Friday, June 28, 2013
Yaşanmışlıklar - 9 / The Mystery Of Stinky Customer
2006 - 2007 yıllarında çalıştığım Kadıköy Akmar Pasajı'nın güzide dükkanlarından Atlantis Müzik'te yaşadığım sayısız ilginç olaydan biriydi...
Mesai arkadaşım Cem ile dükkanda otururken içeriye kıyafetleri pislik içinde, saçı başı dağılmış, göbekli, 30'lu yaşlarda bir adam girdi. Bir süre dükkandaki müzik CD'lerine, filmlere, tişörtlere baktı. Bu esnada cebinden çıkarttığı gofretimsi şeyleri bir bütün olarak ağzına atıyor, aralıksız olarak çikolata yiyiyordu.
Derken Cem ile o kokuyu duyduk...Adamın üzerinden yayılan ve dükkandaki diğer zavallı müşterilerin kısa bir süre içinde dışarıya kaçmalarına neden olan o pis kokuyu..Adam, belli ki çok uzun zamandan beri yıkanmamıştı ve üzerine iğrenç, ağır bir koku sinmişti. 10 metre mesafeden bile insanın burnunun direğini kırmaya yetecek kadar kuvvetli bir kokuydu.
Adam, plakların bulunduğu bölüme gitti ve teker teker hepsine bakmaya başladı. (O yıllarda longpileylere son dönemlerdeki kadar ilgi duyulmadığı için satışta fazla plağımız yoktu..Sıfır plak getirmek yerine ellerindeki plaklardan kurtulmak isteyenlerden cüzzi fiyatlar karşılığında ikinci el plak alıyorduk..) Bazı plakları kenara koymaya başladı. Bir-iki-beş-on derken kenara koyduğu plaklar üst üste bir yığın oluşturdu...
Bu esnada Cem ile adamı dükkandan dışarı atmayı, pasajın güvenlik görevlisini çağırmayı düşündük. Adam, belli ki sokakta yaşayan, tehlikeli ve belki de akli dengesi bozuk bir tipti. Üzerinden yayılan koku iyice dayanılmaz olmaya başlamıştı, nefes almak için arada dükkana oda spreyi sıkıyorduk. Harekete geçmek ile geçmemek arasında karar veremedik ve "Bir süre bekleyelim bakalım" dedik..
Bu arada adamın hangi plakları ayırdığına bakınca şaşkınlığımı gizleyemedim...Iron Maiden, Running Wild, Queensryche, Venom, Pretty Maids, Manowar, Rage, Y&T, Victory, Survivor, KISS, Motörhead gibi grupların plaklarını kenara koymuştu..
Yaklaşık 20 dakika içinde dükkanda bulunan bütün plaklara baktı. Ardından ayırdığı yaklaşık 50-60 kadar plağı eline alarak kasaya yaklaştı. "İşte bela geliyor" diye düşünmeye başladık..
Adam sakin bir ses tonuyla "Bunlar ne kadar?" diye sordu...
"Fiyatları 20 ile 40 lira arasında değişiyor" diye cevap verdim isteksizce...
"Tamam alıyorum" dedi...
Cem ile birbirimize baktık. Ciddi olamazdı...
"Hepsini alıcam. Ne kadar yapıyo?" diye tekrar sordu...
Hesap makinasını elime alıp tutarı hesapladım. 1800 küsür lira yapıyordu...
"1800 TL" dedim...
Adam, çukulata bulaşmış ellerini cebine soktu ve 20 TL'lik yeşil banknotlardan bir tomar çıkarttı. Üzerinde ne 5 TL'lik, ne 10 TL'lik ne de 50 TL'lik başka bir banknot yok gibiydi...
90 tane 20'lik banknot uzattı. Arkadaşımla paraların sahte olup olmadığını kontrol ettik. Bildiğin gerçek paraydı...
Plakları poşetlere doldurduk. Kokan müşteri, dükkandaki rock ve metal plaklarının neredeyse tamamını satın almış olarak kapıdan dışarı çıktı...
Adamı bir daha ne Akmar'da ne de başka bir yerde görmedik...
Kötü kokan müşterinin hikayesi; bizim için bugün hala gizemini koruyan, akılla ve mantıkla açıklanması zor bir vaka olarak zihnimizin derinliklerinde yatmaktadır...
Etiketler:
Akmar Pasajı,
Anı,
Atlantis Müzik,
Mavra,
Yaşanmışlıklar
Sunday, March 31, 2013
Yaşanmışlıklar - 8 / Filim, Oyun, MP 3 (+18)
Kadıköy'deki Yazıcıoğlu Pasajı'nın kötü bir ünü vardır. 90'lı yılların ortalarından itibaren Commodore ve Amiga oyunları çektirmek üzere içindeki bilgisayarcıları sayısız defa ziyaret ettiğim mekan, 90'ların sonuna doğru maalesef korsan CD mafyasının eline geçmişti. Pasajın birkaç metre yakınına yaklaştığınızda bir anda yanınızda biten esmer vatandaşlar "CD lazım mı?", "Filim, oyun, empe 3", "Ne lazım?" diye seslenerek sizi taciz ederlerdi. Hatta bir keresinde oradan geçerken adamın biri yanıma gelip "Filim var, müzik var, oyun var" dedikten sonra daha alçak bir sesle kulağıma "AÇIK FİLİM VAR" diye fısıldamıştı, hiç unutmam...
İşte her istediğimiz filmi, oyunu ya da albümü internetten indirme şansını bulamadığımız o dönemlerde yakın bir arkadaşım beni bir hafta sonu Yazıcıoğlu Pasajı'na sürüklemişti. O pasajdan ve ordaki esnaftan pek hoşlanmıyordum, ama "Belki sevdiğim grupların full MP3 diskografilerini bulurum" umuduyla ona eşlik etmekten kendimi alıkoyamadım..
İlk başta her şey normal görünüyordu. Yazıcıoğlu Pasajı'nın, karşısında Gold Bilgisayar bulunan kapısından içeri girdik. Bir süre giriş katındaki bir dükkanda film CD'lerine falan baktık. Sonra yanımdaki arkadaşım dönüşü olmayan yola girdi, dükkanda çalışan çocuğa utana sıkıla "Şey, erotik CD var mı sizde?" diye sordu..(Bu konuda kendisini suçlamıyorum, henüz 20'li yaşlara yeni girmiş ergenlerdik ve daha önce belirttiğim gibi istediğimiz her filmi internetten indiremiyorduk, o zamanki şartlar buna izin vermiyordu)
Bunun üzerine çocuk "Olmaz olur mu abi" diyerek bizi başka bir dükkana götüreceğini söyledi. Birlikte Yazıcıoğlu'ndan dışarı çıktık. Yan taraftaki bir pasaja girerek merdivenlerden yukarıya çıkmaya başladık. Çocuk bizi soğuk, karanlık bir odanın içine soktu. Odanın içinde dışarıdan ilk bakışta fark edilmeyen bir gizli bölme vardı. Filmlerde kütüphanedeki kitabın itilerek gizli geçidin açılması gibi, çocuk duvarda bir yeri ittirdi ve içinde yüzlerce porno CD bulunan küçük bir odanın içine girdik..
Acayip bir durumdu. Odadaki birtakım adamların cinsel ihtiyaçlarını bastırmak amacıyla kendilerine kapak resimlerine bakarak film seçmelerine şahit oluyordum..
Arkadaşım CD'lerden birkaçını kenara ayırmıştı. Gelmişken almaya niyeti vardı..
Sonra bir anda içinde bulunduğumuz odanın ışıkları söndü..İçeriye bir adam girip "ELLER YUKARI, POLİS" diye bağırdı..O dönemlerde Yazıcıoğlu Pasajı sık sık baskına uğruyor, korsan CD satanlar ifadeleri alınmak üzere polis merkezine götürülüyor ve kısa bir süre sonra serbest bırakılıyordu. O an bu baskınlardan birini yaşadığımıza kanaat getirdik ve yusuf yusuf çekmeye başladık..Bu saçma yerde hiç bulunmamamız gerekiyordu ama oradaydık..Fena halde tırsmıştık..
Şakaymış (!)..İçeri girip ışıkları söndüren şakacı adam dükkan sahibiymiş..."Şaka şaka" diyip gönlümüzü alıp dışarı çıktı denyo herif. Arkasından bir ton küfür ettik haliyle...
Ama asıl hikaye bu değilmiş...
Arkadaşım resimlerinden beğendiği(!) birkaç CD'yi alıp bir an önce oradan ayrılmaya karar verdi. Tezgaha doğru yürüdük. At hırsızı tipli bir adamla karşılaştık. Arkadaşım her şeye rağmen bu işte de pazarlık payı olabileceğini düşünerek "Abi 3 tane alsam 5 lira olur mu?" diye sordu..(1 CD 2 liraydı o zaman)
Adam bizi şöyle bir süzdü. Ardından şu lafı söyleyerek olaya son noktayı koydu:
"Olur yiğenim, Senin s..in sağolsun"
O günden sonra uzun bir süre Yazıcıoğlu Pasajı'na yaklaşmamıştık...
İşte her istediğimiz filmi, oyunu ya da albümü internetten indirme şansını bulamadığımız o dönemlerde yakın bir arkadaşım beni bir hafta sonu Yazıcıoğlu Pasajı'na sürüklemişti. O pasajdan ve ordaki esnaftan pek hoşlanmıyordum, ama "Belki sevdiğim grupların full MP3 diskografilerini bulurum" umuduyla ona eşlik etmekten kendimi alıkoyamadım..
