Friday, August 25, 2006

Pain Doesn't Hurt When It's All You've Ever Felt

Bu aralar en çok dinlediğim sakat, karambol, kalbe zararlı şarkıları düşündüm de....


1-Diary Of Dreams-Colorblind

Bu Adrian Hates ve grubunun hayatıma girmesi iyi mi oldu kötü mü oldu bilmiyorum. Bir yandan atmosferik müzikleri onları hayatımın gruplarından biri yaparken bir yandan da zaten pek normal olmayan ruh halimi daha da diplere sürüklüyorlar..Hiçbir insan evladının özellikle şarkının nakaratındaki duygu yoğunluğuna kayıtsız kalabileceğini sanmıyorum..Come with me........


2-The Gathering-Alone

Fazla söze gerek yok. Her sabah etrafta kimseler yokken aklıma gelen ilk şarkı bu oluyor. The Gathering, bence hiç sıkılmadan dinlenebilecek, zamana hiç yenik düşmeyecek bir albüm yapmış. Bu şarkının bana çağrıştırdıkları şu an için biraz özel şeyler olsa da siz bir dinleyin, belki ortak bir noktada birleşebiliriz..


3-The Gallery-A Wave Of Mature Grain

Bu grubu keşfetmemi sağlayan adaşım Samuray Bektaş'a teşekkürlerimi iletiyorum buradan. Non Serviam'da bu albüme 6 üzerinden 6 vermeseydi muhtemelen gruptan hiç haberim olmayacaktı..Şarkıya gelince..Muhteşem bir gitar melodisi, araya serpiştirilmiş güzel bayan vokaller ve parçanın her an patlama yaratabilecek bir havası olmasına rağmen aynı zamanda içsel duygulara da hitap etmesi bu şarkıyı favorilerimden biri yapıyor..


4-Ihsahn-The Pain Is Still Mine

Muhteşem bir klavye melodisi, olağanüstü bir atmosfer ve keskin tempo iniş çıkışları..Bir şarkıyı çok sevmek için daha kaç tane nedene ihtiyacım olabilir ki?


5-Sundown-As Time Burns

Gece kadar karanlık albümün en baba şarkısı desem basitçe özetlemiş olurum sanırım..

Thursday, August 24, 2006

Rumours About Angels

Bazı şeylerin üzerinden bu kadar zaman geçtiğine inanası gelmiyor insanın..

Parıldıyorlar orada..Parıltılarını görmemi sağlayan içinde bulunduğum umutsuzluk ve derin yalnızlık mı acaba?Ne farkeder ki..Yaşamımın asla eskisi gibi olamayacağıma gün geçtikçe daha çok inanmaya başlıyorum..Keşke birileri gelip tamamen yanlış düşündüğüme inandırabilse beni, hatta bunu canımı sıkacak kelimeler söyleyerek de yapabilir..Keşke birileri olsa..Bundan emin olabilsem..Keşke tekdüzelik bu kadar yer kaplamasa neden içinde bulunduğumu asla bilemediğim bu hayatta..

Daha önce başarmış olduğum birtakım işleri ve yaşamış olduğum güzel anları düşünerek hala bir miktar güç bulabiliyorum.Belki küçük çapta da olsa da bir hedefim var gelecekle ilgili..Ama son günlerde şu ana kadar gerçekleştiremediğim hayallerim ve boşa harcadığımı düşündüğüm zamanla o kadar sık hesaplaşmaya başladım ki..Bu ne zaman başladı bilmiyorum, sanki başı yok ama sonsuza kadar sürecek gibi..Kendimi baskı altında hissediyorum, daralıyorum..Bunun sebebi sabah saatim çalınca kalkıp işe gitmek, iş hayatında stres yaşamak falan olmamalı..

Hala bazı hareketlerimi ve sözlerimi kendim bile anlayamıyorum..Hala uzağım insanlara, beni saklandığım sığınakların içinden çekip gün ışığına çıkarabilecek mucizevi kişinin gelmesini bekliyorum..

"Korkarak yaşarsan hayatı sadece seyredersin".Sadece doğru olduğunu kabul etmekle yetiniyorum bu sözün, çünkü hiçbirşeyi değiştirmek için gücüm yok gibi..

Şu anda bir gece yolculuğunda (Otobüs bile olur, ama uzun mesafe olmalı) Diary Of Dreams'in One Of 18 Angels albümünu dinlemek istiyorum.Karanlıktaki güzellik beni cezbediyor..

Saturday, August 19, 2006

Pasaj Günlerinden


Akmar Pasajındaki bir müzik markette çalışırken karşılaşabileceğiniz normal olaylarlardan bir derleme yaptım:

1 - Her sabah dükkanı açarken karşıdaki kitapçının iğrenç hoparlöründen yayılan Şebnem Ferah şarkılarını son seste dinlemek..(İlerleyen saatlerde Şebnem Ferah'tan türkülere geçtiklerinde kontrolü kaybediyorum ve onlara yükses volümde metal müzik ile karşılık veriyorum.Sonuçta bizim hoparlörlerimiz onlarınkini bastırıyor ve zafer metal savaşçılarının oluyor)

2 - Pasajdaki bütün kitapçıların dükkanlarının önlerinden geçen herkese "Buyrun", "Kitaplarda %50 indirim var", "Aradığınız bir kitap var mı?" diye seslenmeleri..(Birşey arayan insan sorar zaten..Görüyor senin ne sattığını...Hatta geçen gün bana da "Buyrun" dediler bir kitapçının önünden geçerken)

3 - Pasajdaki kitapçılardan birinin adının Kozi Kitabevi olması(Ee ne var bunda demeyiniz, adamın ad Kozi imiş meğer..Ayrıca dükkanın camına sarı-kırmızı-yeşil renklerden oluşan bir flama asıyor herif..Bir de neden Akmar pasajındaki kitapçıların hemen hepsi kürt kökenli, planlı mı yerleştirildiler oraya acaba)

4 - Müşteriler tarafından dükkanda bulunması imkan dahilinde olmayan garip şeylerin sorulması..Örnek: Virüs programı, porno film, erotik film (Porno'nun daha kibar olanı), Zekai Tunca'nın ilk kaseti, bandana, Gandhi Tişörtü, eski İtalya tişörtleri, Amerikan bayrağı baskılı boxer, tespih, ilahi mp3'leri, hap (Evet bildiğimiz keyif verici madde)

