shot At Glory


METALLICA-METALLICA (ELEKTRA 1991)


Modern heavy metal diye kavram olduğunu varsayarsak bunun en başarılı örneklerinden biri bu albüm olurdu.1991 yılında bu kara kapaklı albüm ile beraber tüm dünyada Metallica çağı başlamıştır..Ride The Lighting için yazdıklarımı tekrarlamak istemiyorum..Tek bildiğim öncekilerden farklı bir kategoriye sokmak gerekse de bu yılanlı albümün belki de şu güne kadar toplamda en fazla dinlediğim metal albümü olduğudur..

AND THE GODS MADE HEAVY METAL: Enter Sandman, Sad But True, Holier Than Thou, Wherever I May Roam, My Friend Of Misery



IRON MAIDEN-FEAR OF THE DARK(EMI RECORDS 1992)


“İşte çocukluğumun Iron Maiden albümü” desem doğru olur sanırım.Bu albümün kasetini aldığım günü daha dün gibi hatırlıyorum.Bebeydim daha.O güne kadar Iron Maiden’ın bazı albümlerini dinleyip hepsini sevmiştim ve üstelik kadrosundakilerin isimlerini bile ezberlemeyi başarmıştım.Brus Dikinson, Sitiv Heris diye hava atıyordum ortalıkta.Neyse, yıllar yılı en sevdiğim Iron Maiden albümü olma özelliğini taşıdı bu albüm.(The X-Factor ile tanışana kadar)Be Quick Or Be Dead'de gaza geldim, Wasting Love’da ayrıldığım kızları düşünüp hüzünlendim, Afraid To Shoot Strangers’da da “Abi bundan daha güzel melodiler yaratılır mı yaratılamaz mı?” diye kafa yordum..

AND THE GODS MADE HEAVY METAL: Be Quick Or Be Dead, Afraid To Shoot Strangers, Wasting Love, The Fugitive, Fear Of The Dark


QUEENSRYCHE-EMPIRE (EMI RECORDS 1990)

Yine “Ne varsa eskilerde var” diyeceğim.Evet Operation: Mindcrime de mükemmel bir albümdü ve daha “heavy” idi belki ama Queensryche’ın en iyisi Empire olmuştur benim için..Mindcrime'dan sonra tarzda hafif bir değişiklik, progressive’e doğru bir kayma söz konusuydu..Beni ağlatmayı başarmış sayılı parçalardan biri olan “Another Rainy Night(Without You)” ve gelmiş geçmiş en hoş rock balladlarından biri olan “Silent Lucidity”'yi içeriyordu albüm..Baştan aşağı nefis ve biraz da karanlık bir çalışma idi..Bu arada 1990 yılında dünyada en fazla satan rock/metal albümünün de bu olduğunu belirtmek gerekir..

AND THE GODS MADE HEAVY METAL: The Thin Line, Jet City Woman ,Another Rainy Night(Without You), Empire, Silent Lucidity, Anybody Listening?


MERCYFUL FATE-INTO THE UNKNOWN(METAL BLADE RECORDS 1996)


İşte cidden underrated olmuş bir albüm.Değeri asla bilinememiş, kimsenin varlığından haberi dahi olmamış, ”Melissa” ile “Don’t Break The Oath”'ın isimlerinin arkasında tozlu bir köşede kalıvermiş bir heavy metal mücevherinden bahsediyorum..King Diamond’un en sevdiğim albümü “The Eye”'ı bile gölgede bırakacak müthiş bir albümdür bu..Hank Shermann adlı hayvanoğlu gitarist belki de altı telden çıkartılabilecek en muazzam heavy metal rifflerini bulup çıkartmıştır.Bunun üzerine King’in o sadece kendisinin çıkartabildiği çığlıklarını da eklersek tadından yenmez..Mercyful Fate Re-Union istiyorum, var mı destek veren?