İlk başta her şey normal görünüyordu. Yazıcıoğlu Pasajı'nın, karşısında Gold Bilgisayar bulunan kapısından içeri girdik. Bir süre giriş katındaki bir dükkanda film CD'lerine falan baktık. Sonra yanımdaki arkadaşım dönüşü olmayan yola girdi, dükkanda çalışan çocuğa utana sıkıla "Şey, erotik CD var mı sizde?" diye sordu..(Bu konuda kendisini suçlamıyorum, henüz 20'li yaşlara yeni girmiş ergenlerdik ve daha önce belirttiğim gibi istediğimiz her filmi internetten indiremiyorduk, o zamanki şartlar buna izin vermiyordu)
Bunun üzerine çocuk "Olmaz olur mu abi" diyerek bizi başka bir dükkana götüreceğini söyledi. Birlikte Yazıcıoğlu'ndan dışarı çıktık. Yan taraftaki bir pasaja girerek merdivenlerden yukarıya çıkmaya başladık. Çocuk bizi soğuk, karanlık bir odanın içine soktu. Odanın içinde dışarıdan ilk bakışta fark edilmeyen bir gizli bölme vardı. Filmlerde kütüphanedeki kitabın itilerek gizli geçidin açılması gibi, çocuk duvarda bir yeri ittirdi ve içinde yüzlerce porno CD bulunan küçük bir odanın içine girdik..
Acayip bir durumdu. Odadaki birtakım adamların cinsel ihtiyaçlarını bastırmak amacıyla kendilerine kapak resimlerine bakarak film seçmelerine şahit oluyordum..
Arkadaşım CD'lerden birkaçını kenara ayırmıştı. Gelmişken almaya niyeti vardı..
Sonra bir anda içinde bulunduğumuz odanın ışıkları söndü..İçeriye bir adam girip "ELLER YUKARI, POLİS" diye bağırdı..O dönemlerde Yazıcıoğlu Pasajı sık sık baskına uğruyor, korsan CD satanlar ifadeleri alınmak üzere polis merkezine götürülüyor ve kısa bir süre sonra serbest bırakılıyordu. O an bu baskınlardan birini yaşadığımıza kanaat getirdik ve yusuf yusuf çekmeye başladık..Bu saçma yerde hiç bulunmamamız gerekiyordu ama oradaydık..Fena halde tırsmıştık..
Şakaymış (!)..İçeri girip ışıkları söndüren şakacı adam dükkan sahibiymiş..."Şaka şaka" diyip gönlümüzü alıp dışarı çıktı denyo herif. Arkasından bir ton küfür ettik haliyle...
Ama asıl hikaye bu değilmiş...
Arkadaşım resimlerinden beğendiği(!) birkaç CD'yi alıp bir an önce oradan ayrılmaya karar verdi. Tezgaha doğru yürüdük. At hırsızı tipli bir adamla karşılaştık. Arkadaşım her şeye rağmen bu işte de pazarlık payı olabileceğini düşünerek "Abi 3 tane alsam 5 lira olur mu?" diye sordu..(1 CD 2 liraydı o zaman)
Adam bizi şöyle bir süzdü. Ardından şu lafı söyleyerek olaya son noktayı koydu:
"Olur yiğenim, Senin s..in sağolsun"
O günden sonra uzun bir süre Yazıcıoğlu Pasajı'na yaklaşmamıştık...
Wednesday, March 13, 2013
Punk Okan'ı Anlamadılar..

Fotoğraf, 1985 yılına ait bir gazeteden alınmış..Haberin başlığını okuyunca hem gülümsedim hem de bu punk Okan acaba şimdi nerelerdedir, ne yer ne içer, saç stili nasıldır diye düşündüm.."Mermi manyağı yapmak" lafını litaratürümüze sokmuş olan bir Karagümrük çetesi vardı zamanında, bu olayda da onların parmağı olabilir mi..
Saturday, March 02, 2013
Katatonia & Epica (23.02.2013)

Katatonia; hem ilk iki albümlerindeki uğursuz doom/death karışımından, hem de sonradan yöneldikleri depresif metal&rock tarzından oldukça haz aldığım ancak daha önce birçok kez ülkemizi ziyaret etmiş olmasına rağmen hiç görme şansına erişemediğim bir gruptu.Geçen hafta sonu nihayet kendilerini canlı izleme fırsatını buldum ve bir kez daha ilerledikleri kulvarda hemen hemen rakipsiz olduklarına kanaat getirdim..
Maslak Venue'de yaklaşık 1500 kişinin doldurduğu salonda sahne alan grup, konseri son albümlerini tanıtım şovuna dönüştürmeyerek takdirimi topladı.Geçen sene çıkan "Dead End Kings", kanımca grubun yaptığı en iyi albümlerden biriydi.Albümdeki en sevdiğim parçalarını (Parting, Hypnone, The Racing Heart) çalarak beni mest eden grup, eskilerden de Deadhouse, Teargas, Sweet Nurse, Ghost of the Sun gibi klasikleri unutmadı, bir yandan da son dönemlerdeki hitlerinden My Twin, July, Deliberation ve The Longest Year ile seyirciyi gaza getirdi.Katatonia'nın çekirdek kadrosunda yer alan gitarist Anders "Blakkheim" Nyström ve solist Jonas Renkse, artık 40'lı yaşlara merdiven dayamış olmalarına rağmen enerji doluydular.Grubun diğer elemanları gibi (Ki bildiğim kadarıyla davulcu Daniel Liljekvist'in de yaşı az değil) hiç durmadan kafa salladılar..Bu bakımdan Katatonia'nın hala bir metal grubu olduğuna tanıklık etmek güzeldi..
Epica'ya gelince..Bir kere bu iki grubu bir araya getirmek tamamen ticari bir hareket ve hatadır..Sadece 2 parçasına dayanabildiğim ve ardından konser mekanını terk etiğim Epica için, Metal-Archives'de ve kendi bloğunda yazdığı kritikleri büyük bir keyifle takip ettiğim Amerikalı orta yaşlı bir metalci abimiz yapılabilecek en güzel yorumu yapmış:
"Epica is basically metal music for people who don't like real metal music; people who want a sampling of all its cheeses, like the girl standing outside the deli at your local supermarket with a tray of free goodies. It operates within a premise of safe ideology and good cheer, so you never have to feel guilty that it's challenging you when you listen to it in between watching your favorite programmes on the Lifetime network. If you exist in a world where Dragonforce, Nightwish and Dethklok remain supreme as the best bands you've ever discovered on Youtube, then Epica will probably tickle you in all the right places. If you exist outside that world, we should grab a beer together and let the kids have fun on their rides
"
"Epica, aslında gerçek metal müzikten hoşlanmayanlar için metal müziktir, metal müziğin bütün yumuşak taraflarından örnek toplamak isteyen insanlar içindir, mahallendeki marketin dışındaki soğuk mezecide elinde şekerlemelerle dolu bir tepsiyle duran kız gibidir.Bu; güvenli ideoloji ve iyi bir alkışla çalışan bir sistemdir, böylelikle kablolu yayında izlemeyi sevdiğin programların arasında grubu dinlediğinde (Epica'dan bahsediyor tabi ki) hiçbir zaman suçlu hissetmek zorunda kalmazsın.Eğer Dragonforce, Nightwish ve Dethklok'un Youtube'dan keşfettiğin en iyi gruplar olduğunu düşündüğün bir dünyada yaşıyorsan, o zaman Epica belki çok hoşuna gider.Eğer böyle bir dünyanın dışında yaşıyorsan birlikte bir bira içmeli ve çocukların gezintilerinden keyif almalarına izin vermeliyiz.."
Wednesday, February 20, 2013
Şeytan Bizi Tebrik Etti

Yaşanmışlıklar serisinde yayınladığım post ile alakası sebebiyle bu resmi de paylaşayım dedim..Bunlar ne kadar fuzuli insanlarmış gerçekten..Şeytanın emrini yerine getirmediği için kolunun şiştiğini iddia eden asi genç..Uzun telefon görüşmeleri yüzünden işten çıkarılan kaşlarını aldırmış satanist sekreter..Ve kedi katili balici..Anlayışı zaten kıt olan türk insanına bu ülkede metal müzik dinleyen üçbeş kişiyi sonsuza kadar kötüleme fırsatı verdiğiniz için size ne kadar teşekkür etsek azdır..
Sunday, February 17, 2013
Yaşanmışlıklar - 7 / Ali Sami Yen Hell
2003 yılında üniversitede ilk sınıfta okurken gazete ilanlarından başvurduğum bir iş ilanına olumlu cevap gelmişti. İlanı veren Efor Araştırma diye bir kamu araştırma şirketiydi ve başında İBRAHİM BOŞNAK adında Antepli esmer bir herif vardı..Adam, kelimenin tam anlamıyla kolpaydı..İşini yaptırana kadar herkesle iyi geçinir, ama iş bitip de çalışana para ödeme aşamasına gelindiğinde çoğu zaman ortadan kaybolurdu..Ödeme zamanları geldiğinde telefonlara cevap vermezdi, tesadüf eseri kendine ulaşılabildiğinde ve konu alacak meselesine geldiğinde hep "Bir yerden ödeme beklediğini" söyler, en geç bir hafta içinde parayı yatıracağına dair söz verirdi..O "bir hafta" genellikle bir, çoğu zaman da birkaç ay haline dönüşürdü..