5 - Patron faturayı ödemediği için telefonun aniden kesilmesi..Sürekli "Sizden önce uzun saçlı gözlüklü bir bey vardı burda ne oldu ona?" sorularına maruz kalmak..Distribütörü olduğumuz şirketlerin albümlerinin siparişler aksadığı için dükkanda bulunmaması..Distribütörü (Ne zormuş bu kelimeyi yazmak) olduğumuz firmanın CD'lerini yan dükkanda görmek ve hayret etmek..Dükkandaki klimanın bir türlü tamir ettirilmemesi..Bütün yaz eski bir vantilatörle serinlemeye çalışmak (Vantilatörün de bozuk olduğu için sağa sola dönmemesi, hep belli bir yöne üflemesi)..Jazz standının içinden Eminem albümlerinin çıkması..Her sabah yaklaşık yarım saat boyunca kaset ve tişörtleri dışarıya dizmek (Akşam kapatırken de tersini yapmak)..Diğer dükkanların dışarıdaki mallarını basit bir kilit sistemiyle muhafaza ettiklerini görmek, bu durumda tek işkence çekenin biz olduğumuza kanaat getirmek..Zamanında tanesi 1 - 2 eurodan alınmış Budget CD'lerin bir yığın oluşturması ve onları yerleştirecek raf bulamamak..Dışarıdaki telefon tellerinin üstüne üzerine tişört asmak, bu yüzden bir gün "Telefonumuz kesildi sizin yüzünüzden" diye iriyarı bir herifin gelip benden hesap sorması..Karşı dükkanın kendi POS cihazının olmaması, kredi kartıyla yaptığı satışlar için bizim POS cihazını kullanmaları ancak patronun bizim cihazdan yapılan işlemlerin nakit karşılığını onlara çok geç ödemesi - bu yüzden karşı dükkan sahibinin sürekli çileden çıkması..Çekmecelerin kırık dökük olması ve içlerinde nuhnebiden kalma malların bulunması (Video kasetler gibi)

Tuesday, August 01, 2006

Order of Chaos

Bu sabah dükkanı açmak üzere saat 10 gibi evden çıkarak Kadıköy'e doğru yürümeye başladım.Olağandışı bir durum göreceğim aklıma gelmezdi haliyle.Ancak Osmanağa Camisi'ne doğru yaklaştığımda bir anda bağırış çağırış sesleri duyulmaya başlandı.Kaldırımlarda tezgahların kurulmuş olduğunu farkettim.Birsürü esnaf mallarını yere sermiş avazı çıktığı kadar bağırıyordu."Tişörtler 5 milyon", "Buyruuuun", "Gel vatandaş gel" sesleri birbirine karışıyordu.Yerlere kurulmuş tezgahların çevresinde inanılmaz kalabalıklar birikmişti.Tam bir kaos ortamı hakimdi.Gördüklerime inanamadım."Kadıköy yerine Eminönü'ne mi geldim acaba?" diye düşündüm bir an için.At hırsızı tipli heriflerin arasından sıyrılıp Akmar Pasajı'na ulaştım.Gördüklerimi karşı dükkandaki çocuğa anlatınca: "Ya bugün Zabıtaların günüymüş, çalışmıyolarmış.O yüzden işportacılar sarmış heryeri" dedi.İnanmak istemedim ama doğruymuş.Zabıtaların bir günlük yokluklarını fırsat bilip böyle bir işe kalkışmış adamlar.

Akşam dükkanı kapatıp eve doğru yürümeye başladığımda elemanların hala yerlere kurmuş oldukları tezgahlarında insanlara birşeyler satmaya çalıştıklarını gördüm.Biraz dikkatlice baktım yüzlerine satıcıların.Gözlerini para hırsının bürümüş olduğunu fark etmek zor değildi.Onlar için hayat satış yapmak, para kazanmak demekti.Para hırsı kamçılıyordu onları.Herhalde daha çok para kazanınca daha güzel yerlere gelmeyi, daha güzel kadınlarla birlikte olmayı falan hayal ediyorlardı.

Meseleyi bir sosyoloji mezunu olarak değil de herhangi birisi olarak sorguladım.Demek ki zabıta bu esnaf milletini kendi haline bıraksa her gün bu karmaşa yaşanacak sokaklarda.Para kazanmak uğruna kaldırımlar işgal edilecek, esnafın çıkaracağı rahatsız edici sesler yankılanacak her tarafta..Peki biz nasıl güveneceğiz birbirimize toplum olarak?Herkes bu ölçüde kendini düşünüyorken nasıl uyulacak düzene?Kaldırımlarda uçuşan çöplere, ortaya çıkmış olan iğrenç görüntü kirliliğine bakarken bir kez daha asla parçası olmak istemediğim bir toplumun içinde yaşadığımı farkettim ama yapacak fazla birşey yoktu..Bakkaldan bir iki bira alıp kafayı dağıtmaktan başka elden ne gelirdi?

(Sırf geyiğine bir gün sürekli dükkanın önünde dikilip "CD'lerde yüzde 50 indirim var, buyruuuuun CD'ler, DVD'ler, Filmler, Tişörtler" diye bağıracağım)

Wednesday, July 26, 2006

Yargı

Bazen uyumanın huzura ulaşmanın tek yolu olduğunu düşünüyorum.Gözlerimi kapatıp rüya alemine geçerek ruhumun bir parça huzur bulabilmesini umut ediyorum.Bazen içimde birikmiş yorgun masumiyet ile doğru zamanı ve doğru kişileri yakalayabileceğime inanıyorum..

Ancak hafif uykunun rahatlığında karşılaştığım sadece bir donuk kucaklaşma oluyor..

Depreşen hatıralar eski sırların unutulmamış uykusundan fırlıyorlar..Hatıralar, yüzeyin altında, benim nefes alabileceğim kadar uzakta bir saniye içinde 5000 metre dibe batıp aynı hızla yüzeyin üzerine çıkıyorlar..Zaman geçiyor, yatağımda yapayalnız uyandığımda anılarımın beni boğmak için geri döndüklerini fark ediyorum..İçimin paramparça olduğunu hissediyorum..Sapacak tek bir yol kalmış gibi geliyor..Kendi kendime düşünüyorum: "Bu, uzun vadeli bir sorun, bir geçici çözüm yaratılır elbet..Ama hepsini boşver Serhat, nasıl olsa mutlu gibi davranabiliyorsun.."

Uzun yıllardır içimi sarmış olan acı yalanlar, boş vaatler ve tatmin edilememiş düşler rüzgarda dağılan toz gibi dağılıyorlar dört bir yanıma.Ayağa kalkıp camdan insanlığın şuursuzca kirlettiği dünyaya bakıyorum (İnsanın temiz bıraktığı, çıkarı uğruna bulaşıp da zarar vermediği ne kaldı ki zaten).Kadıköy semaları fazlasıyla karanlık görünüyor..Belki de henüz sabah olmadı..Sanki karanlık gökyüzünün arkasında tutulan bir güneş var gibi..İçimden bir ses fısıldıyor: "Yarın hiç bir zaman gelmeyecek, hep sadece bir gün vardı ama şimdi onun için çok geç.."