AND THE GODS MADE HEAVY METAL: The Uninvited Guest, The Ghost Of Change, Into The Unknown, Holy Water, Kutulu(The Mad Arab Part Two)



DOOM&GOTHIC METAL



IN THE WOODS…-OMNIO (MISANTHROPY RECORDS 1997)

1998 senesine ait bir Non Serviam dergisinde “En çok acı veren 10 albüm” diye bir liste vardı ve birinci sırada bu albüm bulunmaktaydı.O zamanlar bu albümü dinleme şansım olmadı ama aklımda hep “Çağlan Tekil’e göre en acı veren albüm“ diye kaldı.Aradan birkaç sene geçti.Bir arkadaşım “Olum benim bir tanıdığım Omnio’yu almak için İtalya’ya gitmişti” deyince artık bir şekilde bu albümü edinmem gerektiğini fark ettim..Açıkçası ilk dinlediğimde pek bir etki bırakmamıştı.Ama sonra yine Çağlan Tekil’in hakkında “İçine girmesi zor, girdikten sonra çıkması daha zor bir albüm” demiş olduğu geldi…Sonuç itibariyle haklıymış…Şu ana kadar bir albümün içine yerleştirilmiş en karanlık atmosfer bu CD'nin içinde yatıyor.Gerçekten çok sakat bir albüm, tarif etmek için psychodelic kelimesi yetersiz kalıyor.Kimse yerin dibine girmiş gibi hissetmek istemez ama olur ya günün birinde hakikaten kaybedecek bir şeyiniz kalmadığına inanırsınız, bir tütsü yakın ve bir şişe şarap açın, CD playerınıza da bu albümü koyun..Dibe ulaşmanın nasıl bir şey olduğunu kavrayacağınıza garanti veririm…

SAĞLIKLI KALPLERDEN UZAK KALASICALAR: 299 796 km/s, I Am Your Flesh, Weeping Willow, Omnio(Pre), Omnio(Post)


SENTENCED-FROZEN (CENTURY MEDIA RECORDS 1998)


Sentenced hiçbir zaman gerçek anlamda bir gothic metal ya da bir doom metal grubu olmadı.Ama açıkçası bu albümü koyacak başka bir kategori bulamadım.Bunun dışında, birçok hatıramın içinde olan ve blogumda daha önce birçok kez yer verdiğim bu albüm hakkında söyleyebilecek fazla bir şey bulamıyorum.Öyle ya da böyle, hayatımın son on küsür senesinde bu albüm hep biryerlerde duruyordu..Gerek hissettirdiği duygusal patlamalar, gerek arada bir uyandırdığı kaçıp gitme dürtüleri gerekse tatmin edilemeyen arzuların ifadesi olarak…R.I.P Miika Tenkula

SAĞLIKLI KALPLERDEN UZAK KALASICALAR: Farewell, Dead Leaves, The Suicider, The Rain Comes Falling Down, Drown Together, Mourn


PARADISE LOST-ICON (MUSIC FOR NATIONS 1993)


Evet belki bu albüm listedeki diğer albümler kadar acı veren bir albüm değil.Ama günümüzde gothic metal diye bir kavramdan söz edebiliyorsak bunun ortaya çıkışında Paradise Lost’un bu albümünün (ve bundan öncekilerinin) payı çok büyüktür.Her grubun ulaştığı bir son nokta olur ya; grup bir daha asla o albüm kadar iyi bir albüm yapamaz, Paradise Lost elemanları bence o noktaya daha 20'li yaşlarının başlarında ulaştılar (Bu arada Draconian Times, muhteşemlik bazında Icon’ı oldukça zorlayan bir albümdür bu, ama O noktaya ulaşamamaktadır) Acaba böyle melankolik grupların genellikle İngiltere'den çıkması bu ülkenin havası yüzünden midir?

SAĞLIKLI KALPLERDEN UZAK KALASICALAR: Embers Fire, Remembrance, Joys Of The Emptiness, Dying Freedom, Widow, Colossal Rains, True Belief


TIAMAT-WILDHONEY (CENTURY MEDIA RECORDS 1994)


Psychodelic poetry
..Bu albümü en iyi anlatan tanımlama bu galiba..Tiamat’ın death metal grubu olma sevdasından vazgeçip atmosferik platformlara zıplamasının ilk adımı olan bu albüm içinde eşsiz güzellikte parçalar barındırmaktadır.Aynı zamanda zamanında Century Media’ya The Gathering’in Nighttime Birds albümü ile beraber en çok parayı kazandırmış albümdür.İddia ediyorum ki dünya üzerindeki en kalpsiz kişiyi bulup getirseniz, Gaia adlı parçadan etkilenmeme ihtimali yoktur.En azından şarkıdaki soloyu dinlerken varoluşumuzun anlamını bir kere olsun merak eder?

SAĞLIKLI KALPLERDEN UZAK KALASICALAR: Whatever That Hurts, The Ar, Gaia, Do You Dream Of Me?