Yine de İbrahim Boşnak'ın hayatıma hiçbir katkısı dokunmadağını söylemek haksızlık olur..Onunla çalışırken yapmaktan mega keyif aldığım bir iş vardı: Burger King'de "Gizli Müşteri" pozisyonunda çalışmak..İşin amacı gizli müşteri pozisyonunda Burger King'in İstanbul'daki şubelerini ziyaret ederek restoranları denetlemekti..Efor Araştırma, bana önceden bir Whopper Menü parası veriyordu..Ben de hem Whopper'ın lezzetini test ediyor, hem de restoranlarda uyulması gereken kuralları kontrol ediyordum (Ortam temiz mi?, Siparişim ne kadar zamanda teslim edildi?, Çalışan personelin müşteriye davranışları nasıl?, Restoranda yeteri kadar reklam ve afiş var mı? gibi) İşin en önemli tarafı ise, gizli müşteri olduğunu hiçbir şekile Burger King personeline belli etmemekti..Gizli müşteri olarak restorana girdiğinizi anlayanlara özel bir prim veriliyordu. Yani Burger King çalışanları da bir bakıma "gizli müşteri avcısı" konumundaydılar..Eğer personel tarafından kimliğim anlaşılırsa bana ödeme yapılmıyordu. (Ayıptır söylemesi hiç yakalanmadım..Ayrıca gittiğim her Burger King restoranı için 10 TL alıyordum, 2003 yılı için fena para değildi..)
Burger King, söz konusu ziyaretlerin 12:00-14:30 saatleri arasında yapılmasını ve yiyecek olarak Whopper menü seçilmesini şart koşuyordu.(Restoranların öğlen en yoğun olduğu zamanlarmış) Hatta ziyaret sonrasında alınan fişleri kontrol ediyor, sipariş saati 14:30'u geçmişse ücretini ödemiyordu..
2003'ün güzel bir ilkbahar sabahında İbrahim Boşnak'ın telefonuyla uyandım. Çok acil Mecidiyeköy civarında üç restoranda gizli müşteri araştırması yapılması gerektiğini söyledi. Kabul edersem hemen yemek ücretini hesabıma yatıracakmış...
Teklifi kabul ettim; ancak şöyle bir sorun vardı, iki buçuk saatte tek başıma 3 Whopper menü yiyemezdim..(Sanırım hiçbir insan evladı yiyemez) Bunun üzerine bir arkadaşımı aradım..."Beleş yemek yiyebileceğin bir iş var, yardımcı olmak ister misin?" diye sordum..."Hayhay" dedi..Saat 12:00 gibi Mecidiyeköy otobüs duraklarının orada buluştuk...
Telefonda patron bana sırasıyla Burger King'in Mecidiyeköy, Ihlamur ve Fulya şubelerine gitmem gerektiğini söyledi...
Mecidiyeköy'de, eski Ali Sami Yen Stadı'nın yanındaki Burger King restoranını bulmak sorun değildi..Bir Whopper Menü'yü mideye indirdim, arkadaşıma da bir sonraki menünün onun olacağı konusunda güvence verdim..
Yanlız ortada bir sorun vardı, kısa bir süre içerisinde Mecidiyeköy'den Ihlamur'a geçmemiz gerekiyordu, ve ben yolu tam olarak bilmiyordum...Burger'dan çıkıp sağa, Şişli istikametine doğru yürümeye başladık..
Rahmetli Ali Sami Yen'in eski açık tribününün önünden geçmiştik ki az ileride duran simitçi dikkatimi çekti. Adres sormak için uygun bir hedefe benziyordu...
Aklıma gideceğimiz yeri İstanbul'daki stadların yardımıyla sormak geldi. Ihlamur'daki Burger King restoranı, İnönü Stadı'na yakın bir yerde olabilirdi...
Simitçiye yaklaştım.. "Pardon, burdan İnönü Stadı'na nasıl gidebiliriz?" diye sordum...
Adam yaklaşık 15 saniye kadar yüzüme baktı...
Sonra "BURDA ALİ SAMİ YEN VAR, OLMAZ MI?" dedi..
Buna ne cevap verilebilirdi ki?
----
Mecidiyeköy'den Ihlamur'a doğru yürürken yoldan geçen adamın birine adresi sorduk. Adam bildiği kadarıyla yolu tarif etti.
Ancak dik yokuşlardan birinden aşağıya doğru ilerlerken yanlış yöne doğru gittiğimizi düşünmeye başladık..
Arkadaşa "Ben "EMİN OLMAK" için adresi şu yandaki dükkana tekrar sorucam" dedim..
İçeri girdim, "Abi burdan Ihlamur'a nasıl çıkarız?" diye sordum..
Adam yolu tarif etti..Teşekkür ettik..
Tam dükkandan çıkarken tabelada yazılmış isme gözüm takıldı.
Adres sorduğumuz iş yerinin adı "EMİN EMLAK" imiş...(İçeri girerken görmemiştim)
----
Sonrasında görevimizi başarıyla tamamlamış, 2 buçuk saat içinde adam başı 1,5 Whopper menüyü midelerimize indirmeyi başarmıştık..
Yine de İbrahim Boşnak'ın hayatıma hiçbir katkısı dokunmadağını söylemek haksızlık olur..Onunla çalışırken yapmaktan mega keyif aldığım bir iş vardı: Burger King'de "Gizli Müşteri" pozisyonunda çalışmak..İşin amacı gizli müşteri pozisyonunda Burger King'in İstanbul'daki şubelerini ziyaret ederek restoranları denetlemekti..Efor Araştırma, bana önceden bir Whopper Menü parası veriyordu..Ben de hem Whopper'ın lezzetini test ediyor, hem de restoranlarda uyulması gereken kuralları kontrol ediyordum (Ortam temiz mi?, Siparişim ne kadar zamanda teslim edildi?, Çalışan personelin müşteriye davranışları nasıl?, Restoranda yeteri kadar reklam ve afiş var mı? gibi) İşin en önemli tarafı ise, gizli müşteri olduğunu hiçbir şekile Burger King personeline belli etmemekti..Gizli müşteri olarak restorana girdiğinizi anlayanlara özel bir prim veriliyordu. Yani Burger King çalışanları da bir bakıma "gizli müşteri avcısı" konumundaydılar..Eğer personel tarafından kimliğim anlaşılırsa bana ödeme yapılmıyordu. (Ayıptır söylemesi hiç yakalanmadım..Ayrıca gittiğim her Burger King restoranı için 10 TL alıyordum, 2003 yılı için fena para değildi..)
Burger King, söz konusu ziyaretlerin 12:00-14:30 saatleri arasında yapılmasını ve yiyecek olarak Whopper menü seçilmesini şart koşuyordu.(Restoranların öğlen en yoğun olduğu zamanlarmış) Hatta ziyaret sonrasında alınan fişleri kontrol ediyor, sipariş saati 14:30'u geçmişse ücretini ödemiyordu..
2003'ün güzel bir ilkbahar sabahında İbrahim Boşnak'ın telefonuyla uyandım. Çok acil Mecidiyeköy civarında üç restoranda gizli müşteri araştırması yapılması gerektiğini söyledi. Kabul edersem hemen yemek ücretini hesabıma yatıracakmış...
Teklifi kabul ettim; ancak şöyle bir sorun vardı, iki buçuk saatte tek başıma 3 Whopper menü yiyemezdim..(Sanırım hiçbir insan evladı yiyemez) Bunun üzerine bir arkadaşımı aradım..."Beleş yemek yiyebileceğin bir iş var, yardımcı olmak ister misin?" diye sordum..."Hayhay" dedi..Saat 12:00 gibi Mecidiyeköy otobüs duraklarının orada buluştuk...
Telefonda patron bana sırasıyla Burger King'in Mecidiyeköy, Ihlamur ve Fulya şubelerine gitmem gerektiğini söyledi...
Mecidiyeköy'de, eski Ali Sami Yen Stadı'nın yanındaki Burger King restoranını bulmak sorun değildi..Bir Whopper Menü'yü mideye indirdim, arkadaşıma da bir sonraki menünün onun olacağı konusunda güvence verdim..
Yanlız ortada bir sorun vardı, kısa bir süre içerisinde Mecidiyeköy'den Ihlamur'a geçmemiz gerekiyordu, ve ben yolu tam olarak bilmiyordum...Burger'dan çıkıp sağa, Şişli istikametine doğru yürümeye başladık..
Rahmetli Ali Sami Yen'in eski açık tribününün önünden geçmiştik ki az ileride duran simitçi dikkatimi çekti. Adres sormak için uygun bir hedefe benziyordu...
Aklıma gideceğimiz yeri İstanbul'daki stadların yardımıyla sormak geldi. Ihlamur'daki Burger King restoranı, İnönü Stadı'na yakın bir yerde olabilirdi...
Simitçiye yaklaştım.. "Pardon, burdan İnönü Stadı'na nasıl gidebiliriz?" diye sordum...
Adam yaklaşık 15 saniye kadar yüzüme baktı...
Sonra "BURDA ALİ SAMİ YEN VAR, OLMAZ MI?" dedi..
Buna ne cevap verilebilirdi ki?
----
Mecidiyeköy'den Ihlamur'a doğru yürürken yoldan geçen adamın birine adresi sorduk. Adam bildiği kadarıyla yolu tarif etti.
Ancak dik yokuşlardan birinden aşağıya doğru ilerlerken yanlış yöne doğru gittiğimizi düşünmeye başladık..
Arkadaşa "Ben "EMİN OLMAK" için adresi şu yandaki dükkana tekrar sorucam" dedim..
İçeri girdim, "Abi burdan Ihlamur'a nasıl çıkarız?" diye sordum..
Adam yolu tarif etti..Teşekkür ettik..
Tam dükkandan çıkarken tabelada yazılmış isme gözüm takıldı.
Adres sorduğumuz iş yerinin adı "EMİN EMLAK" imiş...(İçeri girerken görmemiştim)
----
Sonrasında görevimizi başarıyla tamamlamış, 2 buçuk saat içinde adam başı 1,5 Whopper menüyü midelerimize indirmeyi başarmıştık..
Sunday, February 10, 2013
Yaşanmışlıklar - 6 / Moda'da Boktan İşler
Olay 1999'un sıcak bir yaz gününde Kadıköy Moda sahilinde yaşanmıştı..