Wednesday, June 28, 2006

Zor Dostum Zor

Hiç 35 derece sıcaklıkta nefes almanın bile zor olduğu koridorlarda bir saat civarı kendinizle ilgili olmayan bir iş için Bağ-Kur kuyruğunda beklemedeyseniz hayatı eksik yaşamışsınız demektir..O cehennemi ortamda en sonunda sıra size gelip sadece birkaç dakika süren evrak işinizi yaptırdığınızda hissedeceğiniz tatmin duygusu hiçbirşeye değişilmez..

Size 4-5 tane tişört çıkarttırıp hepsini denedikten sonra hiçbirini almadan dükkanınızdan çekip giden müşterilere karşı sakin durmayı, arkalarından küfür etmemeyi becerebiliyorsanız nirvanaya uzanan yolda küçümsenemeyecek aşama kaydetmişsinizdir..

Üstüste iki uykusuz geceden sonraki gün vücudunuz artık yorgunluğa isyan ediyorsa ancak siz hala o gece rahat uyuyabileceğinizin hayalini kurabiliyorsanız zorlukların üstesinden gelebilecek bir yapıya sahip olduğunuzu söyleyebiliriz.

Her bireyin sadece kendi çıkarını düşündüğü bir düzende benim gibi inatla her önünüze gelene güvenebiliyorsanız bu dünyaya ait olmamanız gerekir...

Zordur zor zamanlarda gülebilmek..Zor olandır insanın tutkularının gittiği yön..Kolayca elde edebileceğimiz herşey geçicidir inişli çıkışlı hayatlarımızda..Henüz ulaşılamamış olanın yarattığı heyecan ve arzu tatlıdır..Umutlar ve hedefler genellikle "zor olanın" ve "kolay elde edilemeyenin" üzerinde şekillenmiştir..

Verdiğimiz yaşam mücadelesi içinde karşımıza çıkan engellere takılı kalmayıp sıkıntılı zamanlarda dahi hala gülecek birşeyler bulabiliyorsak bu harika birşey...

Thursday, June 08, 2006

The More Things Change

Machine Head...Nasıl deli gibi severdim bu grubu lisedeyken..Zamanın metal müzik çalan televizyon programlarında (Kara Leke gibi) çıktığında sevindirik olurdum. Old ve Take My Scars video klipleri ile tanımıştım onları. Burn My Eyes albumlerininin kasetini aldığımda da favori gruplarımdan biri olmuşlardı. Gaz zamanlarımdı..Okulda Umut adlı bir vatandaşla vokalist Robb Flynn hakkında konuştuğumuzu hatırlıyorum.Galiba aldığım kaseti ona da çekmiştim ve böylelikle o da bir Machine Head fanı olmak üzereydi...

1999'da Burning Red adında bir album çıkarmışlardı adamlar. Umursamadım nedense albümü..Zaten o aralar öncelikli olan, önemsemem gereken şeyleri bile önemsemiyordum pek. Öyle ki yaklaşmakta olan ÖSS tehlikesine karşı bile tek yaptığım gözlerimi kapatıp geçmesini beklemekti. Hatalar hataları kovaladı ve hayatın çirkin yüzü gözükmeye başladı. Birkaç senem ziyan oldu, dahil olunan yeni çevrelere alışılmaya çalışıldı. Ortamlara yabancı kalınıldı, duygular içe atıldı, bastırma mekanizmaları fazla mesai yaptı..

Yıl 2006 oldu, kendimi daha önce defalarca müşteri olarak ziyaret ettiğim Atlantis Müzik'te çalışırken buldum...Nisan ayında yeni gelen Roadrunner Records albümlerinin içinde Machine Head - Burn My Eyes ilişti gözüme. Umursamaz yıllarım geldi aklıma, yırttım attım CD jelatinini..Bahariye'den Kadıköye doğru akan insan seline Davidian, Old, Blood For Blood dinlettim. "Bir zamanlar ortada Nu-Metal gibi zırvalar yokken bu adamlar yardırıyorlardı" diye bağırmak istedim..Yine tanıdık bir yüz göremedim, yine sesimi duyacak kimse yoktu..Neyse ki imdada bloğum yetişti..



Monday, May 22, 2006

O Kadar Zor Mu?

Yanlış bir davranışta bulunduğunu kabullenmek ezik insanlara mahsus bir hareket olarak mı kabul ediliyor acaba? Hiçbir zaman hiçbir yerde hatalı olduğumuzu kabul etmeyişimizi nasıl açıklayabiliriz? Fenerbahçe şampiyonluğu kaçırır, elle attığı golleri falan unutup diğer takımların kendilerine karşı birleştiğini ve şampiyonluğunun elinden alındığını iddaa eder. Sibel Tüzün; Eurovision'a iğrenç bir şarkıyla katılır, 11. olduğu için şükretmesi gerekirken 13-22 yaş dinleyicisinin oyları yüzünden derece yapmayı kaçırdığını ve birinci olan Lordi grubunun imaj bakımından zavallı olduğu için bu sonucu hak etmediği iddia eder. Biten ilişkinin sonunda ayrılan kişi kendisine yeterli ilginin gösterilmediğinden ya da karşı tarafta birşeylerin eksik olduğundan bahseder. ÖSS'ye 4.kere girip hiçbir yeri kazanamayan adam sınav sisteminin rezilliğini bahane eder. Sayısız sayıda örnek verilebilir ama gerek yok. Bazen oturup kendimizi sorgulamamız lazım diye düşünüyorum. Hepimiz o kadar kusursuz varlıklar mıyız ki bütün suçu karşımızdaki kişilere atabiliyoruz bu kadar kolayca? Canımızın sıkılmasında, bir şeylerin yanlış gitmesinde hiç mi bizim suçumuz yok? Hatalarımızı kabullenmeyi bilsek, nerede yanlış yaptığımızı farkedebilsek ve bunlardan dersler çıkartabilsek fena mı olur? Sağa sola bok atma alışkanlığımızı dizginlesek biraz, "önce o başlattı" ya da "O da bana bunu yaptı" merkezli saçma kavgalardan vazgeçsek daha yaşanabilir olmaz mı bu dünya? Ego kavgalarının anlamsız olduğunu kavrayabilsek, şu koca evrende birbirimize ihtiyacımız olduğunu aklımızdan çıkarmasak...Burada bahsettiğim bize her söyleneni hemen kabul etmek değil tabi ki. Uyum içinde yaşamak uğruna "Aman aram bozulmasın" diye kişiliğinden ödün vermemeli kimse. Boyun eğmek ile hataları kabul etmek arasında fark var. Biraz ılımlı davranmak, biraz empati..Bunlar bulunmaz hint kumaşı olmamalı..Bir yerlerde bir şeylerin yanlış gitmesinin sebebi bazen biz olabiliriz.