DECORYAH-FALL-DARK WATERS (METAL BLADE RECORDS 1996)


Decoryah, Allah’ın unuttuğu gruplardan..Finlandiya’lı üçlü, Metal Blade ile yedi albümlük anlaşma imzalamalarına rağmen sadece iki albüm ve bir EP çıkartıp dağıldı.Dağılmadan önce de böyle bir şahesere imza atmışlar.Kariyerlerine doom metal çizgisinde başlayan grup bu albümde gothic metal ve atmosferik rock’ın sınırlarını zorlamış.İçinde birbirinden karanlık dokuz parça bulunan albümde müthiş duygusal vokaller (hem bayan hem bay)dokunaklı gitar ve keman melodileri ve çok sakat şarkı sözleri mevcut…Neden iyiler hep genç ölmek zorunda peki?

SAĞLIKLI KALPLERDEN UZAK KALASICALAR: Fall-Dark Waters, Envisioned(-Waters?), Endless Is The Stream, She Came To Me In The Form Of Water




80’S HARD&HEAVY



EUROPE-THE FINAL COUNTDOWN (EPIC 1986)


Bu albümün 80’ler denince ilk aklıma gelen albüm olmasının nedeni sadece o malum pop-metal klasiği değil..Bir albümdeki her şarkının akılda kalıcı olmasını nasıl açıklayabiliriz?Europe bunu nasıl başarmış bilemiyorum ama kelimenin tek anlamıyla albümde boş yok.Duyduğunuz her melodi, işittiğiniz her Joey Tempest vokali öyle ya da böyle etkiliyor sizi.Müziğin müzik olduğu zamanlarından kalma, hala parlayan bir elmastır bu albüm benim için..Çok özlüyoruz…..

OLDSCHOOL BÜNYELERİN İLAÇLARI: The Final Countdown, Rock The Night, Carrie, Ninja, Cherokee, Heart Of Stone, Love Chaser


POISON-OPEN UP AND SAY…AHH! (CAPITOL RECORDS 1988)

Kızlar, soğuk bira, deniz, güneş, eğlence…Bu albümü dinlerken aklıma hep bunlar gelmiştir.Keyifli müzik aynen böyle yapılır işte!Zaten 2.parça bütün albümü (hatta belki de bütün seksenli yılları) özetliyor: Nothin’ But A Good Time..Bu arada ülkemizdeki rock barlara birilerinin bir hatırlatma yapması lazım, Poison’un yaptığı tek güzel şarkı Every Rose Has It’s Thorn değildir….

OLDSCHOOL BÜNYELERİN İLAÇLARI: Love On The Rocks, Nothin’ But A Good Time, Back To The Rocking Horse, Look But You Can’t Touch, Fallen Angel, Every Rose Has It’s Thorn


KINGDOM COME-IN YOUR FACE (POLYDOR 1989)


Evet, Kingdom Come’ın debut albümü de oldukça başarılıydı.Ama bu albümle onun bayağı bir ilerisine geçmeyi başardılar..Lenny Wolf, tanrı sana nasıl bir ses vermiş?En rock n’ roll parçaya bile sesiyle melankoli katıyor adam..Bu arada yıllar önce Stargazer adlı büyülü parçayı çalarak Kingdom Come ile tanışmamı sağlayan Volkan adlı Şebek Dergisi yazarına teşekkür ediyorum buradan.(Soyadını unuttum be adam!)

OLDSCHOOL BÜNYELERİN İLAÇLARI: Do You Like It, Who Do You Love, Just Like A Wild Rose, Overrated, Mean Dirty Joe, Stargazer


SURVIVOR-VITAL SIGNS (SCOTTI BROTHERS 1984)


İğrenç bir kapak ve plak şirketinin altında saklı gelmiş geçmiş en baba AOR albümlerinden biri..Hani diyorlar ya 80’ler müziğin kalpten yapıldığı yıllardı diye..Bu lafı ne zaman duysam aklıma ilk önce bu albüm geliyor.Çıkalı çeyrek asır kadar olsa da zamana meydan okuyor.Sanırım ömrüm yeterse böyle 50'li yaşlara falan geldiğimde hala arada bir bu albümü dinliyor olacağım.Bu arada Eye Of The Tiger da neymiş?Vital Signs'da çok daha iyileri var..