O yıllarda türk metal camiası, işlenmiş olan saçma sapan bir satanist cinayeti yüzünden sıkıntılı zamanlar yaşıyordu..Uzun saçlı, küpeli, dövmeli adamlar cahil toplumumuzun hedefi haline gelmişlerdi..Metalciler, görünüşleri nedeniyle sorgusuz sualsiz göz altına alınabiliyordu..Siyah giyinenlere "Satanist" damgasının vurulduğu, "Siz kedi kesiyomuşsunuz, doğru mu?" sorularına bizzat pek çok kez maruz kaldığım zamanlardı..
O zamanlar Kadıköy tayfasına takılan İzmir'li bir eleman vardı. İzmir'de polis tarafından satanist olduğu iddiasıyla göz altına alınıp sonradan serbest bırakılmıştı. Eleman, şehir merkezinden uzakta bir mağara içinde birkaç metalci arkadaşıyla beraber yakalanmıştı. Yapılan incelemelerde takıldıkları mağarada kemiklere rastlanmıştı.Polisin "Bunlar ne kemikleri lan, adam mı öldürdünüz içerde?" sorusuna "Yok abi, tavuk yemiştik onların kemikleri onlar" cevabını vermişti..Eleman, daha sonraları metal camiasını savunmak üzere canlı yayında Savaş Ay'ın sunduğu A Takımı programına katılmıştı..Savaş Ay'la aralarında geçen şu dialog karakteri hakkında yeteri kadar bilgi veriyordu:
- Savaş Ay: "Şimdi, satanistler genellikle bakire kızları öldürüyorlarmış..Bu doğru mu?İzmir'de şeytana kurban edilen bakire kızlar var mıydı?"
- Eleman: Yok abi, İzmir'de bakire kız ne arar!"
Elemanın o zamanlar şu anda ismini hatırlayamadığım bir kız arkadaşı vardı..Kız arkadaşı, adam ona ne kadar vahşi davranırsa davranırsın her şeyi kabulleniyor, kendisini dövmesine bile sesini çıkartmıyordu..Mazoşist haller içerisindeydi..
1999'un o sıcak yaz gününde Moda'da Haldun Taner Heykeli'nin önünde deniz kenarına bakan duvar dibinde bira içiyorduk..Ortama kalabalık bir metalci tayfası hakimdi..Kızlı erkekli (erkek ağırlıklı) bir grup olarak takılıyorduk..Biraz önümüzde, denizin birkaç metre gerisindeki bölgede ağaçlık bir alan vardı.Bu alan, baş başa kalmak isteyen ergen çiftler için biçilmiş kaftan olmasının yanı sıra arpa suyu alan bünyelere su dökme yeri olarak hizmet ediyordu.
Geyik muhabbeti tam gaz devam ederken bizim eleman bir anda ayağa kalktı..Biz "Tekel'e bira almaya gidecek herhalde" diye düşünürken ağzından şu laf çıktı:
"Abi, benim bokum geldi"
Yanında oturan kız arkadaşına baktı..Birşey söylemeden önümüzdeki ağaçlık alana doğru yürümeye başladı..Yavaşça ağaçların arasında kayboldu..Baktığımızda sadece ıkınma pozisyonu almış bir adamın kafasını görüyorduk..Belden aşağısı gözükmüyordu..
Yaklaşık 5 dakika içinde işini bitirdi..Gördüğümüz kadarıyla ne su, ne de tuvalet kağıdı kullanmıştı..Tekrar yanımıza geldi..Kız arkadaşının yanına oturdu..
Kıza sarıldı..Muhabbete devam ettiler..
Bu metalcilerin bazıları da gerçekten bir acayip oluyordu...
PS: Yazıyı yazarken Jettblack'in Get Your Hands Dirty parçasını aklımdan çıkartamadım.
O yıllarda türk metal camiası, işlenmiş olan saçma sapan bir satanist cinayeti yüzünden sıkıntılı zamanlar yaşıyordu..Uzun saçlı, küpeli, dövmeli adamlar cahil toplumumuzun hedefi haline gelmişlerdi..Metalciler, görünüşleri nedeniyle sorgusuz sualsiz göz altına alınabiliyordu..Siyah giyinenlere "Satanist" damgasının vurulduğu, "Siz kedi kesiyomuşsunuz, doğru mu?" sorularına bizzat pek çok kez maruz kaldığım zamanlardı..
O zamanlar Kadıköy tayfasına takılan İzmir'li bir eleman vardı. İzmir'de polis tarafından satanist olduğu iddiasıyla göz altına alınıp sonradan serbest bırakılmıştı. Eleman, şehir merkezinden uzakta bir mağara içinde birkaç metalci arkadaşıyla beraber yakalanmıştı. Yapılan incelemelerde takıldıkları mağarada kemiklere rastlanmıştı.Polisin "Bunlar ne kemikleri lan, adam mı öldürdünüz içerde?" sorusuna "Yok abi, tavuk yemiştik onların kemikleri onlar" cevabını vermişti..Eleman, daha sonraları metal camiasını savunmak üzere canlı yayında Savaş Ay'ın sunduğu A Takımı programına katılmıştı..Savaş Ay'la aralarında geçen şu dialog karakteri hakkında yeteri kadar bilgi veriyordu:
- Savaş Ay: "Şimdi, satanistler genellikle bakire kızları öldürüyorlarmış..Bu doğru mu?İzmir'de şeytana kurban edilen bakire kızlar var mıydı?"
- Eleman: Yok abi, İzmir'de bakire kız ne arar!"
Elemanın o zamanlar şu anda ismini hatırlayamadığım bir kız arkadaşı vardı..Kız arkadaşı, adam ona ne kadar vahşi davranırsa davranırsın her şeyi kabulleniyor, kendisini dövmesine bile sesini çıkartmıyordu..Mazoşist haller içerisindeydi..
1999'un o sıcak yaz gününde Moda'da Haldun Taner Heykeli'nin önünde deniz kenarına bakan duvar dibinde bira içiyorduk..Ortama kalabalık bir metalci tayfası hakimdi..Kızlı erkekli (erkek ağırlıklı) bir grup olarak takılıyorduk..Biraz önümüzde, denizin birkaç metre gerisindeki bölgede ağaçlık bir alan vardı.Bu alan, baş başa kalmak isteyen ergen çiftler için biçilmiş kaftan olmasının yanı sıra arpa suyu alan bünyelere su dökme yeri olarak hizmet ediyordu.
Geyik muhabbeti tam gaz devam ederken bizim eleman bir anda ayağa kalktı..Biz "Tekel'e bira almaya gidecek herhalde" diye düşünürken ağzından şu laf çıktı:
"Abi, benim bokum geldi"
Yanında oturan kız arkadaşına baktı..Birşey söylemeden önümüzdeki ağaçlık alana doğru yürümeye başladı..Yavaşça ağaçların arasında kayboldu..Baktığımızda sadece ıkınma pozisyonu almış bir adamın kafasını görüyorduk..Belden aşağısı gözükmüyordu..
Yaklaşık 5 dakika içinde işini bitirdi..Gördüğümüz kadarıyla ne su, ne de tuvalet kağıdı kullanmıştı..Tekrar yanımıza geldi..Kız arkadaşının yanına oturdu..
Kıza sarıldı..Muhabbete devam ettiler..
Bu metalcilerin bazıları da gerçekten bir acayip oluyordu...
PS: Yazıyı yazarken Jettblack'in Get Your Hands Dirty parçasını aklımdan çıkartamadım.
Friday, February 01, 2013
Antimatter - Going Nowhere
Bazı şarkılar vardır, hiç de süslü püslü değillerdir, birkaç basit armoni üzerine kurulmuşlardır..
Sözleri uzun ve karmaşık değillerdir..Ama uzun olduğunu sandığımız hayatımızda yaşamış olduğumuz kısa ve belki de hatırlaması lüzumsuz derin hatıraları çağrıştırırlar ve ilk dinleyişte kolayca aklınıza kazınırlar..
Bu şarkılar, üzerinde deliler gibi çalıştığınız bir işin aslında ne kadar anlamsız olduğunu, veya kalbinizin yaşayan hiçbir canlı için kırılmaması gerektiğini anladığınızda yakanıza yapışırlar..Yanlız başınıza kaldığınız buhranlı anlarda beyninizin içinde tekrar edip dururlar..
Yaşadığınız her günün birbirinin aynısı olduğunu, günlerinizin gittikçe azaldığını ve hayatınızda yapmak isteyip de elinizde olmayan sebeplerle yapamadığınız değişikliklerin bir hayli biriktiğini fark ettiğinizde bu şarkılar daha bir anlam kazanır..
Somebody somewhere your life's going nowhere,
Somebody somewhere your heart's growing colder,
Somebody somewhere your game's nearly over,
Somebody somewhere your life...
Yaşanmışlıklar - 5 / 90'a Taktım
Amcamlar 1993 yılında Altınoluk-Balıkesir'e bağlı Fener Mahallesi'nde bir yazlık ev almışlardı.Ev, genellikle emeklilerin tercih ettiği sakin bir site içindeydi.Sitede yaz-kış oturan birkaç ailenin yanı sıra okulların kapanmasıyla beraber yıllık izinlerini geçirmek üzere yazlığa gelen orta yaşlı insanlar ikamet ediyordu.Özellikle Temmuz ve Ağustos ayları genç nüfusun sayısının arttığı zamanlardı ve bu dönemlerde site bayağı hareketleniyordu..