Monday, May 15, 2006

14 Mayıs 2006 - Bir Şampiyonluk Hikayesi


Bir gün önceden patronun "Pazar günkü Blind Guardian konserinde yüzde 90 ihtimalle stand açmayacağız, Host Productions'un sahibinin kız arkadaşı kıllık yarattı" şeklindeki beyanına rağmen ihtimalleri hesaba katarak başladım güne. Öğrencimi arayarak derse gelemeyeceğimi söyledim. Onun da canına minnet zaten, dersten kaytarmak için fırsat kolluyor kerata..

Saat 2 gibi Atlantis'e geldim. Duydum ki patron masaları, CD'leri yanına alıp Maslak'a doğru yola çıkmış."Tansel abinin bir bildiği vardır" diye geçirdim içimden ve standı açacağımıza inanmaya başladım. Kısa bi süre sonra Can İnandım'ın telefonu çaldı ve beklenen sözler duyuldu: "CD raflarını, askıları, posterleri alın gelin"

İlk önce kredi kartı ile ödeme yapılabilmesini sağlamak için POS cihazına bağlanacak 50 metrelik kablo aldım bir elektrikçiden. Sonra İnandım ile yüklendik CD kutularını, CD raflarını ve diğer konser mekanında satılma ihtimali olan ıvır zıvırı. Beşiktaş iskelesine yürüdük. İskelede yarım saat civarı vapur beklerken kafamı her kaldırışımda siyah giyinmiş küçük Hobbit'leri gördüm. Çok sayıda Blind Guardian fanıyla aynı vapurla karşıya geçtik. (Bu arada vapurun kıç tarafında birer bira çakmayı ihmal etmedik)

Saat 6 gibi eski adı Maslak Venue olan Refreshing Venue'deydik. Kuyrukta bekleyenlerin arasından sıyrıldık, "Abi Atlantis Müzik'ten geliyoruz" gibi basit bir cümleyle güvenlik görevlilerinin yanından geçip giriverdik içeriye. O ana kadar biletsiz olarak bir konsere girebilmek hiç bu kadar kolay olmamıştı benim için..

Bir anda Mayıs ayının ikinci Pazar gününün Anneler Günü olduğunu ve anneme henüz hiçbir hediye almadığımı hatırladım. "Benden daha hayırsız bir evlat yoktur herhalde" diye düşünmeye başladım ama standı bir an önce kurmamız ve satış yapmaya başlamamız gerekiyordu o yüzden bu düşünceyi daha sonra tekrar gündeme almak koşuluyla erteledim. Sahnede bir grup çalmaya başladı ama o tarafa konsantre olamadım zira standımıza insanlar akın etmeye başlamıştı. Grubun Avrupa'nın dört farklı ülkesinde vereceği konserler için özel olarak bastırdığı Fly tişörtleri peynir ekmek gibi satıldı. Türk metal dinleyicisinin merchandising olayına ne kadar aç olduğunu farkettim o sırada..Bu arada bir düşünce daha geldi aklıma, Begüm'ü görmüştüm o gün Kadıköyde. Gözlerini kaçırmıştı herzamanki gibi. Diğer dükkana gitmek için İSKİ'nin karşı sokağına saptığımda karşımda belirivermişti. İnsan ömründe iki saniye kadar yer kaplayan bir süreçti, akla getirdiği kötü anıları boş verip Atlantis standında işimi yapmaya odaklandım.

Arada İtalyan BG fanları geldi standa, onlara da tişört verdik. Bir tanesi benim üzerimdeki Kamelot tişörtünü gösterip "Woooow, Kamelot" dedi. Ben de "Great band" diyebildim sadece. Türkiye'de geniş hayran kitlesine sahip olan birkaç grubun albümleri ve DVD'leri satıldı (Opeth, Pink Floyd..)Birkaç tane de Blind Guardian DVD'si ve albümu sattık. Sonra bir ara tezgah boşaldı, bundan istifade edip İnandım'la bira içmek için dışarı fırladık. O sırada yine birşey hatırladım ki futbolda son hafta maçları oynanıyordu ve bugün Türkiye Liginin şampiyonu belli olacaktı. Herkes gibi ben de Fenerin bir şekilde Denizli'yi yeneceğini düşünmekteydim o ana kadar ama benzin istasyonundan dakika 50 gibi gelen Denizli:0 Fenerbostan:0 haberi bir anda bütün ilgimi o yöne çekti. Denizli 40 dakika kadar dayanabilseydi şampiyon Cimbom olacaktı. Birayı çabucak tüketip aşağıya standın kurulduğu yere döndüm. Tansel abi bir yerden kulaklık bulup maçı dinlemeye başladı ve herkes onun ağzından dökülecek sözlere odaklandı..Derken Blind Guardian sahneye çıktı. Organizasyon şirketinden arkadaşım Okan'a "Bak birazdan Hansi Kürsch Galatasaray'ın şampiyonluğunu duyuracak sahnede görürsün" dedim. (Okan da Galatasaraylıydı) Zaman geçmek bilmedi. Denizli maçının önce 6 dakika, sonra 12, en son da 16 dakika uzatılmış olduğunu öğrendik. Stres olduk, hatta Hammer Haluk bile Galatasaray atkısını kuşandı geldi yanımıza. Zamanın tükenmesini hiç bu kadar istememiştim..Elime boş bir CD kutusu aldım ve amaçsızca oynamaya başladım onunla. Bir yandan da içimden bir ses Galatasaray'ın bu sene şampiyonluğunu hak ettiğini ve alacağını söylüyordu. Maç 1-1 devam ediyordu..Blind Guardian Nightfall'u çalarken Hansi'nin sesini Hammer Haluk'un "Bittiiiiiiii" çığlıkları bastırdı! Kendimizi kaybettik, standı falan bırakıp konser seyircisinin arasına girdik, "Cimbooom" diye bağırmaya başladık...İnsanlar tuhaf tuhaf baktı bize ama olsundu...

Sonra bünyeye biraz daha alkol alarak konser çıkışını bekledik. Konserden sonra insanlar oldukça ilgi gösterdiler Blind Guardian tişörtlerine. (Buradan adamların sağlam çalmış oldukları sonucunu çıkartabiliriz, ama konserle pek ilgilenmemiştim açıkçası) Yığılma oldu, birsürü insan toplandı yanıbaşımda. Hepsiyle ilgilenmeye çalıştım. Bu arada konser seyircisinin yaş ortalamasını 18-20 arası olarak tahmin ettim.