OLDSCHOOL BÜNYELERİN İLAÇLARI: I Can’t Hold Back, High On You, First Night, The Search Is Over, Popular Girl, It’s The Singer Not The Song


FOREIGNER-INSIDE INFORMATION (ATLANTIC RECORDS 1987)


Elemanları Atlantik’in iki ayrı ucunda bulunduğu için Foreigner adını seçen grup 70’ler sonunda ve 80’ler başında dünya müzik piyasasında önemli bir yere sahipti.I Want To Know What Love Is, grubun soundunu tam olarak yansıtmasa da en bilinen parçalarıydı.Grubun orijinal kadrosuyla yaptığı son albüm olan Inside Information, leziz balladlarla ve cidden sıkı hard rock parçalarıyla dolu mükemmel bir albüm.Şu eski güzide grupların sadece tek parçalarını bilmekle kalmasak ne güzel olur..

OLDSCHOOL BÜNYELERİN İLAÇLARI: Heart Turns To Stone, Say You Will, Counting Every Minute, Inside Information, Face To Face, A Night To Remember



POP&ROCK&OTHERS



NEW ORDER-LOW-LIFE (FACTORY RECORDS 1985)

Ülkemizde Joy Division ne kadar popüler ise de, Ian Curtis’in ölümünden sonra yola New Order adı altında devam etmeye karar veren bu İngiliz çocuklar o kadar az biliniyor.New Order, pop ile rock müziği en muazzam şekilde harmanlamayı başarmış gruplardan biri..Low-Life da grubun çok eskilere dayanan tarihinde yaptıkları en başarılı işlerden biri..80’lerin karanlık yüzünü merak ediyorsanız bu albüme kulak verin..

GREATEST HITS: The Perfect Kiss, This Time Of Night, Sunrise, Sooner Than You Think, Sub-Culture


KILLING JOKE-NIGHT TIME (FG RECORDS 1985)


Killing Joke; 80’li yıllarda kendine özgü post punk soundunu oturtarak kalplerimizde özel bir yer edinen, 90’lı yıllarda ise endüstriyel müziğe yönelen bir İngiliz grubu..(O halini de beğeniyle takip ediyoruz gerçi)Ama bu albüm baştan aşağı vurucu parçalarla dolu.Muhtemelen Killing Joke’un en bilinen şarkılarının toplanmış olduğu albüm.Belki de “gece vakti”nin ne anlama geldiğini en iyi anlatan albümlerden biri….

GREATEST HITS: Night Time, Darkness Before Dawn, Love Like Blood, Tabazan, Eighties


CAMOUFLAGE-VOICES&IMAGES (ATLANTIC RECORDS 1988)

Almanların Depeche Mode’u olarak görülen Camouflage, daha bu ilk albümünden bu övgüyü neden hak ettiğini kanıtlıyor.Melankolik vokaller, ürpertici synth-pop melodileri, insanı merakta bırakan şarkı sözleri..Hepsi bu şahane albümün içinde gizli..

GREATEST HITS: That Smiling Face, Helpless Helpless, Neighbours, The Great Commandment, Strangers Thoughts, Where Has The Childhood Gone


A-HA-HUNTING HIGH AND LOW (WARNER BROS 1985)


Bu kategoride hep birbirinden karanlık albümlere yer vermişim.Bu da onlardan biri, yine bir debut albüm..Tek farkı grup elemanlarının Norveç’li olmaları..Norveç orjinli bir müzik grubunun neşeli bir albüm yapmasını bekleyemeyiz değil mi?Onlar da aynen beklentilerimize uygun davranmışlar…Bu albüm yıllar yılı dinlenebilecek bir dark pop klasiği..

GREATEST HITS: Take On Me, Hunting High And Low, Blue Sky, Living A Boy’s Adventure Tale, The Sun Always Shines On T.V, I Dream Myself Alive, Here I Stand And Face The Rain

PET SHOP BOYS-ACTUALLY (EMI 1987)


It’s A Sin'i hepimiz ne kadar çok severiz değil mi?İnsanın ruhunu okşayan bir parçadır.Ama bu İngiliz ikili bununla yetinmeyip hit üzerine hit eklemişler bu albüme..Toplam on şarkıdan altısının single olarak çıktığı bir albümden bahsediyoruz, kolay mı?

GREATEST HITS: What Have I Done To Deserve This?, Shopping, Rent, It’s A Sin, Heart, King’s Cross