Özlem Sitesi'ne ilk kez 1994 yazında gelmiştim..O sene düzenlenen Amerika-94 Dünya Kupası maçlarını izlerken şu an hala görüştüğüm kadim dostlarımdan birisiyle, yani Aslan ile tanışmıştım..Sitede Aslan'ın o zamanlar yakın olduğu bir eleman vardı.(Yazının bundan sonrasında kendimce sebeplerden dolayı kendisine Zed Bobcat diyeceğim) Zed; sitenin sakin havasını her an bozabilecek, sinirli ve heyecanlı bir yapıya sahipti.Bazen sitenin marketinde satılan erotik dergileri çalıp koşarak eve kaçar ve hızlı bir şekilde yatağının altına saklardı..Bir keresinde kolasına yaptığımız maçtan sonra karşı takımdan eşleştiği adamın kendisine kolasını almaması üzerine çocuğun evini basmış ve kapısının önünden: "İLKEEER, KOLAMI VEEEEER" diye bağırmıştı..Şaşkın bir şekilde balkona çıkan site sakinlerinden yaşlı bir amcanın "Oğlum sakin ol biraz" şeklinde uyarısına da "SEN KARIŞMA AMCAAAA" diye cevap vermişti..Zed'in sağı solu belli olmazdı..Bir defasında Aslan'la sebebini hatırlamadığım bir konu yüzünden tartışmışlardı..Aslan'la deniz kenarında otururken karşıdan hızlı adımlarla geldiğini gördük."Herhalde özür dilemeye geliyor" diye düşünürken gittikçe hızlandı, koşmaya başladı, hiçbirşey söylemeden Aslan'a bir yumruk attı ve koşarak sitenin içlerinde kayboldu..Herşey birkaç saniye içerisinde olmuştu..1996 yılında siteye ikinci gelişimde aramızda bir kız meselesi yüzünden çıkan tartışmada (İddiasına göre ben onun hoşlandığı kızın bir arkadaşıyla çıkıp kendisinden ayrılınca hoşlandığı kız ondan soğumuş) bana yerden topladığı taşları fırlatmıştı, üstelik tam da İstanbul'a döneceğim gece..Allahtan attıklarının hepsi karavanaydı..
Zed Bobcat'in futbolu da bir acayipti..Yazlığa her sene "Bu sene kendimi çok geliştirdim" diyerek gelir, maçlarda sürekli ilerde beleş bekler, pas verdiğinde en basit golleri bile kaçırır, pas vermediğinde de "Niye bana vermedin de kendin vurdun?" diye iki saat insanın başının etini yerdi..
Bu anlatacağım olay 1997 yılında yaşanmıştı..Sakin bir yaz gecesinde Ben, Aslan ve Zed gezintiye çıkmıştık.Siteden çıkıp Fener Mahallesi'ne doğru yürümeye başladık..Mahalleden bazı arkadaşlarla buluşup kumsalda bira içmek niyetindeydik..
Siteden Fener Mahallesi'ne giden iki yol vardı.Birincisi deniz kenarından giden yol, diğeri de etrafında meyve ağaçlarının bulunduğu toprak yoldu.O akşam "Biraz meyve toplarız" diye ikinci yolu seçtik..(Keşke diğerini seçseymişiz).Armut ağaçlarına dalıp üst dallarda kalan armutlardan topladık ve yolda yürürken yemeye başladık..
Zed, hepimizden fazla armut toplamıştı.Durmadan yiyiyordu..Derken o adeta zamanın durduğu dumur anı yaşandı..
Yol kenarındaki yazlık evlerin birinin önünden geçiyorduk..Evin ışıkları açıktı.Zed bize hiçbirşey söylemeden bir anda yediği armutun çöpünü evin bir odasının camına doğru fırlattı..Armut çöpü gitti, tam camın üst bölümündeki iki kenarının birleştiği noktadan içeri girdi, ardından cam şangırrtt diye aşağıya indi..
Aslan'la şaşkınlık içinde birbirimize bakakaldık..Bir süre olan biteni anlamaya çalıştık..İnsan durup dururken neden böyle birşey yapardı?Bizi kendimize getiren, evin balkonunun ışığının yanması ve içerden bir adamın çıktığını görmemiz oldu.Tabanları yağladık ve son sürat kaçmaya başladık..Koşu esnasında Aslan Zed'e küfürler yağdırırken Zed'in yüksek sesle şu şekilde bağırdığını duyduk:
"HIAAAAAHH 90'A TAKTIM!!!"
Özlem Sitesi'ne ilk kez 1994 yazında gelmiştim..O sene düzenlenen Amerika-94 Dünya Kupası maçlarını izlerken şu an hala görüştüğüm kadim dostlarımdan birisiyle, yani Aslan ile tanışmıştım..Sitede Aslan'ın o zamanlar yakın olduğu bir eleman vardı.(Yazının bundan sonrasında kendimce sebeplerden dolayı kendisine Zed Bobcat diyeceğim) Zed; sitenin sakin havasını her an bozabilecek, sinirli ve heyecanlı bir yapıya sahipti.Bazen sitenin marketinde satılan erotik dergileri çalıp koşarak eve kaçar ve hızlı bir şekilde yatağının altına saklardı..Bir keresinde kolasına yaptığımız maçtan sonra karşı takımdan eşleştiği adamın kendisine kolasını almaması üzerine çocuğun evini basmış ve kapısının önünden: "İLKEEER, KOLAMI VEEEEER" diye bağırmıştı..Şaşkın bir şekilde balkona çıkan site sakinlerinden yaşlı bir amcanın "Oğlum sakin ol biraz" şeklinde uyarısına da "SEN KARIŞMA AMCAAAA" diye cevap vermişti..Zed'in sağı solu belli olmazdı..Bir defasında Aslan'la sebebini hatırlamadığım bir konu yüzünden tartışmışlardı..Aslan'la deniz kenarında otururken karşıdan hızlı adımlarla geldiğini gördük."Herhalde özür dilemeye geliyor" diye düşünürken gittikçe hızlandı, koşmaya başladı, hiçbirşey söylemeden Aslan'a bir yumruk attı ve koşarak sitenin içlerinde kayboldu..Herşey birkaç saniye içerisinde olmuştu..1996 yılında siteye ikinci gelişimde aramızda bir kız meselesi yüzünden çıkan tartışmada (İddiasına göre ben onun hoşlandığı kızın bir arkadaşıyla çıkıp kendisinden ayrılınca hoşlandığı kız ondan soğumuş) bana yerden topladığı taşları fırlatmıştı, üstelik tam da İstanbul'a döneceğim gece..Allahtan attıklarının hepsi karavanaydı..
Zed Bobcat'in futbolu da bir acayipti..Yazlığa her sene "Bu sene kendimi çok geliştirdim" diyerek gelir, maçlarda sürekli ilerde beleş bekler, pas verdiğinde en basit golleri bile kaçırır, pas vermediğinde de "Niye bana vermedin de kendin vurdun?" diye iki saat insanın başının etini yerdi..
Bu anlatacağım olay 1997 yılında yaşanmıştı..Sakin bir yaz gecesinde Ben, Aslan ve Zed gezintiye çıkmıştık.Siteden çıkıp Fener Mahallesi'ne doğru yürümeye başladık..Mahalleden bazı arkadaşlarla buluşup kumsalda bira içmek niyetindeydik..
Siteden Fener Mahallesi'ne giden iki yol vardı.Birincisi deniz kenarından giden yol, diğeri de etrafında meyve ağaçlarının bulunduğu toprak yoldu.O akşam "Biraz meyve toplarız" diye ikinci yolu seçtik..(Keşke diğerini seçseymişiz).Armut ağaçlarına dalıp üst dallarda kalan armutlardan topladık ve yolda yürürken yemeye başladık..
Zed, hepimizden fazla armut toplamıştı.Durmadan yiyiyordu..Derken o adeta zamanın durduğu dumur anı yaşandı..
Yol kenarındaki yazlık evlerin birinin önünden geçiyorduk..Evin ışıkları açıktı.Zed bize hiçbirşey söylemeden bir anda yediği armutun çöpünü evin bir odasının camına doğru fırlattı..Armut çöpü gitti, tam camın üst bölümündeki iki kenarının birleştiği noktadan içeri girdi, ardından cam şangırrtt diye aşağıya indi..
Aslan'la şaşkınlık içinde birbirimize bakakaldık..Bir süre olan biteni anlamaya çalıştık..İnsan durup dururken neden böyle birşey yapardı?Bizi kendimize getiren, evin balkonunun ışığının yanması ve içerden bir adamın çıktığını görmemiz oldu.Tabanları yağladık ve son sürat kaçmaya başladık..Koşu esnasında Aslan Zed'e küfürler yağdırırken Zed'in yüksek sesle şu şekilde bağırdığını duyduk:
"HIAAAAAHH 90'A TAKTIM!!!"
Wednesday, January 30, 2013
Abraham Maslow ve Kendini Gerçekleştirmiş İnsan
Üniversitede gördüğüm Psikoloji derslerinin tamamının zevkli geçtiğini söyleyemem ancak Amerikalı psikolog Abraham Maslow'un insan ihtiyaçlarını fizyolojik gereksinimler, güvenlik gereksinimi, ait olma gereksinimi, saygınlık gereksinimi ve kendini gerçekleştirme gereksinimi başlıklarıyla kategorize ettiği teorisi oldukça ilgimi çekmişti.Bütün bu kategoriler kendi içine alt kategorilere ayrılıyordu.Örneğin fizyolojik gereksinimler; nefes alma, beslenme, cinsellik, uyku gibi başlıklara ayrılırken arkadaşlık, aile ve cinsel yakınlık da insanın ait olma gereksinimini karşılayan unsurlardı.Maslow'a göre birey, bir kategorideki ihtiyaçlarını tam olarak gideremeden bir üst düzeydeki ihtiyaç kategorisine, dolayısıyla kişiliğini geliştirme düzeyine geçemezdi.