Mutluydum..Yaşımı, kalp kırıklıklarımı, gelecek kaygılarımı bir kenara atmıştım. Bir süre kendimden ve Galatasaray'dan başkasını önemsemeyecektim. Bir ara Blind Guardian'ın menejeri geldi yanımıza. Biraz sohbet ettik. Kickers Offenbach takımını tutuyormuş. Türkiye'den sadece Host Productions'la çalışacaklarını falan söyledi, "Oooookey" dedim ben de. "Geben Sie uns eure E-Mail-so können wir im Verfügung stehen" desem de fayda etmedi, vermedi e-mailini falan..Galatasaray muhabbeti de yaptık. Kalan birkaç tişörtü de bize indirimli fiyattan bıraktı ve veda etti. Sonra da patron kalan malları arabaya yükledi ve bizi eve bıraktı. Telegolde Ziya Şengül, Fenerbahçe taraftarlarının kandırıldığını söylüyordu. Sabah nasıl uyanacağımı düşünerek sızdım kaldım.....

Wednesday, May 03, 2006

No One Really Cares (Anymore?)

Benim nefretim diğerlerininkinden farklı olmalı...Onu ortaya döküş yöntemim de içki sofrasında içilen iki duble rakıdan sonra söylenen "Sen bana yamuk yaptın Faruk" gibi ifadeler içermemeli. Daha genelleştirmeliyim işi, nefret edeceksem tek bir zavallı etten kemikten yaratılmış yaratıktan değil insanlığın tümünden nefret etmeliyim. Tek tek kanı bozuk insanlara uğraşmanın ne anlamı var ki dünya böylesine umursamazlık, bencillik ve güvensizlik ile doluyken?

Ey August Comte! Sen ki henüz 19.yy'da insanlığın sırasıyla teolojik ve metafizik aşamalardan geçtiğini ve sonunda insan aklının diğer herşeyden öne çıktığını saptamışsın. Peki ya toplum ilişkilerinde ortaya çıkan sorunları açıklarken neden bireysel bir bakış açısı geliştirmedin adamım? Görmüyor musun kimse kimseyi takmıyor, herkes bir işi veya menfaati olduğunda veya zor duruma düştüğünde diğer insanlarla iletişim kuruyor? Ne yani bu 19.yy da böyle değil miydi?

Üniversitede okuduğum bölüm tarafından dört senedir değişik derslerde aktarılan teorik bilgileri bir kenara atmak istiyorum bu gece. Doğu-Batı çatışmasını da görmemezlikten gelmek istiyorum bir süre için. Toplumsal ilişkileri anlamamız için bireyler arasındaki ilişkilere bakmamız gerekmez mi?O halde diyorum ki:

Karşımızdaki insana birşey söylemeden önce bu sözlerin onu nasıl etkileyeceğini tahmin etmeye çalışsak fena mı olur? Bu dünyanın daha yaşanabilir bir yer olması için yapmamız gereken en basit ve önemli iş bu bence. Kendimizi karşımızdaki insanın yerine koysak, buna göre konuşsak ve davransak? Diğer insanlar olmadığı sürece aslında bir hiçiz. (Yazdığım bu yazıyı sadece kendimin okuyacak olması korkunç birşey olurdu en basitinden) Belki tek başımıza yaşam kavgamıza devam edebileceğimizi düşünüyoruz ancak gerçekçi olmak gerekirse yalnızlık insanı öldürür. (Hem de yavaş yavaş öldürür) Kendimizi kötü hissettiğimizde arama ihtiyacı duyduğumuz kişileri en mutlu günümüzde de aramayı ihmal etmesek fena mı olur? Samimi ve dürüst olsak hepimiz keşke, bu dünyada hala güvenilebilecek kişiler olduğunu bilmek kadar güzel birşey var mı? Verdiğimiz şeyler aslında aldığımız şeylerdir, diğer insanlar için yaptığımız herşey (Hem iyilikler hem de kötülükler) bize bir şekilde geri dönüyor. Belki hemen dönmüyorlar, aradan yıllar da geçebiliyor ancak mutlaka yaptıklarımızın karşılığını görüyoruz. Hatta Etkimizin karşılığından doğan tepki genellikle öyle sürpriz zamanlarda karşımıza çıkıyor ki şaşırıp kalıyoruz...

Thursday, April 27, 2006

Land of Confusion

Sanki boşlamışım sevgili bloğumu bir süreden beri ama içimdeki bazı hisler tavan tapmadan oturup yazamıyorum. Eskiden bilgisayarımın olmadığı zamanlarda yapacak birşey bulamadığında oturup uzun uzun yazardım. 90'lı yıllardı, odam oldukça sessizdi..Cep telefonum da yoktu, sokaklar oldukça boştu..Ama zaman değişti, e Çelik de değişti..

Bu arada farkettim ki ben sevincimi de üzüntümü de ekstrem sayılabilecek boyutlarda yaşıyorum. Yani gün geliyor ki böyle cıvıl cıvıl hissediyorum kendimi, içim yaşama sevinciyle dolmuş oluyor, "La vita è bella" diyorum ama genellikle kısa bir süre sonra yine karamsarlık, bunaltı ve cevabı bulunamamış sorular alıyor bu olumlu havanın yerini. İki dönem arasındaki geçiş doğrudan ve neredeyse bir anda gerçekleşiyor. 180 derece dönmek dedikleri şeyi yaşıyorum. Umutsuzluğun benliğimi ele geçirdiği zamanlarda iyice dibe vuruyorum (Müzisyen olsam bu zamanlarda en sağlam doom gruplarına taş çıkartacak şarkılar yazarım gibi geliyor) Hayallerimi takip ettiğimde, hoşlandığım bir işi yaptığımda ya da sevdiğim insanlarla birlikte olduğunda da sanki gökyüzüne ulaşmış gibi hissediyorum.

Bu arada bugün okulda yemekhanenin özelleştirilmesini boykot eden kürdo-komünist zümresinden bazı vatandaşlarla enteresan dialoglar yaşadım. Bir anda on kişinin karşısında tek kaldım, uzun zamandır başıma gelmiyordu böyle bir olay. Ama ezik cevaplar vermek yerine dalgaya vurdum işi ve özellikle söylemiş olduğum şu sözler aklıma geliyor hep ve gülümsememe neden oluyor:

(Bu arkadaşlar yemekhanenin özelliştirilmesi nedeniyle yemek fiyatlarının artmasını, herkesi yemekhaneden çıkartmaya çalışarak protesto ediyorlardı)

- "Abicim 2 ay sonra mezun olacağım şurda bırakın da karnımızı doyuralım. 4 sene boyunca okulun hiçbir şeyinden yararlanamadık bari yemekhanesini kullanalım..."
- "Ben de şu ana kadar hep sol partilere oy verdim ama ama bu yemekhane boykotunun solculukla falan ilgisi yok bence..."
- (Böyle solculuk olur mu falan demeleri üzerine)"Ee sizin de böyle kapıda durup içeri girmek isyenlerin yolunu kesmeniz faşistlik o zaman..."
- (Fransa'daki lise hareketinin başarısının hatırlatılması üzerine)"Söyler misin, bizim Fransızlarla tek bir ortak özelliğimiz var mı da böyle birşeyi örnek gösteriyorsun?"
- "İşe yarayacağını bilsem tavır alırdım..."

Sonunda olay mekanından uzaklaşılır, kantinden nugget yenir. Karınlar doyduğu için problem kalmamıştır. Bir kez daha okuldaki solcu geçinen elemanların büyük kısmının neden terörist tipli olduğu sorusu akıllara gelir. Asıl amaçlarının ne olduğu merak edilir. Ve Genesis'in Land Of Confusion adlı parçasının sözleri hatırlanır:

There's too many men,too many people..making too many problems.And not much love to go round..can't you see this is a land of confusion....

Tuesday, April 11, 2006

Great Old Ones

Onların sizin için hep orada olduklarından şüpheniz yoktur. Onlar yıllarınızı verdiklerinizdir, size asla sırtlarını çevirmeyecek olanlardır. Bilirsiniz bunu..Onları düşündüğünüzde hep içinizi bir sıcaklık kaplar. Adlarını başkalarının yanında anmaktan hiçbir zaman rahatsızlık duymassınız, hatta çoğu kişi sizi onların arkadaşı olarak tanır ve benimser. Onlarla mutlaka tars düştüğünüz, sürtüştüğünüz zamanlar olmuştur hatta belki "Büyük dostluklar kavgayla başlar" paradigması doğru çıkmıştır ama her onlarla gireceğiniz hiçbir tartışmanın aranızı açamayacağını bilirsiniz. "Nereden bulacağım böyle bir insanı?" diyip şükredersiniz hayatınızda oldukları için. Sevgilinizden ayrıldığınızda, ÖSS'de barajı geçemediğinizde, yıllarınızı kaybedilmiş olarak görmeye başladığınızda, yaşam kavganıza devam etmek için kuvvetli bir sebep bulamadığınızda onlar yanı başınızdadırlar. İçinizdekileri dökmeye başladığınızda lafı dolaştırıp kendileriyle ilgili birşeyler anlatmaya başlayanlardan değillerdir onlar, sizin dertlerinizi gerçekten dinleyen, dinlemekle kalmayıp yardım etmeye çalışanlardır. Paylaşmak kavramı onlarla anlam kazanır. Bir gün aniden fark edersiniz ki hatırladığınız güzel anıların birçoğunun içinde onlar vardır, ettiğiniz muhabbetinin, yaşadığınız keyifli günlerin haddi hesabı yoktur...

Neden bahsediyorum bunlardan?

Bani bu satırları yazmaya iten arkadaşlarımdan ikisini uzaklara uğurladım son günlerde. Elbette bir veda değil bu ama insanın içinde eksik bişeyler kalıyor onların yokluğunda. "Daha iyi oldu, değerlerini daha iyi anlayacaksın onların yokluğunda" diye düşünmek istiyorum ama bu düşünce beni tatmin etmiyor.

Pek sevgili arkadaşlarım Evrin Olcayer ve Cem Doğan...Şu anda bulunduğunuz yerlerde bu yazdığım yazıyı okuma ihtimalinizin pek bulunmadığını tahmin ediyorum. Sadece "İyi ki varsınız" demek istiyorum ve ellerim klavye üzerinde şuursuzca dolanırken sizi tekrar görebileceğim günün özlemini çekiyorum. Ekşi Sözlükten "insanın kendisini yalnız hissettiği anlar" entrysini açıp okumaya başlıyorum. Az biraz zaman geçiyor. Şu anda sözlüğe yazma şansım olsaydı yukarıda bahsettiğim entry için bomba bir yazı patlatacağımı hissederek gidiyorum yatağıma. Öyle ya dün gece az uyumuştum..("Bilgi toplumu olmanın yolu sanayi toplumu olmaktan geçer" diyen Japon muydu yoksa Raymond Aron mu?)

Friday, April 07, 2006

Sen Uyu...

Yazan: MAC (Murat Adanç)
Sene:1991 ya da 1992


Uyu bakalım kendi yarattığın yalanların ortasında, sen uyu, ben çekerim günahlarını. Uyu bakalım herşey yolundaymış gibi, sen uyu, ben yorarım kafamı. Kapat mantığını, zaten yan gözle gördüğün yanlışları sil kafandan, umursamazlığını çek üstüne, sıcacık bir yorgan gibi, sen uyu, ben devam ederim iğrençliği seyretmeye. Kopar bağlarını gerçekle, kandır kendini, sen uyu, ben yürürüm bıçağın sırtında. Yorgunsundur da sen şimdi, çok birşey yapmışsın gibi, sen uyu, ben yenerim korkuları. Tıka kulaklarını, rahatsız etmesin seni gerçeğin sesi, sen uyu, ben dinlerim çığlıkları. Dal kirli rüyalarına, ders al onlardan, daha kötü olabilmek için, sen uyu, ben ederim duaları. Kopar sen bağlarını, olur ya vicdanın seni rahatsız eder diye, sen uyu, ben yürürüm bitmez tükenmez yolları. Kapat gözlerini, mahvettiklerin manzaranı bozmasın, sen uyu, ben beklerim tanrıları. Rahatla sen, yormasın seni uzanan eller, sen uyu, ben onarırım hayalleri. Dinlen sen, iç sana sunulan kanı, sen uyu, ben anarım giden gençliği. Keyfine bak sen, sivrilt kazıkları, sen uyu, ben yamarım ruhları. Yat sen, kur planlarını, sen uyu, ben iyileştiririm yaraları. Uzan şuraya, koy saçma kuralları, sen uyu, ben ararım cevapları. Boş ver sen, katlet sen aptalları, sen uyu, ben toplarım parçaları. Geç sen öbür tarafa, sen uyu, ben ağlarım...Güçlü olman lazım, kalleşlik kolay değil, aman sen uyu nasıl olsa yarın da yeneceksin beni...

Friday, March 31, 2006

Sen Gittiğinden Beri...

Yazan:Aylin Asım
Non Serviam Dergisi Yıl 1998-Sayı 6


Sen gittiğinden beri böyleyim. Her sabah bir tokatla uyanıyorum; gerçek olmayan, yalnızca gerçeği suratımın ortasına patlatan bi tokatla...Zaten ondan sonra bütün gün dayanmaya, toparlanmaya çalışmakla geçiyor...