Geçen gün evde üniversitedeki ders notlarını incelerken Maslow'un teorisindeki son aşama olan kendini gerçekleştirme gereksinimi üzerinde yazılan bir makaleye odaklandım.(Sanırım Psikoloji sınavlarından birinde soru olarak sorulmuştu bu) Hafızamı tazeledim, Maslow'un kendini gerçekleştirmiş bir kişide gördüğü şu özellikleri tekrar hatırladım ve bende bulunmayanlar için hayıflandım..
Kendini Gerçekleştirmiş Bir İnsan:
- Gerçeğin bilinebilecek yönlerini doğru olarak algılar
- Bilinemeyecek olanların bilinemeyeceğini doğru olarak algılar
- Gerçeği olduğu gibi kabul eder
- Kendini olduğu gibi kabul eder
- Başkalarını olduğu gibi kabul eder
- Yaşamın getirdiği olayları tam anlamıyla yaşayarak tadını çıkarma eğilimindedir
- Kendiliğinden hareket eder
- Yaratıcı bir biçimde davranabilir
- Kendine ve yaşama gülebilir
- İnsanlığa değer verir ve onun sorunlarını ciddiye alır
- Son derece yakın ve derin birkaç dostu vardır
- Gerektiğinde çok çalışır ve sorumluluğunun farkındadır
- Dürüsttür
- Savunucu değildir
Sunday, January 27, 2013
The Usual Suspects (1995)
Bryan Singer'in yönetmenliğini yaptığı; Kevin Spacey, Stephen Baldwin, Gabriel Byrne, Benicio Del Toro, Kevin Pollak ve Chazz Palminteri'nin baş rolleri paylaştığı The Usual Suspects, her biri farklı alanlarda uzmanlaşmış, suç sosyası kabarık, sıradan gibi görünen 5 şüphelinin sıradışı hikayesidir.
Filmin başında bir geminin havaya uçurulduğunu, tek bir adam dışında içindeki herkesin ölmüş olduğunu görürüz.Ortadaki gizemi çözebilecek tek anahtar hayatta kalan adamın çarpık ve zor anlaşılır hikayesi olacaktır.Macera, olayla bağlantısı olduğu sanılan beş suçlunun polis sorgusuna alınmasıyla başlar ve neyin gerçek neyin kurgu olduğunun çok zor anlaşıldığı baş döndürücü ve insanı hayretler içinde bırakan bir akış içinde devam eder.
The Usual Suspects'i en iyi anlatan ifadeler "Gerçek her zaman en son baktığın yerdedir" ve "Hiçbir şeyin olduğu gibi gözükmediği bir dünyada daha öteye bakman gerekir" cümleleridir.(İkisi de filmin afişlerinde kullanılmıştır) Filmde gerçekler o kadar dolaylı yoldan ve ironik biçimde anlatılmıştır ki, o zamana kadar hiç kimse tarafından görülmemiş olan, hatta bir şehir efsanesi olduğu havası yaratılan kötü adam Kayzer Soze'nin kim olduğunu asla tahmin edemezsiniz..Aslında film boyunca ortada bir Kayzer Soze lafı dolaşır ancak çoğu yerde kendisinden çeşitli imgeler aracılığı ile bahsedildiği için gerçekte öyle birinin var olduğundan ya da senaryonun tamamen düzmece olup olmadığından emin olamazsınız.Hatta filmin sonunda Kayser Soze'nin kimliği ortaya çıktığında şok geçirip "Nasıl böyle oldu?" diye düşünüp durursunuz..
The Usual Suspects; her izlendiğinde farklı detaylar yakalanabilecek, içinde geçen hemen hemen her dialoğun arkasında gizli birşeyler olduğu şüphesi uyandıran ve insanı merak içinde bırakan bir kara film başyapıtıdır.Senaryo ve oyunculuk anlamında kusursuzdur.Kevin Spacey, belki de kariyerinin en başarılı oyunculuğunu sergilemiştir.Ayrıca Kayser Soze'nin kim olduğunu öğrendiğini sanan kendine güveni sonsuz özel ajan Dave Kujan'ın (Chazz Palminteri) filmin sonundaki şaşkın halini özellikle izlemek gerekir..
Filmin en vurucu repliği ise "Şeytanın en büyük hilesi, dünyayı var olmadığına ikna etmesidir" cümlesidir.Adeta filmin kısa bir özeti gibidir..
Saturday, January 26, 2013
İnsan...
(Not: Alıntıdır..Murat Adanç tarafından Aralık 1991'de yazılmış olup yazarın 64'ler dergisindeki Mac Adventure köşesinde yayınlanmıştır.)
Bomboş bir dünya düşünün, yardımcı olacaksa bizim dünyamızın ilk zamanlarını düşünün.İlkel milkel birkaç canlı türü daha el değmemiş bakir dünyalarının üstünde kendi sıradan yaşamlarını sürdürüyorlar.Şimdi bu tabloya bir de daha evriminin en başındaki insanoğlunu ekleyin.Herkesin tek derdi karnını doyurmak ve kendi soyunu devam ettirmek.İşte karanlık gecelerde özlemini çektiğim, bir an için gözümün önünde görünüp kaybolan düşünce bu.Bu kırmızı dünya (Nedense hep kırmızıdır) beni inanılmaz derecede çeker.Monoton olabilir, belki de çoğunuzu kusturacak kadar ilkeldir ama benim aradığım utopia'ların başında bu gelir.Bu dünyanın döngüleri kendi çapında gider durur ta ki o ağzından yağ damlayan insan denen yaratık en büyük silahının, yani biçimsiz kafatasının içindeki beyninin güçlerinin farkına varana dek.O noktadan sonra herşey bir anda değişir, bütün dengeler bozulur, huzur gider, kaos gelir, utopia gider, cehennem gelir.Benim ufak oyuncağımın sonu gelmiştir artık, deyim yerindeyse "Maymunun gözü açılmıştır".İnsan, insanlığını gösterir ve herşey yıkılır...
İlk işi sağına soluna sataşmak olur.Çünkü insanlar aç gözlüdür.Diğer yaratıklar ihtiyaçları olanı alırlar ve etraflarını rahat bırakırlar.İnsan ise hepsine ve de herşeye sahip olana kadar rahat etmez.Yaratıcı olduğunu sanır, başka şeylere kullansın diye verilen zekasını kullanarak kendine yeni evler, yeni araçlar yapar.Herkes de bunun insanın yaratıcılığından kaynaklandığını sanar, bana sorarsanız insanın icad ettiği ve yaptığı herşeyin altında kalbini kemirip duran açgözlülüğü yatar.Gerekirse kendi soyundakilere zarar verir, onları öldürür çünkü o agresiftir ve bana sorarsanız herhangi bir hayvandan çok daha vahşidir.Bırakın çıkarı zevk için bile öldürebilir.
Mağarasının köşesinde dolu midesini başkalarının rahatını bozmak için icad ettiği ateşin köşesinde ısıtan insanın aklı bu sefer çok daha çarpık şeylere kayar.Hayalleri geliştikçe etrafına verdiği zarar da artar.Zevkli bulduğu herşeyi, sonuçlarını veya kötü yanlarını hiç düşünmeden anında yapar, çünkü insan iradesizdir.Belki de etrafınızda gördüğünüz her kötülüğün, her çarpıklığın, her bozukluğun en dibinde bu yatar.Zekası veya mantığı onu ne kadar durdurmaya çalışırsa çalışsın insan asla ihtiraslarının peşini bırakmaz.Burda bahsettiğim problem sabah saatiniz çalınca yataktan kalkabilmek değil, hayatta istediğiniz şeyleri elde etmeye çalışırken onların kölesi olmaktır.İnsan paranın kölesidir.Onu kendi icad etmiş olsa bile yaptığı herşeyi sırf parayı elde edebilmek için yapar.Yalan söyler, çalar, çırpar, köpekler gibi çabalar ve hatta öldürür.İnsan zevkin kölesidir, kendini öldüreceğini bile bile hiçbir zevkinden kolay kolay vazgeçmez.İçki içer, sigara içer, geberene kadar tıkınır, her zaman daha büyük zevklerin peşinde koşar.İnsan toplumun kölesidir, etrafındakilerin gözüne biraz olsun girebilmek için kendinden uzaklaşır, onları memnun edecek şeyleri yapar, onların istediği gibi giyinir, konuşur, yaşar.İnsan fazlalığın kölesidir, sade olan hiçbirşeyle yetinmez, her zaman daha aşırısını ister.İnsan ölümün kölesidir, ondan korkar, gizli gizli ona özlem duyar ma ondan kurtulmak için gerekirse ruhunu bile satar.
İşte böyle, insan kendi yeteneklerinin farkına vardığından beri bitmek bilmez bir açgözlülük içinde icad eder, üretir ve sonra kendi yaptıklarının kölesi olur.Zararı sadece kendine olsa iyi, insan kendine sunulan doğayı acımasız bir şekilde kullanır, harab eder, sonra da doğa kirleniyor diye zırlar.Bir de benim en gıcığıma giden özelliklerinden biri, insan insanı etkilemeye çalışır.Kendi haline bırakılsa belki de kendisinden iyi ve üstün olacak bir bebeği kendi kalıplarına sokabilmek için gerekirse döver, kendine göre eğitir ve o zavallı bebek aynen kendi gibi olana kadar rahat etmez.Bütün bunların altında insanın iradesizliği yatar, iyiyle kötüyü ayıracak kadar beyni olsa bile insan asla hayır diyemez ve her zaman kafasına uyanı yapar.
Peki ben kim oluyorum da konuşuyorum?Ben de bir insanım, hepimiz insanız.Hepimiz aynı yapıdayız ve aynı kötü özelliklere sahibiz.Benim görebildiğim tek umut en azından birşeylerin yanlış olduğunu hissedebiliyoruz ama elimizden birşey gelmiyor.Biz kendi iradesizliğimizin cehennem ateşinde kavrulmaya mahkum birer ruhuz...