Gündüzler bir şekilde geçiyor, biliyorsun. Bir kaç anlamsız telefon konuşması, aslında hiç işin olmayacak adamlarla zaman geçirmeler...(Sen belki "Yine sarhoş olup bir herife vermiştir diye düşünürken ben onların konuştuklarını bile dinlemiyorum) Acının en yoğunlaştığı anlara yolda yürürken yakalanıyorum bazen. İnlemeye benzer bir ses çıkarıyorum, isteğim dışında...Ben de şaşırıyorum. Sırf biraz daha oyalanayım diye okula bile gidiyorum; daralıyorum, daha da daralıyorum, ama en azından 1-2 saatim yokluğunu, acıyı daha az düşünerek geçiyor...Okulda geçirdiğim anlamsız saatlerin, tamamen alakasız yüzler görmenin sıkıntısına katlanabiliyorum...Ne de olsa biliyorum, akşama beni çok daha kötüsü bekliyor...

Eve gelir gelmez repeat'e basıp Björk'ün Play Dead'ini arka arkaya 10-15 kere falan dinliyorum. Gece yaklaştıkça paniklemeye başlıyorum. Kafamda bir sürü ses aynı anda konuşmaya başlıyor, delirtici birşey bu...

"Herşey düzelecek,zaman meselesi, sağlam kalırsam herşey düzelicek, iyi düşünürsem iyi olur..." diye umut ederken, "Yok oluyorum, giderek yok oluyorum!" korkusu o umutlu sesi gırtlağımdan sıkıp boğuyor; leşini bi kenara atıp kumandaya geçiyor. "Hiçbirşey düzelmeyecek, kaybediyorsun, başarısızsın, beceremeyeceksin...O hiç geri gelmeyecek, ömrünün sonuna kadar...O yeni bir hayat kuracak, sen geçmişinle yaşayıp bir köşede kaybolacaksın, azalacaksın. Ağlamalar hiç bitmeyecek, insanlar bıkacak umutsuzluğundan, sana acımaktan bıkacaklar...Debelendikçe tek kalacaksın..."

Kimseyi aramak istemiyorum, etrafımda kalan birkaç kişiyi de "beynimdeki sesler" ile gecenin bu saatinde baymak istemiyorum...Kimse bilsin istemiyorum, bu halde biriyle kim ne yapmak ister ki...

Yatağımda derin nefesler alıyorum. "Panik yok ,bunların hepsi senin kafanın içinde, gerçek değil...işler düzelecek, para durumları falan...iyi olacaksın"

Bir yarım saat daha kıvrandıktan sonra teslim oluyorum. Bomboşum, anlamsızım. Zaman, mekan kayboluyor...Herşey biraz daha kötüye gidene kadar bekleyip, daha ne kadar kötüleşebilir görmek istiyorum. Galata Kulesi'nden atlayıp bu olayı kapatmayı düşünüyorum (Bu görüntü sık sık gidip geliyor, beğeniyorum, merak ediyorum) Ancak ölümde huzur bulabileceğimi biliyorum, hep biliyordum. Ama bir parça huzuru da sende buluyordum, zaten bütün bu acı, bu kıvranış ondan...Bu yalnızlık ondan...Bu şehrin, bu gezegenin, bu galaksinin dışına fırlatılmış gibiyim. Eksiğim,bomboşum,anlamsızım...

Beynim ışık hızında paranoyak düşünceler üretmekten, bir tavana bir yere çarpmaktan bitkin düşmeye başlayınca gizli gizli seviniyorum."Hah,tamam" diyorum, "Bu geceyi de böyle geçirdim galiba, sabaha daha var!"...

Thursday, March 30, 2006

İlk Acı Tecrübelerimden Biri

Şöyle bir geçmişe dönüp çocukluğunu yeniden yaşamayı kim istemez? Peki ya çocukluktan çıkarak yavaş yavaş gözlerimizi açmaya başladığınız zamanları hatırlar mısınız? Dertsiz, tasasız, cıvıl cıvıl zamanlardır. Sizi kanatları altına almış olan ailenizin sıcaklığını hissedersiniz. Önünüzde keşfedilmek üzere duran bir dünya bekliyordur. Anne-babanızdan genetik yollardan kolay kolay değiştirilemeyecek huyları kapmışınızdır. Aileniz size topluma adapte olma sürecinde belli ölçülerde yol göstermiş durumdadır.

Ebeveynlerinden eğitim denilen şeyin E'sini görmemiş olan çocuklar bile içinde bulunduğu aile ortamından belli bir davranış ve düşünüş biçimi, dış dünyayı algılama yeteneği kazanır. Genetik özellikler ve içinde bulunulan aile ortamı, insanların karakteristik özelliklerinin ve dünya görüşlerinin oluşumlarında herşeyden çok belirleyicilerdir.

Bunları düşünürken aklıma birden çocukken yaşadığım bir olay geldi..

Yaşım 12'ydi. Aile tarafından "Bu çocuk okuyacak, işi sıkı tutmak lazım" mantalitesi kanına işlenmiş bir çocuk olarak zamanın yükselen değerlerinden Anadolu Liselerini kazanmayı başarmıştım. Öncelikli yabancı dilin Almanca olması fark etmiyordu. Her sabah vaktinde kalkıp kapının önüne kadar gelen servisi bekletmemem gerekiyordu. Oysa her gün servis okulun içine girdiği andan itibaren yeni bir hayat bekliyordu..

Arkadaşlarımla çerezlerin içinde çıkan taso kartlarını biriktiriyorduk. Herkes en fazla karta sahip olmak için birbiriyle yarış halindeydi. "Taso oyunu" diye bir oyun vardı, kazanan hepsini alıyordu. Bu oyunda pek başarılı olduğum söylenemezdi. Bir gün bir baktım o kadar para bayılıp Cheetos alarak biriktirdiğim bütün taso kartlarım arkadaşlarımın eline geçmiş..Yakın arkadaşım olduğunu sandığım birisi vardı. Ondan oyuna devam edebilmek için birkaç kart istedim borç olarak. Erkekler arasına taso kartları biten bir tek ben vardım ve bu durum hoşuma gitmiyordu. Ancak arkadaşımın cevabı olumsuzdu. Kartlarını benimle paylaşamayacağını söyledi. Utandım, sıkıldım, nerede olursa olsun tek kalmanın çok kötü bir şey olduğunu fark ettim...

Güçlü olmak gerekiyormuş, güçlü olmak için de kazanan olmak..Demek ki çevrende arkadaş olarak gördüğün kişiler her zaman senin iyiliğini istemiyorlarmış. Oysa ben arkadaşımın beni kırmayıp kartlarını benle paylaşacağını düşünmüştüm.

Paylaşmak!

Bu hayatta ilk acı tecrübelerimden birini yaşamama sebep olan rahatsız edici his menfaatten başka birşey değildi. Zayıf olanın ezildiği ve herkesin kendi çıkarları doğrultusunda yaşadığı bir dünyadaydık. Bu durum, insanın kalbinin soğuması için her gün birçok sebep yaratmıyor muydu?