Friday, January 25, 2013
Candlemass - Black As Time
Time is short... time is endless
Time is linear but also a relative factor that
moves rather unnoticed from point A to B.
Time is a force not to be taken lightly....
Because time never forgets
Time heals nothing...
Time is a black hole that consumes energy,
ambition and love...
Time is dangerous!
Time... quite frankly... doesn't give a shit!
And above all... time is BLACK
It is your ENEMY!
Time is decline and decay...
Tuesday, January 22, 2013
Yaşanmışlıklar - 3 / Tüplü Dalış
1998'in Ocak ayı..Hava felaket soğuk.Sulu kar yağıyor..
Gözlük kullandığım zamanlar..Okulda tahtayı görmek için mecburen takmak zorunda kaldığım gözlüğü hafta sonları kızlardan yana şansım biraz yüksek olsun diye yanımda taşımıyorum..Bu yüzden birçok kez "Olum sokakta yanımdan geçtin, bir selam vermedin, ne biçim adamsın" gibi laflar işitmişim...
Bir hafta sonu okuldan arkadaşım Ahmet'le Kadıköy'den bizim eve doğru yürüyoruz..Amacımız bir an önce başımızı sıcak bir yere sokup Playstation'da yeni çıkan oyunları deneyebilmek..Oyun konsollarının yeni çıktığı, Star'da yayınlanan Şampiyonlar Ligi maçlarından önce spiker Bülent Karpad'ın kendine özgü tok sesiyle "Bir Şampiyonlar Ligi sponsoru olan Sony Playstation sunar" diye konuştuğu yıllar..
Arkadaşımla Kadıköy'den Acıbadem istikametine doğru yürüyoruz.Halitağa Caddesi'ni geçtikten sonra Dörtyol ışıklarına varmadan önce köprü üzerinde karşıdan gelmekte olan iki adamı fark ediyorum..Her ikisinin de arkalarında sarı renkte tüpler ve yüzlerinde maskeler var..
Görmeyen gözlerimle adamların tiplerini tam seçemesem ve neden arkalarında tüp taşıdıklarını anlayamasam da dalgıç olduklarına kanaat getiriyorum ve Ahmet'e şöyle diyorum:
"Yazık bu adamlara, bu havada nasıl dalacaklar denize..Üşürler yaw."
Bunu der demez Ahmet gülme krizine giriyor..Kendine geldikten sonra ise şu cevabı veriyor:
"Allah müstehakını versin.Adamlar haşere ilaçlama elemanıydı olum..Ne denizi, ne dalması..Eheheheheh"
Eleman bu hikayeyi lisede herkese anlatmıştı, ben de o günden sonra gözlüklerimi hafta sonları da takmaya özen göstermiştim..
Gözlük kullandığım zamanlar..Okulda tahtayı görmek için mecburen takmak zorunda kaldığım gözlüğü hafta sonları kızlardan yana şansım biraz yüksek olsun diye yanımda taşımıyorum..Bu yüzden birçok kez "Olum sokakta yanımdan geçtin, bir selam vermedin, ne biçim adamsın" gibi laflar işitmişim...
Bir hafta sonu okuldan arkadaşım Ahmet'le Kadıköy'den bizim eve doğru yürüyoruz..Amacımız bir an önce başımızı sıcak bir yere sokup Playstation'da yeni çıkan oyunları deneyebilmek..Oyun konsollarının yeni çıktığı, Star'da yayınlanan Şampiyonlar Ligi maçlarından önce spiker Bülent Karpad'ın kendine özgü tok sesiyle "Bir Şampiyonlar Ligi sponsoru olan Sony Playstation sunar" diye konuştuğu yıllar..
Arkadaşımla Kadıköy'den Acıbadem istikametine doğru yürüyoruz.Halitağa Caddesi'ni geçtikten sonra Dörtyol ışıklarına varmadan önce köprü üzerinde karşıdan gelmekte olan iki adamı fark ediyorum..Her ikisinin de arkalarında sarı renkte tüpler ve yüzlerinde maskeler var..
Görmeyen gözlerimle adamların tiplerini tam seçemesem ve neden arkalarında tüp taşıdıklarını anlayamasam da dalgıç olduklarına kanaat getiriyorum ve Ahmet'e şöyle diyorum:
"Yazık bu adamlara, bu havada nasıl dalacaklar denize..Üşürler yaw."
Bunu der demez Ahmet gülme krizine giriyor..Kendine geldikten sonra ise şu cevabı veriyor:
"Allah müstehakını versin.Adamlar haşere ilaçlama elemanıydı olum..Ne denizi, ne dalması..Eheheheheh"
Eleman bu hikayeyi lisede herkese anlatmıştı, ben de o günden sonra gözlüklerimi hafta sonları da takmaya özen göstermiştim..
Sunday, January 13, 2013
Yaşanmışlıklar - 2 / Heavy Metal Ruhu
Yıl: 2002
Üniversitenin ilk senesiydi..Okulun dışında kalan zamanlarımı Kadıköy tayfasıyla geçiriyordum..Bu tayfa içinde black metalcisinden glam rockçısına, bir gecede 10 bira içip etraftaki arabaların aynalarını kıranından, bir bira içip saatlerce sevgilisinden neden ayrıldığını anlatan kızına kadar her türlü insana rastlanıyordu..Kadıköy'de görmeye alışık olduğumuz tiplerden biri de "Üstün" adında bir heavy metal savaşçısısıydı..Bu enteresan kişilik ile 1998 yılında İş Bankası Çeşme Kampı'nda tanışmıştım..Üstün, çocuğuyla çizgi film izleyen adamın elinden uzaktan kumandayı alıp Rock Market'i açtıracak, o sene çıkan Tankard'ın Disco Destroyer albümünün etkisinde kalarak kampın içinde bulunan diskonun hoparlörlerine deniz kumu dökerek etkisiz hale getirmeye çalışacak kadar seviyordu bu müziği..
Soğuk bir kış gecesiydi..O zamanlar yakın arkadaşım olan bir elemanla Kadıköy'de takılıyorduk..Muhabbet sırasında konu Üstün'e geldi.."Oğlum sana o adamla ilgili birşey anlatacağım ama kimseye bahsetmek yok" dedi.."Okey, dinliyorum" dedim...
Arkadaş: "Oğlum bir gün Üstün ile yalnız kalmıştık..Adam bir anda "Sana birşey soracağım ama gülmek yok, doğru dürüst cevap ver" dedi bana..
Ben: "Haha..Ee ne sordu?"
Arkadaş: "Sormadan önce bir kez daha: "Oğlum bak dalga geçmek yok he" dedi..
Ben: "Ee, ne dedi abi?"
Arkadaş: "SENCE BENDE HEAVY METAL RUHU VAR MI??"
.....Disconnected.....
Üniversitenin ilk senesiydi..Okulun dışında kalan zamanlarımı Kadıköy tayfasıyla geçiriyordum..Bu tayfa içinde black metalcisinden glam rockçısına, bir gecede 10 bira içip etraftaki arabaların aynalarını kıranından, bir bira içip saatlerce sevgilisinden neden ayrıldığını anlatan kızına kadar her türlü insana rastlanıyordu..Kadıköy'de görmeye alışık olduğumuz tiplerden biri de "Üstün" adında bir heavy metal savaşçısısıydı..Bu enteresan kişilik ile 1998 yılında İş Bankası Çeşme Kampı'nda tanışmıştım..Üstün, çocuğuyla çizgi film izleyen adamın elinden uzaktan kumandayı alıp Rock Market'i açtıracak, o sene çıkan Tankard'ın Disco Destroyer albümünün etkisinde kalarak kampın içinde bulunan diskonun hoparlörlerine deniz kumu dökerek etkisiz hale getirmeye çalışacak kadar seviyordu bu müziği..
Soğuk bir kış gecesiydi..O zamanlar yakın arkadaşım olan bir elemanla Kadıköy'de takılıyorduk..Muhabbet sırasında konu Üstün'e geldi.."Oğlum sana o adamla ilgili birşey anlatacağım ama kimseye bahsetmek yok" dedi.."Okey, dinliyorum" dedim...
Arkadaş: "Oğlum bir gün Üstün ile yalnız kalmıştık..Adam bir anda "Sana birşey soracağım ama gülmek yok, doğru dürüst cevap ver" dedi bana..
Ben: "Haha..Ee ne sordu?"
Arkadaş: "Sormadan önce bir kez daha: "Oğlum bak dalga geçmek yok he" dedi..
Ben: "Ee, ne dedi abi?"
Arkadaş: "SENCE BENDE HEAVY METAL RUHU VAR MI??"
.....Disconnected.....
Yaşanmışlıklar - 1 / Postacı
Yeni bir yazı dizisine başlıyorum.Bu güne kadar hem bizzat yaşadığım, hem de tanıdığım bazı insanların başından geçmiş olan birtakım olayları paylaşacağım burada.Hatırlamalı, sevgiyle anmalı...
Yıl: 1997
Orta-3'e gidiyordum. Internet'in insan hayatına yeni girmeye başladığı zamanlardı. Bir siteye bağlanmak yaklaşık 30 saniye, bir JPEG resmi indirmek 1 dakika sürüyordu. Evinde bilgisayarı bulunmayan, henüz hiç kimseye e-mail atmamış, mIRC'hiç bağlanmamış bir velettim. Bir gün okulda arkadaşlarla oturup konuşuyorduk. Konu Internet ve hayatımıza getirdiklerine gelmişti.