Friday, March 17, 2006

3 Dialog

1 - Kadıköy otobüs duraklarında 21A otobüsünü beklemekteyim. Yara bandı satan bir abimiz otobüs kuyruğundakilere seslenmektedir:

- Yara bandııı..30 tanesi 500...
- ........
- Elimizde kaldı böyle olduu..30 tanesi 500...
- ........

(Benim yanıma gelir)

- Yok abicim ne desen almıyolar
- Haklısın abi..

(Bir amca dayanamaz atılır)

- Ver bakalım
- Buyur abi..


2 - Kadıköy'de boğa heykelinin bulunduğu yerde gece vakti ışıklardan karşıya geçmek için beklemekteyim. Karşı tarafta bir polis arabası durmaktadır. Yayaya kırmızı yanmaktadır. Yanıma bir trafik polisi gelir:

Ben: (İçimden)Allahallah kontrol falan mı var acaba. Bu polis niye geldi şimdi yanıma.
Polis: Boşver geç ya birşey olmaz...
- ...
(Trafik polisi kırmızıda karşıya geçer ve karşıdaki arkadaşlarının yanına gider. Ben ise inatla yeşilin yanmasını beklerim. Arızayım galiba)


3 - Küçükbakkalköy minibüsü ile Kadıköye dönmekteyim. Şöför yolcu kapabilmek için aracı hızlı sürmekte ve trafikte türlü cambazlıklar yapmaktadır. Minibüsteki yaşlı bir amca dayanamaz:

- Evladım biraz yavaş gidebilir misin. Ani dur kalk yapıyosun sürekli. Senden ekstra birşey beklemiyorum ki. Sadece sakin sür biraz yeter.
- Ya amca ben bunu kendi keyfim içim yapmıyorum. Hızlı gidiyorum ki ilerdeki yolcuyu kapayım di mi ama..
- Bıdı bıdı hedö hedö..

Aradan zaman geçer. Kadıköy'e yaklaşılır. O yaşlı amca inmiştir. Şöför minibüsü yine deli gibi kullanmaktadır. Bu sefer bir genç bayan atılır:

- Bakın birşey söyleyeceğim. Az önce yine uyarmışlardı sizi. Biraz yavaş gidemez misiniz. İçim dışıma çıktı ya
- Hanfendi benim evde çoluk çocuğum var. Yavaş gidersem nasıl yolcu alacağım arabaya. Ekmek parası için bunu yapmak zorundayım. Bakın mesela şu yolcuyu başkası kapacaktı ben ağır gitseydim. (Minibus durur, bir yolcu biner) DOĞANIN KANUNU bu?!
- (Ben, yine içimden):Oha ya doğanın ilk kanunu hayatta kalmak değil midir? Böyle denyo bir şekilde araba kullanırsan kaza yapma riskin artmaz mı be adam? Evde çoluk çocuğun varsa neden onları düşünüp biraz yavaş sürmüyorsun ey cahil insan...

Tuesday, March 14, 2006

Release




Görmek inanmaktır ama ben bilmek istemiyorum
Çorak toprakların içinden geçerken seni yüzüstü bırakıp gidemiyorum
Seni ağlarken görmeye dayanamıyorum
Her zaman…

Tutun..
Lütfen..
Tutun bana
Kadere aldırış etme
Serbest bırak..
Kaç..

Şuanda birileri alevler yükselirken çığlık atıyor
Şu anda düşün biz burada kaybolmuşuz ve neden bilmiyoruz
Kabullenmesi çok zor, seni ağlarken görmeye dayanamıyorum
Her zaman…

Tutun..
Lütfen..
Tutun bana
Kadere aldırış etme
Serbest bırak..
Kaç..

Bu gri ve yalnız gözlerin arkasında,
Zaman tarafından unutulmamış bir gerçeklik görünmeye başlıyor
Ruhumuz uyanıyor..
Ve kasırganın içinde bir yerlerde
Umut bekliyor,
Uzaklardan haykırıyor
Ve senin adını söylüyor…

Monday, March 06, 2006

Tuesday, February 28, 2006

Only in Turkey



Sadece Türkiye'de vuku bulduklarını düşündüğüm olaylardan birkaçı:

- Erkeklerin tek başlarına sokakta yürürken kafalarını sağa, sola ve arkaya çevirip çevreye karşı maximum hassasiyeti gösterdikleri, buna karşılık kızların tek başlarına sokakta yürürken "Aman erkekler beni rahatsız etmesin" güdüsüyle gözlerini yere diktikleri tek ülkedir Türkiye...

- Herhangi bir yerden bir ambulans veya itfaiye aracı geçtiğinde ve üzerinde bütün bakışların toplandığı tek ülkedir Türkiye...

- ICQ ve MSN gibi sohbet programlarında cinsiyetinizi kız olarak belirtmeniz halinde dakika başı ortalama üç erkeğin sizi listenize eklemeye çalıştığı tek ülkedir Türkiye...

- Her türlü kuyrukta (fatura yatırma kuyruğu, maç kuyruğu vs) herhangi bir sebeple mutlaka bir kavganın yaşandığı tek ülkedir Türkiye....

- 2.Amatör Küme futbol maçlarında bile şiddet olaylarının yaşandığı, hakemlerinin kovalandığı, seyircilerinin sahaya indiği, şike iddaalarının konuşulduğu tek ülkedir Türkiye...

- Minibüslerin, dolmuşların ve taksicilerin yol kenarında duran bütün insanlara korna çalıp onları araçlarına bindirmeye çalıştıkları tek ülkedir Türkiye...

- Cep telefonuyla konuşmanın yasak olduğu otobüslerde mutlaka bir yolcunun telefonla konuştuğu ve ona başka bir yolcunun "Hoop hemşerim kaza yaptıracaksın" şeklinde uyarıda bulunduğu tek ülkedir Türkiye...

- Zengininin solcu, fakirinin sağcı olduğu tek ülkedir Türkiye...

- Bedava herhangi birşey dağıtıldığında insanların birbirini ezdiği, devasa kalabalıklar oluşturduğu tek ülkedir Türkiye...

- İnsanların sokakta çekim yapan bir televizyon kamerası gördüklerinde mutlaka kameraya bir bakış attıkları tek ülkedir Türkiye...(Hatta bazıları bakmakla kalmayıp kameranın çevresine durarak konuşmaları dinlerler. Kimi zaman da kameraya çeşitli el kol hareketleri yaparlar)

- İnsanlarının içki içtikten sonra şiddet eylemlerine giriştiği, içlerinde önceden birikmiş nefretlerini döktüğü ülkedir Türkiye...