- (Arkadaşlar): Bu Internet süper bir şey. Bilgisayarından Internet'e bağlandığında bambaşka bir aleme giriyorsun. Sevdiğin insanların resimlerini ekrandan görebiliyorsun. Günlük haberleri takip edebiliyorsun. Hatta kendine bir posta adresi bile alabiliyorsun. Arkadaşlarınla bu e-mail adresi üzerinden yazışabiliyorsun.
- (Ben lafa girerim): Peki bu mailler nasıl geliyor? Postacı mı getiriyor?
- (Arkadaşlar): Muhahauhauhaha...
Sonuç: Arkadaşlarım, 2000 yılında mezun olduğumda beni hala teknoloji özürlü olarak hatırlıyorlardı. "E-mailleri postacı mı getiriyor?" nereden bakarsan bak açıklanamaz haliyle...
Monday, January 07, 2013
Ahab - Nickerson's Theme
2013 yılının ilk blog video paylaşımı da yakın tarihin en önemli funeral doom gruplarından Ahab'a ait olsun..Böylesine muazzam bir sakinlikle başlayan parçanın 3:19'unda aniden yıldırım gibi düşen riff hakkında ne desem boş olur..Parçanın geri kalan kısmı da soğuk, kasvetli, ağır bir atmosfere sahip.Bu Bavyera'lı çocuklarda gerçekten iş var..
Sunday, December 30, 2012
The Years of Decay
2012'yi de geride bırakmışız..Şu yukarıda yer alan resim iş hayatımdaki vaziyeti hemen hemen özetliyor..Bu arada beyaz yakalılar demişken, 2012 yılında hep hayalini kurduğum doğum günü organizasyon davetini facebook üzerinden göndermiş oldum:
Her zamanki gibi inişli çıkışlı bir yıl oldu.Özellikle yaz ayları şu yıla kadar yaşamadığım kadar sıkıntılı geçti..İnsanlar geldi, insanlar gitti..Herkes birşeyler söyledi, söylenenler unutuldu..Eski yaşanmışlıkların unutulmaması için yeni yılda daha fazla yazmalıyım..Dedikleri gibi "Söz uçar, yazı kalır"
self sacrifice, everynight
and together we paid a price in blood
that spilled out through the years
and another day passes away
look to the black, drawn farther back
look to each day, see the decay
times i've had, good and bad
win or lose, this is what I choose...
The years of decay
The years of decay
The Breakfast Club (1985)
John Hughes'un yönetmenliğini yaptığı film, birbirlerini hiç tanımayan beş lise öğrencisinin farklı sebeplerden dolayı bir Cumartesi günü okula gelme cezası almalarıyla başlar. Cezayı veren kıl öğretmen Mr.Vernon tarafından sabahtan akşama kadar sınıfta oturmak ve "Kim olduğunuzu düşünüyorsunuz?" başlıklı bir makale yazmak zorunda bırakılmışlardır.
İlk başta cezalı beş gencin hiçbir ortak noktaları yok gibi görünmektedir. Ancak kısa bir süre sonra hepsinin aileleriyle çeşitli sorunlar yaşamakta olduğu ortaya çıkar.
Judd Nelson'un canlandırdığı John Bender karakteri, gruptaki en haşarı tip olarak dikkat çeker.(Sonradan lakabı "Suçlu" olarak belirlenecektir). Sınıfa adım attığı andan itibaren diğer çocuklara sataşmaya başlar. Arıza, korkutucu, ancak aynı zamanda komik bir tiptir. Kısa sürede Mr.Vernon ile kapışarak birkaç hafta sonu cezası daha alır.
Kendisine sonradan "Sporcu" denilecek Andrew Clark ile (Emilio Estevez) ile de takışır. Sebebi "Prenses" takma adını alacak olan Claire Standish'e (Molly Ringwald) cinsellik içerikli şakalar yaparken fazla ileri gitmesi ve Andrew'un sabrını taşırmasıdır.
Bu arada "Çöp Tenekesi" Allison Reynolds (Ally Sheedy), beşlinin içindeki en garip karakter olarak dikkat çekmektedir. Kimseyle konuşmaz, kimsenin kendisiyle konuşmasına izin vermez, acayip yiyecekler yer..
"Beyin" Brian Johnson (Anthony Michael Hall) ise diğerlerinin aksine not ortalaması yüksek bir öğrencidir. Ancak ebeveynlerinin kendisinden sürekli başarı beklemelerinden bunalmış durumdadır.
Saatler ilerledikçe gençler birbirlerini daha iyi tanımaya başlarlar. Hepsinin ortak noktasının ev hayatlarının tatmin edici olmadığı gerçeği ortaya çıkar. Bu da birbirlerine yakınlaşmalarını sağlar. Ancak yine de birbirlerine herşeyi anlatamazlar. Bu arada Bender, yanında taşıdığı esrarı diğerlerine ikram eder. Böylece duvarlar yıkılır. Birbirlerine karşı daha açık olmaya başlarlar.
Konuşmalar esnasında çocukların anne-babalarının onları nasıl korkuttukları, onları ne kadar bencilce yönlendirmeye çalıştıkları, kendileri olmalarına ne derece izin vermedikleri ortaya çıkar. İçine kapanık bir tip olarak gözüken Allyson da ilerleyen saatlerde kabuğundan kurtulacak ve konuşmalara katılacaktır. Hatta ebeveynleri gibi olmak istemediklerini konuştukları sırada "Büyüdüğün zaman kalbin ölür" diyerek filmin akılda kalıcı repliklerinden birine imza atar.
Gün sona erdiğinde "Beyin" Brian, Mr.Ventor'un istediği "Kim Olduğunuzu Düşünüyorsunuz?" konulu makaleyi aşağıdaki şekilde yazarak masasına bırakır:
"Sevgili Bay Vernon,
Hatalarımız yüzünden Cumartesi'yi feda ettiğimizi kabul ediyoruz. Bizi kim olduğumuzu düşündüğümüz konulu makaleyi yazmaya zorlamanız çılgınca. Bizi istediğimiz gibi görün, en basit şekilde ve en uygun tanımlamalarla. Ama gördük ki her birimiz birer beyiniz, bir sporcu, ve bir akıl hastası, bir prenses ve bir suçlu..Sorunuzun cevabını verdik mi?
Saygılarımızla,
Kahvaltı Kulübü"
The Breakfast Club, alelade bir gençlik filminden çok farklıdır. Filmin neredeyse tamamı aynı mekan içinde geçiyor olmasına rağmen karakterlerin diyalogları o kadar etkileyicidir ki filmin bir saniyesinde bile sıkılmazsınız. İzledikçe izleyesiniz gelir.
Film, ailelerin çocuklarının kişilikleri üzerindeki etkilerini gözler önüne serer. Ergenlik sorunlarına farklı açılardan bakışlar getirir.
The Breakfast Club, 80'lerin genel havasına uygun biçimde samimidir. Düşündürür, bazen duygulandırır, bazen güldürür.
Son olarak, filmin başında ve çeşitli yerlerinde çalan Simple Minds parçası Don't You Forget (About Me) akıllardan çıkmaz:
Etiketler:
80'ler,
John Hughes,
Sinema,
The Breakfast Club
İçki Koleksiyonu - 11 / The Dalmore Single Malt Whisky 15 Years Old
Şişe tasarımını gördüğünüzde içindeki içkinin kalitesini tahmin edebileceğiniz viskilerden birisi olan The Dalmore'un 15 yıllığını insan açmaya kıyamıyor. Uzak diyarlardan Ceren'ciğim tarafından getirilerek bana hediye edilen şişeyi bir seneden uzun zamandır açamamıştım. Ama geçenlerde "Yeter artık, zaten 15 sene bekletilmiş, 3 sene daha bekletip 18'ine bastığında mı açacağım?" diye düşündükten sonra ani bir hareketle çıkardım şişenin tıpasını..
Efsaneye göre (Daha doğrusu kutunun arkasında yazdığına göre) 1263 yılında İskoçya'da Mackenzie klanının ataları, o zamanki İskoç kralı III.Alexander'ı bir erkek geyiğin boynuzuyla yaralamasına ramak kala tek bir ok atışıyla kurtarmış. Bunun üzerine kral da kendisini kurtaran Mackenzie klanına hanedanlık armalarında bir erkek geyiğin kafasını taşıma hakkı vermiş. Dalmore viski imalathenesi, uzun yıllardan beri Mackenzie ailesi tarafından işletilmiş ve onlar da viski şişelerine bu erkek geyik amblemini işlemişler. Single Malt Viskilerin kokuları da tatları kadar keskin oluyor. Şişeyi açtığımda odayı keskin bir baharat kokusu sarmıştı. Sonradan yaptığım araştırmada The Dalmore'un bu keskin kokusunun, viskinin 12 yıl meşe ağacından yapılma burbon fıçılarında dinlendirilmesinin ardından 3 sene de Amoroso, Apostoles ve Matusalem adlarında üç farklı şeri fıçısında bekletilmesinden geldiğini öğrendim. Kokusunun yanı sıra tadının da bu derece zarif olmasının sebebi buymuş. Daha önce tatma fırsatı bulduğum single malt viskilerden Macallan ve Glenfiddich'in aksine The Dalmore'un tadı bana tatlı gelmişti. Web sitesine baktığımda bunun nedenini anlamak zor olmadı. 15 senelik Dalmore'un içinde kuru üzüm, mandalina, çikolata ve kuru erik aroması bulunuyormuş.. Tekrar tatma fırsatım olur mu bilinmez (Şu an itibariyle internet sitesinde şişesi 49.99 pounddan satılıyor) ancak 15 yıllık The Dalmore'un, diğer single malt viskiler gibi tadı insanın damağına yapışan, son derece kaliteli bir Scotch olduğunu söylemek lazım...
Subscribe to:
Posts (Atom)